Sarayın Muhtarları


Cumhurbaşkanlığına seçildiği günden bu yana fiilen başkan gibi hareket eden Erdoğan, muhtarları sarayında toplamaya devam ediyor. 27 Ocak-23 Aralık tarihleri arasındaki yaklaşık bir yılda Erdoğan muhtarlarla tam 17 kez buluştu. Erdoğan, 2015 yılı başında astronomik paralar harcanarak inşa edilen Ak Saray’a yönelik tepkiler karşısında, Sarayın “milletin evi” olduğunu söyleyip, bunun bir göstergesi olarak muhtarları 2 bin kişilik gruplar halinde Ak Saray’da toplayacağını açıklamıştı. Ancak elbette niyet sarayın kapılarını millete açmak değil, tersine muhtarlar aracılığıyla her mahalleye hatta her eve girmektir. Bonapartlaşan Erdoğan, düzenli olarak toplayıp nutuk attığı muhtarları, toplumu kontrol altında tutmanın bir aracı olarak kullanmaya çalışmaktadır. Türkiye’de 53 bin muhtarın olduğu ve muhtarların görevleri düşünüldüğünde Erdoğan’ın bu toplantılara neden bu denli önem verdiği daha iyi anlaşılacaktır.


Cumhurbaşkanlığına seçildiği günden bu yana fiilen başkan gibi hareket eden Erdoğan, muhtarları sarayında toplamaya devam ediyor. 27 Ocak-23 Aralık tarihleri arasındaki yaklaşık bir yılda Erdoğan muhtarlarla tam 17 kez buluştu. Erdoğan, 2015 yılı başında astronomik paralar harcanarak inşa edilen Ak Saray’a yönelik tepkiler karşısında, Sarayın “milletin evi” olduğunu söyleyip, bunun bir göstergesi olarak muhtarları 2 bin kişilik gruplar halinde Ak Saray’da toplayacağını açıklamıştı. Ancak elbette niyet sarayın kapılarını millete açmak değil, tersine muhtarlar aracılığıyla her mahalleye hatta her eve girmektir. Bonapartlaşan Erdoğan, düzenli olarak toplayıp nutuk attığı muhtarları, toplumu kontrol altında tutmanın bir aracı olarak kullanmaya çalışmaktadır. Türkiye’de 53 bin muhtarın olduğu ve muhtarların görevleri düşünüldüğünde Erdoğan’ın bu toplantılara neden bu denli önem verdiği daha iyi anlaşılacaktır.

Erdoğan, daha seçilir seçilmez, bundan önceki hiçbir cumhurbaşkanına benzemeyeceğini söylemişti. Gerçekten de Erdoğan, burjuva parlamenter sistemi tıkayarak, burjuva kuvvetler ayrılığı ilkesini çiğneyerek, kendine bağlı bir gölge kabine yaratarak, MİT’i doğrudan kontrolü altına alarak, geldiği parti lehine seçim çalışmaları yaparak, Yargıya, üniversitelere, sendikalara, basına ayar çekerek, insanların özel yaşamına bile müdahalelerde bulunarak, maceracı ve aynı oranda savaşkan bir dış politika yürüterek, bütçeden görülmedik ölçüde büyük bir pay alarak, binlerce insana “hakaret” davası açarak ve Meclisi halihazırda delik deşik ettiği anayasayı başkanlık sistemi doğrultusunda değiştirmeye zorlayarak, diğer cumhurbaşkanlarından “farkını” ortaya koydu. Elbette bu fark muhtarlar toplantılarıyla da perçinlendi.

