Kadınların Mücadelesi, Mücadelenin Kadınları

Ezgi Şanlı

8 Mart 2017






1.bölüm

Binlerce yıl önce, geçmişin insanlığın ortak hafızasında artık silik ve karanlık olan bir döneminde, toplum sınıflara bölündü. O zamanlardan bu yana toplumda her zaman bir egemen sınıf ve bir ezilen sınıf oldu. Üretim biçimleri değişti, egemen sınıflar değişti, dün köle bugün işçi dense de emekçilerin ezilmesi ve sömürülmesi hep devam etti. Kadın ise her dönemde insanlığın ezilen cinsi oldu. Kadının ezilmişliği, geri bıraktırılmışlığı, capcanlı hayatın dışına itilmişliği, sindirilmişliği, susturulmuşluğu, yok sayılmışlığı hiç değişmedi. Her zaman erkekten farklı, çerçevesi çizilmiş görev ve sorumlulukları, aileye ve erkeğe karşı sorumlulukları oldu. Sınıflı toplumların ve erkek egemen anlayışın hüküm sürdüğü binyıllar boyu kadın kimliği aşağılandı. Kadının yüreğine, yeteneklerine, hayallerine, ruhuna, varlığına prangalar vuruldu. Yarattığı tüm yanılsamalara rağmen kapitalizm de kadınlara aynı kaderi dayattı. Üstelik emekçi kadını, hem sınıfı hem de cinsi nedeniyle çifte ezilmişlik cenderesine hapsetti.

Binyıllardır kadına vurulan prangaların yükünü atmak, zincirleri kırmak, bu zincirlerin yara tutmuş, nasırlaşmış izlerini silmek, zincir vuranların karşısına dikilmek elbette kolay değildir. Ama tarihin en karanlık dönemleri bile ezilen sınıfların kadınlarının bu zorluklarla baş etmeyi göze almaktan kaçmadığı, erkeklerle birlikte sömürüsüz, eşitlikçi bir toplum için mücadele ettiği, dişe diş savaştığı örnekler barındırır. Köle ayaklanmalarının eli yabalı kadın savaşçıları, Osmanlı’ya başkaldırıp kılıçlarıyla ve yürekleriyle savaşan at sırtındaki Bedreddin’in yoldaşı hakikat bacıları, Avrupa’yı sarsan 1848 devrimlerinde, Paris Komünü’nde kadınların güçlendirdiği barikatlar birer gerçektir.

Aynı ölçüde kuvvetli bir başka gerçek kapitalizmin kadının ve insanlığın kurtuluşu için zemini hazırladığıdır. Kapitalizmin tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte kadınların mücadelesi bambaşka bir boyut kazandı. Ezen sınıfın kadınlarının erkekleriyle çelişkileri giderek çözülürken burjuva erkekle burjuva kadın önemli oranda eşitlendi. Emekçi kadınların kapitalist sömürü ve erkek-egemen toplum yapısı nedeniyle karşı karşıya kaldığı sorunlarsa derinleşerek devam etti. Tarihin hiçbir döneminde egemen sınıfın kadınlarıyla emekçi sınıfın kadınlarının sorunları bir ve aynı olmadı. Oysa burjuva ve küçük-burjuva feminist yaklaşımlar, sınıfsal ayrımları atlayarak “kadın sorunu” adı altında tüm sınıflardan kadınların ortak çıkarlarına vurgu yapmakta ve çözümü de tüm kadınların tüm sınıflardan erkeklere karşı mücadelesinde ve dayanışmasında görmektedirler. Burjuva kadınla emekçi kadını “kadın” başlığı altında kol kola sokmaya çalışan bu anlayış, gerçekte sorunu bulanıklaştırmakta ve emekçi kadınları gerçek çözümden uzaklaştırmaya hizmet etmektedir.

