Dünü Bugüne, Bugünü Yarına Bağlamak




          Ne ah edin dostlar, ne ağlayın!
          Dünü bugüne
          bugünü yarına bağlayın!

Bir komünist ve büyük bir şair olan Nâzım Hikmet, Şeyh Bedreddin ve yoldaşlarının Osmanlı zulmüne karşı ayaklanmalarını ve ardından yenilerek idam edilmelerini anlattığı “Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı”nı bu sözlerle bitirir. Egemenlerin propagandalarına kapılanlar, ezilenlerin başkaldırılarının her zaman aynı nihayete, yenilgiye vardığını düşünüp hayıflanabilirler. Mücadelelerin hep yenilgiye uğrayacağını düşünüp yan çizebilirler. Ama Nâzım’ın işaret ettiği gerçek bambaşkadır. Ezilenlerin bin yıllardır kanla bastırılmış umutlarının verdiği acı derindir ama önemli olan dünü bugüne, bugünü yarına bağlamaktır. Önemli olan en zor zamanlarda bile sınıfsız toplum ideali uğrunda dövüşenlerin anılarını ve fikirlerini insanlığın ortak hafızasında tutmak, onları yarınlara taşımaktır. Çünkü yeni atılımları besleyen geçmişin dersleri, geçmişin kahramanlarının verdiği umut ve cesarettir. Geleceği inşa edecek mücadeleler, dünün dersleriyle kuşananlar tarafından bugün verilir. Önemli olan dünü yarına bağlayan sağlam bir halka olabilmektir.

Geçmişte pek çok eşitlikçi-kolektivist isyan kanla bastırıldı, ezildi. Çünkü bu isyanların hedeflerine ulaşmasını sağlayacak tarihsel koşullar olgunlaşmamıştı. Ama insanın insanı ezdiği düzenler, sınıflı toplumlar, dünyanın ezelden ebede kadar kaderi değildir. İnsanlığın sınıfsız toplum ideali bir gün mutlaka gerçekleşecektir. Toplumun sınıflara ayrıldığı zamanlardan bu yana ezilenlerin isyanları, kendilerinden önceki isyanların izlerini takip ettiler ve nihayet yaşadığımız çağa ulaştılar. İçinde yaşadığımız çağ öyle bir çağ ki insanlığın sınıfsız topluma ulaşması artık sadece mümkün değil aynı zamanda yaşamsaldır da.

Dün…

Spartaküs’ün öncülük ettiği köle isyanı ezilenlerin tarihe kaydı düşülen ilk isyanıdır. Roma’nın zulmüne karşı ayaklanan Spartaküs’ün yüreğinde, kendisinden önceki isyanların dinmiş sanılan fırtınaları kopar. Sosyalist yazar Howard Fast, kölelerin ayaklanmasını anlattığı romanında bu gerçeği dile getirir. İsyana öncülük eden Spartaküs, başta kaderine boyun eğmiş, sıradan bir gladyatördür. Ama yanı başındaki Galyalı gladyatörden geçmişin isyanlarının, geçmişin o isyanlara öncülük eden kahramanlarının hikâyelerini dinlemektedir geceler boyu. “Spartaküs’ün kalbi gurur ve heyecanla kabarırdı. Büyük, tertemiz bir kardeşlik hissiyle bu ölü kahramanlara yaklaştığını hissederdi. Onları iyice tanıyordu. Ne hissettiklerini, neyi hayal ettiklerini, neyi özlediklerini çok iyi biliyordu.” Bu kahramanlar isyanlarının acıklı şaşaasıyla daima yenilmişlerdi. Romalılar onları her defasında tahta çarmıhlara germişlerdi. Ama bu durum Spartaküs’ün köleliğin olmadığı Güneş Ülkesi düşünü solduramadı. Bu düşü on binlerce köle ile paylaşmasına engel olamadı. Spartaküs de o kahramanlar arasına katıldı.

