Yeni Sözleşme Dönemine “Metal Fırtına”nın Dersleriyle Girilmeli


Baskı ne denli kuvvetli olursa olsun, derinleşen sorunlar işçilerin öfkesinin yeniden ve daha güçlü bir biçimde açığa çıkmasını sağlayacaktır. Yeni metal fırtınalar sökün edecektir. 2017 başında gündeme gelen BMİS grevinin bir kez daha yasaklanmasına duyulan öfke, elde edilen kazanımın greve bağlanması ve bunun yarattığı moral, yeni mücadelelerin geleceğinin kanıtıdır. İşçilerin yoğun olarak yaşadığı sanayi merkezlerinin büyük çoğunluğunda referandum sandıklarından “Hayır” çıkması büyük bir öfkenin mayalandığının işaretidir. İçinden geçtiğimiz karanlık döneme rağmen bu örnekler işçi sınıfının saflarında yanan mücadele ateşinin sonsuza dek söndürülemeyeceğini ortaya koyuyor.


2015 Mayısında Bursa’daki metal fabrikalarında başlayan ve Türkiye’nin pek çok sanayi kentine yayılan eylemler “Metal Fırtına” olarak adlandırılmıştı. Gerçekten de metal işçilerinin Türk Metal çetesine ve MESS’e karşı biriken öfkesi patlamalı bir biçimde açığa çıkmış, bir fırtına gibi pek çok fabrikaya yayılmıştı. Binlerce işçi Türk Metal’den istifa etmekle kalmamış, günler süren iş bırakma eylemleriyle sanayi merkezlerini sarsmıştı. MESS’e bağlı en büyük otomotiv fabrikalarında şalterler inmiş, bantların uğultusu susmuş, işçilerin sloganları yankılanır olmuştu. Haftalar süren eylemlerin ardından örgütsüzlüğün, hazırlıksızlığın getirdiği yenilgi ve moral bozukluğuna rağmen “metal fırtına” işçilerin ortak hafızasında büyük bir deneyim olarak yerini aldı.

Metal işçilerinin dalga dalga büyüyerek yayılan eylemlerinin ardında yıllardır Türk Metal’e ve MESS’e karşı biriken öfke vardı. 12 Eylül faşist darbesinin mücadeleci sendikalarının kapısına kilit vurduğu metal işçileri onyıllardır bellerini doğrultamamışlardı. Türkiye işçi sınıfı tarihinde büyük bir kırılma anlamına gelen bu askeri faşist darbe MESS gibi patron örgütlerinin talebi ve açık desteği ile gerçekleştirilmişti. Hedefinde işçilerin örgütlü mücadelesi ve kazanılmış hakları vardı. 1980 yılı başında Demirel hükümeti işbaşındaydı. Ekonominin yönetimi Turgut Özal’ın elindeydi. 24 Ocak Kararları adıyla bilinen neoliberal saldırı programı yürürlüğe konulmuştu. Ancak işçi sınıfının mücadelesi nedeniyle bu programın tam anlamıyla hayata geçirilmesi ve sonuçlarının alınması mümkün olmuyordu. Sermaye sınıfı o gün de tıpkı bugün olduğu gibi “büyüme ve istikrar” yalanlarıyla işçi haklarına saldırıyordu.

Sermayenin istikrarı için yapılan darbe, güçlenen ve patronlar sınıfının planlarına ket vuran işçi hareketini ezdi. İşçilerin kazanılmış haklarını tırpanladı, örgütlerini dağıttı, grev gibi mücadele araçlarını ellerinden aldı, iş kanununu ve sendikalar kanununu değiştirdi. Sermaye sınıfı bu sayede onyıllar boyunca işçi sınıfını güçlü bir dirençle karşılaşmadan rahat rahat sömürdü. İşgücünü alabildiğine ucuzlattı. Ücretleri, sosyal hakları, iş güvenliği önlemlerini, güvenceli çalışmayı adım adım tırpanladı. 1980’den 2015’e, Turgut Özal’dan Tayyip Erdoğan’a, tüm hükümetler işçilerin haklarına saldırılarını kesintisiz sürdürdü. Bu dönemde emeklilik yaşının ve prim gününün yükseltilmesi, özelleştirmelerin arka arkaya gelmesi, güvenceli, kadrolu çalışma yerine sözleşmeli, taşeron çalışmanın getirilmesi, işgününün esnetilmesi ve iş saatlerinin uzatılması, iş güvenliği ve işçi sağlığı önlemlerinin yaygınlaşan biçimde ihmal edilmesi ve ücretlerin iyice aşağı çekilmesiyle sermaye için “istikrar” sağlandı. Darbe, sermayenin hem kısa vadeli hedeflerine ulaşmasını hem de onyıllar boyunca yeni işçi kuşaklarının bastırılmasını sağladı. Türkiye ekonomisi böyle büyüdü, sermaye birikimi böyle sağlandı. Özellikle AKP iktidarı zamanında bu büyüme daha da hızlandı ve Türkiye işçilik maliyetleri son derece düşük bir alt-emperyalist ülke olarak sivrildi.

