Navigation

Kızıl Kanatlı Rosa

2.bölüm

Rosa Luxemburg’un devrimci Marksizmi savunma çabası içinde çarpıcı biçimde öne çıkan konulardan birini, onun reformizme karşı yürüttüğü ideolojik-teorik mücadele oluşturuyor. Bu konunun geçmişte büyük bir önem kazanması, o yıllar boyunca Avrupa sosyalist hareketinde yaşanan bazı somut gelişmelerin bir sonucuydu. Marksizmin toplumsal devrim anlayışının karşısına dikilen reformist çizgi 1890’lar ve sonrasında Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) içinde giderek güç kazanmış ve bu partinin geniş etkinlik alanı nedeniyle de II. Enternasyonal’de egemen eğilim haline gelmişti. Engels’in ölümünden sonra II. Enternasyonal’i ve II. Enternasyonal partilerini adım adım uzlaşmacı ve işbirlikçi bir çizgiye çeken reformizmin yükselişinde en büyük pay da kuşkusuz Eduard Bernstein’a aitti.

Bernstein’ın görüşleri pek çok açıdan Marksizmin devrimci çizgisine bir saldırı niteliği taşır. Bernstein bu saldırısını başlangıçta kuşkusuz Marksizmden açık bir kopuş biçiminde ortaya koyamamıştır. Bunun yerine, görüşlerini ve tezlerini, değişen somut koşullar gereği Marksizmde yapılması gereken masumane bir “yenileme” (revizyon) olarak sunmuştur. Oysa düşünsel alanda onun giriştiği eylem, düpedüz, Marksizmin devrimci özünü karartan ve eylem çizgisini saptıran bir revizyondur. İşin özünü vurgulamak gerekirse, Bernstein’ın yaptığı revizyonun içeriği ve kapsamı aslında devrimci mücadelenin tam anlamıyla inkârı anlamına gelir.

Bernstein kapitalizmi devrimci tarzda yıkarak ondan kurtulmayı değil, kapitalizmi reformlarla ehlileştirerek yaşatmayı esas alır. Ona bakılacak olursa, talep edilecek reformlar sayesinde kapitalist devleti de demokratik tarzda dönüştürmek mümkündür! Bu nedenle aslında siyasal bakımdan Bernstein’ın yaptığı, işçi mücadelesi alanından çaktırmadan uzaklaşmak ve reformist bir burjuva siyasetini biçimlendirmektir. Avrupa ülkelerinde sosyal demokrasi akımı olarak ete kemiğe bürünen burjuva sol siyasetin, neticede Bernstein ve benzeri dönek Marksistlerin çaba ve katkılarıyla vücut bulduğu da aşikârdır. Öte yandan, burjuvazi de kitleleri havuç politikasıyla avutup yatıştırmak istediğinde, her zaman bu tür siyasi akım ve siyasi düşünürlere ihtiyaç duymuş ve meydanı bu gibilerin hizmetine açmıştır.

Bu olgular kapitalizm altında dünden bugüne yaşanmış gerçeklerdir ve bugün de burjuvazinin, sırası geldiğinde yine Bernstein’lara ihtiyaç duyacağı açıktır. Kapitalizmin tarihinin defalarca örneklediği üzere, bu sistem yaşanan büyük krizler nedeniyle işçi ve emekçi kitleler tarafından daha bir sorgulanır hale geldikçe, burjuva düzen güçlerinin bir bölümü faşizm gibi açık baskı politikalarına yönelir. Bir başka bölümü ise, kapitalizmi daha istikrarlı biçimde ve daha uzun zaman boyunca yaşatabilme kaygısıyla havuç politikasına, reform vaatlerine sarılmak ister. Bu tespitler yalnızca tarihsel geçmişi ilgilendiren ya da teorik soyutlamalar mahiyetindeki bir takım çıkarsamalardan ibaret değildirler. Günümüz koşullarında dünya ölçeğinde yaşanan siyasal gelişmeler ve ideolojik propagandalar, bu tespitlerin güncelliğini ve somutla bağını fazlasıyla doğrulamaktadır. Kapitalizmi reforme ederek katlanılır kılmaya yönelik bayatlamış fikirler, bugünlerde kimi burjuva ideologlar veya sol akademisyenler tarafından mal bulmuş mağribi edasıyla piyasaya sürülmektedir.

Yaşanan siyasal istikrarsızlık ve kaos döneminde önümüzdeki sürecin, birbiriyle çelişen ve çok yönlü siyasal gelişmelere açık olduğunu vurgulamak gerekiyor. Bununla birlikte, muhtemel gelişmelerin tartıştığımız konuyla doğrudan ilgili bir boyutuna özellikle dikkat çekmek yararlı olacak. Yaşanan sistem krizinin tetiklediği siyasal sarsıntılar devrimci düşünceye yeni bir ivme kazandırıp Marksizmi güncel ve önemli kıldıkça, revizyonizm ve reformizm cephesinde de “daha adil bir kapitalizm”, “yeni bir kapitalizm” türünden saçmalıkların üretimine hız verilecek. Oysa diyebiliriz ki, kapitalist sistem devam ettiği sürece aslında bir bakıma güneşin altında hiçbir şey yeni değil. Fakat bu genellemenin yalnızca yukarda değindiğimiz hususla sınırlı olmayan farklı bir boyutu da bulunuyor. Burjuva düşün dünyası Bernstein gibi reformistleri parlatıp öne çıkardığı sürece, Rosa gibi devrimci Marksist önderlerin reformizme karşı yürütmüş oldukları mücadele de öneminden ve güncelliğinden hiçbir şey yitirmeyecek.

