Ekim Devrimi
Sistem Krizi ve 3. Dünya Savaşı

Takip et

Tarihsel Çıkışsızlığın İdeolojik Yansımaları


Günümüzde kapitalizmin derin bir sistem krizi içinde kıvrandığını gözler önüne seren pek çok gösterge mevcut. Ekonomik durum krizsiz kapitalizm olamayacağını açıklayan Marksizmi doğruluyor. Finans zirveleri krizi ertelemeye, bankaları ya da kredi kurumlarını kurtarmaya çalıştıkça da kriz daha yıkıcı hale getirilmiş oluyor. Yalnızca Amerika’da Merkez Bankası 5,3 trilyon dolar kredi yükü taşıyan iki dev konut finansman şirketini kurtarma operasyonunu başlattı. Durgunluktan kaçabilmek ve tüketimi canlı tutabilmek için sihirli bir güç gibi kullanılan kredi mekanizması, borçların geri ödenememesi nedeniyle orasından burasından çatırdıyor. Çeşitli kereler vurguladığımız gibi, alabildiğine şişirilen balonun nihayetinde patlaması kaçınılmazdır. Finans sektöründen başlayarak sanayi kesimine sıçrayacak büyük çöküşlerin eşiğindeyiz.

IMF, OECD, Dünya Bankası gibi emperyalist kuruluşların uzmanları, dünya ekonomisinde daha şimdiden gelişkin kapitalist ülkelerden başlayan çok ciddi duraklamaların yaşandığını belirtiyorlar. Merkez Bankalarının faiz oranlarıyla oynayarak veya batma tehlikesi geçiren büyük firmalara kredi pompalayarak durgunluğu savuşturma çabaları nedeniyle henüz krizin esas boyutlarının hissedilemediği ve asıl felâketlerin 2009 yılında cereyan edeceği söyleniyor. Günümüzde neredeyse yaşamın tüm temposunu belirleyecek hale gelen ekonomi haberleri aşağı yukarı hep bu doğrultudadır. Yaşanan ve daha da yaşanacak olan ekonomik krizin sarsıcı boyutları üzerine yapılan tahminler giderek daha da karamsar tabloların çizilmesine neden olmaktadır. Kapitalizmin günümüzde sürüklendiği sistem krizi, 1929’larda yaşanan Büyük Depresyon döneminin ürkütücü anılarını bizzat burjuva kamp içinde de fazlasıyla canlandırıyor.

Ekonomik alanda düzen yanlılarını endişeye sevk eden gelişmelere, siyasal alanda da ardı arkası kesilmeyen istikrarsızlıklar eşlik ediyor. Zaten genel bir kuraldır, sarsıntılı dönemler diplere itilenlerin su yüzüne çıkmasına neden olur. Nitekim pek çok kapitalist ülkede siyaset sahnesi çeşitli türden yolsuzluk söylentileri, skandallar ya da entrikalarla sarsılıyor. Burjuva düzenin görece istikrarlı dönemlerindeki olağan işleyiş kesitleri yavaş yavaş geride kalmaktadır. Dünya politikası da artık giderek yaygınlaşma eğilimi arz eden emperyalist paylaşım savaşlarının ateşleri altında biçimleniyor. Tüm bu gelişme ve olguların yanı sıra, kapitalizm ideolojik alanda da küresel düzeyde yaygınlaşan bir çürümenin sayısız yansımasını gözler önüne seriyor.

Kapitalist toplum onu savunanların çıkardığı tüm kuru gürültüye rağmen, artık gerçekten de tarihsel bir çıkmaza sürüklenmiştir. Daha önce başka toplumsal formasyonlar için çalmış olan ölüm çanları şimdi kapitalizm için çalıyor. Marksizmin kanıtladığı üzere, kapitalist gelişme üretim ilişkileriyle üretici güçler arasındaki çelişkiyi nicedir katlanılmaz boyutlara tırmandırmıştır. Gençlik ve gelişme dönemlerine özgü parlak yükseliş potansiyellerini yitiren kapitalizm, ideolojisiyle de ancak köhnemiş bir toplumsal sisteme yaraşır yaklaşım ve eğilimler sunmaktadır.

Nereden nereye?

Kapitalizmin İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki yükseliş dönemine genelde burjuva demokrasisinde ve reform politikalarında bir genişleme eğilimi eşlik etmişti. Çeşitli ülkelerde kitlelerin yaşamında gerçekleşen görece düzelme, burjuva düzen çerçevesinde geleceğe dair umutlar yaratmıştı. Bu koşullara paralel olarak, o dönemlerde burjuva ideolojisi de, mevcut düzeni sorgulamaksızın geleceğe güvenen bireyin iyimser ruh halini besleyen biçimlere bürünmüştü. Örneğin Amerikan emperyalizminin dünyayı etkileyen muazzam film sanayiine egemen eğilimler bu durumu kanıtlıyordu. O yıllar boyunca Hollywood veya benzeri muazzam ideolojik aygıtlar, kapitalizmin savaş sonrasındaki tatlı yükselişini sürdürmek için ihtiyaç duyduğu “güven” ve “istikrar” duygusunu kitlelere aşılayan ürünler üretmekle meşguldü.

