Navigation

Sürekli Devrim Üzerine

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
2.bölüm

Lenin’i çarpıtan epigonlar

Lenin’in ölümü, büyük Ekim Devriminin ürünü olan Sovyet işçi iktidarının ve Bolşevik Parti’nin kaderi bakımından tarihsel önemde ve son derece kritik bir dönemeç noktası oluşturur. Bunun en çarpıcı ve somut göstergesi, Stalin ve şürekâsının, Lenin’in temsil ettiği devrimci Bolşevik çizgiye karşı çok yönlü ve temposu giderek yükselen bir saldırıya geçmesi olmuştur. O dönemde Lenin’in devrimci mirasının savunusuyla birlikte sürekli devrim anlayışına da azimle sahip çıkan Troçki, bu saldırı dalgalarından fazlasıyla nasibini almıştır. Stalinist bürokrasi 1924 sonrasında kendi icadı olan “tek ülkede sosyalizm” anlayışını resmi komünist hareketin alâmeti farikasına dönüştürürken, Marksist sürekli devrim teorisi de çeşitli yönlerden karalanıp gözden düşürülmüştür.

Stalinist anlayış, Lenin döneminde inşa edilen devrimci Bolşevik geleneğin pek çok noktada tahrifine ve inkârına dayanır. Bu anlayış, Rus devrim sürecinde devrimci iktidar sorununda Lenin ve Troçki arasında belirmiş olan farklılıkları da alabildiğine abartarak ve çarpıtarak gündeme taşımıştır. Epigonlar (sözde takipçiler), Lenin’in “işçilerin köylülerin devrimci demokratik diktatörlüğü” (İKDDD) formülüne Troçki’nin yönelttiği haklı eleştirilerin ötesine geçmiş ve Troçki’yi Lenin’e tamamen yersiz suçlamalar yöneltmiş biri olarak göstermeye çalışmışlardır. Bu bağlamda ilk planda akla gelen örneklerden biri de, güya Troçki’nin Lenin’i, devrimde proletaryanın öncü rolünü kavramadığı için eleştirdiği iddiasıdır.

Oysa Troçki, proletaryanın öncü rolü konusunda Lenin’le arasındaki ayrılığın önemsiz olduğunu çeşitli vesilelerle açıkça dile getirmiştir. Örneğin Sürekli Devrim’de şöyle der: “Lenin, her zaman proletaryanın öncü rolünden hareket ederek, işçi ve köylülerin devrimci demokratik işbirliği gereğini vurgular ve geliştirirken –ve bunu hepimize öğretirken– ben, değişmez bir biçimde bu işbirliğinden hareket ederek, yalnızca cephe içinde değil, fakat aynı zamanda bu cephenin başına geçecek hükümet içinde de proletaryanın önderliği gereğini vurguladım. Bunun dışında bir ayrılık yoktur.” (Troçki, Sürekli Devrim, Yazın Yay., 1995, s.79) Vaktiyle Troçki’nin ifade etmiş olduğu bu önemli husus, kimi örneklerine günümüzde de rastlandığı üzere, Lenin’le Troçki’nin siyasal tutumları arasında fazladan karşıtlıklar icat etmeye çalışanlara verilmiş çarpıcı yanıtlardan biridir.

Stalinist epigonların 1924 dönemecinde devrimci Marksist eğilime karşı yürüttükleri saldırı kampanyasına eşlik eden adımlardan biri de, vaktiyle Lenin tarafından yanlışlığı kavranıp terk edilen İKDDD formülüne yeniden geri dönüş yapmak oldu. Egemen bürokrasinin bundan muradı, Lenin’in ardına sığınarak kendi aşamalı iktidar anlayışlarını partide yeniden hâkim kılabilmek ve aynı zamanda dünya komünist hareketine de empoze edebilmekti. Stalinist bürokrasi bu uğurda hiçbir tahrifattan çekinmedi; Lenin’in devrimci süreçten çıkarmış olduğu önemli dersler yok sayıldı ya da çarpıtıldı.

Stalin ve şürekâsı, aslında Lenin’in İKDDD formülünün yanlışlığından söz etmediğini, yalnızca bu “iktidar aşaması” 1917 Şubat devrimi döneminde yaşanıp aşıldığı için onu terk ettiğini iddia ettiler. Böylece aşamacılar, henüz bu süreçlerin yaşanmadığı ülkelerde İKDDD formülünün hâlâ geçerli olduğu gerekçesiyle, proletarya diktatörlüğünün önüne ne idüğü belirsiz bir demokratik diktatörlük aşaması diktiler. Oysa onların “İKDDD dönemi yaşandı” dedikleri 1917 Şubat devrimi günleri, bir ikili iktidar görünümü altında tam bir iktidarsızlık dönemi olmuştu. Troçki’nin haklı olarak dikkat çektiği üzere, o dönemde hükümet Menşeviklerin ve Sosyalist-Devrimcilerin burjuvazi ile kurmuş oldukları ve köylüye toprak vermeyi reddeden, Bolşevikleri zindanlara atan bir koalisyondan ibaretti. Böyle bir iktidar döneminin, söz konusu Bolşevik sloganın “gerçekleşmesi” olduğunu iddia etmek ise insanın aklını yitirmesi gibi bir şeydi.