Marx’ın kapitalizmden sınıfsız toplumlara geçişin yolunu göstermesiyle onun öğretisine bağlanan devrimci kadınlar bu tahrifata karşı mücadele yürüttüler. İşçi sınıfının kadınlarını, yalnızca erkek egemenliğine değil kapitalist sömürüye karşı da işçi sınıfının talepleriyle, işçi sınıfının mücadele yöntemleriyle birleştirip mücadeleye sevk etmeye çalıştılar. Kadın işçileri sosyalizm mücadelesinin içine çekmeye çalıştılar. Kadının kurtuluşu mücadelesini işçi sınıfının kurtuluşuna bağlayan ve bu uğurda korkusuzca mücadele eden, devrim yolunda değişip dönüşerek ilerlemeyi ödevi bilen nice kadın önder hayatını sınıfsız bir toplum mücadelesine adadı. Laura Lafargue, Elenaor Marx-Aveling, Adelheid Popp, Clara Zetkin, Rosa Luxemburg, Yelena Dmitriyevna Stassova, Aleksandra Kollontay, Inessa Armand, Anna ve Maria İlyiniçya, Nadejda Krupskaya, Zehra Kosova, Behice Boran, İKD’nin kızıl çatkılı kadınları... Bu kadınlar ve daha pek çokları toplumun dayattığı kadın kimliğinin aksine dünyayı değiştirme mücadelesinin orta yerine attılar kendilerini. Ateşten sınavlarla bilendiler, mücadelenin silahlarını bilediler. Onların paha biçilemez emeklerini anlamadan, geçirdikleri sancılı dönüşümü kavramadan, ne kadar zahmetli de olsa bu dönüşümü yaşamak için bilinçli bir çabaya girişmeden bu kadınların başardıklarını başarmak, miraslarına sahip çıkmak mümkün olmayacaktır.

Bu bilinçle, içinde bulunduğumuz Mart ayını bir vesile haline getirerek, hem emekçi kadınların tarihsel mücadelesinin simgelendiği 8 Mart’ı anmak, hem de işçi sınıfının mücadelesinin yiğit kadınlarının anılarını bir kez daha bilince çıkartmak boynumuzun borcudur.

8 Mart: ortak bir mücadele ve dayanışma günü

1850’li yıllarda New York tekstil fabrikalarıyla doluydu. İşçiler aşırı çalışma nedeniyle sağlıklarını, yaşam sevinçlerini ve canlarını kaybediyorlardı. Özellikle kadın ve çocuk işçiler büyük acılar çekiyorlardı. 8 Mart 1857’de, bir tekstil fabrikasında 40 bin kadın dokuma işçisi greve başladı. İstedikleri, daha iyi çalışma koşullarıydı. Çalışma saatlerinin kısalmasını ve eşit işe eşit ücret talep ediyorlardı. Grevin militanlığı ve işçi kadınların talepleri hızla palazlanan tekstil patronlarını korkuya sürükledi. Polis işçilere saldırdı. Fabrikada yangın çıktı ve içeride kilitli olan 129 kadın işçi yanarak can verdi. Bu katliam büyük öfke yarattı. İşçilerin cenaze törenine on binlerce kişi katıldı. Zaman bu acıyı ve öfkeyi unutturamadı.

53 sene sonra 1910 yılında, Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da İkinci Enternasyonal’e bağlı Sosyalist Kadınlar Konferansı toplandı. 17 ayrı ülkeden gelen sosyalist kadınların gündeminde çalışan kadınların hayatlarını çekilmez kılan sorunlar vardı. Kadınlar için oy hakkı gibi demokratik hakların elde edilmesi hedefiyle verilecek mücadeleler vardı. Yaklaşan ve milyonlarca can alacağı belli olan savaşa karşı doğru tutumun belirlenmesi ve mücadelenin örgütlenmesi vardı. Yoğun tartışmalar arasında emekçi kadınlar için dünya genelinde ortak bir mücadele ve dayanışma günü tayin etme çabası toplantıyı daha da anlamlı ve tarihi kılıyordu. Başta Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nden Clara Zetkin olmak üzere bu konferansta konuşan sosyalist kadınlar böyle bir mücadele gününün belirlenmesinin öneminden söz ediyordu. Zetkin, 1857’deki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına, 8 Mart’ın Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlanmasını önerdi. Öneri coşkuyla kabul edildi. Zetkin ve yoldaşlarının kararı tüm Avrupa’ya yayıldı.