Ne var ki, 70’li yıllara doğru kapitalizmin bu tatlı yükseliş dönemi sona ermeye başladı. Düzenin kıyılarını, burjuvaziyi geleceğe dair endişeye sürükleyen bir uzun dalga istila etmekteydi. Ekonomik alanda enflasyon, işsizlik, durgunluk, kriz gibi kapitalist hastalıklar peş peşe ve giderek daha endişe verici biçimde nüksetmeye koyuldu. Değişen koşullar nedeniyle kapitalizmin ideolojik aygıtları da, zamanla çok daha büyük ölçeklerde bir korku ve endişe toplumu yaratmaya odaklandılar. Nitekim Amerikan film sanayii geçmiş dönemlerin Hollywood romanslarını çöpe atıp, genç nesilleri neredeyse daha bebekliklerinden itibaren kitlesel katliam görüntülerine alıştırıp duyarsızlaştıran “teknolojik ürünler” üretmekte ustalaştı.

Günümüzde artık çok açık hale gelmiş bulunan bir gerçeklik var. Geniş emekçi kitleler kapitalizm altında kendilerini bekleyen parlak ve mutlu bir gelecek olmadığını sezdikçe, kapitalizm de “benden sonra tufan” zihniyetiyle her alanda kitlelere karşı saldırıyı yükseltiyor. Burjuva ideolojisi, düşünen, sorgulayan, geçmişini bilen ve geleceğini yaratan insanı ortadan kaldırma hırsıyla genç nesilleri azgınca kuşatmaya alıyor.

Çürüyen kapitalizm iktidarını artık neredeyse sadece olumsuzluklar ve yok edicilik üzerinden sürdürmeye çalışmaktadır. Çünkü küresel bir sistem düzeyine yükselen kapitalizm, beri yandan da toplumu olumlu sayılabilecek değerler üzerinden ileriye taşıyacak gücü ve olanağı tarihsel olarak tamamen yitirmiştir. Dünyadaki eğlence sanayii üzerinde hegemon konuma sahip Amerikan emperyalizminin durmadan “Terminatör” ya da “Kıyamet” senaryolu filmler üretip piyasaya sürmesi tesadüf eseri değildir. Bu ve benzeri gelişmelerin tümü, kapitalizmin tarihsel çıkmazıyla bağıntılı ideolojik yansımalardır.

Burjuva ideolojisinin açıkça mevcut düzeni savunan kaba biçimlerinin yanı sıra, radikal muhalif görünen sinsi ve ince biçimleri de vardır. Örneğin Soros gibi büyük finans patronlarının, genelde genç kuşakların duyarlı oldukları çevre sorunları gibi kimi sorunlara sahip çıkar görünüp büyük kampanyalar yürütmelerinin ardında da bir bityeniği aranmalıdır. Gerçi kapitalizmin gezegenimiz üzerindeki canlı yaşamı tehdit eder boyutlarda ciddi çevre sorunları yaratmış olduğu son derece açık bir gerçektir. Bu, devrimci Marksizmin de üzerinde önemle durduğu ve kapitalizme karşı mücadele kapsamında yaşamsal ve ivedi bir sorun olarak kitlelere kavratmaya çalıştığı bir konudur. Ama hangi siyasal sorun ya da toplumsal sorun ele alınırsa alınsın, analizler ve çözümler arasında her zaman sınıfsal bakış açısından kaynaklanan farklılıklar vardır ve olması da gerekir.

Kapitalizmin dünyamızı bir yok oluşa sürüklediği gerçeği, artık bu düzenle mücadelenin nafile olduğu ya da yaşamın bu sömürü düzeninin pisliğinden temizlenemeyeceği anlamına gelmez. Devrimci Marksistlerin kitabında gerçeklerden kaçmak yazmadığı gibi, tehditleri son derece abartılı biçimde algılatarak kitlelerin kendi mücadelelerine inançlarını köreltmek de yazmaz. Toplumsal yaşamdaki tehditleri fırsatlara dönüştürmeye çalışmak, devrimci Marksizmin mücadele anlayışını yansıtır. Tehditleri kitlelere, mevcut durumu kökten değiştirmek için artık pek de umut kalmadığı ve ancak küçük iyileştirmelerle yetinilmesi gerektiği şeklinde kavratmaya çalışmak ise burjuva reformizminin özelliğidir. Devrim ve reform yolu arasındaki muazzam fark, yalnızca hemen akla gelebilecek siyasi strateji ve taktiklere dair sorunlarla sınırlı değildir. Bu sorunlardan başlayıp çevre sorunlarına dek, tüm sorunların ele alınış tarzı ve çözüm yollarındaki farklılıklar son tahlilde sınıfsal çıkarların farklılığından kaynaklanır.