İKDDD formülünün yanlış olmadığını ve bu mahiyetteki bir demokratik diktatörlüğün Şubat devriminde ikili iktidar biçiminde gerçekleştiğini iddia edenlerden biri de Radek’ti. Radek bu iddiasını, Lenin’in 1917 Şubat sonrasındaki bazı oturmamış ifadelerine dayandırıyordu. Lenin’in iktidar sorununda netliğe ulaşan yorumlarını hiçe sayan bu tür yaklaşımlara karşı Troçki’nin uyarıcı tutumu çok aydınlatıcı oldu. İlerleyen devrimin pratiği sayesinde, Lenin, demokratik bir işçi-köylü koalisyonunun aslında iktidarı ele geçiremeyen olgunlaşmamış bir iktidar biçiminde ortaya çıkabildiğini görmüş ve bu gerçeği ifade etmişti. O bu tür önemli yeniden değerlendirmeleri, ikili iktidarın acıklı başarısızlığı dışında herhangi bir demokratik diktatörlüğün bulunmadığı ve bulunamayacağı gerçeğini gözler önüne sermek için yapmıştı.

Troçki’nin bir yerde isabetli biçimde ifade ettiği gibi, iktidar ikiliği gerçekte Sovyetlerin inme hastalığıydı. Lenin de 1917 Nisanındaki bir makalesinde, ikili iktidarın uzun süre devam edemeyeceği gerçeğine işaret ediyordu. Şubat devriminin yarattığı ve onun özgün yönünü oluşturan ikili iktidar, daha önce Bolşeviklerin düşünmediği bir durumdu. Ancak bu “karışıklık” durumu uzun zaman süremezdi; bir devlette ikili iktidar olamazdı ve neticede ikisinden biri yok olmaya mahkûmdu. İktidar ikiliği, devrimin gelişmesinin geçici bir dönemi olabilirdi ancak. Bu kararsız geçiş döneminin sınıfsal anlamı ise, devrimin proletaryayı ve yanı sıra küçük-burjuvaziyi harekete geçirmesi, fakat korkunç bir küçük-burjuva dalganın her şeyi bastırması ve bilinçli proletaryayı ezmesi demekti. Diğer yandan bu özgün durum, eski Bolşevik formüllerin hatalı yönlerini düzeltmeyi de kesinlikle gerekli kılmıştı.

İktidar ikiliği, burjuva geçici hükümetin yanında henüz güçsüz ve tohum durumunda olan ama öte yandan da geleceğe yönelik büyüme potansiyeli taşıyan işçi ve asker vekilleri sovyetlerinin varlığına dayanıyordu. Fakat nasıl ki burjuvazi tek bir iktidardan yanaysa, proletaryanın devrimci öncüsünün de tek bir iktidardan yana olması devrimin akıbeti bakımından yaşamsal önemdeydi. Bu nedenle mevcut ikili iktidar durumuna son verilmeliydi. Bilinçli işçiler, kitleleri kendi yanlarına kazandığı zaman geçici hükümet mutlaka devrilmeliydi. İşte Lenin, Şubat devriminin verdiği bu çarpıcı dersler nedeniyle 1917 Nisanında Bolşevik Partinin her açıdan yeniden silahlandırılmasını gerekli görmüş ve İKDDD formülünün değiştirilmesi yolunda da harekete geçmişti.

Lenin 1917 yılında yurtdışından Rusya’ya döndükten bir gün sonra, 4 Nisan 1917 tarihinde Tauride Sarayı’nda okuduğu ünlü Nisan Tezleri’nde pek çok önemli hususa dikkat çekti. Başlıca on maddeden oluşan bu tarihsel önemdeki tezler arasında, konumuz bakımından belirtik biçimde öne çıkanları mevcuttu. Bunlardan biri, işçi sınıfının devrimci misyonunu gerçekleştirebilmesi için yeni bir Enternasyonal yaratmanın zorunluluğunu ilan ediyordu. Diğeri ise, o dönemde Rusya’da oluşan durumun niteliğine ilişkindi. Dönemin özgünlüğünü, iktidarı burjuvaziye vermiş olan devrimin birinci aşamasından, iktidarı proletaryaya ve yoksul köylülere devredecek olan ikinci aşamasına geçiş oluşturuyordu.

Lenin Nisan Tezleri’nde, işçi vekilleri sovyetlerinin mümkün olan biricik devrimci hükümet olabileceğini açıkladı. Böylece Bolşevik saflarda, devrimi demokratik ve sosyalist görevleri bakımından iki ayrı iktidar aşamasına bölen o “eski” Bolşevik anlayışın terk edilmesi imkânı da yaratılmış oldu. Fakat Lenin’in, o dönemde başka tellerden çalan ve Menşeviklerle birleşme konusunu gündeme getiren Kamanev’i, Stalin’i ve Bolşevik Merkez Komitesinin daha pek çok üyesini ikna edebilmesi kolay olmayacaktı. Örneğin Kamanev eski iktidar formülünün (yani İKDDD’nin) terk edilmesi gerektiği görüşüne katılmadı.

