Navigation

Marksizmin Aydınlattığı Gerçekler

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
3.bölüm

Marx ve Engels’in kapitalizmin eleştirisi temelinde yürüttükleri analizler, sosyalizmin bilimsel tarzda kavranabilmesi bakımından birer temel taşı niteliği taşırlar. Gerek Engels gerek Marx, gençlik dönemlerinden başlayarak felsefe çalışmalarının yanı sıra ekonomi politik konusundaki çalışmalarını da ilerletmeye koyulmuşlardır. Marx’ın giderek yoğunlaşacağı bu çalışmalar, Avrupa’da yükselen 1848 devrimci dalgasının yüklediği siyasi görevler nedeniyle bir süre kesintiye uğrar. Marx ve Engels’in birlikte üstlendikleri siyasal ve örgütsel mücadele, 1847 Haziranında Komünistler Birliği adlı örgütün Engels’in öncülüğünde kuruluşuyla ivme kazanır. Bu çabalar temelinde döşenmeye başlanan devrimci temeller, 1848 yılında yine Marx ve Engels’in ortak eseri olan ve işçi sınıfının devrimci mirası içinde kilit bir role sahip bulunan Komünist Manifesto’da daha gelişkin ve sağlam bir düzeye ulaşır. 1848’de Avrupa’yı bir uçtan diğer uca sarsan siyasal devrimler dönemine, Marx ve Engels’in birlikte ya da ayrı ayrı kaleme aldıkları pek çok makale ve çözümleme eşlik eder. Bunların ve ilerleyen zaman içinde buna eklenecek olan bu tür belgelerin tümü, günümüz siyasal ve örgütsel sorunlarının çözümüne eşsiz biçimde ışık tutan zengin bir kaynaktır.

Ekonomi politik

Engels Anti-Dühring’te, ekonomi politiğin insan toplumunda yaşam araçlarının üretim ve değişimini yöneten yasaların bilimi olduğunu belirtir. Ekonomi politik, 17. yüzyıl sonlarında gelişmeye başlamış ve İngiltere’nin kapitalizmde kaydettiği ilerlemenin de bir ürünü olarak 18. yüzyılda o topraklardan yükselen Adam Smith, David Ricardo gibi önde gelen düşünürlerin önemli eserleriyle yol almıştır. Ne var ki Marksizmin genelde Aydınlanma dönemi filozoflarına ve onların yöntemlerine yönelttiği eleştiriler, kapitalist topluma egemen olan iktisadi yasaları keşfetmeye çalışan bu düşünürler için de geçerlidir. Onlar bu yasalara, bir kez bulunduğunda toplumların iktisadi yaşamına ilişkin her şeyi açıklayacak, değişmez ve ölümsüz öğretiler şeklinde yaklaşmışlardır.

Oysa bilindiği gibi, tarih boyunca çeşitli toplumlarda üretim tarzları değişikliğe uğramıştır. Buna bağlı olarak, üretim ilişkilerinden bölüşümün biçimine dek toplumsal yaşamı belirleyen pek çok temel faktör de değişmiştir. Hatırlanacağı üzere, çeşitli halk topluluklarının uygarlık tarihi öncesi, toprakta komünal (ortaklaşa) mülkiyetin hüküm sürdüğü köy topluluklarına, aşiret yaşamına dayanır. Bu toplumsal örgütlenme biçiminde, ürünlerin genelde eşitlik temelinde bölüşümü egemendir. Üretilen ürünlerin komünal topluluğun üyeleri arasında belirgin biçimde eşitsiz bölüşümü başladığında, bu değişim zaten komünal topluluğun dağılmaya başladığının da göstergesi olmuştur. Üretimin komün içi bölüşümünde farklılıkların ortaya çıkması, giderek bu topluluklar içinde sınıf farklılaşmasının doğmasını da getirmiştir. Böylece insan toplumu, sömürenlerle sömürülenler, bunun yansıması olarak egemen sınıfla egemenlik altına alınan sınıf şeklinde bir ayrışmaya uğramıştır. Bu noktadan sonra insanlık tarihi sınıflı toplumların tarihi olarak, çeşitli üretim tarzlarının doğuşuna, yükselişine, gerileyişine, çöküşüne ve yıkılışına sahne olmuştur.   

Marksizm, tüm bu insanlık tarihi boyunca görülen farklı üretim tarzlarının farklı yasalarını keşfetmeye çalıştığı kadar, bunların karşılaştırılmasıyla kavranabilen bazı sonuçları da çıkarsamaya çalışmıştır. Örneğin Engels’in belirttiği üzere, bir üretim tarzı ne denli hareketli, gelişime ve evrime yatkınsa o üretim tarzının uzantısı olan bölüşüm ilişkileri de bu verili tarza o denli daha kısa bir tarihsel dönemde başkaldırmaya başlar. Tarihsel gelişme içinde bu yasayı kanıtlayacak en somut örnek, asya tipi üretim tarzının egemen olduğu eski Doğu toplumları ile kapitalist üretim tarzının karşılaştırılmasıdır. Eski Doğu toplumları başka coğrafyalarda gelişmeye başlayan kapitalizmin dışsal etkisi nedeniyle çözülmeden önce, varlıklarını aynı asya tipi üretim tarzı temelinde değişmeden asırlarca sürdürebilmişlerdir. Oysa birkaç yüzyıllık geçmişe sahip bulunan kapitalizm ve özellikle de büyük sanayi temelinde dünyaya egemen olan modern kapitalizm, çok kısa bir tarihsel dönem içinde sarsıcı bunalımlarla yüz yüze gelmiştir. Günümüzde ise kapitalist sistem, dünyanın tümünde kapitalist üretim ve bölüşüm ilişkilerinin dayanılmaz hale gelen eşitsizliğinin yarattığı yıkıcı bir tarihsel sistem kriziyle boğuşmaktadır.

