Navigation

Asıl Düşman Kim?

Kendisinden önceki tüm sınıflı toplumsal düzenlerde olduğu gibi kapitalizm de geniş yığınların küçük bir azınlık tarafından sömürülmesi ve yönetilmesine dayanır. Yaşamını sürdürebilmek için kölece çalışmak zorunda olan ama buna rağmen sefaletten kurtulamayan yığınlar bu nedenle öfkelidir. Kapitalizmde yokluk, yoksulluk emekçilerin büyük çoğunluğu için geçerli bir olgudur. Yoksulluk tam da üretim araçlarının özel mülkiyeti temelinde gerçekleşen kapitalist sömürüden kaynaklanmaktadır. Bu durum, gelir dağılımında ve zenginliğin paylaşılmasında korkunç bir eşitsizlik doğurmaktadır. Ürettikleri tüm zenginlikler ellerinden alınan, kaderleri başka güçler tarafından belirlenen, siyasal yaşamın dışına itilen kitleler, yıllar yılı umutsuzluk ve öfke içinde yaşadıktan sonra, bıçağın kemiğe dayandığı noktaya ulaşırlar. Dünyadaki tüm zenginlikleri üreten ama ürettiği bu zenginlik küçük bir azınlık tarafından gasp edilen işçi yığınları, çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmek için yeniden ve yeniden mücadelelere girişirler. Yenilgiler, kısmi zaferler ve ağır bedellerin ardından, yaşamak için savaşmaktan başka çare olmadığını yeniden fark ederler.

O halde kapitalizm, kendini işçi sınıfı tarafından yok edilmekten nasıl korumaktadır? Ezilen, sömürülen, sömürüye öfke duyan, bu sömürüyü ortadan kaldırmak üzere bir araya gelme potansiyeli taşıyan, örgütlenme yeteneği olan ve aslında gerçekten güçlü olan işçi sınıfını boyunduruk altında tutma “başarısını” nasıl gösterebilmektedir? Devletin esas olarak geniş yığınlar için bir baskı ve zor aygıtı olarak örgütlenmesi, her ihtiyaç duyduğunda kitleler üzerinde şiddet kullanması tek başına sömürü düzenini devam ettirmeye yetmez. Bu sorunun temelde birbiriyle bağlantılı iki cevabı vardır. İlki, kapitalistlerin kendi çıkarlarını tüm toplumun çıkarlarıymış gibi göstermekte büyük olanaklara sahip olmasıdır. İkincisi ise işçi sınıfının devasa kitlesini akla gelebilecek her türlü yöntemle bölüp parçalamış ve böylelikle zayıflatmış olmasıdır. İşçi sınıfının gücünü bölmenin en etkili yöntemlerinden biri de kuşkusuz milliyetçilik kışkırtmasıdır.

Kapitalistler için kârlarını nerede ve hangi yöntemle elde ettiklerinin bir önemi yoktur. Bu nedenle hangi ulustan insanları sömürdükleri, yok ettikleri önemli değildir. Kârlarını hangi ulustan insanlarla işbirliği içinde kazandıkları da önemli değildir. Milliyetçilik onlar için sadece işçileri aldatmak için kullanılacak bir silahtır. Sömürdükleri geniş işçi yığınlarını bölüp parçalamak için, onları ait oldukları ulusu diğer bütün uluslardan daha üstün tutmaya çağırırlar. İnsanların ait oldukları sınıfların değil, ulusların ortak çıkarları olduğunu öne sürerler. Böylelikle hem diğer uluslardan burjuvalar karşısında avantajlar elde etmeyi hem de işçiler karşısında çıkarlarını ve varlıklarını korumayı hedeflerler.

Sanki ortaya çıktığından beri, insanlık uluslara bölünmüş gibi bir yanılsama yaratılır. Oysa ulus kavramının ortaya çıkması ve önem kazanması 18. yüzyıla rastlamaktadır. Yani aslında hangi ulusa ait olduğumuz, kapitalizmin ortaya çıkmasıyla beraber önem kazanmaya başlamıştır. Kendisinden önceki sınıflı toplumlardan farklı olarak üretim ilişkilerini dünyanın en ücra köşelerine kadar yayan, farklı dillere ve geçmişe sahip, farklı kültürlerden gelen milyarlarca insanı tek bir sınıf halinde birleştiren kapitalizm, oluşturduğu bu birliği yeniden parçalar. Dünya işçi sınıfını sınırlarla böler, uluslara ayırır.

