Navigation

Ekonomik Kriz Büyüyor, İşçi Sınıfının Öfkesi de!

Kapitalizm yapısal krizlerinden en büyüğünü yaşıyor. Kapitalist kriz olgusu her seferinde daha derin biçimde karşımıza çıkıyor. Kriz gerçeği, tek tek işçilerin hayatına indirgendiğinde, işçi sınıfının her bir neferi için yaşamı devam ettirmeyi imkânsız kılacak kadar düşük ücret ve işsizlik anlamına geliyor. Başka pek çok faktörle beraber düşünüldüğünde, son yıllarda işçi sınıfının ekonomik ve sosyal durumunda derinden hissedilen kötüleşme, kapitalizmin yapısal krizinin şiddetini ve derinliğini ortaya koyuyor. Pek çok örnekte işçilerin ücretleri ödenmiyor, çalıştıkları fabrikalar işgücünün daha ucuz olduğu yerlere taşınıyor ya da kapanıyor. İşsizlik bir çığ gibi büyüyerek işçi sınıfının geniş kesimlerini yutmaya devam ediyor.

İşsizlik ve ücret kesintileri dünyanın dört bir yanında işçilerin hayatını karartmaya devam ediyor. İspanya’da işsizlik oranları, resmi istihdam verilerinin kamuoyuna açıklanmaya başlandığı 1970 yılından bu yana görülen en yüksek rakamlarda seyrediyor. Ülkede toplam işsiz sayısı %26’lık işsizlik oranıyla 6 milyona ulaştı. Genç nüfusta işsizlik oranı %60’a merdiven dayadı. Yunanistan’da da durum bundan farklı değil. Fransa’da 2012 yılında işsizler ordusuna 285 bin kişi daha eklendi, böylelikle son 14 yılın en yüksek işsizlik rakamlarına ulaşıldı. İngiltere ekonomisinde görülen daralma da işçiler için ücret kesintileri ve işten atmalarla somutlandı. Portekiz ve Belçika’da dev otomotiv fabrikaları kapanmaya ve binlerce işçisini işten atmaya devam ediyor. İşsizlik, aileleriyle beraber düşünüldüğünde yüz milyonlarca işçiyi kıskacına alırken, çalışmaya devam eden işçilerin durumu da içler acısıdır.

Ücretler enflasyona kurban edilmekle kalmıyor kesintilere uğruyor. Güvencesizlik artıyor. Esnek, kuralsız ve eğreti çalışma yaygınlaştırılıyor. Taşeronluk sistemi ve sözleşmeli işçilik standart uygulamalar haline geldi. Emekli olabilmek için ödenmesi gereken prim miktarı da emeklilik yaşı da yükseliyor, emekli maaşlarından kesintiler yapılıyor. İşgünü uzadıkça uzuyor, sosyal yaşam yok oluyor. Sosyal haklar teker teker kaybediliyor. Hayat pahalılığı, kemer sıkma politikaları, artan vergiler işçilerin belini büküyor. İşçiler, kredi kartlarının yarattığı borç yükü altında eziliyor. Eğitim, sağlık, ulaşım, barınma gibi temel ihtiyaçlar için ödenen para giderek artıyor. İş kazalarının tırmanışa geçmesi ve işçi ölümlerinin artması işçilerin çalışma koşullarında ne derece ciddi bir geriye gidiş olduğunu ortaya koymaya yetiyor.

Her ulustan sermaye çevreleri, yatırım ve pazar alanlarını yeniden paylaşmak için bir hegemonya kavgasına tutuşmuş durumdalar. Yıllardır kanla yıkanan savaş coğrafyalarına yenileri ekleniyor. Halklar arasında kışkırtılan düşmanlık, yaratılan “güvende değiliz” paranoyası, her alanda dayatılan rekabet, yani aslında tüm sonuçlarıyla kapitalizm, insanlığı bataklığa sürüklüyor.

