Emekçi Kadınlar 8 Mart’ın Başkaldırı Ruhuyla Mücadeleye


8 Mart, emekçi kadınların ezilmişliğe karşı uluslararası bir mücadele günüdür. İşçi sınıfının hafızasında, sömürüye karşı mücadelesinde bir kaldıraç işlevi gören ve sonraki kuşaklara onurla aktarılan tarihsel kesitlerin simgelendiği günlerden biridir 8 Mart. Ve 8 Mart’ın ruhuna uygun bir mücadeleye atılmak işçi kadınlar için her zamankinden daha büyük bir ihtiyaçtır. Egemenler, 8 Mart’ın zengin-yoksul, patron-işçi tüm kadınların günü olduğunu iddia ediyorlar. Sadece kadınlara hediye ve çiçek verilen bir gün olsun, özü unutulsun diye uğraşıyorlar. Ama bu çaba boşunadır.


İşçi sınıfı ve onun bir parçası olarak emekçi kadınlar, 8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Gününü ağır koşullar ve saldırılar altında karşılıyor. Emekçi kadınlar cinsiyet ayrımcılığının, erkek egemen dayatmaların, kadına yönelik şiddetin, işçi sınıfına yönelik baskıların, yayılan emperyalist savaşın, çürüyen, krizlere gark olan kapitalizmin boğucu, antidemokratik uygulamalarının yarattığı sıkışmışlık içinde eziliyor, nefessiz kalıyor. İşçi sınıfının kadınları dünyanın dört bir yanında toplumun sınıflara bölünmüşlüğünün, işçi sınıfının örgütsüzlüğünün acı faturasını en ağır şekilde ödemeye devam ediyor. Böyle bir ortamda, 8 Mart’ın tarihsel bağlamını, başta emekçi kadınlar olmak üzere işçi sınıfı için anlamını hatırlamak önem taşıyor.

Bugün dünyadaki tüm siyasal gelişmeleri belirleyen en önemli olgu, artık iyice çürümüş ve gericileşmiş olan kapitalizmin içine girdiği derin tarihsel kriz ve bunun bir dışavurumu olan emperyalist savaştır. Bu olgular emekçi yığınların yaşamını derinden etkilerken, emekçi kadınları çok daha fazla mağdur kılmakta ve onların sırtına çok daha ağır bir yük yüklemektedir.

Emekçi kadınlar ve savaş

Emperyalist savaşın alevleri, Türkiye’nin hemen dibinde Ortadoğu coğrafyasında yoğunlaşmış bulunuyor. Ancak bu alevlerin sıçradığı Ukrayna ve Afrika’da da emekçiler savaşın acılarından nasiplerini alıyorlar. Savaş ister kadın, ister erkek olsun tüm emekçiler için korkunç bir acı ve yıkım demektir. Ancak savaş emekçi kadınlara pek çok yönden daha ağır bir fatura kesmektedir. Savaş makinesi, içine itilen erkekleri öğütürken kadınları da evlatlarını, sevdiklerini kaybetmenin, tecavüzün, göçmenliğin, bombaların, korku, kaygı ve çaresizliğin girdabına atıyor.

Suriye’deki iç savaşta yüz binler yaşamını kaybetti. Milyonlarca insan yaşadığı toprakları terk etti, ediyor. Ölümden kurtulan kadınlar tecavüze ve işkenceye maruz kaldı, kalıyor. El Nusra çeteleri “savaş ganimeti olarak ele geçirdikleri” kadınlara toplu olarak tecavüz ettiler. Çok sayıda kadın yaşadıklarının ardından intihar etti. Özgür Suriye Ordusu askerlerinin cinsel ihtiyaçlarını karşılamak için bir günlük evlilikler yapabileceği yönünde fetvalar verildi. Eli kanlı IŞİD’in kurbanı olan kadınlar savaş ganimeti olarak paylaşılıyor. Erkekleri öldürülen kadınlar pazarlarda satılıyor. Bu vahşetten kaçan kadınlar da daha iyi yaşamlar kuramıyor. Türkiye’ye göç etmek ve kamplarda yaşamak zorunda kalan kadınlar bu kamplarda tecavüze uğradılar. Bu tecavüzler çok sayıda kadının hamile kalması üzerine ortaya çıktı. Kamplarda kalan kadınların yaşadığı acılar ancak bu şekilde medyanın gündemine girdi.