Hemen ertesi yıl gerçekleşen 8 Mart gösterileri büyük bir başarı kazandı. Her yerde toplantılar ve mitingler düzenleniyor, kadınlar çocuklarını eşlerine bırakıp bu toplantılara koşuyorlardı. Ellerine pankartlarını alıp sokağa çıkıyor, polisi şaşırtan bir militanlık sergiliyorlardı. Pek çok ülkede yükselen mücadelelerle emekçi kadınların çifte ezilmişliği yok etme, dünyayı değiştirme isteği inkâr edilemez bir biçimde ortaya çıkıyordu. Bu kadınlar sadece 1857’nin kurbanlarının değil Komün saflarında savaşmak için ileri atılan kadınların da taze anılarını hafızalarında capcanlı tutuyorlardı. Onların özlemlerini ve sömürüye olan kinlerini yüreklerinde duyuyor, mücadeleyi büyütüyorlardı. Böylece 8 Mart emekçi kadınların ellerinde can buldu. Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü olarak işçi sınıfının kadınıyla, erkeğiyle, bir yandan cins ayrımcılığına ve kapitalizmin katmerli sömürüsüne; diğer yandan her türlü zulme, militarizme ve emperyalist savaşlara karşı, barış, özgürlük ve eşitlik için verdikleri mücadelenin simgelendiği bir gün oldu.

Aradan geçen yıllar içinde burjuvazi, başka bir 8 Mart hikâyesi yaratmaya çalıştı. 1972’den bu yana 8 Mart “Kadınlar Günü” olarak sunuluyor. Her yıl 8 Mart yaklaşırken caddelerin bilboardlarını, televizyonların ekranlarını, gazetelerin sayfalarını kadınlara yönelik reklâmlar, haberler, raporlar kaplıyor. “Değer verilen” kadınlara taksitle estetik ameliyat, değerli taşlarla süslenmiş takı, giyim-kuşam, yemek-tatil “hediye etme” fırsatları; kadınları “şımartma” çağrıları; kadınlara şiddet değil sevgi gösterme, kadını koruma mesajları; kadınların erkeklere göre dezavantajlarının, erkeklerle eşit olmamalarının ne denli üzücü olduğu açıklamaları ve yakalarda mor kurdeleler eşliğinde tüm kadınların “kadınlar günü” kutlanıyor. Burjuva kadınların gösterişli toplantıları haberlere konu oluyor. Kadınların iş dünyasında, burjuva siyasette daha fazla yer alma talepleri çok can yakıcı talepler olarak öne çıkarılıyor. 8 Mart’ın şanlı tarihi ve 8 Mart’a can veren mücadelelerin karşılanmış olmaktan uzak temel talepleri ise yerin yedi kat altına gömülmek isteniyor. Emekçi kadınların kahır dolu yaşamları, sorunları, özlemleri yok sayılıyor.

İşte burjuvazi büyük bir marifetle işçi sınıfının kanlı mücadeleler pahasına elde ettiği ne varsa böyle el koyuyor, içini boşaltıyor, tatlı kârlarının kaynağı haline getiriyor. Kadınıyla erkeğiyle işçi sınıfını uyutup kendini bu sınıftan korumaya çalışıyor. İnsanlığın çektiği acılar bitmek bilmiyor. Burjuvazinin bu oyunlarını boşa çıkarmak, nihai mücadeleye hazırlanabilmek için işçi sınıfının tarihsel mücadele mirasına sahip çıkmak, bu deneyimlerle donanmak büyük bir önem taşıyor. Söz konusu olan binlerce yılın ezilmişliği ile acısı katman katman tortulaşmış emekçi kadınların mücadelesi ve bu mücadelenin tarihsel sembolleri ise daha büyük bir uyanıklık göstermek zorunludur. 8 Mart, bir dediği iki edilmeyen, şımarık, sömürücü burjuva kadınların değil, elleri nasırlı, yürekleri acılı emekçi kadınların günüdür. 8 Mart’ın hikâyesi ateş ve kanla yazılmıştır, bu ateşin harında yananlar, kanları dökülenler, her sınıftan kadınlar değil, emekçi kadınlardır. Emekçi kadınlara öncülük ederek onları büyük mücadelelere çekmiş komünist kadınlardır.

