Kadınların Mücadelesi, Mücadelenin Kadınları

Ezgi Şanlı

8 Mart 2017






2.bölüm

Adları Ekim Devriminin önder kadroları arasında sayılan Bolşevik kadınlar, çok küçük yaşlardan itibaren değişim isteğiyle doluydular ve dünyayı insanların tümü için adil ve güzel yapacak gerçeği aradılar. Onlar mücadeleyi içtenlikle sevdiler. Gerçeği kararlılıkla savunmayı öğrendiler. Ve inançları da başardıkları da bu nedenle çok büyük oldu.


Rosa Luxemburg’un katledilmesinin ardından toplanan Komünist Enternasyonal kongresinde Lenin, onun için “o bir kartaldı ve kartal kalacak” demişti. Kartallar ehlileştirilemez, kartallara boyun eğdirilemez. İşte Ekim Devriminin kadınları da tıpkı Rosa gibi birer kartaldı. Onlar ezilen sınıfların mücadelesinde, savaşın ve devrimin ateşinde pişerek doruklara havalandılar. Bolşevik Partinin ve muzaffer Ekim Devriminin lideri Lenin, kadınların devrim mücadelesine katılmasının, mücadele içinde olgunlaşıp güçlenmesinin ne denli önemli olduğunu derinden kavramıştı. Kadın yoldaşlarının bu uğurdaki çalışmalarına özel önem veriyor, onları teşvik ediyordu. Kadın olmadan devrim olmazdı. İşçi sınıfının sömürünün boyunduruğundan kurtulması için yürütülen tarihsel mücadele, yükseklere havalanmayı göze alan o kartalların, kadınların emeği ve katkısı olmadan ilerleyemezdi.

Nitekim 1917’de, Rusya’da Çarlık istibdadının yıkılmasına ve işçi sınıfının iktidarı almasına giden yol emekçi kadınların 8 Mart eylemleriyle açıldı. Bolşevik kadınlar bu eylemlerin içinde, emekçi kadınların en önünde yer alıyordu. O sayede emekçi kadınlar büyük bir istikrarla politikleşmeye, örgütlenmeye, devrim hedefini berraklaştırmaya devam edecekler ve erkek sınıf kardeşleriyle beraber bir devrim gerçekleştireceklerdi. Bolşevik kadınlardan biri olan Kollontay kadınların o günlerdeki coşkusunu şu sözlerle anlatacaktı: “Kadınlar, «çok büyük bir şey oluyor ve bizler hepimiz tek bir devrim çarkının küçük dişlileriyiz» inancıyla dolu olarak neşe içinde çalışıyorlardı.”

Adları Ekim Devriminin önder kadroları arasında sayılan Bolşevik kadınlar, çok küçük yaşlardan itibaren değişim isteğiyle doluydular ve dünyayı insanların tümü için adil ve güzel yapacak gerçeği aradılar. Onlar mücadeleyi içtenlikle sevdiler. Gerçeği kararlılıkla savunmayı öğrendiler. Ve inançları da başardıkları da bu nedenle çok büyük oldu. İlk muzaffer proleter devrimin Rusya gibi geri bir köylü ülkesinde gerçekleşebilmiş olmasında tarihsel koşulların yanı sıra Lenin’in ve Bolşevik Partinin payı tartışmasızdır. Ekim Devrimi, zor koşullara rağmen ortaya konulmuş çelikten bir devrimci iradenin ürünüdür aynı zamanda. Ancak devrimin içine doğduğu nesnel durum, Rusya’nın geriliği, dünya devriminin yardıma yetişememesi, bu koşulların zemin hazırladığı bürokratik karşı-devrim, son tahlilde yenilgiyi kaçınılmaz kıldı. Ekim Devriminin ardından yaşananlar devrimin hem erkek hem de kadın kahramanlarının hayatlarının son döneminde büyük acılar yaşamasına neden oldu. Ama tarih işte böyledir: Derslerini yenilgiler ve acılar pahasına verir. Sonraki kuşaklar dişle tırnakla kazıyarak açılmış yollardan yürüyerek ulaşırlar geleceğe. Ne ortaya konulan emek ne de çekilen acılar boşa gider.

Bolşevik kadınlar, burjuvazi ne kadar ağır bedeller ödetirse ödetsin, ne kadar büyük bir intikam girişiminde bulunursa bulunsun, kendilerini kurban olarak görmediler. Dünyayı değiştirme mücadelesinin içinde olmaktan büyük bir onur duydular. Kendi içlerine acımasızca bakmayı öğrendiler. Zincirlerini kırmanın, dünyayı ve zorunlulukları kavramanın, özgürleşmenin, geleceğin toplumunu inşa etmeye girişmenin mutluluğunu yaşadılar. Bu nedenle yaşananları unutmamak, Ekim Devriminin kahramanlarının bıraktığı dersleri özümsemek, devrimci önderlere, devrime, tarihe, yaşama, geleceğe vefalı olmaktır. Onların cüretlerini, zorluklara göğüs germe azmini, çelikten iradelerini kuşanmak geleceğin kuşakları için yürünecek yollar açmaktır. Bu yazı kapsamında Bolşevik kadınların tümünü anmak elbette mümkün değil, burada adı Ekim Devrimi ile özdeşleşmiş olanlardan bazılarının yaşamını ve mücadelesini kısaca hatırlatmakla yetineceğiz.