Aynı isyanı konu alan romanında Arthur Koestler de benzer bir düşünceyi işler. O dönemde köleler henüz geçmişin komünal yaşamının anılarını, köleliğin olmadığı “güneş devleti”ni unutmamışlardır. Koestler’in kurgusunda Spartaküs, komünal yaşam süren çöl kabilelerinin dağıtılmasıyla köleleşen bir Esseni ile karşılaşır. Esseni Spartaküs’e eski tanrısı Yahve’nin adaletinden, işaretlerden ve kehanetlerden bahseder. Yahve bir çöl tanrısıdır ve şehre ait şeylerden, sanayiden, tarımdan habersizdir. Komünal yaşamın dağılmasıyla ölmüştür. Kehanete göre Yahve’nin rahmetini ıstırap çekenlere getirecek kişiler gelecektir. Esirleri serbest bıraktırmak, yaralı kalpleri tedavi etmek için kılıcı, ağı ve yabasıyla gönderdiği kişiler gelecektir. Bu kişiler çok büyük acılar çekmek pahasına ezilenlerin isyanlarına öncülük edeceklerdir. Bir bayrak yarışına katılır gibi çarmıha gerilmeyi, büyük acılar çekmeyi göze alarak çarmıh ortadan kaldırılıncaya kadar mücadele edeceklerdir. “Daima biri ayağa kalkar, İşareti görür, kabul eder ve yüreğinde isyan ateşiyle yola çıkar. Halkın o geçmiş Hak ve İyilik devrini ne kadar özlediğini bilir. Halkın boğulmuş adalet özleminin hâlâ ne kadar canlı olduğunu ve daima birinin, bir kurtarıcının ayağa kalkıp o İşareti alarak, yüreğinde o ateşle harekete geçtiğini söylemekte haklı olduğumu görüyorsun değil mi? O yenilince, çarmıha gerilince, bir başkası kalkar ayağa. Sonra bir başkası, daha sonra bir başkası gelir. Zamanın karanlıklarında, şehirlerin ve tarımın tanrısı, çölün ve çobanların tanrısını öldürdüğü zaman başlamış bir bayrak yarışı gibi.”

Koestler’in anlatımıyla köle isyanı ezilmeden hemen önce Spartaküs bu bayrak yarışının ne anlama geldiğini derinden kavrar. “Menziller arasındaki bağın kopmaması için, beni benden sonrakine bağlayan zincirin bir halkasının eksik kalmaması için, sonuna kadar dayanmalı” diye düşünür. Spartaküs ve yoldaşları özledikleri Güneş Ülkesini yaşatamadılar. İnsanlığın tümüne eşitlik, adalet ve mutluluk getirecek bir düzen kurulması o dönem için mümkün değildi. Ama kölelerin isyanı bugünün ezilenlerinin yüreklerinde büyük bir yer tutar. Bayrak yarışını sürdürenler o gün koparılmamış o halkaya gururla sahip çıkar. Alman devriminin yiğit önderleri Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht neredeyse 2 bin yıl sonra kurdukları örgüte “Spartaküs grubu” adını verirler. Çünkü Spartaküs “ateş ve ruh” demektir. Sınıfsız bir dünya için yürüyen mücadele o ateş ve ruhla beslenip büyütülür.

Spartaküs ayaklanmasından yüzyıllar sonra, 1400’lü yılların başı, İzmir Karaburun. Bayrak, Osmanlı zulmü altında inim inim inleyen köylülerin acısıyla “o ateş ki kalbimin içindedir/ tutuşmuştur/ günden güne artıyor./ Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna/ eriyecek yüreğim...” diyen Şeyh Bedreddin’in ve yoldaşlarının elindedir. Şeyh Bedreddinlerin özlemi “hep bir ağızdan türkü söyleyip/ hep beraber sulardan çekmek ağı,/ demiri oya gibi işleyip hep beraber,/ hep beraber sürebilmek toprağı,/ ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,/ yârin yanağından gayrı her şeyde/ her yerde/ hep beraber!” diyebilmektir. Ama Bedreddin ve müritleri bu özlemlerine kavuşamadılar. Yenildiler. Bedreddin’in kethüdası Dede Sultan Börklüce Mustafa’nın komutasında savaşan 10 bin isyancıdan 2 bini sağ kalır. Egemen sınıf tüm acımasızlığı ile intikam alır. 12 yaşındaki şehzadenin gözetiminde ve Börklüce Mustafa’nın çarmıha gerilmiş bedeni önünde 2 bin kişi kılıçtan geçirilir. Ama hiçbiri aman dilemez, hiçbiri pişmanlık belirtisi göstermez. Bedreddin yiğitleri bilirler ki ölüm öyle veya böyle gelecektir. Ve ölümün zalimlere karşı mücadele verirken geleni makbuldür.