Bernstein’ın tahrifatları

Bernstein işçi sınıfının mücadele tarihine Marksizmde gerçekleştirdiği büyük revizyonla geçti. Bernstein’a göre işçi sınıfının devrimci programının nihai amacı en iyi ihtimalle güzel bir düşü dile getirmekte, fakat pratik eylem açısından hiçbir değer ifade etmemekteydi. Onun devrimci amacın önemini inkâr eden bu yaklaşımı, zaman içinde ün kazanan bir ifadesinde yansımasını bulmuştu: “Ne olursa olsun, nihai amaç benim için hiçbir şeydir; hareket ise her şeydir.” Bu reformist teorisyen, Marx’ın öngörülerinin tersine kapitalizmin çelişkilerinin keskinleşmediği ve keskinleşmeyeceği görüşünü ortaya attı. Sermayenin uyumunu sağlayan tröstler, kredi mekanizmaları vb. sayesinde sistemin anarşik doğasının düzelmekte olduğunu, düzenin demokratikleşeceğini, işçi sınıfının yaşam ve çalışma koşullarının giderek iyileşeceğini iddia etti. Bu yaklaşımlarının doğal bir uzantısı olarak da, işçi hareketinin özsel niteliğini demokratik ve sosyalist bir reform hareketi olarak tanımladı. İşçi hareketi kendini bu reformların adım adım gerçekleştirilmesi çabasına hasretmeli ve siyasal iktidarın devrimci yoldan ele geçirilmesini düşlememeliydi.

Bernstein’ın çeşitli makaleleri ve Sosyalizmin Ön Koşulları adlı kitabı onun bu evrimsel sosyalizm anlayışını ortaya koyar. Söz konusu kitapta yer alan ve Rosa’nın yaman bir dille eleştirdiği başlıca hususlardan biri de, Engels’in önemli bir değerlendirmesiyle ilişkilidir. Engels, Marx’ın Fransa’da Sınıflar Savaşı’na yazdığı 1895 tarihli Önsöz’de yasal mücadele araçlarından yararlanmanın önemine değinmiştir. Fakat onun bu değerlendirmesi, dönemin bazı sosyalistleri tarafından legalizme yontacak biçimde yorumlanmıştır. Bu tür çarpıtmalarla kendisini yasalcılık aşığı biri olarak göstermek isteyenlere Engels’in ne denli öfkelendiği ve bu duruma göz yuman Bebel’leri sert bir dille eleştirdiği hatırlanacaktır.

Geçmişte bu olayların yaşanmasına rağmen, Bernstein, Engels’i bir kez daha tahrif edecek ve onun değerlendirmesini kendi legalist planlarına alet etmeye teşebbüs edecektir. Bernstein’ın iddiasına göre, güya Engels Önsöz’de “sosyal demokrasinin gelişmesi için yasal araçların, yasadışı araçlara ve şiddete dayanan devrime göre çok daha uygun olduğunu” söylemiştir. Böylece Bernstein, Engels’in düşüncelerinden uzaklaşır ve tamamen kendi çarpıtmalarına dayanarak, devrimci şiddetin işçi sınıfı ve sosyalistler tarafından reddedilmesi gerektiği sonucuna çıkar. Ona göre dönemin işçi partisinin (Sosyal Demokrat partinin) esas görevi, parlamenter mücadele temelinde “oylarının kesintisiz bir şekilde artması için çalışmak” olmalıdır.

Bernstein’ın yaptığı, Engels’in “değişen koşullarla birlikte taktiklerin gözden geçirilmesi gerektiği” tembihinin ardına sığınarak Marksizmde esaslı bir çarpıtma harekâtına girişmek olmuştur. İşte II. Enternasyonal partileri, neticede bu gibi çarpıtma ve siyasal manevralara bağlı olarak Marksizmden uzaklaşmış ve giderek burjuva solun işçi hareketi içindeki uzantılarına dönüşmüşlerdir. Rosa Luxemburg ise, daha Bernstein’ın tahrifat teşebbüslerini yakaladığı bir noktada bu duruma şiddetle karşı çıkar ve tüm gücüyle, Engels’in gelecek kuşaklar tarafından yanlış anlaşılmasını engellemeye çalışır.

Bu bağlamda öncelikle kavranması gereken husus, Engels’in Önsöz’de barikatlara karşı yasal mücadelenin önemine değinirken konuyu hangi somutlukta ele aldığıdır. Rosa’nın da açıklığa kavuşturduğu üzere, Engels konuyu tamamen olağan dönemlere özgü günlük mücadele sorunu bağlamında işlemiştir. Engels yalnızca, uzun süren bir baskıcı yönetim döneminden sonra işçi sınıfının mücadelesini güçlendirmek bakımından yasal araçlardan yararlanmanın önemine dikkat çekmek ister. Proletaryanın güç toplaması bakımından yasal araçların önemi vurgulanırken, kuşkusuz kastedilen kapitalizmi yıkma noktasındaki bir proletarya değil, henüz düpedüz kapitalizmin egemenliği altındaki bir proletaryadır. Kısacası, yasal olanaklardan yararlanma vurgusu, proletaryanın iktidarı ele geçirme noktasında burjuva devlet mekanizmasını kırıp parçalama görevini asla ortadan kaldırmaz. Zaten, Engels’in söylediklerinden maksadını aşan yasalcı sonuçlar çıkartmaya çalışmak Engels’in devrimci özüne ihanet anlamına gelir. Yaşamı boyunca savunduğu görüşlerin bütünlüğü göz önünde bulundurulacak olursa, parlamentarizmden doğabilecek aşırılıkları protesto edecek ilk kişinin Engels olacağı açıktır.