8 Mart’ı da yaratan ve yaşatan mücadelelerin büyümesi ve günümüze ulaşması elbette yalnızca daha fazla sayıda kadının sanayiye katılmasıyla kendiliğinden gerçekleşmedi. Emekçi kadınlar zincirlerini onlara öncülük eden komünist kadınlar sayesinde kırarlar. Komünist kadınlar, çalışkanlıkları, adanmışlıkları, içtenlikleri, cesaretleri, yetenekleri, ışıltılı zekâları ve yaşam sevinçleriyle sınıfın öncü kadınlarına ilham verirler. Sınıfsız bir toplum yaratma davasına emekçi kadının gücünü katarlar. Mücadeleleriyle yolumuzu aydınlatan komünist kadınların yaşamları bu gerçeğin somutlanışıdır.

Mücadelenin ve devrimin kadınları

Marx’ın kızları Laura ve Eleanor, komünizmi doğrudan Marx’ın eğitimiyle öğrenmişlerdi. Onlar aynı zamanda Engels’in de öğrencileriydi. Gençliklerinin tüm enerjisini komünizm davasına hasretmişlerdi. Babalarının ölümünün ardından işçi sınıfının mücadelesine daha sıkı sarıldılar. Engels’in Kapital’i tamamlayabilmesi için ellerinden geleni yaptılar.

Laura Marx, yine kendisi gibi bir komünist olan Paul Lafargue ile evlendi. Birinci Enternasyonal’de birlikte aktif görev aldılar. Marx’a büyük heyecan veren ve öğretisini doğrulayan Paris Komününün zaferi için mücadele ettiler. Laura şanslıydı, çünkü 1845 doğumluydu ve kardeşlerinin aksine Komünün zaferi için mücadele edebilecek yaştaydı. Komünün yenilgisinin ardından kocasıyla birlikte kovuşturmalar, tutuklamalar ve sürgünler yaşadı. Bu zorlu günlerde son evladını da hastalıktan kaybetti. Kocası İspanya’ya kaçmak zorunda olduğu için acısını tek başına yaşadı. Ama yılmadı Laura, zorluklara rağmen tüm hayatını dolu dolu mücadeleyle geçirdi. Dizlerine kadar çamura bulanmış vaziyette sanayi bölgelerinde, işçi mahallelerinde çalışmalar yürüttü. İyi bir propagandacı, iyi bir ajitatör, iyi bir örgütçü ve Marx’ın sevgili kızı olarak işçilerin büyük saygısını kazandı. Broşürler kaleme aldı. En iyi yoldaşı olan kocasının tüm girişimlerinde ona yardımcı oldu.

1911 yılında Laura artık 66, Paul ise 69 yaşındaydı. Hem birbirlerini, hem yaşamı, hem de mücadelelerini tutkuyla sevmekten asla vazgeçmemişlerdi. Yorulmak nedir bilmeden enternasyonal mücadelenin bir parçası olmuşlardı. Ama ilerleyen yaşları ve hastalıklar nedeniyle artık komünizm davasına hakkıyla hizmet edemeyeceklerini, aksine yoldaşlarına yük olacaklarını düşünüyorlardı. Bu nedenle hayatlarına birlikte son verme kararı aldılar ve bunu uyguladılar. Arkalarında komünizmin bir gün mutlaka zafere ulaşacağına dair inançlarını dile getirdikleri, “Yaşasın Komünizm” diyerek bitirdikleri bir mektup ve mücadele deneyimleriyle dolu yaşamlarını bıraktılar. O sıralar Fransa’da olan Lenin ve Krupskaya bu iki büyük komünistin cenaze törenine katıldılar. Lenin orada yaptığı konuşmada duyduğu acı ve kederin yanı sıra işçi hareketinin gelişip güçlendiğini anlattı. Lafargue’ların inandıkları davanın bir gün mutlaka zafere ulaşacağını söyledi.