Nadejda Krupskaya, 1869’da doğmuştu. Onun kuşağı hem dünyada hem de Rusya’da büyük çalkantılara şahit olacak ve erken olgunlaşacak bir kuşaktı. Nadejda zekâsı ve sadeliğiyle dikkat çeken bir genç kızdı. Nadya’ya cazip gelen, insanların küçücük dünyalarını değiştirmek ve bütün bir toplum için yepyeni bir dünya kurmaktı. O, daha güzel bir dünya yaratmak için ne yapılması gerektiğine kafa yoruyordu. Çeşitli denemeler yapıyordu genç Nadya. Tolstoy’a ulaşmaya çalışmak bunlardan biriydi ama sonuç hayal kırıklığıydı. Tolstoy ona toplumsal kurtuluş yolunda yapılması gerekenler hakkında fikir değil, ütopyalar sunmuştu. Kısa süre sonra Marksizmle ve ardından Lenin’le tanışınca aradığı her şeyi bulacaktı Nadya. Küçük işçi çevrelerinde yaptığı eğitim çalışmaları sırasında karşılaştığı o kararlı ve inatçı adamla hayatını birleştirdi. Şöyle diyecektir Nadya: “Marksizm, bir insanın isteyebileceği en büyük mutluluğu verdi bana: Bunlar nereye gidileceği bilgisi ve yaşamını bağladığın davanın nasıl sonuçlanacağını bilmenin verdiği huzurlu güven duygusuydu.”

Nadejda’nın bir arkadaşı onu şöyle anlatır: “Sürekli olarak toplumsal yaşamdaki adaletsizlikler üzerine kafa yorar, aramızda tartışırdık. Düşüncelerimiz hayatın ta içinden kaynaklanmakta, hassas genç ruhlarımızın coşkulu taleplerinden doğmaktaydı. Pek çok aydın Rus ailesinde gençlerin en cesur kesimi oldukça erken yaşta toplumsal huzursuzluk ve memnuniyetsizlik mikrobuna maruz kalmıştır. Bu mikrop kız arkadaşlarım arasında en çok Krupskaya’yı etkilemiştir. Herkesten önce ve asla geri dönülemeyecek şekilde görüşlerini kesinleştirmiş ve kendi izleyeceği yolu çizmiştir. Nadya, bir kere inandığı davaya veya kapıldığı duyguya ömür boyu kendisini adayan insanlardandı.”

Krupskaya’nın adanmışlığı Lenin’le yollarının birleşmesini sağlamıştı. Onlar birbirlerine her şeyden önce güçlü bir yoldaşlık bağıyla bağlanmışlardı. En zorlu yıllar, en gerilimli zamanlar bile onları davalarından döndürememişti. Politik kavgalar, yoldaşları ikna etme çabası Lenin’in sinirlerini yıprattıkça Krupskaya da bundan payını almaktaydı. Öyle zamanlarda bir müddet her şeyden uzaklaşırlardı. Ama her uzaklaşmanın ardından kavgaya hazırlıklı olarak dönerlerdi. Acı çekişmelerin yıprattığı sinirleri demirden bir iradeyle güçlendirerek yeniden hedefe kilitlenirlerdi. Tüm bunlara rağmen Krupskaya ve Lenin sürgünde oldukları zaman bile neşe ve umut kaynağıydılar. Onlarla tanışan, yakınlaşan insanların hayatına bir amaç için çalışma ruhu geliyordu. Herkes geleceğe hazırlanıyordu. Bezginlik ve tembellik yoktu.

8 Mart 1914’te Krupskaya ve Inessa Armand emekçi kadınlara seslenecek İşçi Kadın adlı derginin ilk sayısını çıkarırlar. 8 Mart 1917’deyse Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü nedeniyle kadınlar Petrograd yollarında barış ve ekmek isteyerek gösteriler yaparlar. Bu gösteriler birkaç günde kitleleri sürükleyerek Çarlığı silip süpürecek olan gösterilerin başlangıcı olur. Bolşevik kadınların sistematik emeği, savaşın ve açlığın yıkıma sürüklediği işçi ve emekçi kadınların öfkesini büyütür, örgütlenme iradesini güçlendirir. Ekim Devriminin yolu bu kadınlarla açılır.

Hayatını hiçbir zorluğun kesintiye uğratamadığı bir mücadeleyle sürdüren Krupskaya, Lenin’in ölümünün ardından büyük bir acı yaşar ve Stalin tarafından içine hapsedildiği baskı ve yalıtılmışlık koşullarına rağmen gençlere Lenin’i, devrimi ve sovyetleri anlatmaya çalışır. Kaleme aldığı yazılarda ve anılarında Lenin ile birlikte kendisinin kaskatı insanlar olmadıklarını vurgular. Devrimin kahramanlarının mekanik kişilikler olarak gösterilmesine tepki gösterir. Örneğin, bir tiyatro oyununun ardından, Lenin’in yeni nesle doğru anlatılamadığını ifade eder. Kadınların devrimdeki rolünün yok sayılmasını şöyle eleştirir: “Birkaç sahne dışında işçiler biraz şematik gösteriliyor. Kadınlar yalnızca kız çocuklar, eşler, gelinler olarak gösteriliyor; fabrika ve işletmelerden kadın işçiler, Ekim Devriminde çok büyük rol oynamalarına karşın ortada gözükmüyorlar.”