Kamanev, Bolşevik Parti yayın organı Pravda’da Lenin’i açıkça eleştirdi. Lenin’in Nisan Tezleri ile devrimin derhal sosyalist devrime dönüştürülmesi gerektiği görüşüne savrulduğundan dem vuruyor ve hâlâ demokratik devrimin tamamlanması gereğinden söz ediyordu. Lenin son derece haklı olarak, Kamanev ve benzerlerine, sorunu “burjuva devrim tamamlandı mı, tamamlanmadı mı” biçiminde koymanın artık küçük-burjuva devrimciliğine teslim olmak anlamına geldiğini hatırlattı. Ancak Lenin parti çoğunluğunu kendi görüşlerine, Nisan Tezleri’nin üzerinden ancak bir aya yakın bir süre geçtikten sonra kazanabilecekti.

Nisan ayının ilerleyişi içinde kaleme aldığı Taktik Üzerine Mektuplar’da, son derece önemli bir gerçekliğin altını çizdi Lenin. Aslında kendisi İKDDD formülü ile somut bir siyasal kurumu kastetmemiş, yalnızca devrim içinde sınıflar arasındaki ilişkiyi öngörmeye çalışmıştı. Şimdi konu titizlikle değerlendirilecek olursa önemli bir gerçeklik görülüp kavranacaktı. Şöyle ki, 1917 Şubat devrimi sürecinde işçi ve asker vekilleri sovyetlerinin oluşumu, aslında sınıflar arasındaki ilişkinin bir evresinin yaşanıp tüketilmesi anlamına gelmekteydi. Bu bakımdan eski iktidar formülü (İKDDD) artık kesinlikle terk edilmeliydi. Değişen koşullara rağmen hâlâ eski formülde ısrar etmek, canlı Marksizmin ölü metinlere feda edilmesi anlamına gelecekti. Lenin’in ifadesiyle, bu formül artık ölmüş bir formüldü. Onu yeniden diriltmek boşunaydı. (Bkz. Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, Sol Yay., 1979, s.31)

Ne var ki, Lenin’in tabiriyle kimi “eski-Bolşevikler” hâlâ küçük burjuvazinin (köylülerin) iktidara gelebileceğini, böylece burjuva demokratik devrimin tamamlanacağını savunmayı sürdürdüler. Oysa devrimin ateşleri ortasında fiilen ikinci bir iktidar odağı oluşturan ve işçi-köylü işbirliğini somutlayan Sovyetler, siyasal iktidarı ne yazık ki kendi rızasıyla geçici hükümete bırakmıştı. Sovyetlerin yönetiminde ağırlığın küçük-burjuva politik eğilimli partilere ait olduğu hatırlanacak olursa, bu durum aslında köylülerin burjuvaziyle uzlaşması demekti. Yaşamın ortaya çıkardığı bu gerçeklere rağmen, hâlâ geçmiş dönemlerde yapıldığı gibi “burjuva devrimini tamamlama” sorununu ortaya atmak, küçük-burjuvazinin burjuvazi karşısında bağımsız olabileceğine kefil olmak demekti. Oysa gündemde artık, sovyetlerin bağrında proleter unsurlar ile burjuvaziyi ve burjuva hükümeti desteklemekten yana olanlar arasında bölünme yaratılması hedefi yer almalıydı. Söz konusu bölünme ise, sovyetlerin içinde yer alan proleter ve küçük-burjuva unsurların politik temsilcileri arasında gerçekleşecek bir ayrılıkla somutlanacaktı.

Hegemonya kimde olacak?

Lenin 1917 Nisanından Ekime ilerleyen süreçte, kendi deyimiyle derhal sosyalizm anlamına gelmeyen fakat sosyalist devrimi yakınlaştıran bazı geçişsel önlemleri gündeme getirmiştir. O dönemde durum, devrimin kaderi bakımından son derece hassastır. Çünkü 1917 Şubat devrimi Rusya’daki Çarlık rejimini devirmiş, ancak kurulan burjuva geçici hükümet demokratik dönüşümleri bile gerçekleştirememiştir. Sovyetlerde hegemonya henüz devrimci proletaryanın eline geçmiş değildir. Gericilik, devrimin ilerleyişini durdurmak için güç toplamakta ve Kornilov gibi Çarcı generallerin saldırıya geçmesine hazırlanmaktadır. Devrimi ancak yeni bir işçi ayaklanmasının kurtarabileceği çok açıktır. Ve Rus devriminin demokratik görevlerini de, böyle bir ayaklanmanın sonucunda kurulacak olan işçi iktidarı üstlenecektir. İşte 1917 devriminin ilerleyişi içinde Lenin tarafından formüle edilip gündeme getirilen geçişsel önlemler, devrimci bir işçi iktidarının kurulması amacıyla Bolşeviklerin kitleleri kendi devrimci hedeflerine kazanabilmelerine yöneliktir.

1917 Ekim Devrimi Lenin’in öngörülerini doğrular ve bu devrim işçi sınıfını iktidara getirir. Ancak halkın çoğunluğunu köylülerin oluşturduğu Rusya’da iktidara gelen hükümet, köylüler tarafından desteklenen bir işçi hükümeti olmuştur. Ekim Devriminin bu şekilde zaferle sonuçlanabilmesi, sovyetler içinde hegemonyanın işçi sınıfının devrimci temsilcilerine geçmesi sayesindedir. Yine aynı nedenle devrimin hem demokratik hem de sosyalist görevleri yeni Sovyet iktidarının gündemine girebilmiştir.