Milliyetçilik, ırkçılık, yabancı düşmanlığı kapitalizm tarafından sürekli olarak körüklenir. Egemen sınıfların marifetiyle işçi sınıfı, insanlığın nereye doğru gittiğinden çok, nereden geldiğiyle, hangi millete ait olduğuyla ilgilenmeye zorlanır. Milliyetçilik, tüm dünyaya yayılan işçi sınıfının zehirlenmesine ve kapitalistlerin çıkarları doğrultusunda bölünmesine, savaşlarda yığınlar halinde yok olmasına neden olur.

Yaşadığımız topraklarda da Türk burjuvazisi milliyetçiliği işçi sınıfını zehirlemekte temel bir ideolojik araç olarak kullanmaktadır. TC’nin kuruluşundan bu yana Türk ulusu dışında geri kalan bütün uluslar düşman yerine konulmuştur. Yüzyıllardır bu topraklarda beraber yaşayan halklar birbirlerine düşman belletilmiş ve katliamlara maruz bırakılmıştır. Dünya halklarının tümünün Türklük için büyük tehdit oluşturduğu paranoyası yayılmıştır. Bu paranoyanın geldiği vahim nokta, Türk ırkçılığının önde gelenlerinden Nihal Atsız örneğinde olduğu gibi defalarca karşımıza çıkmıştır. Atsız, 4 Mayıs 1941’de, daha bir buçuk yaşındaki oğluna yazdığı vasiyetnameyi şu sözlerle bitirir:

Yağmur Oğlum!

Bugün tam 1,5 yaşındasın. Vasiyetnameyi bitirdim, kapatıyorum. Sana bir resmimi yadigâr olarak bırakıyorum. Öğütlerimi tut, iyi bir Türk ol.

Komünizm bize düşman bir meslektir. Bunu iyi belle. Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır. Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlılar tarihi düşmanlarımızdır.

Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Romenler yeni düşmanlarımızdır.

Japonlar, Afganlar ve Amerikalılar yarın ki düşmanlarımızdır.

Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Lezgiler, Gürcüler, Çeçenler içerideki düşmanlarımızdır.

Bu kadar çok düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı.

Tanrı yardımcın olsun.

Bu durumda içeride de dışarı da düşman olmayan yok gibidir. Herkesin düşman olduğu paranoyasıyla bilinçler tam anlamıyla esir alınmak istenmektedir. Bu vasiyette iyi bir insan olmak değil iyi bir Türk olmak önemlidir. Türklerin dünyaya gelmesinin nedeni büyüdüklerinde komünizm gibi “zararlı” düşüncelere ve diğer uluslara karşı çarpışmaktır. Bu nedenle eğitim daha bebeklikten başlamalıdır. Çocuklar okula başlar başlamaz savaşların ve “düşman ulusların” entrikalarının anlatıldığı öykülerle büyürler. Resmi törenlerde, çocuklar için hazırlanan gösterilerde masum Türkleri bebek, çocuk, kadın ayırmadan hunharca katleden Ermeniler, Rumlar anlatılır. Bu gösterilerde küçücük çocukların önünde darağaçları kurulur, kan gövdeyi götürür. Aynı çocuklar her gün, Türk olmakla övündükleri, varlıklarını Türk varlığına armağan ettikleri antlar okurlar. Bu eğitim o kadar etkili olur ki, bir grup çocuk kendi kanlarıyla boyadıkları bayrağı devlet büyüklerine hediye ettiklerinde bu olay sempatiyle karşılanır.

Farklı olana karşı düşmanlıkla beyni yıkanan çocuklar, büyüyüp işçileştiklerinde patronların ekmeğine nasıl yağ sürdüklerini bilmeden maruz kaldıkları ayrımlara kanarlar. Patronlarla aynı gemide olduklarına inandırılırlar. Aynı dili konuşmanın, aynı coğrafi sınırlar içinde yaşıyor olmanın, ortak çıkarlara sahip olmak için yeterli olduğuna inandırılırlar. Kendi patronlarının sömürmesi nedeniyle değil, düşman ulusların oyunları yüzünden yoksul olduklarına ikna edilirler.

