Navigation

"Arbeit Macht Frei!"

Arbeit macht frei! Yani “çalışmak özgür kılar.” Bu cümle, 1933 yılında Naziler iktidara geldikleri zaman onlarca Nazi toplama kampının kapısına yazdırıldı. Naziler, bu sloganla tüm dünyaya, kampa getirdikleri insanların çalıştıkça özgürleştikleri yalanını yaymaya çalışıyorlardı. On binlerce muhalif bu kamplardaki gaz odalarında öldürüldü. Çok daha fazlası da yine bu kamplardaki ağır çalışma koşulları ve türlü işkencelerle öldürüldü. Çalışmak özgürlük değil, acı ve ölüm getirdi. Hitler’in propaganda bakanı Goebbels, 1933 yılında ortaya attı bu sloganı. Bu sloganın yazılı olduğu kapılardan sağ girip ölü çıkanların yakınları, Nazilerden nefret eden Almanlar ve bütün dünya artık bu sloganı ağzına almıyor ve hafızasından silmeye çalışıyor.

80 sene sonra…

Aradan neredeyse 80 sene geçti ve Naziler tarih tarafından mahkûm edildiler. Kapılarında bu sloganın yazılı olduğu toplama kampları utanç müzeleri haline getirildi. Ama kapitalizmin çalışmanın insanı özgür kılacağı yalanı, insanın çalışmaya kölece bağımlılığının kutsanması aldatmacası ne yazık ki aradan geçen 80 seneye rağmen yerinde duruyor, hatta güçleniyor. İyi bir gelecek, rahat ve insanca bir yaşam, ekonomik özgürlük gibi isteklere ulaşmak için sürekli daha çok, daha çok çalışmak gerektiği telkin ediliyor. Kapitalizm çürümeye devam ederken, günümüzdeki çalışma koşulları da giderek Nazi kamplarındaki koşullara benziyor. Çalışma saatleri 200 yıl öncesine geri döndü. 16 saate varan mesailer normalleşmeye başladı. Fabrikalar, yoğun mesailer nedeniyle insan olduklarını unutan işçilerle dolu.

İşsizlik ve işsizlik korkusu öyle yoğun bir hal aldı ki, işçi artık bulduğu işin koşullarıyla çok ilgilenmiyor. İşçi nerede iş bulabilirse oraya yerleşiyor. Nerede yaşayacağına bile artık kendi iradesiyle karar veremiyor. Bulunan işin bir sürekliliği, güvencesi yok. Fabrikanın dört duvarı arasında geçirilen uzun saatler zihinsel ve fiziksel çürüme yaratıyor. İşgünü kavramı artık 24 saati kapsıyor. Gece çalışması son derece yaygın uygulanıyor. Tüm bu etkenler işçilerin yaşamında ve toplumda ciddi travmalara yol açıyor. Toplumdaki genel çürüme derinleşiyor.

Bir reklâmda, Nazi propagandalarını hatırlatırcasına, “Hepimiz tatil için çalışıyoruz” deniliyor. Çalışmanın sonunda elde edilecek “tatil” imkânı, çalışmanın temel nedeni olarak gösteriliyor. Nazi kamplarında toplanan insanların hayatta kalmalarına izin verilmesi için işgücü olarak kullanılabilir durumda olmaları gerekiyordu. Yaşamın karşılığında ölesiye çalışmak gerekiyordu. Çünkü yaşamak onların hakkı olarak görülmüyordu. Elbette Nazi zulmü altında inleyen kitlelerin acıları başka bir şeyle kıyaslanamaz. Ancak tarih tarafından lanetlendiği iddia edilen Nazi propaganda bakanının sloganları, sanki kılık değiştirip hayatımıza yeniden giriyor. “Tatilin” bedeli ölesiye çalışmak oluyor. Geçinmenin de, yaşamanın da bedeli parça parça ölmek oluyor.

Goebbels, “Yalan söyleyin, mutlaka inanan çıkacaktır” der. Nazi propagandacısı, yalanın sürekli tekrar edilmesini telkin eder. En büyük yalanların bu yolla en büyük inançlar haline geleceğini savunur. Tüm toplum ve özellikle insanlığın çalışan ve üreten kısmı, yani işçiler yoğun bir yalan bombardımanına tutulur. Asgari ihtiyaçlarımızı karşılamak için mecbur bırakıldığımız insanlık dışı koşullarda uzun saatler boyu çalışma işkencesi, güzel bir ödül için göze aldığımız bir bedel gibi gösterilir. Gülü sevenin dikenine katlanması misali…

“Hepimiz patronların kârı için çalışıyoruz!”

Hepimizin tatil için çalıştığı savı Nazi propagandalarının kapitalizmin bugününe uyarlanmış halini hatırlatıyor. Tatil; eğlenmek, dinlenmek amacıyla çalışmadan geçirilen süredir. Türkiye’de yılda ortalama 14,5 günlük resmi tatil var. İşçiler genellikle 1 günlük hafta tatili kullanır. Bu hesaba göre 20 günlük yıllık izin kullandığını varsaydığımız ve Pazar günleri çalışmayan “şanslı” bir işçi, yılda 86,5 gün tatil yapar, günde en az 8 saat olmak üzere 278,5 gün çalışır. Ama biliyoruz ki hafta tatillerinde, resmi tatillerde çalışmak, gün içinde mesailere kalmak son derece yaygın.