Tam da bu noktada, Rus devriminin karakteri konusunda yürümüş olan tartışmaların sonucunu aydınlatacak önemli bir özelliğin altını çizmek gerekir. Lenin’in de belirteceği üzere, Rusya’da “demokratik devrim” ayrıca yaşanıp tüketilen bir iktidar aşaması olarak değil, fakat tarihsel bir olgu olarak Ekim Devriminin ilk döneminde gerçekleşmiştir. Bir zamanlar Marx’ın Alman devrimi bağlamında öngördüğü üzere, Rus devrim sürecinde cereyan eden köylü savaşı proletaryanın diktatörlüğünü desteklemiştir. Bu bakımdan Lenin, Ekim Devriminin ilk aşamasını demokratik devrimin asıl gerçekleşişi olarak kabul eder.

Bu önemli husus 1919 Martında toplanan RKP (B) 8. Kongresinde de vurgulanır. Kongredeki konuşmasında Lenin, Ekim Devriminin kırsal kesimde başlıca iki aşamadan geçtiğini söyler: “1917 Ekiminde, biz, iktidarı bütün köylülükle birlikte ele geçirdik. Sınıf mücadelesinin köylerde henüz gelişmemiş bulunması ölçüsünde bu, bir burjuva devrimiydi. Daha önce söylediğim gibi, gerçek proletarya devrimi, köylerde ancak 1918 yazında başladı. Eğer bu sonuncu devrimi başlatmasaydık, yaptığımız iş eksik kalmış olacaktı. İlk aşama, kentte iktidarı ele almaktan, iktidarın Sovyet biçimi örgütlenmesinden ibaretti. İkinci aşama, bütün sosyalistlerin esas saydıkları, bu olmayınca sosyalistlerin artık sosyalist olamayacağı şeydi: köylerde proleterlerle yarı-proleterlerin ayrılması, bunların köylerde burjuvaziye karşı mücadele etmek için kent proletaryasıyla ittifakı. Bu aşama da, özünde, tamamlanmıştır.” (Lenin, İşçi ve Köylü İttifakı, Sol Yay., İkinci Baskı, s.163)

Kısacası somut devrim deneyimi, Lenin ve Troçki gibi devrimci önderlerin iktidar sorunundaki devrimci yaklaşımlarını doğrulamış ve muzaffer Ekim Devrimiyle kurulan proletarya diktatörlüğü kendisini hem demokratik hem de sosyalist görevlerin çözümüyle yükümlü bulmuştur. Troçki’nin son derece doğru ve haklı bir şekilde vurguladığı üzere, Ekim’den sonraki ilk dönemde bir işçi-köylü koalisyonu halinde gerçekleşen demokratik devrim, ayrı bir devrimci demokratik diktatörlük evresine yol açmamış ve bir proletarya diktatörlüğü altında yaşam bulmuştur. Yaşamın ortaya koyduğu bu olgu, Troçki’nin sürekli devrim teorisinin önemli bir bileşenini de bütünüyle doğrular. Rusya gibi bir ülkede burjuva devrimin görevleri de ancak proletarya diktatörlüğü altında gerçekleştirilebilir.

Bu önemli husus, Rus devrim sürecinden son derece önemli dersler çıkartan Lenin tarafından da açıkça dile getirilmiştir. Lenin 15 Nisan 1919 tarihli bir makalesinde, Marx’ı okuyan ve kapitalist toplumda her ağır durumda, her ciddi sınıf çatışmasında, seçeneğin ya burjuvazinin diktatörlüğü ya da proletaryanın diktatörlüğü olduğunu anlayamayan birinin, Marx’ın iktisadi ve siyasal öğretilerinden hiçbir şey anlamadığını belirtir. 1921 yılında kaleme aldığı bir başka yazısında ise, burjuva demokratik devrimin görevlerini, esas faaliyetin yani sosyalist faaliyetin bir “yan ürünü” olarak çözdüklerini dile getirir. Özetle, birincisi gelişerek ikincisine dönüşür; ikincisi de geçerken birincisinin sorunlarını çözer. Böylece Ekim Devrimi, burjuva demokratik reformların bile aslında proleter sosyalist devrimin bir yan ürünü olduğunu fiilen kanıtlar.

Ne var ki, Lenin’in ölümünden sonra Bolşevik Parti’de ve Sovyetler’de egemenlik kuran Stalinist bürokrasi bir yandan Ekim Devriminin kazanımlarını tırpanlayacak, diğer yandan da devrimci Marksizme saldırılarını sürdürecektir. Bu sistematik saldırılar neticesinde dünden bugüne nice devrimcinin kafası, savunulması gereken devrimci geleneğin hangisi olduğu konusunda iyice karışmıştır. Kendisine sanki Lenin’in açılımlarından destek alırmış süsünü veren Stalinist bürokrasi, dünya komünist hareketine, etkileri günümüze dek uzanan koyu bir Troçki ve sürekli devrim düşmanlığı aşılamıştır. Bu nedenle Rus devriminin Lenin ve Troçki gibi önderlerinin çabaları sayesinde ulaşılan teorik netlik bozulmuş ve Nisan Tezleri sayesinde aşılan İKDDD formülasyonu da yeniden dolaşıma sokulmuştur. Stalinizmin İKDDD formülünü yeniden dolaşıma sokmasına eşlik eden faktörlerden biri de, Troçki’nin köylülüğü küçümsediği iddiası olmuştur.