Günümüzde burjuva ideolojisi çeşitli argümanları kullanarak genç kuşakları ve “bilimsel” konular söz konusu olduğunda da öncelikle okumuşları avlamaya çalışmaktadır. Çeşitli cinsten burjuva ideolojik yaklaşımların ortak paydası, kitleleri kapitalizmin yarattığı toplumsal sorunları ortadan kaldırabilecek yegâne araç olan devrimci mücadeleden uzak tutmaktır. Bu yolda burjuva yaklaşımlar arasında önemli farklılıklar olabilmekte veya dönemden döneme argümanların niteliği de değişebilmektedir. Örneğin 80’lerde neoliberalizm kılığına bürünmüş burjuva ideolojisinin amacı, dikkatleri tamamen bireyselliğe çekmekti. O dönemlerde gençler cinsellik, psikolojik sorunlar ya da borsada oynayıp köşeyi dönme hayalleriyle avlanmaya çalışıldı. Daha sonra bu argümanlar bayatlamaya yüz tuttu yahut borsa hayallerinde olduğu gibi yaşamın gerçekleri karşısında tutunamayıp çöktü. Genç kesimlerde tekrar düzene karşı muhalif duygular uyanmaya başladığında, burjuva ideolojisi bu kez de liberal ya da reformcu kılıklara bürünerek devreye girdi.

Burjuva ideolojisinin bu çeşitlemeleri, bireyciliğe tapınmaktan toplumsal muhalefet konumuna kaymakta olan genç kuşakların devrimci mücadeleden uzak tutulması ereğine uygundur. Genç insanlar çeşitli araç ve yöntemlerle devrimci mücadele dışındaki bir alana hapsedilmeye çalışılmaktadırlar. Bu araç ve yöntemlerin neler olduğu ya da olabileceği gibi konulara kafa yorarken, gençlik içindeki sınıfsal ayrımların yaratacağı farklılıkları da atlamamak uygun düşer. Örneğin okumuş gençlik kesimi yeni teknoloji ürünlerine bağımlı hale getirilmekte ve devrimci örgütlenmenin klasik yöntemlerinin günümüzde artık bir işe yaramayacağı argümanlarıyla paralize edilmektedir. Burjuva reformizmi bu kapsama giren gençleri, gerçek bir örgütlülüğe dayanmayan ve diyelim internet üzerinden haberleşmeyle yürüyen tipte eylemlerle yetinme noktasına sürüklemektedir.

Beynini çalıştırmak isteyen genç insanların önüne “öncelikli konular” olarak hep fizik, kimya, genetik mühendisliği vb. alanına giren spesifik konular sürülmekte, toplumsal sorunlar ve siyaset ise çaktırmadan daima ikinci plana itilmektedir. Fakat atlamayalım, gençlik içindeki sınıfsal farklılıklar da işte bu gibi noktalarda tüm çarpıcılığıyla ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu değindiğimiz argümanlar, sefalet ücretleriyle uykusuz geceler ve bitmeyen günler boyunca çalışan ve ekmek parasını kazanmak dışındaki konuları düşünmeye mecali kalmamış gençlere bilinmeyen dünyalar kadar uzaktır. Ancak burjuva ideolojisinin bu gençleri avlayacak argümanları da eksik değildir. İşçi sınıfının gençliği de işsizlik korkusunun kırbacıyla dövülür, sınıf kardeşlerini ezerek yükselme hırsıyla yozlaştırılır, sınıf atlama düşleriyle düzene bağlanır.

Burjuvazi yine ideolojik aygıtların, medyanın marifetiyle diğer bir önemli konuda da gerçekliği ters yüz etmektedir. Kitleleri uyuşturarak, korkutarak, aptallaştırarak felçleştirip mücadeleden alıkoymak amacını güden tüm ideolojik ürünler, “genç kuşaklar bunları beğeniyor”, “kitleler öyle istiyor” yalanlarına ambalajlanıp piyasaya sürülmektedir. Oysa kapitalizm, elinin altındaki tüm teknolojik olanakları da kullanarak, insanların beğeni ve isteklerini kitlesel ölçekte belirlemekte, kontrol etmekte ve yönlendirmektedir. Kapitalizmin bu bağlamda bugün geldiği nokta, toplumda egemen fikirlerin egemen sınıfın fikirlerinden başka bir şey olamayacağını söyleyen Marksizmi fazlasıyla doğruluyor.