Ekonomi politik kapitalizmin gelişimine koşut olarak gelişen bir bilim dalı olarak ortaya çıkmıştır. Ancak Marx’a gelinceye dek, iktisat bilimi adına ortaya konan her şey hemen tamamen kapitalist üretim biçiminin doğuşu ve gelişiminin incelenmesiyle sınırlı kalmıştır. Bu sınırlılığı içinde ekonomi politik en gelişmiş haliyle, üretim ve değişimin feodal biçimlerinden arta kalanların eleştirisiyle işe girişmiş ve bunların kapitalist biçimlerle değişmesi gereğine dikkat çekmiştir. Kapitalizmin eleştirisine giriştiği noktada ise ya ütopik düzeyde kalmış ya da kapitalizmin iyileştirilmesine yönelik reformcu veya ahlâkçı öğretiler ileri sürmüştür. Engels’in belirttiği gibi, burjuva ekonomisinin eleştirisini en son sınırına dek ilerletebilmek için üretim, değişim ve bölüşümün kapitalist biçimini bilmek yeterli değildir. Kapitalizm eleştirisini olması gereken ileri noktaya taşıyabilmek için, kapitalizmi önceleyen veya dünyanın farklı coğrafyalarında hüküm süren değişik üretim tarzlarını da hiç değilse ana çizgileri içinde irdelemek ve kapitalizmle karşılaştırmalı olarak değerlendirmek gerekir.

İşte bu gerekli ama o derecede de kapsamlı işin üstesinden gelebilen Marx olmuştur. İnsanlık tarihi içinde burjuva gelişimin öncesinde yer alan çeşitli üretim tarzlarının işleyişine ve bunlara egemen olan farklı iktisadi yasalara dair teorik bilgiler, Marx’ın çözümleme ve değerlendirmeleri sayesinde elde edilebilmişlerdir. Buradan hareketle belirtecek olursak, insanların üretim ve bölüşüm koşulları ülkeden ülkeye ve her ülkede de kuşaktan kuşağa değişmektedir. O nedenle bütün ülkeleri ve bütün tarihsel dönemleri kucaklayan bir ekonomi politik bilimi olamaz. Eğer bir bilim olarak ele alınacaksa, ekonomi politik ancak insanlık tarihi biliminin bir bileşeni olabilir. Fakat bu geniş çaplı bilimsel niteliğiyle ekonomi politik, kuşkusuz bildik burjuva iktisadından çok farklı bir şeyi anlatır.

Burjuva iktisat öğretileri anlamında ekonomi politik ise ancak kapitalist gelişimin başlangıç dönemlerinde görece bir bilimsel karaktere sahip olabilmiştir. Fakat bu niteliğiyle bile özel mülkiyet olgusunun sırlarını çözememiş, bir başka deyişle onu mahkûm edecek tarzda derinlere inememiştir. Özel mülkiyetin tarihsel kökenini, onun toplumsal yaşamda yarattığı sonuç ve sorunları ve burjuva ideolojisinin iddialarının aksine ölümsüz olmadığını ortaya koyan Marksizm olmuştur. Kapitalist toplumda üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet, emekçinin durumuyla emeğin ürünleri arasında giderek büyüyen bir çelişkinin de yaratıcısıdır. İşçi ne kadar çok zenginlik üretirse, kendisi o kadar yoksullaşır. Ne kadar çok meta üretirse, kendi işgücü o kadar ucuz bir meta olur. Kapitalizmde nesnelerin dünyası zenginleştikçe, insanların dünyası sığlaşır ve yoksullaşır. Kapitalizm işçiyi kendi emek ürünü karşısında, sanki yabancı bir nesne karşısındaymış gibi yabancılaştırır.

Kapitalist toplumda sınıf mücadelesinin henüz su yüzüne çıkmadığı bir süre boyunca, burjuva iktisadı yine de bir bilim olarak kalabilmiştir. Örneğin İngiltere’de iktisat bilimi anlamında ekonomi politik, sınıf mücadelesinin henüz az geliştiği bir dönemde doğmuş ve Ricardo (1772-1823) bu bilimsel iktisadın son büyük temsilcisi olmuştur. Onunla birlikte burjuva iktisat bilimi de, zaten aşamayacağı sınırlara gelip dayanmıştır. Ondan sonra, artık Avrupa ülkelerinde burjuvazinin siyasal iktidarı ele geçirdiği koşullarda, burjuvazi ve proletarya arasındaki sınıf mücadelesinin hem teorik hem pratik düzeyde düzen için tehdit edici boyutlara tırmandığı yeni dönem başlar.

Marx bunu, Kapital’in birinci cildinin 1873 tarihli bir baskısına yazdığı sonsözde son derece açık biçimde ifade eder: “Bilimsel burjuva ekonomisinin ölüm çanı çalıyordu. Artık bundan sonra bu ya da şu teoremin doğru olup olmaması değil, ama sermayeye yararlı mı yoksa zararlı mı, gerekli mi yoksa gereksiz mi, siyasal bakımdan tehlikeli mi tehlikesiz mi olduğu söz konusuydu. Tarafsız incelemelerin yerini ücretli yarışmalar, gerçek bilimsel araştırmaların yerini kara vicdanlı ve şeytanca mazur gösterme eğilimleri almıştı.” Marx’ın takiben vurguladığı üzere, hâlâ bilimsel bir değere sahip olduklarını öne sürenler ise sermayenin emrindeki ekonomi politik ile proletaryanın artık görmemezlikten gelinemeyen istekleri arasında uyum sağlama çabasına düştüler. Ve işte bu, “burjuva ekonomisinin iflasının ilanıydı”.