Aradan geçen yüzlerce yıla rağmen hâlâ İstanbul’un “fethi” şaşalı törenlerle kutlanıp milliyetçi duygular kabartılmaya çalışılıyor. Köle gibi çalışılan, makinelerden, tezgâhlardan kafaların kaldırılamadığı pek çok fabrika, her sene işçileri için Çanakkale gezileri düzenliyor. Vatan toprağının ne mücadelelerle korunduğunu hatırlatmak üzere işçilere şehitlikler gezdiriliyor. Aynı vatan toprakları üzerinde demokratik hakların korunması, ücretlerin yükseltilmesi, iş saatlerinin kısaltılması için verilen mücadeleler, sendikalaşma çabaları terör olarak adlandırılıyor. Bu vatanın cennet olduğu iddia ediliyor ama işçilerin bu cennetten istifade etmeleri fiilen engelleniyor. Bu vatanın cennet olduğunu ve kanla korunması gerektiğini iddia eden patronlar, egemenler, kendi kanlarını değil işçi sınıfının kanını döküyorlar. Kurtlar sofrasında işçi ve emekçilerin kanını pazarlık konusu ediyorlar. Savaş ve çatışmalardan geriye işçi sınıfı için cesetler ve gözyaşları kalırken, egemenlere tatlı kârlar, yeni yatırım ve pazar alanları kalıyor.

Bu toprakların en eski halklarından olan Ermeniler, neredeyse yüz yıldır, uğradıkları soykırımın tanınmasına uğraşıyorlar. Bir zamanlar yaşadıkları topraklarda izleri kalan koca bir halk iken bugün bir avuç olan Ermenilerin çektiği acı, bir de Türkiyeli egemenlerin yoğun milliyetçi propagandasının etkisi altında şekillenen Türk halkının inkârcı ve düşmanca yaklaşımıyla katmerleniyor. Ermeniler bedel ödemeye devam ediyorlar. Bunca acıya rağmen, Ermeni halkının Türk halkından beklediği kardeşçe el uzanmıyor.

Yunan halkı kendisine kesilen kriz faturasını reddetmek için bedeller öderken, hem Yunan egemenlerini hem de Avrupa Birliği egemenlerini korkuyla titretiyor. Yunan işçi sınıfı, bir avuç sömürücünün çıkarları uğruna daha fazla kemer sıkmayı reddediyor. Türkiyeli egemenlerse, bu toprakların işçilerini, saldırılara boyun eğmeye ve Yunanistan’a benzememeye davet ediyorlar. Ekmeğini, kursağındaki lokmayı teslim etmezse, Yunanistan’a benzemekle tehdit edilen işçi sınıfının, Yunan işçilerinin tüm dünya işçilerinin geleceğini etkileyecek mücadelesini görmemesi için titiz bir çalışma yürütüyor burjuva medya. Haber bültenlerinde sıklıkla yinelenen “baklavamıza, lokumumuza, nazar boncuğumuza sahip çıkıyorlar” yaygaraları ve “biz onları denize döktük” hezeyanları eşliğinde Yunan halkını küçümsemeye davet ediliyor Türkiyeli işçiler.

Örnekleri çoğaltmak mümkündür, ancak yaşadığımız topraklarda milliyetçiliğin en keskin biçimiyle ortaya çıktığı ve işçi, emekçi kesimleri felç ettiği alan Kürt sorunudur. Egemenlerin propagandasına göre Kürtler, kan dökerek kurulan ve korunan Türk vatanına göz dikmiş hainlerdir. Türk vatanı bölünme tehlikesi altında olduğu için Kürt halkına karşı uygulanan şiddet “teröre karşı mücadele” olarak tanımlanır ve kaçınılmaz olduğu iddia edilir. Kürtlerin kendi dillerinde konuşmaları, eğitim görmeleri yasaklanıyor. Kürtler “kart kurt” diye aşağılanıyor. Köyleri yakılıp boşaltılıyor. Kendi kaderlerini tayin etme talepleri katliamlarla sonuçlanıyor. Temsilcileri hapsediliyor, meydanlarda polis terörüne maruz bırakılıyor. Eşit ve özgür yurttaşlık, anadilde eğitim gibi temel demokratik hakların mücadelesini veren Kürt halkı terörist yerine konuluyor, devletin uyguladığı terör ise haklı ve meşru gösteriliyor.