Bernstein’ın Marksizmde yarattığı tahrifat kuşkusuz yalnızca bu tür örneklerden ibaret değildir. Marksizmi terk ettiği ölçüde, o, üretimin toplumsallaştırılması zorunluluğunu da görmezden gelmeye başlamıştır. Ekonomik temelde de devrimci mücadele gereğini inkâr ederek, ticaretin ve tüketim kooperatiflerinin reforme edilmesini istemekle yetinme noktasına kaymıştır. Bunun anlamı, Marksizmin temel direklerinden birini oluşturan materyalist tarih anlayışının reddedilmesidir. Böylece, Rosa’nın ifadesiyle, Marksist sistemin harikulâde simetrik ve gurur duyulan yapısı Bernstein’ın elinde bir döküntü yığını haline getirilmiştir. Avrupa sosyal demokrat hareketinde Marksizmin sınıf mücadelesi anlayışı terk edilmiş ve siyasal mücadele çizgisi liberal burjuva siyaseti düzeyine indirgenmiştir.

Devrimci Marksizm sınıf egemenliğinden bağımsız bir demokrasi olamayacağını gözler önüne serer. Demokrasi mücadelesi bağlamında devrimci proletaryanın hedefini de, işçi iktidarının kurulması ve Komün tipi bir demokrasinin tesisi oluşturur. Ne var ki, Marksizmin revize edilmesi ve devrim anlayışının yerine reformizmin geçirilmesiyle oluşturulan bir “sosyalizm” akımının, demokrasi kavrayışı bakımından da büyük tahrifatlar zemininde hareket edeceği açıktır. Nitekim Bernstein, işçi sınıfının vereceği demokrasi mücadelesi konusunda da Marksizmi çarpıtmış ve bu bağlamda görevi burjuva demokrasisinin yaşatılması, yerleştirilmesi ve genişletilmesi ile sınırlı bir parlamenter mücadele anlayışına indirgemiştir. Bu temelde, özünde bir burjuva devlet biçimi olan parlamenter demokrasiden başka bir demokrasi tanımayan ve istemeyen bir “sosyalizm” akımı yaratılmıştır. Bu akım günümüzde de sosyal demokrat ya da reformist sosyalizm biçimindeki siyasal çizgiler olarak varlığını sürdürmektedir. Bu tür siyasi çizgiler, işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelesini sulandırıcı, baltalayıcı ve geriye çekici ciddi bir tehlike kaynağıdır.

Revizyonizmin Marksizmde yarattığı bir başka büyük tahrifat ise, devletin verili düzen çerçevesinde egemen sınıfın devletinden başka bir şey olamayacağı gerçeğini karartmasıdır. Tüm devlet tipleri için geçerli olmak üzere, esasında devlet bütün toplumun değil egemen sınıfın temsilcisidir. Revizyonistler gerçekliği tam da bu noktada çarpıtarak, devleti tüm toplumun temsilcisi gibi göstermişlerdir. Bu sayede de, kapitalizm altında güya tüm topluma adaletli biçimde hizmet edecek ve kapsamlı sosyal reformları gerçekleştirecek bir “sosyal devlet” palavrası yaratılmıştır. Çok iyi hatırlanacağı üzere, özellikle Avrupa’da II. Dünya Savaşı sonrasından 80’lere dek bu tür palavralarla işçi sınıfının bilinci alabildiğine bulandırılmış ve işçi hareketi reform beklentileriyle kapitalist düzene entegre edilmiştir. Bugün de genelde reformizm ve özelde Avrupa sosyalizmi geçmiştekine benzer uğursuz görevlerle iş başındadır. Şimdi de işçi sınıfının devrimci mücadeleye atılması, bugünkünden farklı bir kapitalizm olabileceği yalanıyla engellenmeye çalışılmaktadır.

Revizyonizmin işçi sınıfının devrimci mücadelesinde yarattığı tahribatın bir boyutu da kuşkusuz örgütsel sorunlara uzanır. Marksizmi revize etme teşebbüsünü, eleştiri özgürlüğü bahanesinin ardına sığınarak yürütmüştür Bernstein. Fakat Rosa Luxemburg’un bu tür hassas konular karşısındaki devrimci ve uyanık tutumu oportünizmin maskesini kısa sürede alaşağı etmiştir. Rosa Eylül 1899 tarihli Eleştiri ve Bilim Özgürlüğü adlı makalesinde, Bernstein zihniyetinin devrimci örgütte yerinin olamayacağını açıkça ifade eder: “Bizi amacımıza yönelten eleştirileri ve bizi amacımızdan uzaklaştıran eleştirileri aynı şekilde karşılasaydık, bir mücadele partisi değil, bir gevezeler birliği olurduk”. “Kimseyi saflarımızda yürümeye zorlamıyoruz” der Rosa ve devam eder: “ama biri bunu kendi iradesiyle yapıyorsa, bu, ilkelerimizi kabul ettiği anlamına gelir. Öte yandan, programımızın ve taktiğimizin temelini her gün tartışma konusu yaparsak; artık sağlam, dokunulmaz, sınırlanmış hiçbir şey kalmayacağına göre anarşistlerin, nasyonal sosyalistlerin, ahlâk reformu taraftarlarının özgür eleştiri adına partiye kabul edilmemeleri için neden kalmayacaktır. O zaman belirli ilkelerle diğer partilerden ayrılan siyasi bir parti olma kimliğinin ortadan kalkacağı da açık bir gerçektir”.