Böylece burjuva iktisat öğretileri bir bilim olmaktan çıkmış ve burjuva ideologlar tarafından kılıktan kılığa sokulan bir politik iktisat, kapitalist ekonominin ideolojisi haline gelmiştir. O nedenle bu gerçeklikten hareketle Marksizm burjuva iktisadın bir bilim dalı olmayıp burjuvazinin ideolojisi olduğunu, politik iktisat olduğunu gözler önüne serer. Marx’ın kapitalist ekonomi üzerine tüm çözümlemeleri, bu politik iktisadın eleştirisidir. Bu politik iktisatta gerçeklik burjuva ideolojisinin hizmetinde ters yüz edilmiştir, ileri sürülen tahliller olanı değil sermaye sınıfının olmasını istediklerini gösterir. O yüzden Marx’ın politik iktisat eleştirisi sözde burjuva iktisat biliminin aldatıcı nesnelliğini ortaya koyar ve onun temel çelişkilerine dikkat çeker.

Burjuva iktisat teorileri üretici emeği insanla ilişkisi içinde değil, yalnızca bir kazanç kaynağı olarak dikkate alır. Bu politik “iktisat bilimi”, işçide ödeme yaptığı bir üretim faktöründen başka bir şey görmez ve işçinin yoksulluğu onu ilgilendirmez. Sermaye için işçi, işletmenin çalışması bakımından gereken zorunlu giderlerden biridir yalnızca. O nedenle burjuva iktisadı işsiz işçiyi de toplumun bir unsuru olarak değil, polisin, mahkemelerin konusu bir suçlu nesne ya da en iyi ihtimalle dinin merhametine terk edilmiş bir zavallı olarak görür. Kısacası, burjuva iktisadı sermaye açısından bir zenginlik bilimiyken, işçiler açısından bir yoksullaştırma bilimidir.

Politik iktisadın eleştirisi

Avrupa’da 1848 devrimlerinin yenilgiye uğramasının ardından Marx Almanya’dan sınır dışı edilir. 1849 yılı ortalarında İngiltere’ye yerleşir ve British Museum’da 1857 yılına kadar sürecek son derece kapsamlı bir araştırmaya girişir. Kapitalist ekonominin eleştirisi bağlamında yürüyen bu çalışma zaman içinde adeta derinlere inen kazılar gibi geliştikçe gelişir. Marx’ın deyişiyle, yaşamının en güzel 15 yılını kapsayan bu çalışmaların ürünü olan elyazmaları 1857 ve 1858 yılları boyunca nice defterleri doldurur. Almanca aslı itibarıyla 750 sayfalık asıl ve 230 sayfalık ekten oluşan bu muhteşem çalışmaya aslında Marx bir ad vermiş değildir. Ünlü defterler, Marx’a ait elyazmaları olarak Moskova’da Marx-Engels-Lenin Enstitüsünde yıllar boyunca saklanır ve ancak 1939 yılında Enstitü tarafından Moskova’da basılarak gün ışığına çıkartılır.

Marx’ın politik iktisadın eleştirisine dair akıl almaz derinlik ve hacimdeki analizlerini gözler önüne seren bu elyazmaları, Enstitünün editörleri tarafından Almancada “taslak” anlamına gelen Grundrisse adıyla adlandırılmış ve o adla basılmıştır. Marx’a ait bu kadar büyük önemdeki elyazmalarının baskısının gecikmesindeki temel etmen ise, bu çalışmada yer alan pek çok tarihsel analiz ve tespitten ciddi biçimde rahatsızlık duyan Stalinist bürokrasinin tutumudur. Bu hususu geçerken kısaca belirtmek gerekirse, Stalinist bürokrasiyi rahatsız eden en önemli yön, Marx’ın asya tipi üretim tarzına ilişkin çözümlemelerinin Stalinist rejimin temel özellikleriyle çağrıştıracağı benzerliklerdir. Bu benzerlikler, Stalinist bürokrasinin egemenliği altında SSCB’nin modern çağda yer alan bir despotik-bürokratik diktatörlüğe dönüştüğünü, egemen bürokrasinin devletlû bir sınıf oluşturduğunu ve eski asyatik toplumlarda görüldüğü üzere devlet mülkiyetine dayanan tipte bir sömürülü toplumun ortaya çıktığını anlatmaktadır. Stalinist bürokrasi aynı nedenle, Kapital ciltlerinin basımı sırasında da bu gerçekleri çağrıştıran bazı kısımlarda tahrifata başvuracaktır.