Bu gerçekliğin bir uzantısı olarak, işçi-emekçi kitlelerin kendiliğinden mücadelesi kapitalist düzeni alt etmek için hiçbir zaman yeterli olamamıştır ve olamaz da. Fakat yine de bu “kendiliğindenliğin” ne ölçüde burjuva ideolojisinin etkisi altında olduğu zamana ve zemine göre değişebilen bir şeydir. 20. yüzyılın başlarında veya iki büyük emperyalist savaş arasındaki yıllarda görüldüğü üzere, pek çok ülkede kitlelerin devrimci fikir ve mücadelelerin etkileyici gücüne kapıldığı tarihsel kesitler vardır. Böylesi dönemlerde burjuva ideolojisinin egemen konumu sarsılır. En kendiliğinden görülen bir kitle eyleminin bile, işin aslında devrimci fikir ve mücadelelerden etkilenmiş olma olasılığı bir hayli yükselir. Günümüz koşullarında ise, tam tersine, en “kendiliğinden” olduğu sanılan bir sol muhalefetin altından bile yoğun bir burjuva etkisi sızmaktadır. Dönemler arasındaki büyük fark işte bu gibi noktalarda aranmalıdır.

Devrimci analiz her zaman Marksizmin bilimsel yöntem ve yaklaşımları temelinde somut gerçekliğin kavranmasına odaklanmak zorundadır. İsabetli durum değerlendirmeleri ve devrimci taktik üretimi de ancak bu sayede sağlıklı biçimde sürdürülebilir. Geçmiş dönemlerin farklı tarihsel koşullarına dayanan kimi çıkarsamaların değişmez bir kalıp gibi günü aydınlatmasını beklemek, dogmatizme sürüklenmek anlamına gelir. Bugünün dünyasında egemenlere karşı mücadele hiçbir alanda kendiliğindenliğe terk edilemez.

Devrimci bilinç ve örgütlenme olmaksızın, işçi kitleleri kapitalizmin ve onun ideolojisinin esiri olmaktan bir nebze olsun kurtulamayacaklar. İşçi sınıfının devrimci potansiyelinin ancak öncü bir örgütlülük sayesinde dünyayı değiştirecek güce dönüşebileceği şimdi çok daha kuvvetli bir gerçek. Buna rağmen, devrimci öncü örgütlenmelerin artık zamanı geçti diyerek kendiliğindenliğe tapınmayı marifet addedenler var. Etiketleri her ne olursa olsun, bunlar burjuva ideolojisinin etkisi altında biçimlenen kitlelerin kuyruğundan sürüklenmekten başka bir iş yapmış olmuyorlar.

Kriz dönemi ideolojisi

Siyasal ve toplumsal yaşamda hiçbir şey bir çırpıda değişmiyor. Olağan burjuva rejimlerden olağanüstü burjuva rejimlere geçiş de bir süreci ve bu süreç boyunca gerçekleşen değişimleri kapsıyor. Bugün pek çok ülkede yaşandığı üzere, parlamenter işleyişlerden bir polis devletine tedrici geçişler, gündelik yaşamın telâşı içinde koşturan kitleler tarafından çoğu kez fark edilmiyor bile. Kapitalizmin tüm tarihi boyunca egemenler, kitlelerin başına ilerde nice belâlar açacak değişim süreçlerini yürütebilmek için, örgütsüz olduklarında kitlelere egemen olan genel dikkatsizlik durumundan ve hafızasızlıktan yararlandılar. Bu açıdan modern zamanlarda da değişen bir şey yoktur.

Günümüzde Avrupa’nın en demokratik geçinen ülkelerinde bile polis devleti uygulamaları yaygınlaştırılmaktadır. Burjuva ideolojisi yalnızca parlamenter düzendeki kesintilere alışmış Türkiye gibi ülkelerde değil, demokratik biçimlerin yerleştiğine inanılan gelişmiş kapitalist ülkelerde de kitleleri olağanüstü koşullara hazırlayacak sinsi biçimlere bürünmektedir. Amerika’sından İngiltere’sine dünya ideolojik iklimini belirleyen emperyalist ülkeler, derin sistem krizi dönemlerine özgü olağanüstü yöntem ve araçlar üretip dolaşıma sokmaktadırlar.

Örneğin burjuva demokrasisinin beşiği olarak bilinen İngiltere, tam bir polis devleti olma yolunda dörtnala hızla ilerliyor. Genelde tüm Avrupa ülkelerinde, özellikle ABD emperyalizminin 11 Eylül saldırıları bahanesiyle düğmeye basmasından bu yana ırkçı saldırılar yükseltiliyor. Kitlelerin mücadelesini boğmaya yönelik yasalar, göçmenleri ve göçmen işçileri dışlayıcı uygulamalar hazırlanıp yürürlüğe konuyor. Diğer dönemlerde gündelik yaşamın olağan bir parçası kabul edilen olaylar, şimdilerde burjuva medya tarafından bir felâket senaryosu şeklinde sunularak baskıcı yasaların çıkartılması için kamuoyu oluşturuluyor. Yine somut bir örnek vermek gerekirse, İngiltere’de uzun yıllardır adi vakalar kapsamında kabul edilen bıçaklama olayları şimdi topluma neredeyse örgütlü terörist eylemler şeklinde algılatılmak isteniyor. Böylece polisin vatandaşları istediği an istediği biçimde aramasının, telefonları dinleyip kitle iletişim kanallarını denetim altına almasının önü açılıyor.