Bütün bunların bir sonucu olarak işçiler kendilerine bir çıkış yolu arıyorlar. Bu sorunların bireysel değil toplumsal olduğunu ve sınıf mücadelesi dışında bir yöntemle çözülemeyeceğini henüz kavrayamayan işçiler, örgütlü mücadeleye atılmak yerine ek iş bulmaya, mesai yapmaya, kredi kartı kullanmaya, talih oyunları oynamaya meylediyorlar. Ama tüm bunlar sorunu çözmeye değil derinleştirmeye yarıyor. İntihar oranları yükseliyor. Çocuklarına bakamayan ve bakımevlerine, yetimhanelere terk eden, parçalanan ailelerin sayısı artıyor. Her türlü adi suç hızlı bir artış eğilimi gösteriyor.

Fakat bunun yanı sıra işçi ve emekçi kitlelerde bir mücadele eğilimi de kendini gösteriyor. 2011 yılının başında Tunus’ta kendini yakan Muhammed Buazizi adlı genç, umutsuzluğun geldiği son noktaya işaret ederken, bu dramın yarattığı ayaklanma ve yeni kitle ruh hali umudun kendisinin ne kadar güçlü bir biçimde geri dönebileceğini kanıtladı. Tahrir Meydanı’nda toplanan ve mücadele eden milyonlar, ABD’de başlayan “İşgal Et” hareketi, Portekiz’den Hindistan’a, Çin’den Slovenya’ya, İspanya’dan Peru’ya, Yunanistan’dan Belçika’ya pek çok ülkede gerçekleşen kitlesel grevler insanlığın kendine yeni bir yol çizme umudunun solup gitmediğinin göstergeleri oldular.

Türkiye’de krizin ilk dalgası

2008, Türkiye’de işçi ve emekçilerin krizin somut varlığını yaşamlarının her alanında derinden hissettikleri bir yıl oldu. İşsiz sayısı bir önceki yıla göre 235 bin kişi arttı. Resmi rakamlar %11’i gösterse de aslında gerçek işsizlik oranının çok daha fazla olduğu biliniyordu. İşsizlik sigortası almak üzere başvuruda bulunanların sayısında ani bir artış olurken, ortalama iş arama süresi, yani işsiz geçirilen süre uzadıkça uzadı. İnsanlar kredi kartlarıyla geçinmeye çalıştılar. Pek çok fabrika ya battı, ya kapandı, ya da başka bir ülkeye taşındı. Özellikle sendikalı işyerlerinde kitlesel işten çıkarmalar oldu. İşsizlik ve yoksulluk öyle boyutlara ulaştı ki, meselâ ev sahipleri ev kiralarına zam yapmak bir yana indirim yapar oldular. Devlet, çığ gibi büyüyen işsizlik karşısında güya “önlemler” aldı. Ormanlarda, ağaç dikiminde, parklarda, sokak temizliğinde ve benzeri işlerde geçici işçi istihdam etti. İş-Kur aracılığıyla meslek kursları açtı, AB fonlarından da yararlanarak binlerce kursiyere bir miktar para ödedi.

Ancak asıl tedbirler elbette işverenler için alındı. İşverenlere yönelik çeşitli teşvik paketleri hazırlandı. Ucuz krediler ve yatırım desteği sağlandı. İşgücü maliyetini azaltmak için işçilerin sigorta primi işveren payının işsizlik sigortası fonundan ve hazineden karşılanmasının önü açıldı. Buna karşın işten atmalar yasaklanmadı. İşçilerin işsizlik sigortasından yararlanmasının önündeki engeller kaldırılmadı. İşten atıldıklarında tepki gösteren ve eylem yapan işçiler polis baskısıyla ve şiddetiyle karşı karşıya kaldı. İşe iade davaları pek çok kez işçilerin lehine sonuçlanmadı. İşsizliğin yarattığı yoksulluk umutsuzluğa ve öfkeye dönüştü. İşsiz kaldığı için, kredi kartı borcunu ödeyemediği için intihar eden, cinnet geçirip ailesini katledenlerin sayısı arttıkça arttı. Bunlar olup biterken sendikalar krizin işçi sınıfının sırtına yıkılmaması için bir çözüm üretmek derdine düşmediler ve işçi sınıfının tepkisini örgütleme sorumluluğunu üzerlerine almadılar.