Böylece Rosa, eleştiri özgürlüğü gibi bir hakkın sınıflar üstü veya burjuva akademik tarzda yorumlanamayacağını bugünün kuşaklarına da çarpıcı biçimde gösteren bir tutum sergilemiştir. Bunu Rosa’nın yapmış olması önemlidir, çünkü o, Marksizmi güçlendirecek olan bir eleştiri özgürlüğünün her zaman ateşli bir savunucusudur. Örneğin konu Marksizmi kendi akademik çıkarları adına donuklaştırmaya yeltenenler olduğunda, Epigonlar Marksist Teoriyi Ne Hale Getirdiler makalesindeki şu unutulmaz satırlarla gürler Rosa: “Marksizm, yeni bilgiler edinmek için aralıksız mücadeleyi öngören, donmuş ve kesin kalıplardan başka bir şeyden iğrenmeyen ve hayati gücünü öz-eleştiri silahlarının şakırtısı ile tarihin yıldırım darbelerinde bulan bir devrimci dünya görüşüdür”.

Rosa’nın devrimci değerlendirmeleri sayesinde tarihsel bir derse dönüşen Bernstein örneği, genelde oportünizmin, revizyonizmin ya da inkârcılığın duru durağı olmayacağını gözler önüne sermektedir. Bir kez bu yolu tutanların, eğik düzlemlerin üzerinden kayarak dibi boylayacağı aşikârdır. Nitekim başlangıçta Marksizmde “makul” görünen revizyonlar yapma iddiasıyla yola çıkan Bernstein kuşkusuz o noktada durmamış ve bu uğursuz yolculuğunu işçi sınıfının nesnel varlığını dahi reddederek noktalamıştır. “Bernstein için işçi sınıfı sadece düşünce bakımından, politik açıdan değil, aynı zamanda ekonomik açıdan da birbirleriyle ilişkisi olmayan tek tek kişilerin oluşturduğu bir topluluktur.” (Rosa Luxemburg, Sosyal Reform Ya da Devrim, Ma-ya Yay., Birinci baskı, s.106) Bu revizyonist teorisyen, siyasal yolculuklarını Marksizmin inkârı ile sonlandıran tüm döneklerin mükemmel bir prototipini oluşturur. Belli ki, Bernstein’ın açtığı yoldan ilerlemek isteyip proletaryaya defalarca “elveda” diyen akademik solcular hiç eksik olmamıştır ve de olmayacaktır. Sosyalist mücadele saflarından liberal burjuva siyaset saflarına sıçrayışların geçmişte kalmadığı ve bunun günümüzde de sıkça yaşanmakta olduğu unutulmamalıdır.

Sosyal reform mu sosyal devrim mi?

Marksizm sosyal reformlar ile sosyal devrim arasındaki ilişkiyi araç-amaç diyalektiği temelinde ele alır ve açıklar. İşçi sınıfının devrimci mücadelesinde sosyal devrim bir amaç, sosyal reformlarsa araçtır ve sınıfın devrimci programı da bu anlayışla ve bütünsellik içinde ifade edilmelidir. Ancak revizyonist ve reformist solun bambaşka bir yol tuttuğu ve bir araç olan sosyal reformları amaçlaştırdığı da bir gerçektir. Oysa “yasal reform çabalarının, devrime bağlı olmayan kendi başına bir itici gücü yoktur”. (Rosa, age, s.94) Fakat revizyonizm (ya da reformizm), parlamenter ve sendikal mücadele temelinde kapitalizme karşı elde edilecek kısmi zaferlerin sürdürülmesiyle günün birinde sömürüye son verilebileceğini savunur. Böylece Marksizm iğdiş edilmiş ve kapitalizme karşı mücadele anlayışı da ancak burjuva demokratların ağız tadına ve kabulüne uygun düşecek bir düzeye indirgenmiştir. Esasen bu tür sol akımlar, son tahlilde kapitalizm çerçevesi dışına taşmayan bir muhalif konumla yetinen ve zaten yaşam tarzları da buna uygun olan burjuva demokratların ürünüdür.

Gerek geçmişteki gerekse günümüzdeki revizyonist ve reformistlere göre, kapitalist düzeni kökünden sallayıp yıkacak gerçek bir toplumsal devrim sadece bir kuruntudan ibarettir. Böyle düşünenler devrimcileri de hep aşırı ve hayalci unsurlar olarak değerlendirir ve buna karşı kendi gerçekçilikleri ile pek övünürler. Oysa revizyonizmin ya da reformizmin burada “gerçekçilik” diye algılatmak istediği, aslında toplumsal yaşamda gerçekleşebilecek ve gerçekleştirilmesi gereken hedefleri karartan bir tutuculuktan ibarettir. Sorunun derinlerine inilip dikkatlice irdelenecek olursa, tarihsel açıdan aşılması gereken bir toplumsal düzenden devrimci tarzda kurtulmanın pekâlâ mümkün ve gerekli olduğu görülecektir. Fakat tarihsel bakımdan vadesini doldurmuş adaletsiz bir düzenin bazı reformlarla ıslah edilip, yeni ve adaletli bir düzen haline getirilebildiği ise hiç vaki değildir.