Muhtar buluşmaları büyük bir titizlikle organize ediliyor. Toplantı günü olarak çoğunlukla Salı günleri seçiliyor. Meclis’teki muhalefet partileri grup toplantılarını yaptığı sırada Erdoğan muhtarlara sesleniyor. Dolayısıyla basının ilgisi muhalefet partilerinden çok Erdoğan’da oluyor. Toplantıya katılmak üzere çeşitli illerden çağrılan muhtarlar Saray’ı gezme, Beştepe Camii’nde namaz kılma gibi “fırsatların” ardından doldurdukları formlarla sözde mahallelerinin, köylerinin sorunlarını aktarıyorlar. İstek ve temennilerini anlatıyorlar. Ardından şaşalı anonslarla kürsüye çağrılan Erdoğan’ın nutkunu dinliyorlar. Bu nutuklar sırasında sık sık muhtarların, seçilmişlerin öneminden bahseden Erdoğan, muhtarların kendisi ile özdeşlik kurmasını sağlıyor. Bir zamanlar kendisi için “muhtar bile olamaz” diye manşetler yazıldığını hatırlatıp muhtarlıktan cumhurbaşkanlığı makamına gelmiş olmakla övünüyor. “Siz de tıpkı benim gibi seçilmişsiniz, tüm atanmışlar size saygı duymayı bilecek” minvalinde sözlerle muhtarların gururunu okşamaya çalışıyor. Sonradan görmelere özgü ve kompleksli bir tavırla makamına, kişiliğine yapılan “saygısızlıkları” anlatarak “bunlar bana değil, size yapılmıştır” diyor. İktidarın politikalarına destek vermeyen muhtarların millete hizmet etmiş olmayacağı mesajını her türlü yolla veriyor.

Fiili başkanla ve temsil ettiği iktidar gücüyle özdeşlik kuran muhtarlar, huşu içinde dinledikleri Erdoğan’ın sözünü şiirlerle, tezahüratlarla, sloganlarla, alkışlarla, “âmin”, “inşallah” nidalarıyla kesiyorlar. Güçlü biçimde ışıklandırılmış salonda bu nidalara, sloganlara katılmayanlar, gönülsüzce alkışlayanlar, konuşmanın sonunda ayağa kalkmayanlar, sürü içindeki kara koyunlar kadar kolay seçilebiliyor. Dinleyicilerin orada yaratılan ruh haline girmesi için ne gerekiyorsa yapılıyor. Konuşmanın ardından muhtarlara Saray’ın yemekleri ikram ediliyor. Bir lütufmuş gibi her ilin muhtarları ile ayrı ayrı fotoğraflar çektiriliyor. Mahallelerdeki insanlara selamlar gönderiliyor. Tüm bunlar kendilerine küçük iktidar adacıkları bahşedilmiş muhtarların pek çoğu üzerinde büyük bir etki yaratıyor. Muhtarlar “cumhurun reisi” ile buluşmuş olmaktan, Erdoğan ise daha otoriter bir rejim yaratma kanallarını güçlendirmiş olmaktan memnun, “buluşma” sona eriyor.

Erdoğan’ın gerçekleştirdiği 17 toplantıda yaptığı konuşmaların içeriği, AKP-Erdoğan iktidarının ve onların etrafına kümelenmiş çıkar gruplarının temel ihtiyaç ve yönelimlerini berrak bir biçimde yansıtıyor. Erdoğan, tıpkı 7 Haziran seçimlerinden evvel açılış açılış gezerken yaptığı gibi, siyasal gündeme ilişkin her konuda konuşuyor. Miting alanlarını gezmesine gerek kalmadan, kendi mekânında iktidarın politikalarına, kendi emellerine destek istiyor. Muhalefet partilerine ve odaklarına yükleniyor. Muhalefet partilerinin liderlerine karşı aşağılayıcı bir dil kullanıyor. Dil uzatmadık, hedef göstermedik tek bir muhalif bırakmıyor. Kendine düşman gördüğü tüm odakları aynı torbaya doluşturarak itibarsızlaştırmaya çalışıyor. Kendi çıkarlarına karşı duran herkesi, her kesimi “Türkiye’nin büyük çıkarlarına” karşı olmakla suçluyor. Kutuplaştırıcı, ayrıştırıcı, ötekileştirici bir söylemle destekçilerini tahkim etmeye çalışıyor, toplumda düşmanlık yaratıyor. İktidarın topluma yönelik saldırılarını, savaş politikalarını istikrar olarak yutturmaya çalışıyor. Gerici, otoriter, manipülatif söylemlerle algılara saldırıyor. Türkiye’nin engel tanımadan 2023 hedeflerine doğru ilerlemesi gerektiğini, başkanlık sisteminin gelişmiş ülkelerce tercih edilen demokratik bir rejim olduğunu, ülkenin iç ve dış düşmanlarca çevrildiğini, Suriye’deki kanlı savaşta dâhli olmadığını, IŞİD’i desteklemediğini, Kürt siyasetçilerin terör destekçisi olduğunu, kendilerinin mağdur olduğunu söyleyip duruyor. Tüm bunları yaparken kendine has Kasımpaşalı üslubuyla büyük bir özgüven ve haklılık duygusu içindeymiş gibi davranıyor. Dış siyasette köşeye sıkışmışlığını, iktidar hırsını, kirli hesaplarını, efelenerek ve büyük yalanlarını tekrar ederek gizlemeye çalışıyor.