Oysa Troçki, Rusya gibi bir ülkede köylülüğün sosyal ağırlığını ve bunun yaratacağı sorunları göz ardı etmiş biri değildir. Onun haklı olarak kanıtlamaya çalıştığı olgu, “proletarya ve köylülüğün demokratik diktatörlüğü” gibi bir iktidar biçiminin olanaksızlığıdır. Troçki, tarihsel gelişme düzeyi bakımından Rusya benzeri ülkelerde köylülüğün toplumsal ve devrimci ağırlığına rağmen bağımsız bir parti yaratamayacağı ve bağımsız bir rol oynayamayacağı görüşünü savunur. Köylülükten beklenebilecek en ileri rol, burjuva demokratik dönüşümlerin gerçekleşmesi bağlamında devrimci bir işçi iktidarının kurulmasına destek vermesinden ibaret olabilir. Bu nedenle “işçilerin köylülerin devrimci demokratik diktatörlüğü” formülü yanlıştır; doğru formül köylülük tarafından desteklenen proletarya diktatörlüğü olmalıdır. Öte yandan işçi-köylü ittifakı, ancak liberal burjuvazinin köylü kitleleri üzerindeki etkisine karşı devrimci proletarya önderliğinde verilecek uzlaşmaz bir mücadele sayesinde gerçekleşebilir.

Troçki daha 1906’da (Sonuçlar ve Olasılıklar’da), proletarya açısından iktidar sorununun can alıcı noktasını ifade eder. Bu, hegemonya sorunudur. Troçki bu doğru kavrayışı nedeniyle, devrimci süreçte ortaya çıkacak olan “hükümete katılma” veya “devrimci diktatörlük” sorununu kararlı biçimde hep proletaryanın hegemonyası açısından çözümlemeye çalışır. Örneğin proletarya diktatörlüğünün bir işçi-köylü koalisyonu olarak belirmesinde bir sorun yoktur, fakat temel sorun hep aynıdır: Hegemonya hangi sınıfta olacaktır?

İktidar sorunu gerçekten de hegemonya sorunu demektir. Eğer proletarya köylülük üzerinde hegemonyasını kuramamışsa hayat boşluk tanımaz ve iktidar burjuvazinin elinde kalır. Böyle bir durum, proletaryanın asgari programatik taleplerinin bile gerçekleşememesi demektir. Öte yandan, küçük-burjuvazi proletaryanın olaylara damgasını basan gücünü görmedikçe burjuvaziyi izler. Devrimin burjuvazinin iktidarından öteye götürülebilmesi ise, proletaryanın yakasını, burjuvazinin kuyruğundaki küçük-burjuva dalgasından kurtarmasıyla mümkündür. Fakat bu da kuşkusuz bir yeterlilik, bilinç ve örgütlülük sorunudur. Bu olmadıkça zaten proletaryanın da genelde küçük-burjuvazi ve özelde köylüler üzerinde hegemonyasını kurması olanaksızdır.

Sorunun özüne inilecek olursa görülecektir ki, aslında Lenin de daha 1905 yılından itibaren Rus devriminde proletaryanın öncü rolünü savunan bir siyasal tutum geliştirmiştir. Nitekim 1905 tarihli İki Taktik çalışması, proletarya hegemonyası konusunda Lenin’in devrimci yaklaşımının ipuçlarını içerir. Örneğin devrimin kaderi konusunda şöyle der Lenin: “Devrimin kaderi şuna bağlıdır: işçi sınıfı otokrasi üzerinde baskısı yüzünden güçlü görünen, ama siyasi bakımdan güçsüz olan burjuvazinin yardımcısı rolünü mü oynayacaktır, yoksa halk devriminin kılavuzu ve önderi rolünü mü?” (Lenin, İki Taktik, Sol Yay., İkinci Baskı, s.9-10) Aynı çalışmasında bir başka yerde yine bu konuya açıklık getirmeye çalışır ve işçi sınıfına şöyle seslenir: “En ilerici sınıf olarak ve sonuna kadar devrimci biricik sınıf olarak, sadece bu devrime olanca gücünle katılmakla kalmamalısın, devrimde yönetici rol oynamalısın.” (age, s.143)

Fakat kuşkusuz bu devrimci stratejinin yaşama geçirebilmesi, fiili sürece doğru ve dirayetli biçimde müdahale edebilmeye bağlıdır. Lenin’in İki Taktik’te dediği gibi, devrim bizi eğitecektir; ama aslolan bizim devrimi az buçuk eğitip eğitemeyeceğimizdir. Yine Lenin’in çarpıcı ifadesiyle temel sorun şudur: Devrimci teorimizin doğruluğundan ve işçi sınıfıyla bağımızdan, devrime işçi sınıfının damgasını vurabilmek için, devrimi sözde değil kesin bir başarıya ulaştırmak için, demokrat geçinen burjuvazinin istikrarsızlığını, ikiyüzlülüğünü ve ihanetini etkisiz hale getirmek için yararlanabilecek miyiz?