İsyanın ardından Şeyh Bedreddin, asılarak idam edilir. Egemenler bir isyanı daha bastırıp rahata erdiklerini düşünürler. Ama yanılırlar. Osmanlı topraklarında her milletten ve her dinden ezilenler, Serez çarşısında asılan Bedreddin’in dirilip geri geleceğine inanırlar. Zalimlerden hesap sormak için kılıç kuşananların saflarına güç vereceğine inanırlar. Nâzım, destanında bu inancı bir köylünün ağzından şöyle dile getirir. “İsa peygamberin ölüsü etiyle, kemiğiyle, sakalıyla dirilecekmiş. Bu yalandır. Bedreddin’in ölüsü, kemiksiz, sakalsız, bıyıksız, gözün bakışı, dilin sözü, göğsün soluğu gibi dirilecek. Bunu bilirim işte. Biz Bedreddin’in kuluyuz, ahrete, kıyamete inanmayız ki, dağılan, fena bulan bedenin yine bir araya toplanıp dirileceğine inanalım. Bedreddin yine gelecek diyorsak, sözü, bakışı, soluğu bizim aramızdan çıkıp gelecektir, diyoruz.”

Tıpkı Güneş Devleti kurmak isteyenler gibi, “hakikat”in hâkim olduğu bir dünya kurmak isteyen Bedreddin ve yoldaşları da böyle bir dünyanın temellerini döşeyecek zarurî şartların eksikliği nedeniyle başarıya ulaşamadılar. Bir materyalist ve komünist olan Nâzım, yüzyıllar evvel gerçekleşmiş bu haklı ve onurlu isyanın kahramanları için acı çeker. Acısını haykırır. Ama görevini yerine getirir ve hem mücadelesiyle hem de dizeleriyle bayrak yarışında ter ve kan akıtanların anılarını gelecek kuşaklara taşıyarak ölümsüzleştirir. Çıplak ayaklarıyla Karaburun mağluplarının Aydın ellerinden yüreğine basarak geçtiğini söyler ve Bedreddin’in aydınlık bir gülümsemeyle ölüme giderken söylediği sözleri aktarır:

Mademki bu kerre mağlubuz

netsek, neylesek zaid.

Gayrı uzatman sözü.

Mademki fetva bize aid

verin ki basak bağrına mührümüzü…

Bugün…

İşçi sınıfı tarih sahnesine çıktığında bayrak yarışı daha da hızlandı. 1800’lü yıllardan itibaren tarih işçi sınıfının görkemli atılımlarına sahne oldu. “İşareti” alıp ezilenlerin kurtuluşu için mücadele etmeyi seçenler İngiltere’de, Fransa’da, Avusturya’da, Amerika’da, dünyanın dört bir yanında yeni ve büyük destanlar yazdı. 1871 Paris Komünü ezilenlerin o güne kadarki en görkemli eylemiydi. Onlar, tarihte ilk kez, üretenlerin yönettiği bir düzen kurmuşlardı. Tek yürek olup patronlar sınıfına karşı dövüşmüş, sınıfsız topluma varmak için geçilmesi gereken sarp yollara çıkmaya cesaret etmişlerdi. Tarihin takvimleri henüz onların özlemlerinin gerçeğe dönüşebileceği günlere erişmemişti. Onlar da yenildiler. Paris komünarları çarmıha gerilmediler. Kılıçtan geçirilmediler. Ama nehirler kan kırmızı akıncaya kadar kurşuna dizildiler. Tarihçiler on binlerce komünarın duvar diplerinde kurşuna dizilirken büyük bir onurla ölüme gittiğini yazar. Onlar yeni bir dünyanın ve yeni bir yaşamın kapılarını açmışlardı, o dünyaya giden yolu aydınlatmışlardı. Onların mücadele deneyiminin siyasal sonuçlarını billurlaştıran Marx işte bu nedenle Paris komünarlarının “göğü fethe çıktığını” söyler.