Sendikalardan ve işçi sınıfından anlamlı bir basınç görmeyen AKP hükümetinin kriz karşısındaki “çözümü” önce krizi inkâr etmek oldu. Krizin teğet geçeceği iddiaları, kitleleri “iyimser” tutma ve ölümü gösterip sıtmaya razı etme çabasının sonuçlarıydı. Krizin etkilerinin daha derinden hissedilmeye başlandığı dönemdeyse sözde ekonomideki durgunluğu ortadan kaldırmak ve insanların daha fazla harcamasını sağlamak amacıyla çeşitli kampanyalar gerçekleştirildi: “Alın verin, ekonomiye can verin” dendi. Her köşe başında kredi kartları dağıtıldı. 2008’de 104 milyona çıkan kredi kartı sayısı giderek arttı ve 2012’de 144 milyona ulaştı. Ancak ekonomi bunun gibi kampanyalarla değil, işçilerin kanı ve hayatı pahasına “can” buldu.

Sendikalar, AKP’nin neoliberal politikalarına anlamlı bir direnç göstermediler. Çoğu durumda AKP tereyağından kıl çeker gibi işçilerin haklarına saldıran pek çok yasal düzenlemeyi hayata geçirdi. Torba Yasa, SSGSS yasası gibi yasal düzenlemeler bir bir hayata geçti. Eli rahatlayan AKP, “biz demiştik, kriz bizi teğet geçti” dedi ve yoluna devam etti. Ekonomi büyümeye devam etti.

2010’nun başında artık krizden bahseden pek kimse kalmamıştı. Ancak artık hiçbir şey eskisi gibi değildi: Günlük çalışma süresi fiilen 12 saate uzatıldı. Hafta sonu tatili ve 45 saatlik iş haftası, fazla mesailerle fiilen ortadan kaldırıldı. İşçilerin çalışma koşulları üzerindeki son derece güdük söz hakkı tamamen ortadan kaldırıldı. Sendikalı işçi sayısında ciddi bir düşüş yaşandı. İşyerlerinde sendikalar anlamlı bir güç teşkil edemediler, toplu iş sözleşmeleri neredeyse sıfır zamla imzalanır oldu. Taşeron işçi sayısı son on yılda 387 binden 1,6 milyona çıkarken, en hızlı artış 2008 yılından sonra yaşandı. İşyerlerinde işsizlik kırbacının gölgesinde insanüstü bir tempoyla çalışmaya zorlanan işçiler, giderek daha fazla iş kazalarının kurbanları oldular. İş kazalarında 2008 yılından itibaren düzenli bir yükseliş var. Örgütsüzlük, taşeron çalışma ve iş cinayetleri arasındaki bağlantının en somut örneği Zonguldak madenlerinden verilebilir. Bu havzadaki sendikalı işletmelerde çıkarılan 100 bin ton kömür başına işçi ölümü %0,3 iken, bu sayı taşeron işletmelerde %8,3’e ulaşıyor. Aradaki yaklaşık 28 katlık fark, AKP’nin bir ekonomik büyüme modeli olarak benimsediği taşeronluk sisteminin işçi kanına doymadığını, AKP’nin buna zalimce göz yumduğunu gösteriyor.

Türkiye’de krizin ilk dalgası işte bu şekilde yaşandı. Dünyanın geri kalan pek çok ülkesine göre Türkiye sermayesi krizi hafif atlatırken, krizin yükünü işçi sınıfı çekti. Dünyanın pek çok ülkesinde krizin daha ağır ve şiddetli bir seyir izlemesinin nedeni işçi sınıfının krizin yükünü sırtlamaya gösterdiği dirençtir. İşçilerin direnci pek çok ülkede siyasi krize dönüşürken, meydanlar işçilerin öfkesiyle, sömürüden kurtulma umuduyla dolup taşarken, Türkiye işçi sınıfı anlamlı bir direnç göstermeden krizin cefasını çekmenin bedelini ağır ödemiştir. Türkiye ekonomisi, mezbahaya dönen işyerlerinin çarklarıyla tıkır tıkır işlemeye, büyümeye devam etmiştir.

O defter kapandı mı?

2008 yılındaki tablo işte böyle değişmiş, 2010 yılına gelindiğinde işsizlik rakamları böylelikle küçülmüş, kriz böyle unutulmuştur. Patronlar sınıfı her zamanki gibi bu sarsıntının yaşanan son sarsıntı olduğunu, kötü günlerin geride kaldığını iddia etmekte çabuk davranmıştır. Türkiye’nin sağlam bankacılık ve finans sisteminin krizi engellediği, diğer ülkelerin başındaki beceriksiz politikacıların ekonomiyi yönetmeyi başaramadığı iddia edilmiştir. Öyle ki dönemin Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, “biz olsak Avrupa’daki krizi 3 ayda çözerdik” deme ukalalığını göstermiştir.