Reformizm işçi hareketi içinde etkili olduğu ölçüde, devrimci mücadeleyi gerek ulusal gerek enternasyonal düzeyde güçsüz düşüren bir zehir tesiri yaratır. O nedenle de reformizme karşı mücadele Marksizmin doğuşundan bu yana her zaman için büyük önem taşımıştır. Bu bakımdan Rosa Luxemburg’un SPD ve II. Enternasyonal içinde erken ve etkin biçimde yürüttüğü kavga gerçekten de çarpıcı bir örnek oluşturur. Bernstein’ın “nihai amaç hiçbir şeydir” şeklindeki ünlü formülünün Marksizmin esaslı bir revizyonu anlamına geldiğini parlak biçimde teşhir etmiştir Rosa. O ve onun gibi devrimci önderlerin, Marksist mevzileri ideolojik-teorik ve politik açıdan korumaya yönelik örnek tutumları asla tarihin tozlu sayfaları arasında unutulmaya terk edilemez. Bunları yeniden ve yeniden gün ışığına çıkarmak ve unutturmamak devrimci bir görevdir.

Bernstein revizyonizmini mahkûm ederken Rosa’nın vurguladığı son derece önemli bir husus burada hatırlanabilir. Aslında işçi sınıfının devrimci mücadelesi açısından “nihai amaç her şeydir!” ve bu amaç olmadan gündelik mücadele de düzen içi bir niteliğe hapsolarak soysuzlaşır. SPD’nin 1898 Stuttgart kongresinde Rosa, verdiği raporlarla parti delegelerinin dikkatini mücadele açısından yaşamsal değer taşıyan bu hususa çekmiştir. Sosyalist hareketin nihai amacı ile günlük işçi-emekçi mücadelesi arasındaki bağlantı kopartıldığı takdirde reformizme saplanmak kaçınılmaz hale gelecektir. Rosa’nın reformizme karşı yürüttüğü amansız mücadelenin unutulmaz kesitlerinden birini de, SPD’nin 1899 yılında toplanan Hannover Kongresi oluşturur. Kongreye, Bernstein’ın gündeme getirdiği reformist görüşler etrafında başlayan tartışmalar damgasını basmıştır. Bebel ve Kautsky de Bernstein’a karşı çıkarlar, fakat Bernstein’ı en açık ve kararlı biçimde eleştiren Rosa olur.

Rosa Luxemburg, Bernstein reformizmine karşı Marksizmi savunmak üzere çeşitli kapsamda yazılar da kaleme almıştır. Bunlar arasında ilk kez 1899 yılında basılan Sosyal Reform mu Sosyal Devrim mi adlı kitapçık reformizme vuran çarpıcı içeriğiyle önde gelir. Bu kitapçık, Bernstein’ın makalelerine yanıt olarak kaleme alınan birinci bölüm ve Bernstein’ın Sosyalizmin Önkoşulları adlı kitabını eleştiren ikinci bölüm olmak üzere iki ayrı yazı dizisinden oluşmaktadır. Rosa bu çalışmasında kapitalizmin yarattığı çelişkilere, parlamentarizmin ve sendikal mücadelenin özelliklerine değinerek revizyonizmi teşhir etmekte ve işçi sınıfının kurtuluşunun sosyal reformlarla değil, ancak toplumsal bir devrimle gerçekleşebileceğini gözler önüne sermektedir.

Yaşanan onca tarihsel deneyden sonra alabildiğine açık olan bir gerçeklik vardır. Rosa’nın deyişiyle, hangi koşullar altında olursa olsun, işçi sınıfının günlük mücadelesi kendiliğinden sosyalizmi getirmez. Sosyalizme gidecek yolu döşeyen, kapitalizmin her geçen gün biraz daha yoğunlaşan iç çelişkileri ve proletaryanın bundan kurtuluşun ancak sosyal bir devrimle mümkün olduğu bilincine varmasıdır. Revizyonizmin yaptığı üzere, bu iki gerçekten birincisi inkâr edilir ve ikincisine de karşı çıkılırsa, işçi hareketi basit bir sendikacılık ve reformculuğa indirgenmiş olur.

Marksizmin devrim-reform diyalektiği konusundaki yaklaşımını yansıtan önemli bir hususu da doğrudan Rosa’nın çarpıcı satırlarından aktarmak yararlı olacaktır: “Yasal reform ve devrim, tarihsel ilerlemenin çeşitli yöntemleri değildirler. Tarih büfesinden, isteğe göre sıcak ya da soğuk sosis seçmek diye bir olanak yoktur. Yasal reform ve devrim gerçekte, sınıf toplumunun gelişiminde çeşitli anlardaki iki ayrı unsurdurlar. Bu unsurlar kuzey ve güney kutupları, ya da burjuva ile proletarya gibi birbirlerine hem muhtaçtırlar, hem birbirlerini tamamlarlar, hem de birbirlerini iterler.” (age, s.93)

Reformizm, nihai amaç ile pratik eylemler arasındaki diyalektik ilişkiyi kopartarak Marksizmin devrimci özünü boşaltır. Oysa gündelik mücadele içinde devrimci Marksistleri diğerlerinden ayırt eden yön, pratik mücadeleyi nihai amaca bağlayabilmektir. Rosa’nın isabetle dile getirdiği gibi, devrimci işçi hareketi tüm gelişim süreci boyunca tehlikeli iki uç arasında koşar. Hareket, kitle karakterinin terk edilmesi ile nihai amacın terk edilmesi arasında, sekterliğe geri dönüş ile burjuva reform hareketine uyarlanma arasında ve anarşizm ile oportünizm arasında ilerlemek zorundadır.

Reformistlerin kapitalist devlet altında gerçekleştirilen sosyal reformlara boyundan büyük anlamlar yüklemeleri karşısında, bu konuda Marksizmin işaret ettiği sınıfsal gerçekliğin savunulması da büyük bir önem taşır. Rosa’nın belirttiği üzere, kapitalist devletin getirdiği sosyal reformlar işçi sınıfının kendi iş sürecini denetlemesi anlamında bir “toplumsal denetim” sağlayamaz. Son tahlilde bu tür reformların anlamı, sermayenin sınıfsal örgütü tarafından sermayenin üretim sürecinin denetlenmesidir. Bu bakımdan, sosyal reformun doğal sınırları sermayenin çıkarlarını aşamaz.