Rus devrim deneyimi, bir ülkede devrimci sürecin ilerleyişi içinde ortaya çıkan ve sovyet tipi yığın örgütlenmesine dayanan bir iktidarın sınıf niteliğinin, özünde hegemonya sorununa bağlı olduğunu ortaya koymuştur. Küçük-burjuvazinin kendine ait bağımsız bir ideoloji ve bağımsız bir siyasal tutum temelinde hegemonya kurabilmesi olanaksız olduğuna göre, sonucu ya burjuvazinin ya da proletaryanın hegemonyası belirleyecektir. Bu nedenle sovyetler içinde etkin olma mücadelesi kilit sorundur ve esasen burjuva hükümete karşı devrimci işçi hükümetini oluşturma mücadelesidir. Bunun dışında, iktidarda sanki küçük-burjuvazinin yer aldığı durumlar ise ya geçici dönemlerdir ya da yalnızca aldatıcı görüntülerden ibarettir. İşin aslı şudur ki, iki temel sınıf siyaseti arasında yaşanan belirleyici bir çatışma durumunda genelde sonuç ve kurulacak iktidarın siyasal niteliği son tahlilde birinden birinin galibiyetiyle belirlenmektedir.

Tarih bürokratik buyruklarla ilerlemiyor

Stalinist bürokrasinin sürekli devrim teorisini gözden düşürmek amacıyla başvurduğu bir hile daha mevcuttu. Bu da, Troçki’yi, Rusya’nın tek başına sosyalizm için olgunlaşmış bir ülke olduğunu savunan aymaz biri gibi gösterme çabasıydı. Oysa Stalin ve Rikov’ların bu bağlamda yönelttikleri “Rusya’nın sosyalist devrim için gerçekten olgunlaştığına inanıyor musunuz?” sorusuna Troçki’nin yanıtı gayet mantıklı ve netti. Troçki, sürekli devrim anlayışını çarpıtma çabasını yansıtan bu soru karşısında “hayır, inanmıyorum” diyor ve sorunun doğru temellerde kavranmasına yardımcı oluyordu. Bu noktada altını çizdiği üzere, sorun tek başına Rusya’nın sosyalizm için olgunlaşıp olgunlaşmadığı şeklinde ortaya konamazdı. Kapitalist sistem bir dünya ekonomisi yaratmış ve üretici güçleri geçmişe oranla muazzam ölçüde geliştirerek dünyayı bir bütün olarak sosyalist inşaya hazır hale getirmişti. O nedenle tek başına Rusya değil, ama bir bütün olarak dünya ekonomisi ve en başta da Avrupa ekonomisi sosyalist devrim için tam anlamıyla olgunlaşmıştı. Bunun ötesinde Rusya’da kurulan proletarya diktatörlüğünün sosyalizme yönelip yönelmeyeceği ve yönelecekse bunu hangi tempoda, hangi aşamalardan geçerek yapacağı Avrupa ve dünya kapitalizminin kaderine bağlı olacaktı.

Oysa Stalin ve Buharin’in, Marksist sürekli devrim anlayışına karşı icat ettikleri aşamacı teori Rusya benzeri ülkelerde sosyalist devrimin ilerlemesinin önüne ucube bir demokratik devrim aşaması dikti. Diğer yandan da ulusal devrimi uluslararası devrimler zincirinden koparttı. Epigonlar Troçki’yi, Rusya gibi ülkelere vakitsiz bir sosyalizm aşamasını dayatıyor diye suçladılar; kendileri ise geri ülkelere pratikte hiçbir karşılığı olmayacak ve nihayetinde burjuvazinin iktidarıyla sonuçlanacak “demokratik diktatörlük” aşamaları empoze ettiler. Bu sorun bağlamında işin asıl ilginç tarafı ise, epigonların Troçki’ye atfettikleri iddiaların tam anlamıyla yalanlardan ibaret oluşuydu. Troçki, bırakalım vakitsiz sosyalizm aşamasını bir yana, işçi sınıfının sürekli devrim stratejisinin en geri ülkelerde demokratik devrimin görevlerinin anında ve kapsamlı biçimde çözümü açısından bile bir sihir yaratamayacağını açıkça ifade etmişti.

Gerçekten de, dünyanın bir bütün olarak sosyalist devrim için olgunlaşmış olması, en geri ülkelerin bile proletarya diktatörlüğü için olgunlaşmış olduğu anlamına gelmez. Zaten proletarya diktatörlüğü için olgunlaşma sorunuyla sosyalizm için olgunlaşma sorunu aynı şey değildir. Troçki bu noktadan hareketle önemli bir soruyu gündeme getirmiştir. Proletarya diktatörlüğü bakımından henüz olgunlaşmamış ülkelerde “genel olarak demokratik devrim ve özel olarak sömürgelerdeki demokratik devrim sorunu nasıl çözülecektir”? Bu sorunun yanıtı, nesnel gerçekliğin belirlediği bir başka soruda gizlidir, “ulusal demokratik görevlerin anında ve tümüyle çözülebilmesi için her sömürge ülkenin olgunlaşmış olduğu nerede yazılıdır”? Troçki’nin ifadesiyle soruna öteki ucundan yaklaşmak gerekir. “Emperyalist çağın koşullarında ulusal demokratik devrim, ancak ülkedeki toplumsal ve politik ilişkiler proletaryayı halk kitlelerinin önderi olarak iktidara getirecek kadar olgunlaşmışsa, muzaffer bir sona ulaştırılabilir. Peki ya durum böyle değilse? O zaman, ulusal kurtuluş mücadelesi ancak çok kısmi sonuçlar verecektir ve bunlar da bütünüyle proletaryaya karşı yöneltilmiş sonuçlar olacaktır. ” (Sürekli Devrim, s.137-138)