Çalışma ve yaşam koşulları iyiden iyiye kötüleşen, üretim baskısı ve geçim derdi altında ezilen işçilerin gün gelip ayağa kalkmaması düşünülemez. “Metal fırtına” eylemleri, yıllar içinde iyiden iyiye ağırlaşan sorunlardan bir çıkış yolu arayan metal işçilerinin kendiliğinden yükselen anlamlı bir tepkisiydi. Bu açıdan 2014 sonbaharında başlayan ve işçilerin öfkesini iyice bileyen grup toplu iş sözleşmesi önemli bir dönemeç noktasıydı. Sözleşme, metal patronlarının sendikası MESS ile işçileri temsil eden Türk Metal, Birleşik Metal-İş ve Çelik-İş sendikaları arasında yapılacaktı. 200 bine yakın metal işçisi kendilerini ve ailelerini yakından ilgilendiren bu sözleşmeden yaralarına merhem olacak bir ücret bekliyordu. Ancak bu sözleşme döneminde de beklenen olmadı. Türk Metal çetesi, her zamanki aymazlığı içinde metal işçilerinin taleplerine kulak tıkadı. Türk Metal, MESS’in dayatmaları yetmezmiş gibi üç yıllık toplu sözleşme süresini de kabul etmişti. İşçiler üç yıl boyunca sefalet ücretine mahkûm edilmişlerdi. Bu durum elbette işçilerde büyük bir tepki yarattı.

Türk Metal’in sözleşmeye imza atmasının ardından tüm metal işçileri gözlerini Birleşik Metal-İş’in başlattığı greve diktiler. Birleşik Metal-İş üyesi işçiler kendi sendikalarının Türk Metal’den farklı bir tutum almasını bekliyor, mücadeleye hazır olduklarını açıklıyorlardı. Bu süreçte Birleşik Metal-İş’in örgütlü olduğu General Elektrik, ABB Elektrik, Schneider Elektrik ve Schneider Enerji işletmelerine bağlı işyerleri, grevi göze alamadıkları için MESS’ten ayrılarak 2 yıllık sözleşme imzalamayı kabul edeceklerdi. Bu da işçilerin moral ve mücadele azimlerini yükselten bir işlev görecekti. İşçilerin sendika yönetimine greve çıkılması yönünde uyguladıkları basınç etkili oldu ve 29 Ocak 2015’te Birleşik Metal-İş’in örgütlü olduğu MESS’e bağlı işyerlerinde grev başladı. İşçilerin öfkesinin ne denli büyük olduğunu bilen MESS ve AKP hükümeti derhal harekete geçti, hemen ertesi gün grevin yasaklandığı ilan edildi. AKP hükümetine göre grev “milli güvenliği bozucu” nitelikteydi ve metal işçileri arasında mücadelenin yaygınlaşmasına neden olacağı, “toplumsal hareketliliği arttıracağı” için tehlikeliydi, yasaklanmalıydı. Elbette bu durum berbat çalışma koşulları, aşırı baskı ve düşük ücret cenderesine sıkıştırılmış işçilerin öfkesini daha da büyüttü. Birleşik Metal-İş üyesi işçiler grev yasağına direnmek isterken Türk Metal üyesi işçiler de bu yasağı tepkiyle karşıladı.