Tüm bu gelişmeler açıkça gösteriyor ki, 21. yüzyıla derin bir sistem krizi eşliğinde giriş yapan kapitalizmin ideolojik alanda da cephaneliğini kriz dönemi ideolojisi oluşturmaktadır. Bu, köhnemiş, çürümüş ve dolayısıyla olumlu bir gelecek beklentisini yitirmiş bir toplumsal sistemin, ölüm korkusu altında gerçeklerden kaçmaya çalışmasının ideolojisidir. Burjuva ideolojisinin 21. yüzyıla damgasını vuran bu niteliği, işçi-emekçi kitlelerin düşünsel dünyasına da sürekli biçimde irrasyonel ve mistik öğeler aşılıyor. İnsanlık, çeşitli vesilelerle dile getirmeye çalıştığımız gibi, çıldıran bir kapitalizmin inanılmaz sömürüsünün yanı sıra onun düşünsel alanda yarattığı felâketlerin de tam ortasında debeleniyor. Çürüyen kapitalizm kitlelerin yaşamına, onların burjuvalara sundukları çalışma saatlerinin dışındaki “boş zamanlarını” da yiyip yutan bir büyük kuşatma, derin bir akıl tutulması, özetle bir gece yarısı kâbusu gibi çörekleniyor.

Toplumsal sistemler kendi egemen sınıflarının çıkarlarını yansıtan değerler sistemini ancak yükseliş dönemlerinde kitlelere olumlu değerler ve ilkeler biçiminde kabul ettirebilirler. Ne var ki bir toplumsal sistemin tarihsel olarak içine sürüklendiği çürüme ve çöküş eğilimi güçlendikçe, egemen kurumlar içinde tanık olunan çözülme ve yozlaşma da alabildiğine derinleşir. Toplum içinde olduğu varsayılan uzlaşma, değerler sistemine duyulan güven ya da siyasi kurumlara gösterilen gönüllü rıza böylesi tarihsel kesitlerde aşınmaya başlar. Kapitalizmin günümüzde içine sürüklendiği durum bu dediklerimizi kanıtlayan bir büyük deney alanı gibidir. Sistemin çürüme koşullarını, eskiden geçerli olduğu varsayılan değerler sisteminin aşınmasından ve karşılığında da baskıcı uygulamaların yükseltilmesinden izlemek mümkündür. Burjuva siyasal yaşamdaki tıkanıklıklar arttıkça, kitleleri olağan yöntemlerle yönetmek de giderek daha zor hale gelmektedir.

Her toplumsal sistem genelde bireylerin sosyal davranışlarını da etkileyen temel birtakım siyasal ilke ve biçimler üzerinde yükselmiştir. Kapitalizm olağan işleyişinde burjuva parlamenter kurumlara, sağlı sollu burjuva partilerine ve bunlar arasındaki siyasi mücadeleye dayanır. Düzene muhalif ve devrimci unsurların uyanış, bilinçlenme ve örgütlenme koşulları bir yana bırakılacak olursa, genelde kitlelerin siyasi algıları ve davranış biçimleri burjuva düzenin geçerli kıldığı temel çerçeve tarafından belirlenir. Bu durumun bir uzantısı olarak, devrimci altüstlük dönemleri hariç kitlelerin politikleşme düzeyini belirleyen de genelde burjuva partiler sistemidir.

Ne var ki kapitalizmin 20. yüzyıldan 21. yüzyıla geçişine denk düşen binyıl dönemecine eşlik eden ve neoliberalizm diye adlandırılan dönem, düzenin yerleşik işleyişinde çok ciddi bozulmalar yaratmıştır. Yükseltilen yeni liberal yaklaşımlar gereği yaşamı ekonomik gösterge ve borsa haberlerinin belirlemesi istenirken, geçmişte sağ ve sol partiler olarak farklı şekilde algılanan burjuva siyasi partiler arasındaki fark da iyice silikleşmiştir. Bu gerçeklik kitleler tarafından, siyasi yaşamın giderek anlamsız bir oyun olarak algılanmasına neden olmuştur. Bu temelde pek çok kapitalist ülkede kitleler politikadan uzaklaşmışlardır. Böyle bir toplumsal durum, devrimci bir alternatifin yükselişi koşullarında kitlelerin düzen kurumlarından kopuşları anlamına gelir ve tamamen olumlu yönler içerebilir. Ne var ki, öyle bir alternatifin henüz görüş ufkuna girmediği günümüz koşullarında ise tek başına pozitif bir anlam ifade etmemektedir.