Ömrünün son döneminde Stalinist bürokrasinin iktidarı ele geçirmesine tanık olan Krupskaya, 1939 yılının soğuk bir Şubat günü hayata gözlerini yumdu. Yaşamı ve geride bıraktığı yapıtlarıysa genç devrimcilerin yüreğine ve mücadelesine bir deniz feneri gibi ışık olmaya devam ediyor.

Klavdiya Timofeyevna Sverdlova, 1904’te Bolşevik Partiye üye olmuş gencecik ve adanmış bir devrimcidir. Hem 1905 hem de 1917 devriminde kilit bölgelerdeki parti çalışmalarında yer alır. Eşi ve en iyi yoldaşı Sverdlov’la birlikte Ural örgütündeki çalışmaları unutulmazdır. Ural parti örgütü, disiplin, adanmışlık ve Lenin’in programını kavrayıp hayata geçirmede diğer örgütlerden ayrılır. Sverdlov ve eşi Klavdiya’nın emek verdiği bu örgütün parti kongrelerindeki canlılığı, tartışmalara katkıları her zaman takdir görür.

Birlikte çalışmak, birlikte hapis yatmak ve sürgünler de demektir aynı zamanda. Klavdiya Sverdlova ve eşi Yakov Sverdlov Perm Cezaevinde iki yıl birlikte yatarlar. Bu iki yıl süresince görüşmelerine sadece birkaç kez izin verilir. Sverdlov erkekler tarafında eğitim çalışmaları yaparken, bütün cezaevi gibi Klavdiya da kulağını mazgala dayar ve bu dersi tek kelime bile kaçırmadan dinlemeye çalışır. Adli ve siyasi mahpuslar çıt çıkarmadan işçi sınıfının mücadelesi, Marksizm ve parti politikaları üzerine konuşan Sverdlov’u dinlerler. Eğitim her an ve her koşulda devam eder. Sverdlova’nın cezaevinde bile her gün tazelenerek olgunlaşmasında bu derslerin büyük rolü vardır. Birbirlerinden uzak düştükleri de olur ve şifreli mektuplar gider gelir arada. Ama bu zorlu yıllar boyunca ortak bir amacı paylaşmanın getirdiği bir açıklıkla anlarlar birbirlerini. Coşku ve sevgi dolu sözcüklerle anlattıkları yalnızca birbirlerine duydukları derin aşk değil, çalışmaların başarısı ve patlak vermesi beklenen devrime giderken yaşanan olumlu gelişmelerdir.

Ekim Devriminin ardından üçüncü Sovyet kongresi gerçekleşir. Yeni görevler nedeniyle Klavdiya ve Yakov, bir çalışma ofisine ve lojmana dönüştürülen eski Tauris Sarayına yerleştirilirler. Burada yoldaşlar olarak hep birlikte komün kurarlar ve sade bir yaşam sürerler. Çarlık döneminden kalan saray çalışanları bu yeni iktidarın geçici olduğunu, Çar’ın geri döneceğini düşünürler, bu sıradan proleterlere, devrimcilere alışamazlar. Sarayın tabağını çanağını, mumunu, masa örtüsünü iktidarın yeni sahiplerinden gizlerler. Çar geri döndüğünde ona bu eşyaların hesabını vermek zorunda kalacaklarını düşünürler. Ama zamanla bu durum değişir ve eşyalar tek tek ortaya çıkar. Sverdlova bu gözlemini eşine ve eşi de Lenin’e aktarır. Sverdlov da Lenin de sevinçlerini gizlemezler. Sovyet görevlilerinin lükse ihtiyaçları yoktur ve önemli olan o eşyalar değildir. Ama emekçilerdeki zihniyet değişikliği önemlidir. Saray çalışanlarının tutumu Sovyet iktidarının güçlendiğinin ve kitlelerin Çar’ın geri gelmeyeceğini anlamaya başladıklarının işaretidir. Dört bir yanı burjuva ve karşı-devrimci düşmanlarla sarılı olan genç Sovyet iktidarının güçlenmesi, devrimin dünyaya yayılması umutlarının da güçlenmesidir.

Erkenden başlayan çalışma yorucudur ve gün, yoldaşlar gece geç saatte döndüklerinde birlikte yenilen yemekle biter. Sverdlova’nın eşi ve yoldaşlarıyla paylaştığı yemek sofrasında parti politikasının temel sorunları ve Sovyet iktidar organlarının çalışmaları zevkle tartışılır. “Birçok güzel düşünce, masadaki canlı, arkadaşça sohbetlerden doğmuştu” diye anlatır Sverdlova. Lenin’in, kendi kocasının ve tüm diğer yoldaşların yaşamı son derece sade ve gösterişsizdir. Yoğun bir tempo içinde çalışmayla geçen o gergin günler yoldaşça sıcaklıkla güzelleştirilir.