Bu sırada Bursa’daki BOSCH fabrikasında uzun yıllardır düşük ücretlerle çalıştırılan işçiler de sözleşme dönemi içindeydi. Bu fabrikadaki üyelerini Birleşik Metal-İş’e kaptırmak istemeyen Türk Metal, işçilerin diğer metal işçilerine göre çok daha düşük olan ücretlerini arttırmak ve tepkiyi yatıştırmak için görece daha iyi bir sözleşme imzalamak zorunda kaldı. Bu durum hızla metal sektöründe çalışan diğer işçilerin gündemine girdi, tepkiyi daha da büyüttü ve eylemlerin ateşini yaktı. Türk Metal üyesi işçiler sözleşme dönemleri kapanmış olmasına rağmen tıpkı BOSCH’ta olduğu gibi ücretlerinin iyileştirilmesini istediler. Eylemlere ve protestolara başladılar. Renault’da, TOFAŞ’ta, Mako’da, Coşkunöz’de çalışan işçiler 26 Nisanda Bursa Kent Meydanı’nda toplandılar. 5 Mayısta da bir araya gelme ve Türk Metal’den istifa etme kararı aldılar. İşçilerin 5 Mayıstaki eyleme katılmasını engellemeye çalışan Türk Metal bunda başarılı olamadı. İşi zorbalığa vurdu ve gerçek yüzünü bir kez daha ortaya serdi. Eyleme katılan işçilere ve işçi basınına saldırdı. Bu durum tüm Türkiye’ye yayılan Türk Metal’den istifa dalgasını tetikledi. Talepleri karşılanmayan Renault işçilerinin 15 Mayısı 16 Mayısa bağlayan gece iş durdurması kısa zamanda etkisini gösterdi. İşçiler üretimden gelen güçlerini kullanmaya başladılar. Eylem, farklı kentlerden pek çok fabrikanın katılımıyla iyice yaygınlaştı. Bursa’dan sonra Kocaeli, Manisa, İstanbul, Sakarya, Düzce, Ankara gibi sanayi merkezlerine sıçradı.

Tüm fabrikalarda işçilerin ortak ve temel talepleri, üç yıllık sözleşmeden vazgeçilmesi, BOSCH sözleşmesinin kendilerine de uygulanması, sendikadaki atama usulüne son verilerek işyeri temsilcilerinin kendileri tarafından seçilmesi, eylemlerden dolayı hiçbir işçinin işten atılmaması ve Türk Metal’in işyerlerinden def edilmesiydi. Yıllar yılı yanındaki arkadaşına güvenmeden, çıkış yolu nedir bilemeden bir robot gibi çalışan işçiler şimdi tek yumruk olmuş yeri göğü sloganlarıyla inletiyorlardı. Makineleri, üretim bantlarını hep birlikte ölüm sessizliğine gömmüşlerdi. İşçi sınıfının fiili grevlerle, işyeri işgalleriyle ilerleyen bu mücadelesi 1980’den sonra gerçekleşmiş en yaygın ve en kitlesel eylemdi. İşçileri baskı altında tutmak ve sermaye örgütlerine hizmet etmek konusunda uzmanlaşmış Türk Metal çetesi, örgütsüz işçilerin yıllar süren suskunluğuna alışmış MESS, bir seçimin arifesinde olan AKP hükümeti bu fırtına karşısında şaşkına döndü. Eylemleriyle metal patronlarının yüreğini ağzına getiren metal işçileriyse belki de daha büyük bir şaşkınlık içindeydiler.

12 Eylül darbesinin neticesi olarak önceki mücadeleci işçi kuşakları ile bağı koparılmış, mücadele deneyimlerinden, en temel örgütlülük ve sınıf bilincinden yoksun bırakılmış yeni işçi kuşakları sermayenin saldırılarını göğüsleyemediler. Örgütlü olmadıklarından sınıf düşmanı karşısında uyanık bir tutum gösteremediler, karşılarında birleşik bir güç olarak duran patronların, hükümetin ve medyanın oyunlarını boşa çıkaramadılar. Çünkü metal işçileri geçmişin mücadele deneyimlerini bilmiyorlardı. Yükselttikleri taleplerin sermaye sınıfı tarafından kolay karşılanabilir ve basit talepler olduğunu düşünüyorlardı. Sınıf mücadelesinin nasıl da keskin olabileceği hakkında fikirleri yoktu. Geçmişte olduğu gibi fabrika dışına taşan, tüm bir kente yayılan bir dayanışma örgütleyemediler. Eylemlerde yer yer milliyetçi sembollere, futbol taraftarlığı yöntemlerine sığınma ihtiyacı duydular. Eylemlerinin haklılığını ve meşruluğunu zedeleyeceği korkusuyla sosyalistlere, sosyalist örgütlenmelere, hatta destek için orada olan avukat gruplarına, sendikalara bile mesafeli yaklaştılar. Diğer şehirlerdeki fabrikalarla güçlü bağlar kurma konusunda atılgan olamadılar.