Eleanor Marx ablasından 10 yaş küçüktü. Ailesinin Tussy’si, babasının sağ koluydu. Genç yaştan itibaren işçi sınıfının enternasyonal mücadelesinin içinde yer aldı. İkinci Enternasyonal’in, önüne işçi kadınlar arasında çalışmayı koyması için yoğun çaba sarf ediyordu. Enternasyonal kongresinde konuşmaları İngilizceye ve Fransızcaya çevirmekle görevliydi. Clara Zetkin’in kadın sorunu üzerine konuşmasını büyük bir heyecan ve özenle çeviriyordu. Konuşmanın ardından Engels’in çalışmaları hakkındaki düşüncelerini Clara Zetkin’e ileterek onu cesaretlendiriyordu. Dinlediklerinin etkisiyle Clara’nın yanakları heyecanla kızarırken Eleanor sadece gülümsüyor ve onun kafasına yeni yeni düşünceler, yeni yeni planlar sokuyordu.

Eleanor pek çok açıdan babasına benziyordu: Zekiydi, yaşam doluydu, açık sözlüydü, babasının mirasını tahrif etmek isteyenlere karşı acımasızdı. Marx’ın mirasına sahip çıktığını iddia ederek, onu ve yapıtlarını överek yazılar döktüren isim yapmış ünlü teorisyenlerin Eleanor’dan övgü beklediği olurdu. Eleanor, Engels amcasına sıklıkla, “bayım, siz Marx’tan hiçbir şey anlamamışsınız” dediğinde bu teorisyenlerin yüzünün aldığı ifadeyi anlatırdı. Dil öğrenme yeteneği de babasına benziyordu Eleanor’un. Tüm Marx ailesi ve Engels amcası gibi birçok dil öğrenmişti. Bu yeteneği sayesinde Yahudi işçilere seminerler vermek üzere İbranice öğrenmeye karar vermiş ve bunu başarmıştı. İşçiler bu seminerlere büyük bir istekle katılırlardı. Genç, neşeli ve iyilik saçan Elenaor, tüm yaşamı boyunca biriktirdiği her şeyi vermeye hazır, yorulmak bilmeden çalışarak fabrikaları, atölyeleri, barakaları ve evleri ziyaret ediyordu. Erkekler bu deneyimli savaşçıya saygı duyuyor, kadınlar sırlarını ve dertlerini paylaşmaktan mutlu oluyorlardı. Çocuklar onun masallarına bayılıyorlardı. O kürsüye çıktığında işçiler onu dinlemeye, ona inanmaya hazırdı. Daha gencecik bir kadına doğallıkla “annemiz” diyorlardı.

Mücadeleyle doldurduğu yaşamdan mutlu olmasını da biliyordu Eleanor. Clara Zetkin’in yardımıyla çıkardığı sosyalist kadın dergisinin her ayrıntısıyla şevkle ilgileniyordu. Her sayının basılmasının ardından Clara’yı koluna takıyor, bayilere gidiyor ve gazetenin bitmiş olduğunu görmenin mutluluğunu yaşıyordu. Israrla gazete almak istediğini söylüyor ve aldığı olumsuz yanıt karşısında numaradan sitem ediyordu. Emekçi kadın sendikası kurmak için çaba sarf ediyordu. Sanat ve edebiyatla ilgileniyordu. İşçi semtlerinde çalışıyordu. 8 saatlik işgünü mücadelesini örgütlüyordu. Kitap yazıyordu ve daha pek çok şey yapıyordu. Eleanor 43 yaşında öldü.