Yaşamın katı gerçeklerinin onlarca kez kanıtladığı üzere, tarihin gidişatına bürokratik buyruklarla yön vermek son tahlilde asla mümkün değildir. Troçki’nin Stalinist epigonlara göstermeye çalıştığı gibi, köylülüğü birleştirecek ve iktidarı alabilecek yeterli ve hazır bir proletaryası olmayan çok geri düzeyde ülkelerde hiçbir iktidar formülü mucizeler yaratamaz. Böyle ülkelerde kapitalizm gelişmediği ve dolayısıyla proletaryanın tarihsel zayıflığı hüküm sürdüğü sürece demokratik devrim tamamlanamaz.

Buna karşılık, gecikmiş bir kapitalist gelişmeye sahne olsa bile proletaryanın burjuva demokratik devrimin görevlerini de üstlenerek iktidara gelebileceği türden az gelişmiş ülkeler vardır. Rusya’daki tarihsel deneyim bunu doğrulamıştır. Ancak yine aynı tarihsel deneyim, özellikle bu tür ülkelerde proletarya diktatörlüğünün ve sosyalizme geçiş hazırlıklarının kaderinin bütünüyle dünya işçi devriminin gelişimine bağlı olduğunu da kanıtlar. Bu tür deneyler yaşandıktan sonra artık unutulmaması gereken bir husus ortadadır. Elverişli nesnel koşullar tarafından desteklenmeyen, tam tersine kösteklenen bir işçi iktidarı tek başına asla her şeye kadir olamaz.

Vaktiyle Troçki de, proletarya diktatörlüğünden mucizeler beklenilmemesi gerektiği hususunu vurgulamıştır. Gerçekten de tarihsel görevin yalnızca proletaryanın iktidara gelmesinden ve birkaç kararname ile kapitalizmi lağvederek yerine sosyalizmi koymasından ibaret olduğunu düşünmek saçma olur. İşçi sınıfının üstesinden gelebileceği şey, sosyalizme doğru giden ekonomik evrim yolunu kolaylaştırmak ve kısaltmak için, politik iktidarı mümkün olan en büyük enerjiyle kullanmaktır. İşçi sınıfı bu tarihsel görevini gerçekleştirmeye çalışırken kuşkusuz yalnızca ulusal üretici güçlere yaslanacak değildir. Nasıl ki devrimci politikasında kendisini yalnızca ülke içindeki sınıf mücadelesi deneyiyle sınırlamıyor ve proletaryanın bütün bir tarihsel deneyimine dayandırıyorsa, sosyalist kuruculuk yolunda da kendisini dünya tekniğine yaslamakla yükümlüdür.

Sonsöz

Bu önemli tespitlerin teorik ve pratik tüm yönleriyle günümüz devrimci işçi hareketine ışık tuttuğu çok açık. Sovyetler Birliği örneği temelinde yarım yüzyılı aşkın bir tarih dilimi içinde yaşananlardan çıkan çarpıcı dersler her dem taze tutulmalı. Bu bağlamda Marksizmin Işığında (Elif Çağlı, Tarih Bilinci Yay.) adlı çalışmada kapsamlı biçimde dile getirmeye çalıştığımız çeşitli sonuçlar arasından, burada özetle ifade etmeyi gerekli gördüğümüz başlıca husus şudur: Proleter devrimin tek bir ülkede (özellikle de geçmiş dönemin Rusya’sı gibi görece geri bir ülkede) işçi sınıfını iktidara getirmesinin ardından, dünya devriminin yeni muzaffer devrimlerle ilerletilememesi durumunda devrimin kazanımları bir bütün olarak tehlikeye girer. Net bir ifadeyle vurgulamak gerekirse, tek ülkede sosyalizm olamayacağı gibi, bir işçi iktidarının tek ülkede yalıtık biçimde uzun süre yaşaması da mümkün değildir.

Hatırlanacak olursa, vaktiyle Rusya gibi bir ülkede yoğunlaşıp derinleşen toplumsal çelişkiler ileri ülkelerdeki tarihsel hareketin keyfini beklemeksizin proleter devrime bir itki sağlamıştı. Bu noktaya kadar bir sorun yokmuş gibi görünse de, proleter devrimin Rusya’ya sıkışıp kalması ve dünya devrimi bağlamında ilerleyiş kaydedememesi, işçi iktidarının ve bu temelde elde edilen tarihsel kazanımların sonunu getirdi. Ekim Devriminin ürünü olan işçi iktidarı, Bolşevik Parti ve Sovyetler düzeyinde içten içe yürüyen bir bürokratik karşı-devrimle yıkıldı; tarihsel kazanımlar bir bir geri devşirildi. Ve en kötüsü de, Marksizm ve sosyalizm anlayışı bürokratik kopyaları eliyle uzun bir tarih kesitine damgasını basacak şekilde çarpıtıldı, karartıldı.