Elbette bu yalanlar büyük oranda etkili oluyor. Muhtarların pek çoğu Erdoğan’dan aldıkları komutları kendi fikirleriymiş gibi sahipleniyor ve topluma yayıyor. Meselâ 1 Kasım seçimlerinden önce Erdoğan’ın “7 Haziranda ortaya çıkan sıkıntının 1 Kasımda çözüleceğine inanıyorum. Bu noktada muhtarlarımıza çok iş düşüyor” sözleri, muhtarlar üzerinde büyük etki yarattı. Basına da yansıdığı gibi pek çok muhtar sosyal medya hesaplarından AKP’ye destek çağrısı yaptı, Türkiye için en hayırlı seçeneğin mevcut iktidar olduğunu yazdı. Kimi muhtarlar TOKİ sitelerinde toplantılara çağrılan insanlara “AKP giderse istikrar biter ve siz ev sahibi olamazsınız” dedi. Muhtarlar evlerde, kahvelerde AKP’nin propagandasını yaptılar. Seçimlerden evvel ziyaret edilerek sosyal yardım sağlanacak evleri tespit edip AKP örgütlerine bildirdiler. Yani aslında mahallenin muhtarı değil, artık devletin sahibi olmuş, devletleşmiş AKP’nin ilçe örgütünün birer gönüllüsü gibi çalıştılar.

Kapitalizmin yapısal krizinin giderek derinleştiği, emperyalist savaşın daha da harlandığı bu süreçte, savaş ve yıkım politikaları karşısında toplumu pasifize etmek gözünü kan bürümüş AKP-Erdoğan iktidarı için büyük önem taşıyor. Erdoğan, gemisini ancak itaatkâr, kanaatkâr, milliyetçi, muhafazakâr, sindirilmiş, atomize edilmiş bir toplum ve daha otoriter bir rejim yaratarak yürütebileceğini çok iyi biliyor. Kendisi için muhtarların böyle bir toplum yaratma hedefine kazanılmalarının önemi büyük. Erdoğan toplumun tüm hücrelerine sirayet edebilmek için muhtarları etkin bir enstrüman olarak kullanmaya çalışıyor. Ev ev gezmelerini, nerede ne olduğunu devlete ihbar etmelerini yani ajanlaşmalarını istiyor. AKP’ye ve kendisine karşı olan herkese had bildirmelerini istiyor. Başkanlık sistemini mahalle-köy halkına anlatıp destek sağlamalarını istiyor. Erdoğan’ın şu sözleri 12 Eylül döneminde muhtarlara yüklenen misyonları çağrıştırıyor:

“Şu anda görüyorsunuz, operasyonlarda nasıl silahlar ortaya çıkıyor. Tamamen yığınak yapıyorlar, sığınak, Suriye’den yığınaklar yapılıyor. Niçin? Yarınlara. Maalesef bu konuda şu anda devletin çok daha gayretli, çok daha bu konularda yılmayacak şekilde operasyonlarına devam etmek suretiyle, hangi evde ne var ne yok, istihbaratla her şeyiyle bunu ortaya çıkarmak durumundadır. Ben bu konuda muhtarlarımızdan da destek bekliyorum, onu da söyleyeyim. Ben biliyorum ki benim muhtarım hangi evde kim var, nedir ne değildir, bunu gelecek, gayet uygun, sakin bir şekilde orada kaymakamına gerekirse valisine, emniyet müdürüne bildirecek. El birliği yapacağız. Dayanışma içerisinde olacağız.”