Bernstein ve benzeri düşüncede olanlar, kendi reformist siyasetlerini zamana yayılmış cinsten bir devrimci çizgi olarak yutturmaya çalışmışlardır. Günümüzde de bu gerçeklik değişmiş değildir. Oysa, “yasal reform çabalarını sonsuza dek uzanan bir devrim ve devrimi de sıkıştırılmış bir reform olarak görmek, tarihsel açıdan geçerli olmayan, temelde yanlış bir düşüncedir. Sosyal bir değişim ile yasal reform birbirlerinden belirli süre ile değil, özlerindeki değişik unsurlarla ayrılırlar. Politik gücün kullanılmasıyla ortaya çıkan tarihsel değişimlerin sırrı, salt nicel değişikliklerin yeni bir niteliğe bürünmesinde, daha somut söyleyişle, bir tarihsel dönemden diğerine, bir toplum düzeninden başka birine geçişte aranmalıdır”. (Rosa, age, s.94)

Burjuva toplumunu zaman içinde gerçekleştirilecek yasama reformlarıyla taksit taksit tasfiye etme düşü, kapitalist yaşamın katı gerçekleriyle fena halde alay etmek anlamına gelir. Her şeyden önce kapitalist sömürü hukuksal değil, ekonomik bir olgudur. Kapitalizm altında genelleşen ücretli kölelik sisteminin kaynağında, bu üretim tarzına özgü ekonomik ilişkiler yer alır. Dolayısıyla kapitalist ekonomik ilişki sistemine son vermeden, salt yasal değişim yoluyla sömürü ortadan kaldırılamaz. “Hiçbir yasa proletaryayı kapitalizmin boyunduruğunu kabul etmeye zorlamaz. Onu sermayeye teslim olmaya zorlayan yoksulluğudur, üretim araçlarına sahip olamayışıdır. Burjuva toplumu çerçevesi içinde kaldığı sürece, dünyada hiçbir yasa proletaryaya üretim araçlarını bağışlayamaz, çünkü yasalar değil, ekonomik gelişmedir üretim araçlarını üreticiden koparmış olan.” (Rosa, age, s.97)

Kapitalizm öncesi toplumsal formasyonlarda sınıf egemenliği açıkça eşit olmayan haklara dayanırken, kapitalist toplumda eşdeğerlerin mübadelesi üzerinde yükselir. Böylece biçimsel hukuk açısından sanki eşitlik sağlanmış gibidir, fakat işin gerçeğinde kapitalizme özgü bu ekonomik ilişki düpedüz haksızlık ve eşitsizlik üretmektedir. Bernstein ve benzerleri, parlamenter ve sendikal mücadelenin yanı sıra çıkartılacak yeni yasalar sayesinde sosyalizme ulaşılabileceği görüşünü savunmakla, meseleyi hukuksal bir değişikliğe indirgemektedirler. Bu yaklaşım, kapitalist sömürünün ekonomik temelini inkâr etmek anlamına gelir. Oysa kapitalizmin ücretli emek sisteminde sömürü hukuksal bir sisteme dayanmaz. Ücret düzeyi hukukla belirlenmez, ekonomik faktörlerle belirlenir. Dolayısıyla, kapitalist sınıf egemenliğinin temel ilişkileri hiçbir zaman burjuva yasama reformları ile değiştirilemez. Çünkü bu ilişkiler burjuva yasaları ile getirilmiş değildir.

Fakat bu noktada vurgulanması da gerekir ki, zaten reformistlerin kapitalizmi ortadan kaldırmak gibi bir nihai amaçları da yoktur. Bu nedenle reformizm, Marksizmin açıklığa kavuşturduğu tüm temel gerçeklikleri bilinçli olarak ya yok saymakta ya da çarpıtmaktadır. Örneğin Bernstein’ın sosyalizmi, kapitalizmin ekonomik temellerinin Marksist bir tahlili üzerine oturmaz. Bernstein veya benzeri sosyalistler, programlarını idealist bir temele oturtur ve kapitalist üretim biçimine karşı verilecek devrimci mücadelenin yerine kapitalist dağılıma karşı verilecek reformist mücadele anlayışını ikame ederler. Böylece sosyalizm, kapitalist mülkiyet ilişkilerinin tasfiyesi ile ulaşılacak yeni bir toplumsal düzen olmaktan çıkartılmaktadır. Bunun yerine, adeta kapitalizmin sözde daha “adil” bir versiyonuna, özetle bir çeşit “sosyal devletçiliğe” indirgenmektedir.

Bernstein ya da Konrad Schmidt gibi II. Enternasyonal revizyonistlerinin geliştirdiği reformist sosyalizm anlayışının başlıca unsurları, emekçi kooperatiflerine ve işçi sendikalarına fazladan misyonlar biçilmesi, parlamenter mücadeleye ve burjuva demokrasisine sözde devrimci roller yüklenmesi olarak sıralanabilir. Bu argümanlar, özellikle Avrupa ülkeleri başta olmak koşuluyla dünyada bir burjuva sosyalizm akımını biçimlendirmiş ve özde pek de bir değişikliğe uğramadan dünden bugüne taşınmıştır. O yüzden Rosa’nın bu tür konularda Bernstein’a yönelttiği eleştirilerin hatırlanması gerçekten önemlidir.