Savaşın mağduru Suriyeli kadınlar bu topraklarda bir kez daha mağdur edildiler. Hiç bilmedikleri, dilini konuşamadıkları topraklarda yaşam savaşı veren, bazısı çocuk yaşta Suriyeli kadınlar, ailelerini korumak için hiç tanımadıkları erkeklerle evlendiler. Erkek egemen zihniyetin yarattığı pervasız özgüvenle kadınların çaresizliğinden faydalanan erkekler para karşılığında Suriyeli kadınlarla evlilikler yaptılar. Suriyeli kadınlar, çocuk yaşta kızlar, erkeklerin ikinci, hatta üçüncü eşi olarak hem hizmetçi hem de cinsel obje haline geldiler. Bir iş bulma umuduyla büyük şehirlere yerleşenlerse ya ancak fahiş kiralarla başlarını sokacak bir çatı bulabildiler ya da sokakta yaşamak zorunda kaldılar. Metrolara, tren istasyonlarına sığındılar. Evlatlarının karnını doyurmak için dilencilik yapmaya mecbur bırakıldılar. Suriye’den çıkamayan ve IŞİD vahşetinden kaçamayan kadınların da, çevre ülkelere yerleşerek yaşam savaşı veren kadınların da acıları devam ediyor.

Emekçi kadın ve yoksulluk

Kapitalizmin içine yuvarlandığı kriz derinleştikçe, dünyada çok daha fazla insan, yaşamak için gerekli en temel gereksinimlerini karşılayamaz hale geliyor, yani yoksullaşıyor. Yaşamları işsizlik, eğitimsizlik, ayrımcılık, dini ve toplumsal kurallarla çıkışsızlığa sürüklenen kadınlar yoksulluktan çok daha fazla etkileniyor. Bazı Afrika ülkelerinde yoksulluk öyle derin ki, kadınlar günlerinin ortalama 4 saatini temiz suya ulaşabilmek için harcıyor. Görece daha ileri ülkelerde yaşayan kadınlarsa erkeklerden daha düşük ücret alıyor. Çok sayıda kadın güvencesiz çalışmaya mahkûm ediliyor.

Ailenin yoksulluğu karşısında “idare etmek”, çocukların bakımını aksatmamak, erkeği ertesi gün işe gitmeye hazır hale getirmek kadının asli görevi sayılıyor. Bu görevlerini yerine getirme kaygısı içinde kadının yetileri dumura uğruyor, insani ihtiyaçları yok sayılıyor, bedensel ve ruhsal sağlığı çöküyor. Milyonlarca kadın, sorgusuz sualsiz onun doğal görevi sayılan çocuk bakımı ve ev işlerinin bıktırıcı rutininde ömür tüketiyor.

Türkiye’de erkeklerin işgücüne katılımı %70’in üzerindeyken, bu oran kadınlarda %30’lar civarında seyrediyor. Kadın istihdamını arttıracağını iddia eden AKP hükümeti ise kadınları güvencesiz ve part-time işlere, özel istihdam bürolarına mahkûm kılacak yöntemler geliştiriyor. Elbette bu, erkeklere göre zaten düşük olan ücretlerin iyice düşmesi anlamına geliyor. Kadınlara çok çocuk doğurmalarını salık veren AKP, bu çocuklara nasıl bakılacağı ile ilgilenmiyor.

Kadın ve şiddet

Kapitalizm, kadına yönelik şiddeti her türlü yol ve yöntemle kışkırtmakta ve yoğunlaştırmaktadır. Bu şiddetin en belirgin biçimi, dayak, öldürme, cinsel taciz ve tecavüz şeklinde ortaya çıkmaktadır. Kapitalizmin körüklediği açgözlülük, bencillik, kıskançlık, zayıflık ve acizlik duygusu erkeği canavarlaştırmakta, kadının düşmanı haline getirmektedir. Milyonlarca kadının hayatı erkek şiddeti nedeniyle kararmaktadır.

2014 yılında en az 294 kadın erkek şiddeti yüzünden hayatını kaybetmiştir. Bu kadınların çoğunun katili eşi, sevgilisi, eski eşi ya da sevgilisi idi. Pek çoğununsa katili aileden biri idi. Yine resmi rakamlara göre aynı yıl 109 kadın tecavüze uğradı. Ancak korku ve güvensizlik nedeniyle açığa çıkmayan şiddet ve tecavüz vakalarının bu rakamları kat be kat aştığı açıktır. Mağdurların %89’unun yaşadığı şiddetin ardından bir kuruma şikâyette bulunmadığı tahmin ediliyor. İnsan Hakları Derneği’nin verilerine göre Türkiye’de her 4 saatte 1 kadın tecavüze uğruyor veya erkek şiddetine maruz kalıyor. Toplumda büyük tepki yaratan Özgecan Aslan cinayetinin yarattığı infiale rağmen benzer saldırı ve cinayetler devam etti. Kapitalizm var oldukça kadına yönelik şiddet de devam edecek.