2008-2011 yılları arasında Türkiye ekonomisindeki büyüme eğilimi, siyasetçi ve ekonomistlerin “kriz defteri kapandı” demesine neden olmuştur. Ancak bu sözlerin hemen ardından “yine de dikkatli olmak lazım, çünkü dünyanın geri kalan ülkelerinde kriz devam ediyor” manasında sözler eklenmiştir. 2012 yılının ikinci yarısındaysa ekonominin büyüme hızında ciddi bir düşüş ortaya çıktı. 2013 yılı için beklentiler, birkaç yıldır %8 civarında bir büyüme hızı yakalayan ekonominin yarı yarıya bir düşüşle %4 büyüyeceği yönünde. Ancak bu iyimser tahmin dünyanın geri kalan coğrafyalarında krizin şiddetine bağlı olarak değişebilir.

Ödenmeyen ücretler, kapanan fabrikalar, artan işsizlik

Krizin kabaran faturası işçilerin canını yakmaya devam ettikçe buna karşı işçi eylemleri de artıyor. 2012’nin Kasım ayından bu yana küçük çaplı da olsa işçilerin hak arama mücadeleleri çeşitlilik ve artış gösteriyor. İş kazalarına, taşeronlaştırmaya karşı tepki büyüyor. Ücretleri ödenmediği için iş bırakan, fabrikası kapandığı ya da daralmaya gittiği için işsiz kalan ve eylemlere girişen işçilerin sayısı on binlerle ifade ediliyor. Son aylarda duyduğumuz örnekleri hızlıca arka arkaya sıralayalım: Antalya Belediyesi’nin park ve bahçe işlerini yapan taşeron işçileri, Diyarbakır ve Cizre Karayolları Bölge Müdürlüğü’ne bağlı taşeron şirkette çalışan işçiler, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin stajyer doktorları, Gebze Çayırova’da üretim yapan Feniş fabrikasının işçileri, Yozgat OSB’de Artemis giyim işçileri, İzmir’deki Deba fabrikası işçileri, Giresun’da TOKİ işçileri, Bilecik’teki İDAŞ Yatak işçileri, Manisa’da Ege Linyitleri İşletmesi işçileri, Sivas Demir Çelik işçileri, İzmir Sider Metal işçileri, Bursa Arena Stadı inşaatında çalışan işçiler, Yalova’da otopark inşaatında çalışan işçiler, Teknopark işçileri… Saydığımız bu örneklerde, işçiler aylarca ücret alamadıkları için eylemlere giriştiler. Tüm bu eylemler sadece birkaç ayda oldu.

Gebze Elkim Metal patronu işçilerin ücretlerini ödemeden fabrikasındaki makineleri bir gecede kaçırdı, kayıplara karıştı. 600’e yakın işçi işsiz kaldı. Yine Gebze’de iki yıl önce direniş yaşanan Akkardan fabrikası kapandı. Yüzlerce işçisi işsiz kaldı. Aynı bölgedeki Galsan fabrikası da kapandı. İstanbul’da 850 civarında işçi çalıştıran Delphi fabrikası kapanacağını açıkladı. Yine İstanbul’da Şişecam Topkapı fabrikası taşındı. İşçiler haklarına sahip çıkmak için fabrikayı işgal ettiler. Arçelik Eskişehir ve Çayırova fabrikalarında çalışan yüzlerce işçi daralma bahanesiyle işten çıkarıldı. Koç Grubu’na bağlı Bursa’daki TOFAŞ’ta 1000 işçi işten atıldı. İzmir Konak Kadın Doğum Hastanesi’nde taşeron şirket işçisi olarak çalışan 63 işçi, 31 Aralıkta işten atıldı. İşçiler eylemlerle seslerini tüm Türkiye’ye duyurdular. Abdi İbrahim ilaç fabrikasında yaklaşık 50 işçi işten çıkarıldı, işçiler direnişe geçtiler. Beylikdüzü’nde bulunan Beko fabrikası 170 kişiyi işten çıkardı. Borusan Mannesmann 15 Ocakta İzmit’teki fabrikasını kapatarak işçileri işten çıkarttı. Çok yakında işçi çıkaracağını açıklayan pek çok büyük işletme var. Teşvik uygulamasının bitmesiyle sadece Trabzon’da 2 bin işçi işten atıldı.