Kitleler ve özellikle genç kuşaklar egemen sınıfların tepeden indirdikleri ve indirecekleri baskıcı uygulama ve tertipler karşısında henüz ne yazık ki neredeyse tamamen bilinçsiz ve donanımsız konumdadırlar. Günümüz sosyal ve siyasal atmosferi, eski toplumsal değer yargılarının aşındığı, insanlık için yeni bir geleceği yaratacak olan değer yargılarına ise devrimci bir azınlık dışında kalan kitlelerin henüz en ufak bir ilgi bile duymadıkları bir durumu yansıtmaktadır. Bu tür bir genel atmosfer içinde bireyler yalnız, korunaksız, şaşkın, kafası tamamen karışık, insanlara güvensiz ve gelecek konusunda karamsar durumdadırlar.

Yaşamak için işgücünden başka satacak hiçbir şeyleri olmayan insanların, sanki mümkün olacakmış gibi bireysel bir kurtuluş hayalini anlamlı bulup, toplumsal dayanışma ve siyasal örgütlenme fikrine ise uzak durmaları tek kelimeyle aptallıktır. Fakat bu, tek tek kişilerin kendi algı ve değer yargıları sistemindeki bir bozukluk ya da hastalık sonucu ortaya çıkan bir aptallık hali değildir. Böylesi durumlar kapitalizmin yarattığı toplumsal paranoyanın bireye yansımalarıdır. Söz konusu olan, kendisiyle aynı yaşam koşullarını paylaşan sınıf kardeşleriyle el ele verip örgütlenmediği takdirde zavallı bir insancıktan başka bir şey olamayacak modern paryaların, egemen sınıfların kazdığı çukura düşüp boğulmalarına yol açacak kitlesel bir akıl tutulması durumudur.

Kitlelerin politik yaşama ilgisizliği ve devrimci mücadeleden uzak duruşları, bireyi yaşamak adına aslında karanlık bir mezara sürüklerken, toplumu da yenileyici bir dinamizmden yoksun bırakmaktadır. Böylece, kapitalist üretim tarzının ekonomik alanda yüz yüze geldiği ürkütücü durgunluk eğilimine, toplumsal yaşamda da kör bir çıkışsızlık ve derin bir durgunluk eğilimi eşlik etmektedir. Bir çıkış yolu bulmaktan aciz ve dolayısıyla yalnızca çıkışsızlığın teorisini yapan burjuva düşünürler ise, topluma bu koşulların damıtılmış ideolojisini enjekte etmekten öte bir beceri sergilememektedirler. Böylece kitleler büsbütün toplumsal pasiflik koşullarına iteklenmekte ve okumuş bireyler de kendilerine aşılanan fırsatçı ya da inkârcı yaklaşımlar nedeniyle toplumsal mücadeleyi mantıksız bir şey olarak algılamaktadırlar. Açık ki, çürüyen kapitalizmin ideolojik etkisi, mantığın yerine mantıksızlığı, akılcı yaklaşımların yerine toplumsal akıl tutulmasını, mücadele arzusunun yerine pasifizmi ve değişimin yerine durağanlığı geçiren çürütücü bir zehirdir.

Egemen sınıflar tarafından topluma aşılanan ideolojik yaklaşımların amacı, kitlelerin kendi güçlerine, kendi örgütlenme ve mücadele etme potansiyellerine duyabilecekleri inanç ve güveni ortadan kaldırmaktır. Kapitalist düşünce kurumları ya da burjuva medya kanalları her gün yeni bir yalan üretmekte adeta birbirleriyle yarışarak ve tüm olanaklarını seferber ederek, insanların dikkatini toplumsal sorunlardan ve bu sorunların gerçek çözüm yollarından uzaklaştırmaya çalışmaktadırlar. İnsanların dikkati abartılı ve saplantılı biçimde ele alınmış bireysel sağlık sorunlarına veya metalaştırılmış bir cinselliğe ya da bencilliğin üretildiği bir çekirdek aile kurumuna çekilmek istenmektedir. Hedeflenen, toplumsal yönü zehirlenerek öldürülmüş bireyler yaratmaktır. Sorgulayıcı düşünce tarzının yaygınlaşması işçilerin ve emekçilerin devrimci düşünceye sempatiyle yaklaşmalarını kamçılayacağından, burjuva ideolojisi her bir fırsatı toplumda mistisizmi, efsanelere duyulan boş inancı, kısacası akıl dışılığı yerleştirmek için kullanmaktadır.

Çarpıcı bir örnek Türkiye’den verilebilir. Son dönemde burjuva kamp içinde tırmanan gerginlik ve kapışmaların, tarafların çeşitli kozları ileri sürmesiyle yürütüldüğü çok açıktır. Statükocu güçler AKP’yi kapatma davasıyla tehdit ederlerken, AKP ve destekçisi burjuva güçler de karşı tarafı Ergenekon operasyonu ile sindirmeye çalışmaktadırlar. Burjuva kamp içindeki it dalaşı kızışır ve ortam darbe söylentileriyle bulandırılırken, bu tür gelişmelerden en fazla altta ezilenlerin zararlı çıktığı aşikârdır. İşin diğer önemli bir yönü ise, burjuvazi içindeki çatışmanın kamuoyuna, işçi-emekçi kitlelerin kafasını büsbütün karıştırıcı argümanlar eşliğinde sunulmasıdır.