Paris komünarları yenilmeye yazgılı olsalar da onların deneyimleri ve cüretleri 1917 Ekim Devriminin ışığı oldu. Mücadeleyi Marx’ın öğretisine bağlanarak sürdüren Lenin ve Bolşevikler ilk muzaffer proleter devrimi hayata geçirdiler. Komün’ün meşalesini harlayarak sınıfsız bir topluma varmak için proletaryanın nasıl örgütlenmesi gerektiğini gösterdiler. Geleceğe paha biçilmez dersler bıraktılar. Ezilenlerin yenilgisinin artık yazgı ya da “tarihsel, ekonomik, sosyal şartların zarurî bir neticesi” olmaktan çıktığını gösterdiler. “Gün bugündür” dediler. Kurtuluşun ilahi güçlerin, kurtarıcıların, kahramanların eliyle değil, bizzat proletaryanın eliyle geleceği fikrini bir kez daha ete kemiğe büründürdüler. “Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık, Enternasyonalle kurtulur insanlık” diyerek artık bayrak yarışının zaferle sonlanması gerektiğini bilinçlere kazıdılar.

Dünya devrimi Ekim Devriminin imdadına yetişemedi. Ama yenilgi tek başına Ekim Devriminin büyük bir kazanım olduğu gerçeğini değiştiremez. Marx’ın mirasını hatırlayanlar günün karanlığına aldanmazlar: “Proletarya devrimleri durmadan kendilerini eleştirirler, sürekli olarak kendi akışlarını kesintiye uğratırlar, görünüşte işi bitirilmiş olana tekrar başlamak üzere geri dönerler, ilk girişimlerinin yetersizlikleri, zayıflıkları ve küçüklükleriyle zalimce bir itinayla alay ederler, hasımlarını, salt, yerden yeniden güç alabilsin ve yeniden dev gibi ayağa kalkarak önüne çıkabilsin diye yere sermiş görünürler, kendi amaçlarının belirsiz muazzamlığı karşısında zaman zaman irkilip geri çekilirler, ta ki bütün geri dönüşlerin olanaksız olduğu bir durum yaratılıncaya ve bizzat koşullar bağırıncaya kadar: İşte hendek, işte deve!”

Yarın…

Lenin, yirminci yüzyılla birlikte açılan emperyalizm dönemini devrimler ve karşı-devrimler çağı olarak tanımlamıştı. Bu üstü örtülemez bir gerçektir. Bu çağda sınıflar arasındaki savaş alabildiğine kızışacak, karanlık alabildiğine koyu, isyanlar alabildiğine şiddetli olacak. İnsanlık, tarihin önüne çıkardığı “ya sosyalizm ya yok oluş” ikilemini iliklerinde hissedecek. Büyük yıkımlar ve büyük acılar yaşanacak. Ama tarihte ilk kez, ezilenler, umutlarını bir başka bahara, çok ilerdeki çağlara ertelemek zorunda kalmayacaklar. İşçi sınıfı örgütlenip kapitalizmi yıkmayı başarırsa tarihin tüm ezilenlerinin umutları gerçekleşmiş olacak. Adı ister Güneş Devleti, ister Yeryüzü Cenneti ya da Hakikat Dünyası olsun tarihin tüm ezilenlerinin umudu olan sınıfsız bir dünya, sosyalizm kurulacak. Menziller arasındaki bağın kopmaması için Ekim Devrimini bugüne, bugünü yarına bağlamak gerek…

Kuşkusuz bu gece sonsuza dek uzamaz

Bir yerde biter, bitmelidir

Acılar bir ömür sürmez

Bir gün sevinçle değişmelidir

Bu denli kahırla yüklendiysek

Kuşkusuz hep böyle gidecek değildir

Hayır, böyle olmaz bir ömür boyu

Yarın gelecek gelmelidir!

Yarın...

Şu gece

Şu kahır

Kadar gerçek

Şu buhar damlası kadar hayal

Şu koca dağlar kadar ırak

Ve şu katı toprak kadar yakın

Bugünden farklı bir gün

Yarın...

Ne gece

Ne kahır

Ondan güçlü değildir

Hayır!

(Elif Çağlı)