İşçi devriminin üstesinden geleceği demokratik ve sosyalist görevleri mekanik biçimde iki ayrı iktidar aşamasına havale eden Stalinist yaklaşım, devrimin ulusal ve uluslararası boyutlarını da yine aynı mekanik mantıkla birbirinden koparttı. Stalinist gelenek, iktidarın ulusal sınırlar içinde ele geçirilmesini proleter devrimin bir ilk eylemi olarak değil, son eylemi olarak kavrattı. Böylece bu gelenek çatısı altında proleter devrim bir dünya devrimi olmaktan çıkartılarak ulusal bir devrim düzeyine indirgendi. İşçi sınıfının sürekli devrim anlayışına sistematik olarak saldıran Stalinizm, proleter enternasyonalizmine de karşı olduğunu bizzat kendi eylemiyle kanıtlamış oldu. Çünkü açık ki, proleter enternasyonalizmi ve işçi sınıfının sürekli devrim perspektifi ya da bir başka deyişle dünya devrimi anlayışı birbirinden kopartılamaz bir diyalektik bütündür.

Stalinizm Marksist dünya devrimi anlayışını çarpıtıp geçersiz kılmak için, bu hedefin savunusunu, sanki tüm ülkelerde eşzamanlı olarak gerçekleşecek devrimler şeklindeki bir kavrayış olarak gösterdi. Oysa dünya devrimiyle kastedilen, bütünlüklü bir tarihsel kesit içinde cereyan edecek olan devrimler zinciridir. Stalinist bürokrasi, Lenin’in ölümünden sonra Komintern programını da işçi devriminin ilerleyişini kesintiye uğratacak bir aşamalı devrim anlayışı temelinde biçimlendirdi. Böylece uzun bir tarihsel kesit boyunca tüm resmi komünist partilere bu program anlayışı dayatıldı. Devrim sürecini proletarya diktatörlüğü dışında ayrı bir “demokratik iktidar” evresinde durduran bu “aşamacı” yaklaşım, aslında Marksizme aykırı olduğu kadar dünya işçi sınıfının Ekim Devrimi deneyiminin de hiçe sayılmasıydı.

Günümüze gelerek vurgulayacak olursak, devrimci bilinci bu anlayışla köreltilmiş olanların, proletaryanın dünya devrimi anlayışını, gerçekleşmesi mümkün olmayan “komik” bir fantezi olarak kavrayıp durmaksızın alaya almaları boşuna değildir. Marx’tan Lenin’e, Troçki’ye ve diğer devrimci önderlere uzanan kızıl devrimci çizginin, yani öz ve çarpıcı ifadesiyle sürekli devrim anlayışının Stalinist gelenek marifetiyle bu duruma düşürülmesi, günümüzde proleter devrimcilikten nasibini almak isteyen tüm kişilere ibret vesilesi olmalıdır. İşçi sınıfı temelli bir devrimci mücadeleye atılmak isteyen bugünkü kuşaklar daha baştan esaslı bir seçim yapmak zorunluluğuyla yüz yüzedirler. Ya dünya işçi sınıfının devrimci mücadelesini köreltmiş olan Stalinist geleneğin aşamacı, ulusalcı yolundan yürüyüp heder olacaksın! Ya da devrimci Marksizmle donanıp işçi sınıfının enternasyonalist sürekli devrim mücadelesine baş koyacaksın! Bunun dışında bir ara formül yok ve olduğunu düşünenler de merkezciliğin bataklığında debelenip durmaktan asla kurtulamayacaklar!

Ancak bitirmeden önce mutlaka vurgulanması gereken bir başka yön daha var. Bugün gerek ulusal gerek uluslararası düzeyde varlık gösteren tüm siyasal çevreler açısından geçerli olmak üzere, sürekli devrim anlayışına veya geleneğine bağlı olduğunu ilan etmekle de iş bitmiyor. İşçi sınıfının devrim stratejisinin gerçekten benimsenip benimsenmediği konusunda çeşitli örgüt ve çevrelerin kendi iddialarına bakılarak değil, ancak pratikteki siyasal tutumları test edilerek karar verilebilir. Şurası açık ki, günümüz siyaset sahnesinde özelde aşamalı devrim anlayışını ya da genelde Stalinizmi eleştirir görünmekle birlikte, pratik siyasal tutumları bakımından hiç de devrimci proleter bir çizgi tutturamayan pek çok çevre ve örgüt mevcut.

Çarpıcı bir örnek vermek gerekirse, bazı Troçkist çevreler bir yandan sürekli devrim geleneğinin enternasyonal temsilciliğine talip olurlarken, diğer yandan işçi sınıfının devrimci iktidar mücadelesinin kesintiye uğratılması anlamına gelen siyasetler izliyorlar. Venezuela örneğinde geliştirilen Chavez şakşakçılığı bu durumun tam ve tipik bir örneğidir. Oysa Marksist sürekli devrim anlayışını gerçekten benimseyenler, Venezuela benzeri devrimci altüstlüklerin yaşandığı ülkelerde işçi sınıfını iktidara taşıyacak devrim stratejisini yaşama geçirmek için sebatlı bir mücadele yürütürler. Bunu yapmayıp, tam tersine Chavez benzeri pragmatik burjuva sol siyasetçilerine ısrarlı biçimde kızıl gömlekler giydirenlerin nasıl bir siyasal tutum geliştirdikleri yeterince açık değil mi?!