İşsizlik rakamları artmaya devam ediyor. Son aylarda resmi rakamlar bile çift haneye ulaşmış bulunuyor. Resmi rakamlar her 100 kişiden 10’unun işsiz olduğunu gösteriyor. İşsizlik rakamlarındaki bir puanlık yükseliş bile yüz binlerce insanın işsiz kalması anlamına geliyor. Aileleriyle beraber düşünüldüğünde işsizlik rakamlarından etkilenen insan sayısı kat be kat artış göstermektedir.

Krizin derinleşmesiyle beraber, temel sektörlerde üretim yapan dünya devi şirketler fabrikalarını kapatmaya devam ediyorlar. Bu sektörlerin yan sanayilerinde çalışan işçilerde büyük bir tedirginlik var. Elektronik eşya sektöründe tam bir işçi kıyımı yaşanıyor. Üretime devam eden fabrikalar, işçiliğin daha ucuz olduğu bölgelere taşınıyor. Kamu sektöründe de yıllardır eksik istihdam olmasına rağmen işçi çıkarmalar devam ediyor.

Başbakan Erdoğan, ücretlerine zam isteyen işçilere bunun imkânsız olduğunu anlatmak isterken “Yunanistan gibi mi olalım?” diye sormuştu. “Yunanistan gibi olmaktan” kastettiği şey elbette işçi sınıfının direnişidir. Türkiye işçi sınıfı, 2008’den farklı olarak krizi daha derinden hissediyor, hissedecek. Altı oyulan sendikaların yetki krizinde boğulmasının ardından sıra kıdem tazminatı ve taşeronlukla ilgili yasal düzenlemelere geldi. Bu düzenlemelerin Hazirana kadar tamamlanması hedefleniyor.

Sendikal örgütlülükten mahrum edilen, ücretli köleliği iliklerine kadar yaşayan, taşeronluğa ve esnek çalışmaya mahkûm edilen, işyerlerinde uzuvları ve hayatları biçilen işçiler, eylemlerle 2008’e göre daha güçlü bir mücadele iradesine sahip olduklarını ortaya koyuyorlar. Kitleler, umut bağladıkları AKP’nin ve sermaye partilerinin gerçek yüzünü görmeye başlıyorlar. Elbette sürecin nasıl ilerleyeceğini zaman gösterecektir. Ancak besbelli ki tarihin çok özel bir kesitinden geçiyoruz. Dünyadaki çalkantının bizim kıyılarımıza vurmaması imkânsızdır. İşçi sınıfı üzerindeki ölü toprağını atmaya hazırlandığını belli ediyor, nabız hızlanıyor. İşçi sınıfının unutulmaz önderi Marx’ın ve Marx ailesinin sadık dostu ve yardımcısı olan Helen Demuth, en umutsuz günlerinin birinde Marx’ın eşine şöyle der: “En kara bulutun bile daima gümüşten bir astarı vardır. Kara bulutlar geçtikten sonra, gökyüzü öyle temiz görünür ki!”

Gökyüzü temizlenecek. Ancak kapitalizmin uğursuz kara bulutlarının dünyayı yeniden sarmamasının koşulları var. İşçi sınıfının bağrında doğup güçlenecek ve ona önderlik edecek güç, yani işçi sınıfının devrimci partisi yaratılmadan kapitalizm def edilemez. İşçi sınıfı ile et ve tırnak gibi bütünleşmiş böyle bir partiyi yaratmak için yaşadığımız topraklarda ve dünyada iradi bir çaba ortaya konmadan yol alınamaz. Bir bünyeye hayat veren kanı taşıyan kalp ve damarlar gibi işçi sınıfının büyük gövdesiyle bütünleşmeden, kılcalları o bünyeye yaymadan o bünyenin ayağa dikilmesi ve dövüşmesi sağlanamaz. Tarih yeni sınavlar ve müjdelerle ilerlerken bizlere kolları sıvamak, safları sıklaştırmak düşüyor.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 95, Şubat 2013