Adelheid Popp, 1869’da Avusturyalı yoksul bir ailenin dindar kızı olarak küçük yaştan itibaren fabrikalarda çalışmaya başladı. Çocuk ruhuyla kiliseye gidiyor, dua ediyor ama hiçbir şeyin değişmediğini görerek üzülüyordu. Annesi onu zengin ve soylu hanımlara götürüyor, onlardan yardım istiyordu. Bir parça ekmek ve bir parça eski giysi alabildikleri zaman kendilerini şanslı hissediyorlardı. Annesinin tüm umudu Adelheid’a işi olan ve anlayışlı bir koca bulmaktaydı. Yoksulluk, şiddet, işyerinde taciz ve aşağılanma Adelheid’in kaderiydi. Ta ki eline sosyalist yayınlar geçinceye kadar. Adelheid’in olağanüstü değişimi böyle başlayacaktı. Yaşamda yanıt bulamadığı sorular tek tek aydınlığa kavuşmaya başlayacaktı. O, büyük bir azimle öğrenmeye girişecek, eksiklikleriyle savaşmaktan kaçmayacaktı.

Adelheid, genç ve eğitimsiz bir işçi kadın olarak erkeklere ait bir alan olarak görülen siyasette kadınların da yer alması gerektiğini gösterdi. Zaman zaman yüzlerce kişilik toplantılarda tek kadın olmayı göze aldı, zaman zaman toplantı salonunun bir köşesinde uyuyup kaldığı için minik oğlunu kaybettiğini düşünerek büyük korku yaşadı. İşçi evlerini ziyaret etmek gerektiği zaman bunu yapabilecek tek kadın oydu, tüm yük omuzlarındaydı. Her yere yürüyerek gitmek zorunda kalıyordu. İşte bu çok yorucu oluyordu. Ama çalışmaları giderek meyvesini vermeye başladı. İşçi kadınlar hızla örgütlenmeye başladı. Engels bu çalışmaların ne denli önemli olduğunu bildiği için Adelheid’i evinde ziyaret etmekten ve çalışmalarında genç kadına zorluk çıkaran annesinin gönlünü almaya çalışmaktan geri durmayacaktı. Engels’i tanımayan, sosyalist idealleri anlamayan tutucu annenin yegâne tepkisi kızının çalışmalarını övüp duran bu adamın kızına koca olmak için çok yaşlı olduğunu homurdanmak olacaktı.

Adelheid tıpkı kendisi gibi bir sosyalistle evlenecek ve kocasının çok yardımını görecekti. Kocası onun ilerlemesi için, mücadelesini daha da başarıyla yürütmesi için ev işlerinin ve çocuk bakımının yükünü üzerine alacaktı. Böylece Adelheid kadınların sendikalara üye olmasının önündeki engellerin kaldırılması için mücadele edebilecekti. İlerleyen yıllarda parlamentoya seçilecek ve kadınların mücadelesini orada da yükseltecekti. 1939’da Viyana’da öldüğünde yüreğinde emekçi kadınların kurtuluşu için yanan ateş hâlâ dipdiriydi.

Clara Zetkin, 1857’de Almanya’da zengin bir ailede doğmuş olmasına rağmen daha gençlik yıllarında yaşamını geleceğin sahibi olan sınıfla, işçi sınıfıyla birleştirmekten kaçınmamıştı. Geleceği işçi sınıfı kuracaktı ve kadının kurtuluşu için verilen savaşla insanın insan tarafından sömürülmesinin ortadan kaldırılması için verilen savaş bir ve aynı savaştı. O, sosyalizmi uzak bir ideal olarak değil, uğrunda savaşılması gereken bir amaç olarak gördü ve yaşamını bu amaca adamakta tereddüt etmedi. Kapitalist toplum düzenindeki kadınların ve annelerin içler acısı yaşamları Clara’da, emekçi kadınların, işçi sınıfının kurtuluş mücadelesine çekilmesi gerektiği, hatta işçi sınıfının zaferi için onların katılımlarının şart olduğu inancını pekiştirdi. Hemcinslerinin davaya kazanılması ve sosyalist eğitimleri için dört elle çalışmaya sarıldı. Marksizmi iyice öğrenmeye ve özümsemeye gayret etti.

Yaşamı mücadeleyle öylesine dopdoluydu ki dinlenmek için yaptığı şeyler bile ruhunu ve inancını tazeleme çabasının bir ürünüydü. İşçi sınıfının büyük şairi Heinrich Heine’nin mezarını ziyaret etmek ve ölmeden önce mezar taşına yazılmasını vasiyet ettiği şiirini okumak bunlardan biriydi.