Genel bir kuraldır, burjuvazi içinde gerçek bir iktidar ve çıkar kavgası yürürken, topluma bu kavganın asıl nedeni, özü vb. asla açıklanmaz. Tersine, birtakım efsaneler ve mistik argümanlar eşliğinde bulanık bir hava yaratılmaya çalışılır ve bu durum bir bütün olarak burjuvazinin işine gelir. Çünkü aynı sınıf içinde yürüyen bir çatışma, nihayetinde şu ya da bu tarafın galip gelmesi veya ağır basmasıyla, düzeni yıkmadan sona erdirilebilir. Oysa hangi burjuva kamp iktidarda olursa olsun, işçi sınıfının uyanışı neticesinde patlak verecek bir başkaldırı, düzen için yıkıcı bir nitelik taşır. O nedenle tüm kapitalist ülkelerde burjuvazinin tüm kanatları kendi aralarında yaşadıkları gerginliklere rağmen, daima ve asıl olarak düzeni işçilerin ve emekçilerin devrimci uyanışından korumaya yeminlidirler. O yüzden burjuva ideolojisinin ezilen, sömürülen kitlelere dönük yönü özünde her zaman yalan-dolana, hile ve demagojiye dayanır. Fakat kapitalizmin sistem krizi derinleştiği ölçüde bu özellikler daha da belirgin hale gelmektedir.

Sistemin tarihsel çıkışsızlığı

Diyalektiğin en önemli yasalarından biri olarak, bir fenomenin gelişim ve yayılma sürecinde en güçlü sanıldığı tepe noktası aynı zamanda onun kesin iniş sürecinin başlangıcıdır. Bu bakımdan küreselleşme tartışmalarının ayyuka çıktığı ve kapitalizmin artık çok güçlü olduğunun sanıldığı dönem de, işin gerçeğinde kapitalizmin tarihsel olarak inişe geçtiği bir dönemdir. Kapitalist işleyişin tüm yer küreyi egemenliği altına aldığı ve kapitalizmin bu açıdan küreselleştiği doğrudur. Ne var ki, bu küreselleşme kapitalizmin eşitsiz gelişme yasasını ortadan kaldırmamakta, tam tersine dünya üzerindeki eşitsizlik ve adaletsizliği daha da büyütmektedir.

Öte yandan, globalleşme kapitalizmin kriz ve durgunluk eğilimini de ortadan kaldırmamıştır ve kaldırması da mümkün değildir. Burjuvazinin kitlelerde kapitalizme karşı olumlu duygular yaratmaya yönelik globalizm propagandasına karşın, kapitalizmin dünyada el atmadık tek bir yer bırakmaması aslında bu sistemin tarihsel çıkışsızlığını büyütmüştür. Uzun süreli durgunluk eğiliminin varlığı ve yıkıcı sonuçlar üreteceği açık olan kriz gerçeği, artık burjuva egemenler ve aydınlar arasında da sistemin işleyişi konusunda karamsar duygular yaratıp beslemektedir.

Kendi egemen güçleri tarafından asla açıkça dile getirilmese bile, tarihsel gerileme ve çöküş eğilimi içine giren bir toplumsal sistemin geçmişe oranla fazlasıyla kırılganlaştığı nesnel bir hakikattir. Yine aynı kapsamda olmak üzere, bu duruma düşen bir toplumsal düzenin egemenlerinin sınıfsal endişeleri yoğunlaşır. Kapitalizmin 80’lerden günümüze uzanan neoliberalizm dönemi, bu toplumsal yasaların varlığını kanıtlayan pek çok somut yansımalar içermiştir. Kapitalizmin egemenleri, kitlelerin yararına olan her türlü kamusal alan düzenlemesinin altında “komünizm heyulası”nı görüp ifrit kesilmişlerdir. İşçi sınıfının ve emekçi kitlelerin en ufak hak arayışları bile düzene karşı yıkıcı bir tehdit olarak algılanmıştır.

Ne var ki, uzun yıllardır burjuvaziye “önleyici savaş” olarak görünen uygulamalar kapitalist sistemin durgunluk eğilimini daha da derinleştirmekten öteye geçememiştir. Burjuvazinin uzun erimli çıkarlarını düşünen kimi akıllı ideologlar şimdilerde kurtuluşu yine Keynescilikte, devletçilikte, korumacılıkta vb. aramaya koyulmaktadırlar. Ancak göz ardı etmemek de gerekir ki, kapitalizmin içinde bulunduğu kriz koşullarında siyasal alana dair olası gelişme eğilimleri asla yalnızca bunlardan ibaret değildir. Daha önce yaşanan Büyük Depresyon dönemlerinde de tanık olunduğu üzere, böylesi dönemlerde burjuva blok içinde büyük çatlaklar oluşur. Bir taraf görece iyileştirici önlemlerle büyük krizi atlatmayı önerirken, diğer bir taraf ise baskı ve faşizm benzeri olağanüstü yöntemleri yükseltmekten medet umar. Hangi tarafın ağır basacağı sorusu ise her zaman neticede sınıflar savaşının somut gidişatı tarafından yanıtlanır. Bugün de olacak olan budur.