Grundrisse (Taslak) adıyla basılıp tanınan elyazmaları aslında Marx’ın deyişiyle  “Ekonomi Politiğin Eleştirisi İçin Ön Çalışma”dır. Bu elyazmaları, burjuva iktisadın eleştirisi ve kapitalist üretim tarzının analizi kapsamında gerek Marx’ın sağlığında gerekse onun ölümünden sonra basılacak pek çok esere kaynak teşkil etmiştir. Bu bağlamda anılması gereken bir ilk ürün, Marx’ın sağlığında yayınlamayı düşünmediği ve bu yüzden bir ad da vermediği ve daha sonra Ekonomi Politiğin Eleştirisine Giriş adıyla yayınlanan 1857 tarihli yazıdır. Bunu 1859 yılında basılan Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı adlı kitap ve daha sonra da Kapital ciltleri takip eder. Bu arada, Grundrisse’nin içinde 40 sayfalık yer tutan ve Formen diye basılıp tanınan, asıl olarak da Kapitalizm Öncesi Üretim Biçimlerini (Sermaye İlişkisinin ya da İlkel Birikimin Oluşumu Öncesi Süreci) açıklayan son derece önemli ve ünlü bölümü ayrıca belirtmek gerekir.

Marx’ın 1857 iktisadi bunalımının ortasında hummalı biçimde yürüttüğü yazım faaliyeti Grundrisse diye bildiğimiz not defterlerini doldurduktan sonra, araya maddi sorunlar ve sağlık problemleri gibi bazı kesintiler girer. Fakat neticede Taslak elyazmalarının oluşumunu sağlayan zahmetli yılları takiben Marx, bu kez de 25 yıl sürecek muazzam bir çalışmaya girişir ve Kapital ciltlerini yazmaya koyulur. Böylece bir bakıma, yaşamının geri kalan kısmını da adeta Grundrisse’yi olgunlaştırıp tamamlama çabasına adayacaktır. Marx bu temelde altı bin sayfayı aşkın yazı yazmış, yayınlamaya karar verdiği kısımlardan vazgeçerek yeniden başa dönmüş ve böylece aynı bölümleri defalarca yazmaya girişmiştir. Ne yazık ki ölüm Marx’ın kapısını 1883 yılında, onca ter döktüğü Kapital ciltlerini tamamlayamadan çalar. Marx’ın sağlığında yayınlanan 1867 tarihli birinci cilt haricinde tüm taslak notları ve elyazmaları ise, onun vefakâr ve fedakâr yoldaşı Engels’in çalışma masasında yerlerini alırlar.

Marx’ın elyazmaları Engels’in sebatlı çalışmasıyla yeniden can ve biçim bulmuş ve bu sayede Kapital’in ikinci cildi 1885 yılında, üçüncü cildiyse 1894 yılında basılıp gün yüzüne çıkmıştır. Ölümünden kısa süre önce üçüncü cilde bazı ekleri hazırlayan Engels, daha 1884 yılında Kautsky ve Bernstein’a yazdığı mektuplarda ve 1885 yılındaki bir yazısında ise, Marx’ın defterlerinde “Artı-Değer Teorileri” başlığıyla yer alan kısmı Kapital’in dördüncü cildi olarak yayınlamayı düşündüğünü ve bu metnin büyük ölçüde yayına hazır olduğunu belirtmiştir. Fakat bu tarihsel çalışma bu kez de Engels’in ölümüyle kesintiye uğramış ve elyazmalarının Kapital çalışmasının dördüncü bölümü olarak tasarlanan bir bölümü, Artı-Değer Teorileri adıyla Kautsky tarafından son biçimi verilerek 1910 yılında basılmıştır. Marx’ın elyazmalarından üretilmiş olan bu muazzam diziye bir de 1933 yılında Moskova’da hazırlanarak Kapital’in birinci cildine ek olarak basılan Dolaysız Üretim Sürecinin Sonuçları adlı çalışmayı ekleyebiliriz.

Politik iktisadın eleştirisi bağlamında önde gelen çalışmalar Marx’a ait olsa da, aslında Engels’in Marx’ın tarihsel materyalizm ve kapitalist toplumun analizi bağlamında derinleştirdiği görüşlerine ışık tutan erken bir çalışması mevcuttur. Engels’in 1843 yılında kaleme aldığı Bir Ekonomi Politik Eleştiri Denemesi adlı makalesine değinen Marx, bu çalışmanın, kendi görüşlerini geliştirmesi bakımından belirleyici bir etki yarattığını söyler ve kapitalizmin temel iki kategorisi olan emek ve sermaye konusunda Engels’in başlattığı analizi daha da geliştirmeye koyulur. Nitekim 1847 yılında Brüksel’de Alman İşçileri Birliği’nde verdiği ders notlarından derlenen Ücretli Emek ve Sermaye adlı kitabında yer alan satırlar, Marx’ın daha o zamandan itibaren artı-değer teorisine ilişkin görüşlerini geliştirmeye koyulduğunu gözler önüne serer.

Marx’ın Giriş yazısını kaleme aldığı 1857 yılı, onun Engels’le yazışmalarından anlaşıldığı üzere her ikisinin de yaklaşan büyük ekonomik krize vurgu yaptıkları çalkantılı bir yıldır. Engels’e mektubunda (8 Aralık 1857), iktisadi incelemelerinin ürünü olan analizlerini tamamlamak için, tufan kopmadan hiç değilse genel çizgilerini aydınlığa kavuşturmak amacıyla her gece sabahlara kadar deliler gibi çalıştığından söz eder Marx. Onun Giriş yazısından başlayarak yıllar içinde ortaya koyduğu çözümlemeler, bu deliler gibi çalışmanın derinliği ve kapsamı hakkında fikir vermektedir. Daha Giriş yazısında burjuva iktisatçıların gerçeklikleri çarpıttıkları temel noktaları büyük bir başarıyla gözler önüne sermeye koyulmuştur Marx.