Günümüzün teknolojik imkânları düşünüldüğünde iş saatleri çok daha kısa olabilir. Dünyadaki tüm insanların asgari insani ihtiyaçları karşılanabilir. Oysa iş saatleri giderek daha fazla uzuyor. Bu durumda hepimizin “tatil için” değil, patronların kârı için çalıştığı ortaya çıkıyor.

İşçinin düşük ücreti çalışmadan geçirilen süreyi daha da kısaltır. İşçi, eline geçen ücreti arttırmak için daha fazla çalışmaya mahkûmdur. Alınan ücret ancak en zorunlu ihtiyaçları karşılar, sadece ertesi gün yeniden işe gelmeyi sağlar. Bu nedenle tatil, işçilerin ihtiyaçları arasında sayılmaz, sayılsa da bu ihtiyaç karşılanamaz.

Üstelik dinlenmek, eğlenmek, iş dışında bir aktivite ile ilgilenmekle olur. İnsan, doğasına uygun uğraşlar içinde, zihinsel, bedensel ve sosyal yetilerini geliştirir. Ancak çalışmadan geçirilen süre, işçiler için öyle kısadır ki, böyle bir uğraş edinmek imkânsızdır. Çalışmaktan arta kalan kısacık zamanda, yorgun ve yıpranmış bedenlerin yeniden çalışmak üzere toparlanması gerekir. Ağrıların dindirilmesi, uykusuz geçen günlerin acısının çıkarılması, televizyon karşısında, kahve köşelerinde “kafa dağıtılması” ihtiyacı her şeyi önceler. Böylelikle işçinin yaşamında çalışma dışında hiçbir şey kalmaz.

Hepimiz ücretli köleyiz!

Nazi kamplarının en ünlüsü olan Auschwitz’in kapısındaki “Arbeit macht frei” tabelası bu kampta kalan tutsaklara yaptırılmış. Bu kampa Hitler’in emri ile trenlerle getirilen ve içlerinde bu tabelayı yapan işçilerin de olduğu 1 milyon insan katledilmiş. Auschwitz kampı 1947’de müze haline getirildi. Orada yaşanan acıların izleri olduğu yerde duruyor.

Ancak fabrikalar tıpkı Nazi kampları gibi işçilerin yaşamını yok ediyor. Modern çağın ücretli köleleri bu fabrikaların kapısından girerken daha iyi bir gelecek için çalıştıklarını düşünüyorlar. Ama tıpkı toplama kamplarının insanlara özgürlüğü değil ölümü getirmesi gibi, fabrikalar da işçilere rahat bir gelecek değil daha fazla kaygı, güvencesizlik ve ölüm getiriyor.

Hepimiz geçinmek için çalışıyoruz. Doymak için çalışıyoruz. Giyinebilmek, barınabilmek, sokağa çıkabilmek için çalışıyoruz. Ama bunların hiçbirini yeterince yapamıyoruz. O kadar uzun saatler boyunca çalışıyoruz ki aslında yaşamaya fırsat bulamıyoruz. Fabrikalardaki makinelerle aramızdaki ayrımlar giderek siliniyor. Konuşan makineleriz. Gaz odalarında boğulan Yahudiler gibi gün be gün soluksuz bırakılıyor, zehirleniyoruz. Yaşamak için daha çok çalıştıkça yaşamın kendisini unutuyoruz.

İşçiler çalışmak zorundadır. Bu zorunluluk kölelerin çalışma zorunluluğundan daha zayıf bir bağımlılık değildir. Kapitalist sömürü düzeninde işçiler kendi çalışma ve yaşam koşulları üzerinde hiçbir söz hakkına sahip değildir. Kapitalist sömürüden çalışarak kurtulmak mümkün değildir. Kapitalist düzen işçilere iyi bir yaşam adına hiçbir şey veremez. Vaat ettikleri ne olursa olsun vereceği şey yalnızca ücretli köleliktir.

Çok çalışmak örgütsüzleştirir!

İşçilerin ücretli kölelikten kurtulmak için sorunlarına kafa yorması, bu sorunları çözmek için çalışması, diğer işçileri bu çalışmaya ortak etmesi yani örgütlenmesi gerekir. Durup dinlenmeden çalışan işçinin, sorunların çözümüne yoğunlaşması bir yana bu sorunları fark etmesi bile neredeyse imkânsızdır. Kapitalist sömürü koşulları altında insan olduğunu unutan işçinin sınıf bilincine erişmesi hiç kolay değildir. İşçi daha uzun saatler çalıştıkça ayağındaki sömürü prangasını güçlendirir. Her uğraşta olduğu gibi, örgütlenme faaliyetinde de zaman gereklidir. İşçilerin işgününü kısaltma mücadelesinin nedeni sömürüyü azaltmak ve örgütlenmek için gerekli zamanın kazanılmasıdır.

Kendi sınıfının kurtuluşu için çalışmak özgür kılar!

Kapitalist toplumda çalışmanın ancak bir türü insanı özgürleştirir: Kendi sınıfının kurtuluşu için çalışmak! Hem birey hem toplum böyle özgürleşir. Sınıflar ortadan kalktığında, ezenle ezilen ortadan kalktığında insan gerçekten insan olabilecek. Ömrünü çalışarak ve sadece çalışarak geçirme zorunluluğu ortadan kalkacak. İnsanlığın tüm ihtiyaçlarını cömertçe karşılamak doğanın ve teknolojinin işi olacak. İşte o zaman doğanın en büyük armağanı olan yaşam mutlulukla eş anlamlı olacak. Böylesi bir dünya için çalışmaya değmez mi?

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 74, Mayıs 2011