Eylemlerin yaygınlığına rağmen MESS işçilerin örgütsüz olduğunun ve hareketi kırmak için ne yapması gerektiğinin farkındaydı. İşçilerin en küçük taleplerini bile göz ardı ederek, onları bekleme konumuna iterek, kendi iradeleriyle seçtikleri temsilcileri muhatap almayarak, işten atarak moral bulmalarının önüne geçti, işçileri böldü. Hükümet, eylemlerin ülkenin yerli otomobil üretimini baltalamak, ekonomisini ve sanayisini batırmak isteyen dış güçlerin kışkırtmaları sonucu ortaya çıktığı propagandasına sarıldı. Polis, işçilerin öncü unsurlarını yalıtarak, terörle damgalayarak yalnızlaştırdı. Medya işçilerin eylemlerine, taleplerine kör ve sağır kaldı, metal işçilerinin eylemlerini işsizlik haberleriyle yan yana verdi. Bankalar işçi ailelerine kredi borçlarını hatırlattı. En önemlisi, sınıf deneyiminden uzak işçi kitleler, yol gösterici sendikal ve siyasal örgütlenmelerin yokluğunda, sermaye çevrelerinin ve AKP hükümetinin ideolojik basıncı altında kaldılar. 7 Haziran seçimlerinin ardından daha da yükseltilen milliyetçilik dalgasına kapıldılar. Savaşın Türkiye’ye yansımaları, tepeden yaratılan kriz ve kaos, toplumun tepeden aşağıya baskı altına alınması örgütsüz işçilerin bilincini bulandırdı.

Tüm bu faktörler yüz binlerce işçide umut yaratan bu mücadelenin kısa sürede geri çekilmesine neden oldu. Eylemler sona erdi, yüzlerce öncü işçi işten atıldı. Çalışmaya devam edenler büyük baskı altına alındı. Eylemlerin birinci yılı dolmadan tüm fabrikalara umutsuzluk ve moral bozukluğu hâkim oldu. Eylemlerin ikinci yıldönümünde de baskıların hafiflediğini, sorunların çözüldüğünü söylemek mümkün değil. Üstelik şimdi topluma dayatılan tek adam rejiminin, büyüyen ekonomik krizin, artan işsizliğin yarattığı gerilimler de güçleniyor. AKP-Erdoğan iktidarı işçilik maliyetlerini daha da aşağı çekecek saldırıları ardı ardına hayata geçiriyor. Kıdem tazminatına bir fon yoluyla el konulması, işsizlik fonunun sonuna kadar yağmalanması gibi saldırılar peş peşe geliyor. OHAL düzeni altında sendikalar daha da kuvvetle baskı altına alınıyor. Grev yasakları devam ediyor. Yani işçi sınıfının sorunları derinleşiyor. Metal işçileri 2017 sözleşme dönemine bu koşullarda giriyor.

Kuşkusuz baskı ne denli kuvvetli olursa olsun, derinleşen sorunlar işçilerin öfkesinin yeniden ve daha güçlü bir biçimde açığa çıkmasını sağlayacaktır. Yeni metal fırtınalar sökün edecektir. 2017 başında gündeme gelen BMİS grevinin bir kez daha yasaklanmasına duyulan öfke, elde edilen kazanımın greve bağlanması ve bunun yarattığı moral, yeni mücadelelerin geleceğinin kanıtıdır. İşçilerin yoğun olarak yaşadığı sanayi merkezlerinin büyük çoğunluğunda referandum sandıklarından “Hayır” çıkması büyük bir öfkenin mayalandığının işaretidir. İçinden geçtiğimiz karanlık döneme rağmen bu örnekler işçi sınıfının saflarında yanan mücadele ateşinin sonsuza dek söndürülemeyeceğini ortaya koyuyor. Grev yasaklayan, 12 Eylül’ün tüm nimetlerinden yararlanan, işçilerin ekonomik ve demokratik haklarını yok sayan, OHAL’i kalıcılaştıran, tek adam rejimini dayatan iktidar işçilerin öfkesiyle karşı karşıya kalacaktır. Sıra işçi sınıfının başına böyle belâlar musallat eden kapitalist sömürü düzenine de gelecektir. Önemli olan önce örgütsüzlük düşmanını yenmek için yapılması gerekenlere odaklanmaktır. Metal işçilerinin eylemlerinden çıkarılacak en büyük ders budur.


Etiketler