Klavdiya Sverdlova, bu büyük devrimci kadın, eşini bir grip salgını nedeniyle çok genç yaşta kaybeder. Bu kayıp başta Lenin olmak üzere tüm Bolşevikleri derinden üzer. Sverdlov boşluğu doldurulamayacak bir devrimcidir. Klavdiya, büyük bir acı yaşasa da en iyi yoldaşı olan Sverdlov’u ve onun mücadelesini anlatma işine girişir. Urallı Delikanlı’yı anlatır bu adı koyduğu kitabında. Büyük bir içtenlik ve canlılık taşar bu kitaptaki her bir satırdan. Satırlara dökülen anılar hem büyük bir devrimcinin yaşamının ve hem de ilk büyük muzaffer işçi devriminin dersleriyle bezelidir. İçten satırlarda ölümün acısı değil, başarılı bir devrimin getirdiği mutluluk ve onur vardır.

Yelena Dmitriyevna Stassova, 1873 doğumluydu. Ailesi Petersburg’un ilerici aydınları arasında sayılırdı. Henüz çok genç yaşta, 1898’de, Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisinin kuruluşunda yer aldı. 1890’lı yıllardan itibaren illegal çalışmanın içindeydi. 1903’te Bolşeviklerin ve Lenin’in tarafındaydı. Yelena Stassova, o yıllarda Eğitim ve Eğitim Araçları Gezici Müzesinde çalışmaktadır. Müzeyi Lenin’in partisinin yapılanması ve sağlamlaşması için illegal çalışmanın yasal tabelası olarak görmektedir. Krupskaya’nın müzeyi illegal görüşmeler için kullanmasına yardımcı olmaktadır. Ve orada çalışan diğer kadınları Bolşevizme kazanmaya çalışmaktadır. Elbette örnek kişiliği ile bunu yapması hiç de zor olmayacaktır. Etkilediği isimlerden biri Aleksandra Kollontay’dır.

Kollontay Stassova’yı şöyle anlatır: “Müzede çalışanlar arasında en çok Yelena Stassova’yı seviyordum. Bolşevik Partinin üyesi olarak parti içinde ve devrimci çalışmada gösterdiği hizmetlerin değerini zaman içinde daha iyi anladığımız Stassova, o zamanlar bizim için anlamlı ve akıllı yüzü, güzel saçları olan, yürekli, kendine güvenen, uzun boylu, ince, ilginç bir genç kızdı. İşini çok ciddiye alıyordu. Çevresindekilerden bir şey talep etmesini biliyor, onları çalışmaya sevk etmeyi beceriyordu. Birçokları ondan çekinirdi. Oysa birisi zora düştüğü zaman, hiç kimse Yelena Stassova kadar yardıma hazır olamazdı. Sonraları, çok sorumluluk gerektiren parti işleri üstlendi ve özellikle illegalite döneminde partinin birçok zorlukla baş edebilmesine yardımcı oldu. Defalarca hapse girdi, sürgünden kaçtı, genel olarak bir devrimcinin huzursuz hayatını yaşadı. 1917 devriminin ilk yıllarında parti sekreteriydi. Vladimir İlyiç Lenin ona saygı duyar, değer verirdi.”

Stassova, müzede birlikte çalıştığı ve partiyle tanıştırdığı Kollontay’a şu sözleri söyler: “Partinin önündeki büyük devrimci görevler için, iki koşulu yerine getiren herkes yararlı olabilir. Bu koşullardan ilki, partiyi sevmek, ikincisi disiplini korumayı öğrenmektir. Elbette Marx’ın artı-değer teorisini incelemeniz ve Lenin’in eserleriyle ilgilenmeniz yararlı, ama bu yetmez. Partiye bütün varlığıyla bağlanmak zorundadır insan. Bütün burjuva alışkanlıklar bırakılmalı, «rol» oynama ya da kendini ön plana çıkarma isteği alt edilmelidir. Küçük görevler verildiğinde gücenilmemelidir, çünkü parti çalışmasında önemsiz olan hiçbir şey yoktur. Çünkü küçük bir görevde yapılan hata büyük görevlere de zarar verebilir. Parti, öncelikle sizin son derece disiplinli bir parti üyesi olduğunuza ve siyasal görevlerinizi kendi görevleriniz haline getirdiğinize emin olmalıdır. Partimizi yeni kuruyoruz; ilk taşları koyuyoruz. Yönetici yoldaşlarımız yeteneğiniz olduğunu gördüklerinde, elbette size görev vereceklerdir. Ama orada hak etmeden bir «rol» oynamayı düşünüyorsanız, partiye girmeyin, Şura.” Stassova’nın çağırdığı ilk parti toplantısından sonra aldığı küçük görev nedeniyle önce hayal kırıklığı yaşayan Kollontay, Stassova’nın bu sözlerini hatırlayınca o “küçük görev”i coşkuyla yerine getirecek ve Stassova’ya her zaman minnet duyacaktır. O da çok özendiği Stassova gibi büyük bir devrimci kadın önder olacak ve illegal parti çalışmasında yerini alacaktır.