Burjuva iktisatçılar üretimi bölüşümle diyalektik bir bütünlük içinde ele almazlar. Üretim olgusuna adeta tarih dışı ve sonsuza kadar geçerli olacak doğa yasaları benzeri bir nitelik atfederler. Böylece onlar, asıl olarak hizmetinde bulundukları kapitalizmi ebedi bir gerçeklik diye sunarlar. Burjuva yasalarının, insan toplumunun değişmez doğal yasaları olduğu fikrini kuşaklar boyu empoze etmeye çalışırlar. Keza bölüşüm söz konusu olduğunda da, burjuva iktisatçıları ilgilendiren temel husus toplumsal gerçekliklerin açıklığa kavuşturulması değildir. Onların derdi, özel mülkiyetin değişmezliğini savunmak ve bu mülkiyetin güvenlik altına alınmasını sağlamaktır. İşte bu nedenle, burjuva iktisadı bir bilim dalı olmaktan çok bir siyasi savunudur.

Kapitalizm savunucusu bu politik iktisat çatısı altında çeşitli öğretiler ileri sürülmüş, fakat üretim, bölüşüm, değişim, tüketim gibi iktisadi kategoriler daima diyalektik birlikten yoksun, birbirinden kopuk unsurlar şeklinde ele alınmıştır. Oysa bu yaklaşım bütünüyle yanlış ve tarih dışıdır. Çünkü üretim sürecinde yatan temel sırları çözmeden, bölüşüme ve değişime, tüketime hükmeden yasaları anlamak mümkün değildir. Üretimde toplumun üyeleri, doğanın ve giderek gelişen tekniklerin sunduğu hammaddeleri insan ihtiyaçlarına uygun şekilde dönüştürür ve biçimlendirirler. Bölüşüm, bireylerin bu ürünlerin bölüşülmesine hangi ölçüde katıldığını belirler. Değişim ise bireye, bölüşümde payına düşen hisseye karşılık elde etmek istediği ürünleri (metaları) sağlar. Ve nihayet tüketimde ise ürünler bireylerin ihtiyaçlarını giderecek ve bireysel mülk edinmeyi sağlayacak metalar olarak hizmet görürler. Tüm bu momentlerin bileşkesi olan süreçte üretim bir hareket noktası olarak görünürken, tüketim ise bitiş noktası olarak belirmektedir. Bölüşüm ve değişim ise bu iki moment arasındaki orta süreç olarak görünür.

Marx’ın analizi, burjuva iktisatçıların bir kısmının sosyal adalet adına diğer bir kısmına yönelttiği eleştirilerin kofluğunu ve yavanlığını da gözler önüne sermiştir. Böylesi “sosyal adaletçiler”, kapitalizmi sona erdirmek ve böylece gerçek yaşamdaki ilişkileri değiştirmek yerine, sınıflar arasında yalnızca laf düzeyinde kalan sözde bir denge savunusu içindedirler. Uzun bir dönem boyunca Avrupa ülkelerinden hareketle yayılmaya çalışılan “sosyal devlet” masalı da bu yaklaşımın bir uzantısıdır ve kapitalist üretim ilişkilerini ebedi bir gerçeklik olarak ele alıp, toplumsal yaşamdaki eşitsizlik ve adaletsizliğin bölüşüm alanında yapılacak birtakım reformlarla ortadan kaldırılacağını savunan görüşlere çarpıcı bir örnek oluşturur. Bu tür görüşler, kapitalist bölüşümün aslında kapitalist üretimin türevi olduğu gerçeğini gözlerden gizlemeye çalışır. Oysa bölüşüm ilişkileri ve bölüşüm tarzları, aslında verili üretim ilişkilerinin yalnızca görünen diğer yüzünden ibarettir. Örnekse, üretim sürecine ücretli emek biçiminde katılan bir birey, bu üretimin sonucunda bölüşümden de ancak ücreti kadar bir pay alabilir. Kısacası, bölüşümün yapısı tamamen üretimin yapısı tarafından belirlenir.

Toplumsal yaşama egemen olan pek çok unsur arasında diyalektik bir ilişki vardır. Örneğin insan toplumunda işbölümü olmadan değişim denen şey olmaz ve değişimin yoğunluğunu ve tarzını ise üretimin gelişmesi ve yapısı belirler. Özetle, diyalektik bir bütünü oluşturan ögeleri keyfi biçimde bu bütünlükten kopartmak ve böylece içlerinden yalnızca bir veya bir kaçını değişikliğe uğratmak mümkün değildir. O nedenle, kapitalist üretim ilişkilerini aynen muhafaza edip kapitalist bölüşüm ilişkilerini daha adaletli kılma iddiası koca bir palavradan ibarettir. Üretim, bölüşüm, değişim ve tüketim kuşkusuz ayrı ayrı farklı içeriklere sahiptirler, fakat bunların hepsi neticede tek bir iktisadi bütünün ögeleridirler. Bir başka deyişle, bunlar aynı bütünlüğün içindeki farklı momentlerdir, iktisadi gerçekliğin farklı yönleridir.

Marx eşsiz bir çalışmayla, toplumsal olguların ve süreçlerin incelenmesinde doğru yöntemin ne olması gerektiğini açıklığa kavuşturmuştur. Bu yöntemi kapitalist ekonominin analizine en doğru tarzda uygulamak için çaba sarf etmiştir. Onun, kapitalist toplumun kavranabilmesinin hareket noktasını oluşturan çetin bir soruna açıklık getirebilmesi de bu sayede mümkün olmuştur. Bu sorun, yıllardır buna kafa yoran burjuva iktisatçıların bir türlü tatmin edici şekilde açıklayamadığı emek-değer ilişkisidir. Hatırlanacağı üzere, kapitalist toplumdaki gelişmiş şekliyle meta karşımıza ikili bir görünümle çıkar: kullanım-değeri ve değişim-değeri.