Bonapartlaşan Erdoğan, muhtarlara yaptığı konuşmalarda iktidarına bir kutsallık atfetmeye çalışıyor. Bu biçimde bol miktarda mesaj veriyor: Kendi çıkarlarına karşı çıkan herkesi düşman ilan ettikten ve onlara teslim olmadığını anlattıktan sonra kutsal bir savaşın galibi edasıyla “çok şükür Rabbimizden başka kimseye teslim olmadık” diyerek din üzerinden bir ruh hali yaratmaya çalışıyor. Kürt halkına ve siyasi temsilcilerine karşı kirli bir propagandayla milliyetçiliği kışkırtıyor. Şu sözleriyle maceracı savaş politikalarının acı sonuçlarını herkesin boyun eğmesi gereken kader olarak yansıtıyor: “Bunu açık net söylemek zorundayım. Bu operasyonlar devam edecektir. Tabi canımız yanıyor. Şehit ailelerimizin canları da yanıyor. Artık bu iş bitsin diyen kardeşlerimiz oluyor. Şunu bilmemiz lazım, bu iş şüphesiz ki ilk insan Kabil ve Habil… Biliyorsunuz Kabil kardeşini öldürmüştür, bir süreç başlamıştır. Ama şahadet makamı kıyamete dektir, devam edecektir.”

Erdoğan’ın herkesi itaat etmeye çağıran muhafazakâr mesajlarla yüklü sözleri o kadar etkili oluyor ki, muhtarların bazıları hızlarını alamayıp akşam ezanından sonra sokaklarda, parklarda olan kız çocuklarını, gürültü eden gençleri döveceklerini açıklayabiliyorlar. Sahip oldukları iktidar adacıklarında, herkese had bildirmeye çalışan, Ortadoğu’nun sultanı olma hayalleri kuran, uluslararası alanda kabadayılığa soyunan Cumhurbaşkanının zorba yöntemlerine özeniyorlar.

Erdoğan Türkiye’de demokrasinin sınırlarının çok genişlediğini, diktatör olmadığını iddia ediyor. Oysa doğrudan iktidarla irtibatlı ve ondan nasiplenen, toplumu etkin biçimde kontrol etme amacı çerçevesinde örgütlenen bir muhtarlık ağı yaratmak 12 Eylül faşizminin yöntemidir. Muhtarlar, tıpkı 12 Eylül darbecilerinin tasarladığı gibi, Erdoğangillerin politikalarını topluma taşıyan, iktidarın bahşettiği yetkiye yaslanarak toplumu zapturapt altına almaya çalışan gardiyanlar olarak kullanılmak isteniyor. Adeta etkin bir istihbarat ağının kılcal damarları haline getirilmek isteniyor. 12 Eylül faşizmi döneminde de muhtarlara benzer roller biçilmiş, ajanlaştırılmış muhtarlar toplumun hücrelerine sızılmasında derinlemesine kullanılmışlardı. Muhtarların üç haftada bir Saray’a toplanmasının, 19 Ekimin muhtarlar günü ilan edilmesinin, muhtar maaşlarına zam yapılmasının ardında yatan neden budur.

Önümüzdeki günlerde Erdoğan muhtarları Saray’a toplamayı sürdürecek. Buna karşılık kapitalizmin yapısal krizi derinleşmeye, dünya savaşı yayılmaya, Erdoğan köşeye sıkışmaya devam edecek. Erdoğan ve temsil ettiği iktidar güçleri sıkıştıkça, Kürt halkına, işçi sınıfına, yoksul emekçilere bindirdikleri basınç artacak. Ancak iktidardakilerin hesap etmediği bir şey de var: Baskılar, tarihte pek çok örneği görüldüğü üzere ciddi bir halk tepkisini de büyütebilir. Erdoğan benzeri Bonapartlar da hayal ettiklerinin aksine sarsılmaz kudret görüntüsünün ardında tarihin cilvelerinden muaf değildirler.