Sverdlov, Krupskaya gibi isimlerle birlikte Bolşevik çizginin güçlenmesi için çaba sarf eden Stassova, 1917 Şubatında Çarlığın yıkılmasından sonra çalışmalara daha büyük bir heyecanla sarılır ve üstlendiği parti sekreterliği görevini başarıyla yürütür.

Stassova’nın birlikte çalıştığı pek çok kadın Bolşevik vardır. Kollontay’ın yanı sıra Nadejda Krupskaya ve Klavdiya Sverdlova da anılarında ona büyük yer verirler. Gösterişten uzak, her zaman sade giyinen, ilgi odağı olmaktan hoşlanmayan ama çalışkan ve neşeli bir kadındır Stassova. Onu çok seven yoldaşlarının neşe kaynağıdır. Devrimin gerçekleşmekte olduğu Eylül ve Ekim aylarında gece geç saatlere kadar koşturup çalıştıktan sonra Stassova’nın etrafındaki tüm yoldaşlar büyük bir gerginlik içinde olurdu. Olaylar hızla geliştikçe gerginlik ve yorgunluk da artardı. Ama Stassova hep neşeli kalmayı ve etrafındaki herkese neşe saçmayı iyi bilirdi. İşler bittikten sonra gece vakti aralarında Sverdlov’un, eşi Klavdiya’nın ve daha pek çok yoldaşın bulunduğu grup bir araya gelirdi. Klavdiya Sverdlova, yoldaşını şu sözlerle tarif ediyordu: “Yelena Dmitriyevna sayısız neşeli hikâye biliyordu ve iyi bir anlatıcıydı. İnsanların neşeliliği, gülüşler, şakalaşmalar, o günlerde hepimizin içinde bulunduğu insanüstü gerginliği iyi bir şekilde dengeliyordu. Kavga arkadaşları bir araya geldi mi neşeli ve canlı sohbetler başlardı.”

Stalinist bürokrasinin gazabından kurtulan ender eski Bolşeviklerden biri olan Stassova, 1966’da hayata gözlerini yumar.

Aleksandra Kollontay, 1872 yılında kentli ve aristokrat bir ailede doğdu. Henüz 20 yaşında iken genç bir akrabası ile evlendi. Kocasına duyduğu sevgiye rağmen mutlu değildi ama hayatında eksik olan şeyin ne olduğunu henüz keşfedememişti. Çağının bir özelliği olarak pek çok genç gibi, pek çok aydın gibi, Çarlık istibdadından, aristokrasinin içinde bulunduğu çürümeden, toplumdaki değişim isteğinden etkileniyordu.

Kocasına eşlik ettiği bir iş gezisi sırasında on bin civarında işçinin çalıştığı Krenholm fabrikasını gezmek, oradaki işçilerin yaşadıklarına şahit olmak Kollontay’ın arayış içindeki ruhunun değişimini başlatacaktı. Çok sevdiği kocasına şöyle diyecekti aynı akşam: “Neden yalnızca beni düşünüyorsun hep? Dünyada çok daha önemli şeyler var, bugün çok derinden duydum bunu. Çevremizde böyle korkunç hayat koşulları ve insanlık dışı ilişkiler egemenken, şimdiye dek olduğu gibi yaşamaya devam edemeyiz.” Kocası, izlenimlerini sindirdikten sonra Aleksandra’nın eskisi gibi olacağını zanneder ama yanılmıştır. Eşini ve minicik bebeğini, Mişa’sını bırakmak pahasına Avrupa’ya gitmek, işçi sınıfının mücadelesinde olanlarla yan yana gelmek, eğitim almak düşüncesi sarar Aleksandra’nın benliğini. Eşini hâlâ sevmektedir ve bebeği henüz çok küçüktür. Onlardan ayrılma kararının verdiği acı büyüktür. Ama dünyayı değiştirme mücadelesinin bir parçası olma kararlılığı daha da büyüktür ve Kollontay bu kararından asla pişman olmayacaktır.

Kollontay’ın parti ile tanışması Yelena Stassova sayesinde olur. Birlikte çalıştıkları müzede Kollontay her zaman bu devrimci kadına özenmektedir. Onun yaşamının yolunu çizmiş, kararlı halinden etkilenmektedir. Onun gibi olmak istemektedir. Ve o gün gelir çatar. Stassova onu bir kenara çeker ve alçak sesle şöyle söyler: “Şura, Salı akşamı saat sekizde bir parti toplantısı için annemlerin evine gelin. Acilen bazı şeyler yapmak zorundayız. Partiye yararlı olabileceğiniz kanısındayım.” Kollontay’ın en büyük hayallerini gerçekleştirdiği serüven, bu heyecan verici sözlerle başlayacaktır ve o partiye gerçekten yararlı olacaktır. Bir müddet sonra Menşeviklerle yakınlaşsa da 1915’te Bolşevik Partiye katılacaktır ve Sovyet iktidarının ilk kadın bakanı olacaktır.