Tüm metaların ikili bir karakteri vardır, bir yandan bir toplumsal ihtiyacı giderirler yani bir kullanım-değerine sahiptirler; diğer yandan birbirleriyle değişildikleri için metadırlar ve bu yönleriyle de bir değişim-değeri taşırlar. Engels’in dediği gibi, Adam Smith ve diğer otorite sayılan resmi iktisatçılar, yıllarca açıklama getireceğiz diye işte bu değişim-değeriyle kullanım-değerini türlü işkencelere tâbi tutmuşlardır. Oysa Marx başarılamayanı başarmış, yalın ve tatmin edici tahlilleriyle gerçekleri gözler önüne sermiştir. Onun uyguladığı bilimsel yöntem sayesinde, meta incelenirken burjuva iktisatçıların içine hapsoldukları yüzeysel soyutlamalar kıskacından çıkılabilmiştir. Geçmişten geleceğe ilerleyen üretim sürecinde yer alan tarihsel örneklerin ve tarihsel değişimin kavranması ile birlikte, Marksizm sonunda kapitalizmin gerçeklerini çözümleyebilmiştir. Böylece meta da bizzat değişim sürecinin içindeki ikili görünümünün birliği temelinde kavranabilmiştir.

Kapitalist üretim tarzı genelleşmiş meta üretimine dayanır ve bir toplumda kapitalizm geliştiği ölçüde, insandan insana doğrudan kurulan ilişkilerin yerini metaların değişimi dolayımıyla kurulan ilişkiler alır. Bu durum üreticileri kendi yaratıcılıklarına ve kendi emek ürünlerine yabancılaştırırken, metayı da toplumun adeta gizemli ve fetiş amacı haline getirir. Kapitalist toplumda metalar kullanım-değeri olarak tüketilmeyecekleri ellerden çıkarak, nihayetinde son alıcılar tarafından tüketilecekleri noktaya dek birbirleriyle değişilip dururlar. Böylece kapitalist değiş-tokuş süreci metaların da toplumsal dolaşım alanını oluşturur. Kapitalist üretim tarzı, üreticilerin emek-gücünü de kendileri tarafından tüketilmeyen ve başkaları tarafından satın alınan bir niteliğe büründürmüştür. Bu nedenle işgücü, onun sahibi olan işçi için kapitalist pazara sürdüğü bir değişim-değerinden ibarettir. Fakat onu satın alan kapitalist için bu işgücü, satın aldığı bedelden daha fazlasını kendisine kazandıracak sihirli bir kullanım-değeridir.

İşçilerin çalışmadan ücretlerini alamadıkları hesaba katılacak olursa, henüz ücretini almadan patrona işgücünü sunan bir işçi, aslında karşılığı ödenmemiş bir malı tüketiciye sunarak ona kredi açmış olmaktadır. Fakat bu gerçeklik burjuva ideolojisi tarafından tamamen tersyüz edilir. Oysa bu husus kurcalanacak olursa, işçilere kendilerini “onların ekmek paralarının sağlayıcısı”, “onlara ihtiyaçları için avans veren, kredi açan taraf” olarak gösteren kapitalistlerin yalanı gözler önüne serilir. Açık ki, aslında kapitalistler işçilerin verdiği kredi sayesinde büyümekte ve kapitalist özel mülkiyet sistemine dayanarak başkalarının ürettiğine el koyup saltanat sürmektedirler.

Marx’ın yaşamının en güzel yıllarını vererek yürüttüğü burjuva ekonomi politiğinin eleştirileri, bir burgu gibi giderek daha derine inen analizlerle ilerlemiştir. Katkı’dan Kapital’lere ilerleyen süreç de bizzat bu derinleşen bilimsel yolculuğa tanıklık etmiştir. Marx’ın 1859 yılında basılan Katkı adlı kitabı Engels tarafından çığır açıcı bir eser olarak tanımlanır. Bu kitabın içeriği öylesine yoğundur ki, Marx daha sonra aslında Kapital’in bu çalışmanın devamı niteliğinde olduğunu ve Katkı’nın içeriğinin Kapital birinci cildin ilk üç bölümünde özetlendiğini özellikle belirtecektir. Katkı, Marx’ın kapitalist üretim tarzının gizlerini ele veren sermaye olgusunu son derece kapsamlı biçimde incelemeyi amaçladığı muazzam bir çalışma planının yalnızca Meta ve Para bölümlerinin yazımını içerir.

Katkı’da incelemenin olağanüstü soyutlamalarla ilerleyen karmaşıklığı nedeniyle, daha sonra sıra Kapital ciltlerinin yazımına geldiğinde, Marx değer ve para teorilerinin tarihi üzerine olan kısmı almamıştır. Böylece para bölümünün yazımını daha kısa tutmuş, meta üzerine olan incelemesini genişletmiş ve asıl ağırlığı ise sermaye bölümüne vermiştir. Bu muazzam çalışmaları temelinde Marx, artı-değer sorununun çözümünü de parlak biçimde geliştirmiştir. Onun bu analizler ve sonuçlar külliyesi, kapitalizmin sırlarını ele veren eşsiz bir derinliğe sahiptir. Bu bağlamda çarpıcı bir örnek olarak, Engels de artı-değer çözümlemesinin Marx’ın Kapital yapıtının en çığır açıcı başarısı olduğunu vurgular. Marx’ın, konuya nispeten daha tutarlı şekilde yaklaşan Ricardo gibi nitelikli burjuva iktisatçıların bile çözemedikleri bir sırrı aydınlatarak sosyalist düşüncenin üstünlüğünü kanıtladığı gün gibi aşikârdır.