Türkiye’nin işçi-emekçi kitlelerinin “vatan toprakları” üzerinde hiçbir söz hakkı yok. Yoksul Türk emekçiler, işçiler nerede ve nasıl yaşayacaklarına kendileri karar veremiyorlar. Alacakları ücretleri kendileri belirleyemiyorlar. Çalışma ve yaşam koşulları üzerinde hiçbir söz hakları yok. Neye ne kadar vergi ödeyeceklerine, askere gidip gitmemeye ya da evlatlarını, yakınlarını askere gönderip göndermemeye kendileri karar veremiyorlar. İstedikleri yerde değil, nerede iş bulurlarsa orada yaşıyorlar. Buna rağmen egemenler, işçi ve emekçileri bu vatanın sahibi olduklarına ve onu korumaları gerektiğine inandırıyorlar. Kürt halkının vatanı parçalayacağı paranoyasına sürüklenen Türk işçi ve emekçilerin, asıl sömürüyü ve asıl düşmanı görmeleri engelleniyor. Bu nedenle de, Kürt halkı üzerinde kullanılan silahların ve şiddetin, dönüp hak arama mücadelelerinde kendilerini de vuracağı düşünülmüyor. Milliyetçilik, vücudu felç eden bir zehir gibi, sınıf bilincinden yoksun kitleleri felç ediyor. Egemenlerin dayattığı gözlükle gerçeklere bakmak zorunda bırakılan kitleler, o gerçekleri ters yüz edilmiş halde görüyor. İşçi sınıfının gözünde yalanlar en katı gerçekler halinde tezahür ederken, gerçeklerse ucuz yalanlara dönüşüyor.

Sınıfın bilinç ve örgütlülük düzeyi kadar sınıf hareketinin gerilediği dönemlerde, burjuvazinin bu çabaları çok daha etkili oluyor. Ancak grevlerle, direnişlerle tanışan, bu ortam içinde sınıf mücadelesine atılan farklı kökenlerden işçilerin, burjuvazinin ve polisin ortak saldırısı karşısında, bu tür önyargılarını çok çabuk aşabildikleri de bir gerçektir. Tekel direnişi, bunun sayısız örneği içerisinde son yıllarda çarpıcı olarak öne çıkan bir deneyimdir.

Türk ve Kürt halklarının düşmanlıktan bir çıkarı yoktur. Hangi ulustan olursa olsun, hangi sınırlara hapsedilmiş olursa olsun işçiler kardeştir. Kaderleri birdir ve birbirine bağlıdır. Dünyanın egemenlerinin zulmü altında aynı acıları çekerler. Hangi dili konuşsalar, acının ortak dilini paylaşırlar. Patronların kâr hırsı yüzünden çıkardıkları savaşlarda, hep aynı gerekçe ile birbirlerine düşürülürler: Vatanı savunmak! Oysa patronlar dünyanın hiçbir yerinde işçilere insanca ve özgürce yaşama şansı tanımazlar. Patronlar işçilere yaşanacak bir vatan, yaşanacak bir dünya bırakmazlar.

İşçi sınıfının büyük önderi Marx’ın dediği gibi, işçilerin vatanı yoktur. İşçilerin vatanı bütün dünyadır. Şimdiki dünyada işçiler her toprak parçasında sömürü ve ızdırap içinde yaşıyorlar. Oysa dünyanın bütün işçileri birleştiğinde ve kapitalizmi yıkmak için mücadeleye giriştiğinde diğer bütün ayrımlar ortadan kalkacaktır. İnsanın insanı sömürmesinin araçları ortadan kalktığında sınırlar da ortadan kalkacaktır. İnsanlığın gelecek kuşakları tek bir dünya toplumu halinde mutluluk içinde yaşayacaktır. Milliyetçilikle savaşanlar, işçilerin birleşmesinin önünü açacak ve terlerini geleceğin özgür dünyasının harcına akıtmış olacaklar.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 89, Ağustos 2012