Kollontay, evliliği sırasında yaşadıklarının da etkisiyle kadın mücadelesine büyük önem vermektedir. 1905-1906 yıllarında burjuva kadın hakları savunucularına karşı mücadele kızışmıştır. O yıllarda kadın hakları savunucuları kadın örgütlerinde sosyalist-Bolşevik kadınlara göre daha büyük bir ağırlık teşkil ediyorlardı. Toplantılara siyasal bilinçli işçiler, hizmetçiler, zanaatkârlar değil daha çok aydınlar ve öğrenciler katılıyor, bu da toplantıların havasını belirliyordu. Bolşevik kadınların kadın kulüplerinin toplantılarında tepki çekmeden propaganda yapabilmeleri çok zordu. Kadınlara örgütlenme konusunda yol gösterici kaynaklar yoktu. Krupskaya’nın Sablina takma adıyla 1901’de yayınlanan “Çalışan Kadın” broşürü Bolşevik kadınların tek beslenme kaynağıydı. Kadın işçiler arasında çalışma konusu Kollontay’ın kafasını derinden meşgul eden bir sorundur. Bu yıllarda Kollontay kadın sorunu üzerine halka açık konferanslar vermeye başlar. 1906’da Rosa ile karşılaşmasının ardından Alman Sosyal-Demokrat Partisinin Mannheim Kongresine ve sosyal-demokrat kadınlar konferansına katılır. Orada Clara Zetkin, Ottilie Baader, Margerete Wengels gibi sosyalist kadınlarla yaptığı tartışmalar işçi kadınlar arasında çalışma konusunda nasıl bir yol izlenmesi gerektiği konusunda ipuçları elde etmesini sağlar. Rusya’ya dönerken kafasında hazır bir plan vardır.

Ancak bu planı hayata geçirmek hiç de kolay olmayacaktır. O dönemde, burjuva kadın hakları savunucuları yayınları ve eylemlilikleriyle aydın ve öğrenci kadınların yanı sıra işçi ve köylü kadınları da etkiliyor, etraflarında toplamayı başarıyorlardı. RSDİP içindeyse kadın işçiler arasında çalışma sorunu yeterince kavranamamıştı, kadın çalışması yürütecek bir ekip yoktu. Polis baskısıysa inanılmazdı. Kollontay hayatını anlattığı kitabında yaşadığı zorluklara şöyle değinmektedir: “Petersburg Komitesinin onayıyla, Parti içinde bir Kadın İşçiler Bürosunun kurulması konusunun kadın işçilerle tartışılacağı bir toplantı yapmaya yönelik ilk başarısız girişimi dün gibi hatırlıyorum. Petersburg Komitesi bize, söz konusu toplantıyı yapmamız için yer sağlamaya söz vermişti. Ne var ki birkaç kişiyle oraya gittiğimizde, toplantıyı yapacağımız yer kilitlenmekle kalmamış, üstelik hödüğün biri kapıya şunları yazmıştı: «Salt kadınlar için toplantı yapılmayacak. Yarın salt erkekler için bir toplantı var.» Bu davranışa kızan yanımızdaki işçilerden biri bizi evine davet etti. Kadın işçilerin örgütlenme toplantısını orada yaptık. Fakat sayımız çok az olduğu için Büro seçememiştik.” Ama Kollontay bu sorunu parti gündemine ısrarla taşımaktan ve çalışmaktan vazgeçmeyecektir.

Yine 1907 ilkbaharında kadın işçilerin örgütlenmesi üzerine bir makale yazan Kollontay şöyle der: “Bu makaleyle birlikte kadınlar arasında çalışma yürütmek için özel bir parti mekanizması oluşturulması sorunu nihayet ortaya atılmış oluyordu.” Aynı dönemde Tekstil İşçileri Birliğinde çalışmaya başlayan Kollontay kadınlar için bir dizi gösteri, toplantı, konferans örgütlemeye başlar ve bu çalışmalar sonucu fabrikalarda işçi kadınlarla ilişki kurabilecek bir grup oluşur. Bu grupta dokumacı Antonova, Bolşevik tekstil işçisi Anna Semyonova, terzi Solovyava ve Marusya Burko, matbaacı Klavdiya Nikolayeva, hastabakıcı Yefremova gibi yetenekli kadınlar yer alacaktı.

Kollontay, 1907 sonbaharında Stuttgart’ta yapılan I. Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansına Rusya delegesi olarak katılır ve orada yeniden Clara Zetkin’le karşılaşır. Zetkin’in oportünistlere karşı mücadelesine tanık olur. Konferanstan döndüğünde kafasında artık tamamen olgunlaşmış bir plan vardır ve bu planı hayata geçirmek için sabırsızlanmaktadır.

1908 yılında “Kadın Sorununun Sosyal Temelleri” adlı kitabını yazar. Kısa bir süre sonra sürgün yılları başlar ve bu yıllar 1917’ye kadar devam eder. Bu dönem boyunca Almanya, İngiltere, Fransa, İsveç, Norveç, Danimarka, İsviçre, Belçika ve Amerika’da çalışır. Devrimci mücadelede pişer. Devrim sırasında Rusya’ya geri döner ve önemli görevler üstlenir. İç savaşın sonlarına doğru ortaya çıkan bürokratik eğilimlere karşı işçi demokrasisini korumak için İşçi Muhalefeti içinde yer alır. Bu nedenle ilerleyen yıllarda Stalin yönetimi tarafından diplomat olarak Avrupa’ya gönderilerek etkisizleştirilir. Kollontay 1952 yılında ölür.