Kapitalizmin derinleşen sistem krizine bağlı olarak günümüzde faşizan yasa ve uygulamaların yeniden yükseltildiği açık bir gerçektir. Bu tür yasa ve uygulamalar, istenen doğrultuda kitle psikolojisi yaratmaya çalışan ideologlar ve ideolojik aygıtlar tarafından kitlelere “gerekli önlemler” diye empoze edilmektedir. Almanya’da Hitler faşizmi altında yaşanan dehşetin belleklerde bıraktığı kötü izler vb. nedeniyle, günümüzde faşizm kitlelerin yaşamına kuzu postuna bürünmeye çalışan bir kurt misali sinsi biçimde yaklaşmaktadır. Burjuva ideolojik aygıtlar, gündelik yaşama yayılmış biçimde tam bir korku ve endişe toplumu yaratarak kitleleri düzen karşıtı mücadeleden alıkoymak amacını gütmektedirler.

İnsanlar önce burjuva medyadan, film sanayiinden yayılan haber ve görüntüler eşliğinde korkutulup dehşete sürükleniyor. Daha sonra da bizzat emekçi kitlelerin başkaldırısını engelleyecek uygulamalar, kitleleri “terörist” saldırılardan “koruyucu önlemler” diye yasalaştırılıyor. Toplumu dehşete sürükleme kampanyaları, kimi zaman Amerika örneğinde olduğu gibi “İkiz Kuleler”in yıkılması vb. görüntüleri eşliğinde yürütülmektedir. Kimi zaman da, gündelik yaşama dair yaralama, gasp, çocuk kaçırma vb. gibi polisiye vakalar beyinlere çok sık ve sistematik biçimde enjekte edilip büyük bir tehdit algılamasına dönüştürülmektedir. Egemenlerin kitleleri korkutup sindirmek üzere kullandıkları araçlar çeşitlenmekte ve gelişen teknoloji toplumu terörize etmek üzere muazzam ölçeklerde burjuvazinin hizmetine koşulmaktadır.

Bu durum burjuva ideolojisinin etkisiyle aptallaştırılmış ve muhakeme gücünü yitirmiş olanlar tarafından bir teknolojik mucizeye tapınılırcasına izlense de, aslında durumun kendisi tarihsel bir gücün değil tam tersine bir güçsüzlüğün ifadesidir. En büyük örneği Roma İmparatorluğu’nun çöküş döneminde olmak üzere, tarihsel açıdan artık vadesi dolan bir egemen düzen ancak kendi çürümüşlüğünü topluma yayarak ayakta durmaya çalışır. Sömürücü bir toplumsal düzen tarihsel zafiyete kapıldığı ölçüde, acımasızlıkta, insanları korkutmakta, onları dehşete sürüklemekte sınır tanımayarak varlığını sürdürmekte ayak direr. Roma İmparatorluğu’nun son dönemlerinde dayanılmaz boyutlara ulaşan toplumsal tefessüh neyse, günümüzde de kapitalizm bunu insanlığa yaşatmaktadır. Bu çok açık ve kesin bir gerçektir.

Tarih bir başka önemli olguyu da gözlerimizin önüne sermektedir. Toplumsal bir düzen geçmişe oranla içerdiği ilerletici potansiyellerini tüketip, alttakileri yönetmek bakımından bir meşruiyet krizine sürüklendiğinde, başvurduğu otorite de büsbütün baskıcı karaktere bürünür. Kapitalizm de bu açıdan bir istisna değildir. İçinden geçmekte olduğumuz tarihsel dönem, sınıflar arasındaki karşıtlıkların nesnel olarak alabildiğine derinleştiği bir dönemdir. Burjuvazi için kriz teşkil eden gelişmeler proletarya açısından tarihsel fırsatlar anlamına gelmektedir. Burjuvazinin politik sistemi işçi-emekçi kitlelere pek de bir şey ifade etmemeye başladığı ölçüde, doğan boşluğu işçi sınıfının devrimci mücadelesinin doldurma şansı büyümektedir.

Ne var ki, kapitalizm nasıl derin krizlerine rağmen kendiliğinden çökmezse, işçi sınıfının haklı mücadelesi açısından doğacak fırsatlar da hayatı asla kendiliğinden dönüştürmeyecek. Evet, kapitalizm tarihsel açıdan vadesini çoktan doldurdu. Günümüzde bu düzen nedeniyle çekilen acılar, çıkışsızlık içinde kıvranan ve ölmeye yüz tutan bir düzenin can çekişmesinden başka bir şey değil!


  Teori