Kadın ve AKP’nin itaatkârlaştırma politikaları

Bütün bu sorunlar karşısında hükümetin, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın muhafazakâr dayatmaları, dindar ve itaatkâr toplum projesi kapsamındaki uygulamaları, kadına yönelik şiddet ve ayrımcılığı daha da derinleştiriyor. Kürtaj kısıtlamaları, 3-5 çocuk siparişleri, “kadının kariyeri anneliktir” gibi inciler, 4+4+4 şeklinde formüle edilen eğitim sistemi, erken evliliğe teşvik eden açıklamalar… Hepsi AKP’nin hayallerini süsleyen muhafazakâr, itaatkâr ve kanaatkâr toplum için!

“Geçmişin Başbakanı, şimdinin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, «bir tane kadın mıdır, kız mıdır bilmem» diyerek eyleme katılan kadınları aşağılamıştı. AKP Milletvekili Ayhan Sefer Üstün, Meclis İnsan Hakları Komisyonunun başındayken «tecavüzcü, kürtaj yaptıran tecavüz kurbanından daha masumdur» diyerek tecavüzcülere sahip çıkmıştı. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in, tecavüze uğradığı için hamile kalan ve çocuğu doğurmak istemeyen kadınlar için «anası tecavüze uğruyorsa neden çocuk ölsün? Anası ölsün!» diyecek kadar gözü dönmüştü. İstanbul Emniyet Müdürü olduğu dönemde Celalettin Cerrah, katledilen Münevver Karabulut’un ailesi ile ilgili olarak, «kızlarına sahip çıksalardı» diyerek egemenlerin vicdanını ortaya koymuştu. Kadın cinayetleri tırmanışını sürdürürken Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin büyük bir aymazlık göstermiş ve «medya olayları abartıyor, kadına yönelik şiddet algıda seçicilik» demişti. Egemen sınıfların emekçi kadınlara bakış açısı budur ve bu bakış açısı ile şekillendirilen bir toplumda kadın cinayetleri ve şiddet giderek yaygınlaşmaktadır.” (UİD-DER Kadın Komitesi, Özgecanların Hesabını Örgütlü İşçi Sınıfı Soracak, www.uidder.org)

Elbette AKP’nin ve egemenlerin bu tutumu sadece kadına düşmanlıklarından kaynaklanmıyor. Egemenler emekçi kadınların yetiştireceği yeni nesiller üzerine planlar yapıyorlar. Kendisine verilenle yetinen, sorgulamayan, itaatkâr, sinik ve başkaldırma, hak arama cesaretinden yoksun bir toplum yaratmaya çalışıyorlar. Böyle bir toplumda işçi sınıfının evlatları ucuz işgücü olarak egemenlerin servetine servet katacak. Rekabet yarışlarında ve emperyalist savaşlarda kanı feda edilecek kurbanlar olacak. Emekçi kadınlara evlatlarının hiçe sayılan yaşamlarına şahit olmak ve kapitalist sömürü çarklarında acı içinde ezilmek düşecek.

8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü

İşte 8 Mart, emekçi kadınların bu ezilmişliğe karşı uluslararası bir mücadele günüdür. İşçi sınıfının hafızasında, sömürüye karşı mücadelesinde bir kaldıraç işlevi gören ve sonraki kuşaklara onurla aktarılan tarihsel kesitlerin simgelendiği günlerden biridir 8 Mart. Ve 8 Mart’ın ruhuna uygun bir mücadeleye atılmak işçi kadınlar için her zamankinden daha büyük bir ihtiyaçtır. Egemenler, 8 Mart’ın zengin-yoksul, patron-işçi tüm kadınların günü olduğunu iddia ediyorlar. Sadece kadınlara hediye ve çiçek verilen bir gün olsun, özü unutulsun diye uğraşıyorlar. Ama bu çaba boşunadır. “Burjuvazi istediği kadar sınıfsal özünü karartmaya ve onu sistem içine çekmeye çalışsın, 8 Mart, emekçi kadınların kapitalist sisteme, erkek egemenliğine ve bunların bileşik sonuçları olan çifte ezilmişliğe ve çifte sömürüye karşı seslerini yükselttikleri bir başkaldırı günüdür. Bu gün, burjuva ve küçük-burjuva feministlerin iddia ettiği gibi tüm kadınları erkek egemenliğine karşı birleştirecek sözde bir ortak mücadelenin değil, kadın işçilerin sınıf mücadelesiyle iç içe ördükleri kurtuluş mücadelesinin sembolüdür. 8 Mart 1857’de ateşi yakılan isyanın kahramanları nasıl kadın işçilerse, bu isyan ateşini o günden bu yana körükleyenler de her daim onlar olmuştur, ancak onlar olabilir.” (İlkay Meriç, Emekçi Kadınlar Mücadeleyle Özgürleşecek, MT, Mart 2006)

8 Mart’ın isyan ateşini körüklemek, kapitalist sömürünün ve emperyalist savaşın ateşlerini, acılarını dindirmek için emekçi kadınlar mücadelede öne!