Bu noktada vurgulamak gerekirse, kapitalist üretimin amacı toplumsal ihtiyaçları karşılamak üzere kullanım-değerleri üretmek değil, kâr için değişim-değeri ve artı-değer ürettirmektir. Artı-değer üretimi olmaksızın kapitalizmin ayakta durması ve sermayenin büyümesi mümkün değildir. Artı-değer üretiminin sırrı, sermayenin işçinin üretim sürecinde sarf ettiği emeğin bir bölümüne hiçbir karşılık ödemeden el koymasında yatar. İşçinin, çalışılan bir işgününden sonra işgücünü tekrar patronun kullanımına sunabilmesi için onu yeniden üretmesi zorunludur. İşte düşük ya da görece yüksek, işçiye ödenen ücret aslında yalnızca bu yeniden üretim için gerekli olan emeğin karşılığıdır. Ne var ki, bir işgünü içinde işçinin bu gerekli zamanı tamamlamasıyla işgünü asla sona ermez. İşçinin o işgünü içindeki çalışması bu noktadan sonra da devam eder ve bu artı-zaman içinde işçi patron için bir artı-emek sarf eder. İşte bu artı-emek, patronun karşılıksız el koyduğu artı-değerin kaynağıdır. Kapitalist üretim sürecinde yaratılan bir değer nasıl ki şu kadar saatlik emeğin maddeleşmiş haliyse, artı-değeri de işçilerin karşılığını almadan çalıştıkları artı-emek zamanının maddeleşmiş hali olarak kavramak mümkün ve gereklidir.

Marx kapsamlı çalışmalarıyla, burjuva iktisatçıların itiraftan kaçındıkları gerçekleri de birer birer gün yüzüne çıkartmıştır. Onun bu bağlamdaki muazzam tespitleri, toplumsallaşan üretici güçlerle kapitalist üretim ilişkileri ve mülk edinme tarzı arasında giderek derinleşen ve keskinleşen çelişkinin bu sistemi kaçınılmaz olarak derin sarsıntılara sürükleyeceğinin açık bir habercisidir. Nitekim burjuva iktisatçıların kapitalist düzeni ayakta tutma çabasıyla ürettikleri bilim dışı iktisadî analizlere karşın, bu sistemin günümüzde yaşadığı tarihsel bunalımı kavrayabilmemiz Marx’ın ufuk açıcı çözümlemeleri sayesindedir.

Günümüz gerçeği

Kapital’in üçüncü cildinde yer alan satırlarında, Marx, belirli bir olgunluk aşamasına ulaştıktan sonra bu özgül tarihsel biçimin (kapitalizmin) ortadan kalkacağını ve yerini daha yüksek düzeydeki bir üretim tarzına (sınıfsız ve sömürüsüz topluma) bırakacağını açıkça ifade etmişti. Kuşkusuz bu yaklaşım bir kehaneti değil, bilimsel bir çözümlemeyi yansıtıyordu. Aynı yerde Marx, kapitalizmin bu yıkılmaya yüz tutmuş köhnemiş ve çürümüş halinin kendini tarihsel bir bunalımla dışa vuracağına da dikkat çekmişti. Bu tür bir bunalım gelip çattığında, kapitalist bölüşüm ilişkileri ve bunların tekabül ettiği üretim ilişkilerinin, üretici güçlerin gelişme düzeyiyle girdikleri çatışma görülmemiş bir derinlik ve genişlikle kendisini belli edecekti. İşte kapitalizmin günümüzde yaşanan tarihsel bunalımı Marx’ın bu tespitlerinin doğruluğunu kanıtlıyor ve bunların önemini yüzlerce misliyle önemli ve yakıcı kılıyor.

Yine Engels’in Anti-Dühring’te dikkat çektiği üzere, bir üretim biçimi evriminin yükselme çizgisi üzerinde bulunduğu sürece, bu düzenin bölüşüm ilişkilerinin zarara uğrattığı insanlar tarafından bile alkışlanıyor. Buna en tipik örneklerden biri, kapitalizmin İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki yükseliş döneminde Avrupa işçi sınıfının “refah devleti” uygulamaları adı altında gözünün pek güzel boyanabilmesidir. Çünkü genelde belirtmek gerekirse, kapitalizmin görece olağan dönemlerinde kapitalist bölüşüm ilişkilerinin eşitsizliği sömürülen işçi-emekçi kitlelerin gözüne pek de batmaz. Bu durum devam ettiği sürece, geniş kitleler bu eşitsizliklere dikkat çeken öncülerin eleştiri ve çağrılarına fazlaca kulak asmazlar. Geniş kitleler toplumsal eşitsizlikleri ve bölüşümdeki haksızlıkları, ancak verili üretim biçimi tarihsel bir inişe geçtiğinde ve eski toplumun içinde gelişen üretici güçler artık verili üretim ilişkilerine isyan ettiğinde görmeye, dert etmeye başlayabilirler. Toplumsal yaşama ve tarihe dair bu değerlendirmelerden günümüz için pek çok önemli ders çıkartılabilir.