Inessa Armand, 1874’te Paris’te müzisyen bir ailede doğmuştur. Çocukken teyzesinin yanında kalmak üzere Rusya’ya gönderilmesi kaderini belirler ve devrimci mücadeleyle tanışmasını sağlar. Inessa da pek çok Bolşevik gibi erken yaşlarda mücadeleye atılır ve daha ilk faaliyetlerinde Okhrana’nın ve polisin baskısı ile karşılaşır. 1905’te Papaz Gapon öncülüğünde Kışlık Saraya doğru yürüyen kitleye ateş açıldığı ve yüzlerce kişinin öldüğü Kanlı Pazar’ın ardından hapse atılır. Ev arkadaşı nedeniyle evde bulunan bir revolver (altıpatlar tabanca) onun hayatında önemli bir rol oynayacaktır. Revolver nedeniyle Narodnik olduğu düşünülecek ve o gün için bu, onu polisin gözünde daha “tehlikeli” yapacaktır. Bu tutuklamada kaldığı hapishane her türlü kötü muamelenin olduğu, gürültülü kalabalık bir yerdir. Burası bir zamanlar İlya Ehrenburg’un da kaldığı ve kötü koşullarını romanlarında anlattığı bir hapishanedir. Buna rağmen Inessa bu koşullarla baş etmeyi bilecektir.

Bu güzel kadının neşeli mizacı ve dinamizmi tüm yoldaşlarının takdirini kazanır. Kotov onunla ilgili olarak “Ondaki hayat tükenmez bir kaynaktan fışkırıyor gibiydi. O devrimin ateş topuydu” der. Elbette Lenin’le tanışmasının ardından Inessa’nın karakter özellikleri daha netlikle açığa çıkacaktı. Kısa zamanda Lenin ve eşi Nadya ile dost olacaktı. Dil ile ilgili becerileri etkisini gösterecek ve Krupskaya’nın çok fazla zaman ve enerjisini alan yurtdışı yazışmalarını üstlenerek büyük bir yükün altına girecekti.

Inessa mükemmel piyano çalıyordu. İki saat boyunca notalara bakmadan Chopin, Bethoveen gibi bestecilerin eserlerini çalabilirdi. Devrimci mücadelenin doğası onun bu zevkine ayırdığı vakti azaltacaktı. Onun kökeni ve entelektüel yetenekleri işçilerle bağ kurmasında ayağına dolanmayacaktı. Arkadaşı Elena Vlasova onunla ilgili olarak şöyle diyecekti: “Bölgemizde işçiler şeker fabrikalarından, fırınlardan ve tekstil endüstrilerindendi. Çoğu okuma yazma bilmiyordu ve çok fakirlerdi. Inessa’nın güvensizliği yenme ve ilgilerini çekme konusunda izlediği basit bir yolu vardı. Bolşevikler ve Menşevikler arasındaki farklar hakkında konuşur ve bu insanların en cahiline bile konuyu anlaşılabilir hale getirirdi.”

Inessa Armand, emekçi kadınlar arasında yapılan çalışmalara büyük emek veriyordu. 1913-1914 yıllarında partinin tüm kadınları bir kadın dergisi çıkarılması konusunu tartışıyorlardı. Rabotnitsa adlı kadın gazetesi Lenin’in değimiyle “Armand’ın çabasıyla muhteşem ve enerjik bir şekilde” hazırlanmıştı. Krupskaya, Armand, Anna ve Maria İlyiniçna, Lyudmila Stal, Zinaida Zinovyeva dergiye emek veren isimler arasındaydı. Bu konuda edindiği tecrübeler Armand’ın devrimden sonra da kadın işçilerin örgütlenmesi konusunda büyük görevler almasını sağlayacaktı. Bolşevik Partinin merkez komitesi onu bu yolda teşvik edecek ve görevlendirecekti.

Kızı Inna, Inessa’nın hem arkadaşı hem yoldaşıydı. O dönemde Inna gibi 70 bin kadın Kızıl Ordu’nun zaferi için cephe gerisinde görev alacak ve bunların iki bini ölecekti. Inessa’nın kızı aynı zamanda Lenin amcasının, Nadya teyzesinin de sevgili kızıydı. Zaman zaman önemli siyasi konularda Inessa ve Lenin’in fikir ayrılıklarına düştükleri olacak ve Lenin ona doğruları anlatmaktan yılmayacaktı. Bu fikir ayrılıklarına Inna da üzülecek, annesiyle onlar arasındaki fikir ayrılıklarının bir an önce çözülmesini isteyecekti.

1920’ye gelindiğinde geri bir ülkede gerçekleşmiş devrimin ve iç savaşın olanca yükü Bolşevik kadroların sırtındaydı. Bu yoğun çalışma Inessa’nın hastalanmasına yol açmıştı. Inessa Lenin tarafından iyileşmesi ve güç toplaması için Kafkasya’ya gönderilecekti. Ancak yorgun ve hasta Inessa iç savaşın devam eden çatışmaları nedeniyle yer değiştirmek zorunda kalacak ve bu esnada koleraya yakalanacaktı. Cenazesi 17 gün sonra Kızıl Meydan’da yapılan törenin ardından defnedilecekti. Yoldaşları Krupskaya ve Lenin onun için gözyaşı dökecekti. Acılı çocuklarını teselli etmek de bu iki büyük devrimciye düşecekti.