Bernstein veya onun revizyonist görüşlerini daha da açık hale getiren Konrad Schmidt gibi teorisyenler, kapitalizm altında işletilecek bir kooperatifçiliği kapitalist sömürüden bir kurtuluş yolu olarak sunmuşlardır. Oysa gerçeklik tamamen farklıdır ve Rosa Luxemburg’un konuya dair açılımları revizyonist tezleri bilimsel kanıtlarıyla kökünden çürütür. Kapitalizm altında oluşturulan üretici veya tüketici kooperatiflerinin kapitalizmin işleyiş yasalarının dışına çıkabilmesi son tahlilde olanaksızdır. Bu kooperatifler mevcut nesnel yasaların basıncı altında ya yeniden kapitalist bir girişime dönüşürler, ya da eğer işçi çıkarları ağır basıyorsa nihayetinde dağılıp giderler. Dolayısıyla bu tür kooperatifleri işçi sınıfının unsurları teşkil ettiğinde de temel kural değişmez. Türkiye’de ve dünyada yaşanan pek çok örneğin kanıtladığı üzere, işçiler üretici kooperatifleri altında kendilerine karşı kapitalist girişimci rolü oynamak zorunda bırakılmaktadırlar. Bu çelişki de bu tür kooperatiflerin uzun süre yaşayamamasına ve sonunda çöküp gitmesine neden olmaktadır.

Diğer sınırlayıcı etkenler bir yana, üretici kooperatiflerinin yaşatılabilmesi bir de her şeyden önce üretilen malların satılabileceği bir pazarın varoluşuna ve böyle bir pazarın baştan itibaren elde tutulabilmesine bağlıdır. O nedenle Rosa, üretici kooperatiflerinin, üretilen ürünün alımına tahsis edilmiş tüketici kooperatiflerine ihtiyaç duyacağını vurgular. Fakat teorik düzeyde derinlemesine düşünüldüğünde açıkça kavranacaktır ki, bu biçimde kooperatiflerin oluşturulması tekelci kapitalizme özgü dünya pazarının varlığıyla çelişmektedir. İşin aslında, söz konusu türden tüketici kooperatiflerinin varlığı dünya pazarının yıkılmasını ve mevcut büyük dünya ekonomisinin küçük ve yerel üretici-tüketici gruplarına ayrılmasını varsayar. Bu ise, Rosa’nın da altını çizdiği gibi, büyük kapitalist meta ekonomisinden küçük meta ekonomisine geri dönüş demektir. Dolayısıyla varsayımın saçma ve gerici bir nitelik taşıdığı açıktır.

Revizyonizmin önemli çarpıtmalarından birini de, sendikal mücadelenin işlevinin ve gücünün abartılması oluşturur. Özü “adım adımcılık” olan reformizm, sendikal mücadeleyi “kapitalist sömürünün sınırlandırılması ve giderek ortadan kaldırılması” şeklinde sunar. Şurası bir gerçektir ki, sendikal mücadele ne denli kapsamlı olursa olsun kendi başına asla kapitalist ücretli kölelik sistemini tasfiye edemez. Sendikaların varlığı, en iyi ihtimalle, sömürünün kapitalist ücret yasası temelinde belirli sınırlar içinde kalmasını sağlayabilir. Bu bakımdan sendikal mücadele son tahlilde, işgücünün satımını olabildiğince işçilerin lehine gerçekleştirme aracıdır. Fakat kapitalist gelişme sürecinin özellikleri titizlikle değerlendirildiğinde, sendikal mücadelenin bu açıdan dahi bazı nesnel engellerle sınırlandırıldığı kavranacaktır.

Rosa’nın Bernstein çizgisine karşı yürüttüğü ideolojik-teorik mücadele, bu gibi önemli hususlara dair açılımları da kapsar. Buna dayanarak vurgulamak gerekirse, örneğin sendikal hareketin kendi etki alanı içinde kesintisiz bir gelişme eğrisi kaydetmesi mümkün değildir. Tersine, sınaî gelişim ilerledikçe emek yoğun teknolojilerin yerini makine yoğun teknolojiler almakta ve böylece işgücü talebi daralırken diğer yandan da toplumda işgücü arzı artmaktadır. Netice olarak sendikal mücadeleyi etkileyen nesnel koşulların kötüleştiği bilimsel açıdan aşikârdır. Ayrıca, yine söz konusu gelişme neticesinde sermayenin organik bileşimi yükselmekte ve dolayısıyla ortalama kâr oranları düşmektedir. Kâr oranlarındaki bu düşüşü durdurmak için büyük sermayenin öncelikle başvurduğu yöntem ise, işçi ücretlerinin düşürülmesi yönünde basınç bindirmek olmaktadır.

Marksizm bu ve benzeri nesnel eğilimleri gözler önüne sererken, reformizm, sendikaların kapitalist kârlılık mekanizmasının altını oyabileceklerini savunur. Vaktiyle Rosa Luxemburg, ücret hadleri ile kâr hadleri arasındaki kavganın Bernstein’ın iddia ettiği gibi özgür bir ortamda cereyan etmediğini ve kapitalist ücret yasasının sınırları içinde yürüdüğünü kanıtlamıştır. Sendikal mücadelenin amacı kuşkusuz işçinin çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirebilmek ve işçi sınıfının toplumsal zenginlikten aldığı payı yükseltmeye çalışmaktır. Fakat kapitalizm altında kaçınılmaz biçimde varlığını sürdüren iki ters eğilim bu payı aşağıya doğru çeker. Bunlardan biri, kapitalist gelişme nedeniyle proleterleşen küçük-burjuva katmanların iş pazarına sürekli olarak yeni işgücü sağlamasıdır. İkincisi ise, teknolojik gelişmenin emek verimliliğini artırması ve böylece toplumsal zenginlikten işgücüne giden toplam payı azaltmasıdır.