Bu bağlamda altını çizerek belirtmek gerekirse, kapitalizmin İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki debdebeli yükseliş dönemleri artık tarih olmuştur. Gelişkin kapitalist ülkelerde vaktiyle yaşanan ekonomik yükseliş dönemi sayesinde uygulanabilen “refah politikası”, “sosyal devlet” benzeri göz boyayıcı kapitalizm günleri sona ermiştir. Kapitalizm günümüzde derin bir sistem krizinin tetiklediği büyük toplumsal sarsıntı ve çalkantılar dönemine girmiştir. Bu durum, belirli bir zaman dilimi boyunca “öldü”, “bir daha dirilmeyecek” denilen devrimci düşünce ve mücadeleler döneminin de yeniden yükselişe geçtiğinin habercisidir. Unutulmamalı ki, bir ideoloji ancak kitleleri harekete geçirebileceği nesnel koşullar olgunlaştığında cansız bir düşünce yığını olmaktan çıkıp yaşamda fiili bir rol oynamaya başlayabilir. Zamanı gelmemiş düşünceler ise, isterse geniş işçi-emekçi kitlelerin çıkarları açısından milyon kere haklı olsunlar, kitleler tarafından benimsenip maddi güce dönüşemezler. İşte tüm bu tarihsel gerçeklikler, Marksizmin asıl şimdi zamanının gelmeye başladığını müjdeliyor.

Unutulmamalı ki, Marksist düşüncenin temellerinin atıldığı dönem işçi sınıfının ve onun devrimci eyleminin gelişimi bakımından erken bir dönemdi. Buna rağmen, bilimsel bir düşünce üretimi olarak Marksizm doğuşundan itibaren çağının tüm bilimsel ilerlemelerini devrimci düşünce potasında eriten üstün bir sentez gücüne sahip oldu. Bu sayede işçi sınıfının bu düşünce ve eylem kılavuzu, toplumsal gelişim yasalarını kavrama ve gelişimin ana eğilimlerini kestirme kudretini içerdi.

Ne var ki sınıf mücadelesi tarihinin Ekim Devrimi benzeri sıçrama noktaları hariç, işçi sınıfının kitlesel mücadelesinin zayıf düştüğü tüm dönemlerde Marksizm kitle mücadelesine fiilen önderlik etmekten ziyade akademik dünyanın bir uğraş alanı gibi göründü. Böyle olduğu ölçüde, Marksizm ne yazık ki adeta bir okumuşlar sultasına, tepedeki aydın elitler arasındaki söz dalaşlarına indirgendi. Marksizmin işçi-emekçi kitlelere yabancı ve uzak geldiği dönemler, aynı zamanda egemen burjuva ideolojisinin çok güçlü olduğu ve kitleleri kolayca etkisi altına alan güçlü saldırılar yürüttüğü dönemlerdi. Bunun yanı sıra, Sovyetler Birliği’nin bürokratik bir rejime dönüştüğü tarihsel kesit boyunca kendini hâlâ Marksist gösteren ama kitlelere haliyle itici gelen Stalinizm, dünya genelinde sosyalizm aleyhine olumsuz bir iklim yaratmıştı.

Oysa günümüzde bu tür öznel faktörler bakımından da dünya büyük bir değişim sancısı içinde bulunuyor. Yakın tarihin, dünya işçi-emekçi kitlelerinin zihninde sosyalizm ve Marksizm adına kötü çağrışımlar yaratan Stalinizm egemenliğindeki Sovyetler Birliği bugün artık yok. Yine geçmişteki bu “reel sosyalizm” sayesinde adeta resmileşen ve küçük-burjuva okumuşların uğraş alanı, ikbal kapısı haline gelen sözde komünist hareketler de bugün nesnel temelini, inandırıcılığını ve cazibesini tamamen yitirdi. Bu durum, geçmişteki hatalardan gerekli dersleri çıkartarak günümüzde mücadeleye gerçekten yol gösterebilecek nitelikte Marksist sınıf devrimcilerinin ortaya çıkması ve güçlenmesi bakımından meydanın temizlenmesi anlamına geliyor. Fakat kuşkusuz günümüz koşulları, bu gibi olumlu faktörlerle bunların kısa sürede sıçramalı gelişimini engelleyen bir yığın olumsuz faktörün bileşkesi gibi. Özetle, sosyalizm mücadelesini sağlam temellerde yoluna koyabilmek için ihtiyaç duyulan sonuçlara bir çırpıda ve kendiliğinden ulaşılamayacağı açık. Ama hiç değilse bu uğurda çaba sarf edecek olanlar açısından geçmişin olumsuz koşulları değişikliğe uğramış bulunuyor.

Kuşkusuz en önemli değişim kapitalist düzenin içine düştüğü durumdur. Burjuvazinin Marksizme karşı yürüttüğü ideolojik bombardıman, ne kadar devam ettirilmek istense de, kapitalizmi çıkmaza sürükleyen büyük bunalım tarafından güçsüz düşürülmüştür. İnsanlığı sınıfsız, sömürüsüz ve güzel bir geleceğe kavuşturacak olan mücadelesinde proletaryaya yol gösteren Marksizm, yeniden ve tarihsel deneyimle de beslenerek daha sağlıklı temellerde güç kazanma potansiyeline sahiptir. Şimdi teorinin önemini ve fakat onun bir dogmalar yığını olmadığını bilerek, tüm dikkatleri sınıfın devrimci tarzda örgütlenmesine ve devrimci eylemin doğru kanallardan akıtılmasına odaklamak gerekiyor.