Anna İlyiniçna Yelizarova, Lenin’in ablasıydı. 1864’te doğmuştu. Onun gençlik dönemleri Narodniklerin örgütlendiği ve etkili olduğu yıllardı. Narodnikler, Çar’a, bakanlara ve polis şeflerine düzenledikleri suikastlarla halkın isyanına yol açacaklarını ve kurtuluşun bu şekilde sağlanacağını düşünüyorlardı. Anna’nın kardeşi Aleksandr da onlardan biriydi ve Çara suikast eyleminin ardından inanmış bir devrimci olarak ölüme gitmişti. Anna’nın kardeşinin ve arkadaşlarının eyleminden haberi vardı ve o da sürgüne gönderilerek cezalandırıldı. Oğlunun asılmamak için af dilekçesi yazmasını isteyen annesi, Aleksandr’dan olumsuz cevap alınca “yürekli ol oğlum” demekle yetinmişti. Toplumdan dışlanmaya ve yoksulluğa katlanmıştı. Diğer evladının sürgün cezası almasının acısına katlanmıştı. Her zaman evlatlarının yanında olmuş, davalarını davası bilmişti. İşte Anna da annesi gibi güçlü bir kadındı. Kız kardeşi Maria ile birlikte ömrünün sonuna kadar devrim davasına hizmet edecek, kardeşi Lenin’in sağ kolu olacaktı. Yıllar boyunca çeviriler yapacak, dergiler çıkaracak, editörlük yapacak ve şifreli mektuplar çözecekti. Parti belgelerini ve mektuplarını gerekli yerlere ulaştırma işini üstlenecekti. Karl Liebknecht’in bazı yazılarını Rusçaya çevirecek, Lenin’in kitaplarını yayınlayacak, Pravda için bağış kampanyaları düzenleyecekti. Anna’nın yolu, bu faaliyetler sırasında sık sık hapishaneye düşecekti.

Devrimin arifesinde Astrahan’da sürgündeydi Anna. Sağlığı bozuktu, annesini yeni kaybetmişti ama inancı ve coşkusu yerindeydi. Devrimden hemen önce Lenin’in yanı başına dönecek, devrimin hazırlıklarında önemli rol üstlenecekti. 1935’te Moskova’da öldüğünde annesi Maria Ulyanova, kardeşi Olga ve kocası Yelizarov’un da bulunduğu Leningrad’daki Volkov mezarlığına defnedilecekti.

Maria İlyiniçna Ulyanova,1878 yılında doğmuştu ve ağabeyi Aleksandr asılarak idam edildiğinde 9 yaşında bile değildi. Oğlunun tutuklandığı haberini alan annesinin telaşını, onları bırakarak kendisini oğluna götürecek bir araba bulmaya çalışmasını, bir “terörist” annesi olarak kapılardan çevrilişini, acısını, çocuk yüreğiyle kavramaya çalışacaktı. Bu idam ve neden olduğu acılar Ulyanov kadınlarını korkutmak bir tarafa proleter devrim çizgisine hazırlayacaktı. Tıpkı devrimin önderi diğer Ulyanov gibi, Lenin gibi!

Maria, Lenin’in sevgili küçük kız kardeşiydi. Ama sadece kız kardeşi değil aynı zamanda hem yurtdışında hem de Rusya’da yakın çalışma arkadaşı ve yoldaşıydı. 1898’de RSDİP’e üye olmuş ve o günden sonra tutuklamalar ardı ardına gelmişti. Bu nedenle 1904’te ağabeyi Lenin’in yanına İsviçre’ye gitti. Yıllar boyunca Lenin’in hayallerini paylaştı, Bolşevik Partiyi yaratma mücadelesinde onun yanında yer aldı ve devrim için birlikte ter akıttı.

Maria da diğer Ulyanov kızları gibi iyi eğitim almıştı. Anna ve henüz 19 yaşındayken tifo salgınında ölen Olga gibi dil öğrenme kabiliyeti vardı. Çeviriler yaptı ve Marx’ın Kugelman’a mektuplarını çevirdi. Devrim yaklaşırken daha büyük bir heyecanla çalışmalara ve partiye sarıldı. Devrimden sonra Pravda’nın sekreterliğini üstlendi. Kadın işçilerin sorunlarının Pravda’da yer almasını sağlayan yazılar kaleme aldı. 1929’a kadar gazetenin yayın kurulunda yer aldı.

Suikast girişiminin etkisiyle sağlığı bozulan Lenin’in dinlenip sağlığına kavuşması için çabaladı, ancak kısa zaman sonra ölüm döşeğindeki Lenin’in bakımını üstlenmek Krupskaya’ya ve ona düşecekti. 1937’de öldüğünde o da Kızıl Meydandaki nekropole gömüldü.

(devam edecek)