Bugün büyük bir devrimci önder olarak bilinen bu cesur devrimci kadın nice kadının yaşadığı sıkıntıları ve tutuklukları yaşadı. Luise Dornemann, Adanmış Bir Ömür, Clara Zetkin adlı biyografik çalışmasında Clara’nın yaşadıklarını şu şekilde aktarır: “Clara ilk kez Leipzigli yoldaşların ısrarlı ricaları üzerine, bir konuşma yapacaktı. İlk toplantının öncesinde adeta panik içerisinde bir korkuya kapılmıştı. Birçok konuşmacının ilk konuşması sırasında başına gelenler, –sonraları övgüler yağdırılacak olan– bu kadın konuşmacının da başına gelmişti. Yoldaşlarının önünde sözcükler boğazına düğümlenmiş, ölesiye bir utancın içerisinde tıkanıp kalıvermişti. Clara, «öyle bir duyguya kapılmıştım ki, adeta önümdeki masayla birlikte havada infilak eder gibi olmuştum. Fakat yoldaşlar bana dostça cesaret vermişlerdi. Böyle hissetmiş olmam hiç önemli değildi. Sonunda ipin ucunu yine yakalayabilmiş ve nihayet konuşmamı tamamlayabilmiştim» diye anlatıyordu sonraları.”

Clara’nın yaşadığı tek zorluk kalabalık içinde konuşma konusundaki tutukluğu değildi. Çok sevdiği kocası ve yoldaşı yatalaktı, iki çocuğu vardı, evin geçiminin ve işlerinin tüm yükü omuzlarındaydı, yoksulluğun getirdiği hastalıklar bitmek bilmiyordu. Ama Clara, partisi ve işçi sınıfı içinde yürüttüğü mücadeleden geri kalmıyordu. Devrim idealine yürekten bağlanan bir kadın olarak illegal siyasi yaşamın dayattığı bütün zorluklara katlanıyordu. Zorluğun daha büyüğü ise sosyalist de olsalar erkeklerin önyargılarını kırmaktı. Reformizme karşı mücadele ederken, bir kadın olarak ve hem de genç bir kadın olarak ciddi parti işlerinden yeterince anlamadığı öne sürüldü ve basit işlerle yetinmesi istendi Clara’dan. Ama Clara’nın kitabında vazgeçmek yoktu. “O zamanlar hem kendisi hem de bütün proleter kadın savaşçıları için şu sözü beynine nakşediyordu: Yapamıyorum diye bir şey yoktur!” (Luise Dornemann, age)

O, her açıdan gelişiyor ve emekçi kadınları kararlılıkla işçi sınıfının mücadelesinde birleştiriyordu. Kadın yoldaşlarıyla beraber aynı kararlılığı emekçi kadınlara aşılıyordu. Bu bilinçle İkinci Enternasyonal’in kuruluş kongresinde yaptığı konuşmayı şöyle bitiriyordu: “Erkeklerin yardımı olmaksızın, hatta çoğu zaman erkeklerin itirazına rağmen, kadınlar, sosyalizm bayrağının altına girmiştir; hatta şunu da itiraf etmek gerekir ki, bazı durumlarda kendi iradelerinin dışında, salt ekonomik koşulların açıklıkla kavranmasıyla o yöne doğru istemsizce sürüklenmişlerdir. Fakat artık bu bayrağın altındalar ve orada kalacaklar da! Bu bayrağın altında eşit haklara sahip insanlar olarak kabul edilmek için savaşacaklar.”