Sonuç olarak sendikalar, sermayenin kesintisiz ve nesnel ekonomik saldırısı altında işçi sınıfının haklarını savunmaya ve işçi sınıfının kapitalist düzene karşı kitlesel direnişini örgütlemeye yarayan nitelikte örgütlenmelerdir. Sendikaların sömürüyü kademeli olarak sınırlandırıp neticede tasfiye edebilmesi kesinlikle mümkün değildir. Bu tür görüşler, işçi sınıfının kapitalist düzenden kurtulmasını geciktiren ve engelleyen revizyonist ve reformist yaklaşımlardır. Sendikaların ve sendikal mücadelenin önemi, işçi sınıfının kitlesini genel bir örgütlülük ve mücadeleye çekmesi noktasında vurgulanmalıdır. Öte yandan, sendikal mücadelenin onca ters basınca karşın yine de militanlaşabilmesi gereklidir ve de mümkündür. Fakat bu ancak, sendikal mücadeleye devrimci unsurların yol gösterebilmesi durumunda gerçekleşebilecektir.

Geçmişte ve günümüzde tüm burjuva sosyalistlerinin eğilimini belirleyen değişmez bir kural mevcut. Bunlar için demokrasi sanki sınıflar üstü genel ve mutlak bir nitelik taşıyor. Bu nedenle de onlar demokrasiden yalnızca parlamentarizmi ve burjuva demokrasisini anlıyorlar. Örneğin Bernstein revizyonist tezlerini biçimlendirirken, tüm burjuva kuramcıların yaptığı gibi burjuva demokrasisini tarihsel evrimin temel bir yasası olarak ele almıştı. Oysa Rosa’nın da gözler önüne serdiği üzere, sınıf demokrasisinin bu kesintisiz yükselişi fikri tamamen yanlış ve boş bir düşüncedir. Kapitalist gelişim ile demokrasi arasında mutlak ve doğru orantılı bir bağ yoktur. Tersine, “eğer dünya politikası ve militarizm bugünkü dönemin yükselen bir eğrisi ise, burjuva demokrasisinin de aşağı yönelen bir çizgi içinde hareket etmesi gerekir” (age, s.90). Zaten kapitalizmin emperyalist aşamasına eşlik eden militarizm, savaşlar ve faşizm gibi gerçek olgular, kapitalist gelişme boyunca demokratik kurumların kesintisiz var oluşuna veya gelişimine değil, tam tersine işaret ediyorlar.

Vaktiyle siyasi yaşamdaki gericileşme karşısında Bernstein’ın işçi sınıfına öğütlediği, liberal düşüncenin yükseltilmesi çağrısı olmuştu. O ve onun gibiler burjuva demokrasisine atfettikleri önemi her zaman sosyalist mücadele gereğinin önüne dikiyorlar. Oysa işin özüne bakılacak olursa, sosyalist hareketin kaderi burjuva demokrasisine bağlı değildir. Tam tersine, aslında demokratik gelişimin kaderi sosyalist hareketin varlığına ve gücüne bağlıdır. Rosa’nın son derece yerinde bir tespitle ifade ettiği gibi, işçi sınıfı kurtuluş savaşından vazgeçtiği ölçüde demokrasi de yaşama gücü elde edemez. “Sosyalist hareket, dünya politikasının gerici sonuçlarına ve burjuvazinin demokrasiden kaçışına karşı savaşabilecek gücü elde ettiği ölçüde, demokrasi de yaşama olanağına sahip olur”. (age, s.91)

O halde demokrasinin gerçekten güçlenmesini arzulayanlar, sosyalist hareketin zayıflamasını değil onun sağlıklı temellerde güçlenmesini istemek zorundadırlar. Açıktır ki, devrimci temellerde yükseltilecek bir sosyalist çabadan vazgeçilmesi, aynı zamanda güçlü bir işçi hareketinden ve demokrasiden de vazgeçmek anlamına gelecektir. İşte revizyonizmin demokrasi anlayışının sınıfsal karakteri de bu tür noktalarda olanca açıklığıyla sırıtıvermektedir. Reformist sosyalizm akımının parlamenter mücadeleyi allayıp pullayıp, zaman içinde kapitalizmi tasfiye edecek bir araç olarak sunmasına göz yumulamaz. Parlamentarizm, kapitalizmi zayıflatmak bir yana, icabında onu güçlendiren ve dolayısıyla kapitalist sınıfa hizmet eden bir araçtır. Kapitalizmden kurtulabilmek için işçi sınıfının siyasal gücü devrimci yoldan ele geçirmesi zorunludur.

Rosa Luxemburg tarafından parlak biçimde kanıtlandığı üzere, reformist sosyalizm akımının kapitalist sömürüyü sona erdirecek araçlar diye sunduğu kooperatiflerin, sendikaların, parlamentarizmin ve burjuva demokrasisinin böyle bir niteliğe ve güce sahip olmadıkları son derece açık. Ne var ki, reformizm işçi hareketinde güç kazandığı ölçüde mücadeleyi yolundan saptırıyor ve işçiler arasında yeşermeye başlayan devrimci bilinç tohumlarını da köreltiyor. O nedenle geçmişte olduğu gibi günümüzde de, sosyalist geçinen reformist sola karşı uyanıklığı ulusal ve enternasyonal örgütlenme alanında elden bırakmamak ve mücadeleyi yükseltmek zorunlu bir görev oluşturuyor.