Rosa Luxemburg o bayrağın altındaki en yiğit kadın savaşçıydı, Clara’nın yakın dostu ve yoldaşıydı. 1871’de, Paris Komününün patlak verdiği günlerde, o dönemde Çarlık Rusya’sının bir parçası olan Polonya’da doğdu. Lenin ve Krupskaya gibi devrimcileri de içeren Rosa’nın kuşağı en ağır baskıları, sürgünleri, ihanetleri, savaşları ve devrimleri görecek, tarihin ateşiyle sınanacak bir kuşaktı. Rosa bu sınavlardan başarıyla geçecek ve “Kızıl Kanatlı Rosa” olarak anılmayı hak edecekti. O, duyarlı bir kız çocuğundan genç ve ateşli bir devrimciye evrilecek, Alman sosyal demokrasisinin revizyonizmine ve büyük savaşın şafağında dünya işçi sınıfına ihanetine karşı büyük bir mücadele yürütecekti.

Alışıldık, sessiz ve itaatkâr kadınlardan değildir Rosa. Asidir, yeteneklidir, kime meydan okuduğunun farkındadır. Marksizmi tahrif edenlere, devrim fikrini belirsiz tarihlere öteleyenlere, savaş zamanında dünya proletaryasını birbirini boğazlamaya çağıran hainlere tahammülü yoktur. Tek başına kalsa da, hapisle cezalandırılsa da hainleri teşhir etmekten kaçınmaz. Hainlere karşı amansızdır, onlarla uzlaşmayı reddeder. Aynı parti çatısı altında yıllarca birlikte mücadele ettiği ve öğretmenleri olarak gördüğü kişilerin ihaneti karşısında onlarla dostluğunu keser. Clara gibi gerçek yoldaşlarına ve dostlarına karşı ise son derece müşfiktir. Clara’nın aşırı çalışma nedeniyle hırpalanmasına, hastalanmasına çok üzülür. Nadir çıkan fırsatlarda yoldaşını temiz hava soluyacağı, dinleneceği yürüyüşlere çıkarır. Tutsak edildiğinde dostlarına hapishaneden sevgi, azim ve davaya inanç dolu mektuplar yazar. Onlara moral verir.

Rosa’nın yaşama duyduğu coşkulu sevgi, yüzeyselliğe ve yapmacıklığa duyduğu derin nefret, işçiler arasındaki enerjik çalışması, içten ve kararlı tutumları onu sevilen ve saygı duyulan biri kılar. İşçiler onunla konuşmayı, ona danışmayı, ondan öğrenmeyi isterler, ona güvenirler. Özellikle kadın işçiler… Bu sevginin bir göstergesi olarak Şubat 1916’da hapishaneden çıktığında Rosa’yı çoğunluğunu kadınların oluşturduğu coşkulu bir kalabalık karşılar. Onu evinde de yalnız bırakmayan yüzlerce kadın çeşitli hediyelerle, çiçeklerle ona duydukları sevgiyi gösterirler.

Ertesi yılın Şubatında Rusya’da devrim patlak verir. Rosa, bir kez daha hapistedir ama Rusya’da olup bitenleri coşkuyla izlemektedir. Lenin’den ve Bolşeviklerden öğrenmeye çalışmaktadır. Öte yandan Alman devriminin Rus devrimi için hayati önemde olduğu açıktır. Rosa hapisten çıkar çıkmaz kolları sıvar. Kadın ve erkek işçileri Alman devriminin zaferi için canla başla çalışmaya çağırır. Bu çağrılar burjuvaziye ecel terleri döktürür. Her ne şekilde olursa olsun Rosa’nın o ateşli yüreğini durdurmak ve sesini boğmak isterler. Rosa’nın korkusu yoktur. O kızıl bir güldür. Koparılsa da filiz vermeye devam edecektir. Önemli olan devrimin yaşamasıdır. Ve devrim her koşulda yaşayacaktır.

Alman devrimi yenilgiye uğradı, Rosa yiğit yoldaşı Karl’la birlikte katledildi. Ama devrimin bu yenilgisi ve Rosa’ların katledilişi burjuvazi için sadece geçici bir zaferdir ve asla son perde değildir. Ölümüne saatler kala devrimin asla yenilmeyeceğini, burjuvaziyi dehşet içinde bırakarak doğrulup yeniden ayağa kalkacağını yazmıştı Rosa. Onun ölümsüz satırlarıyla dile gelen devrim bir gün yeniden haykıracak: “Vardım, Varım, Var olacağım!”