Navigation

Kızıl Kanatlı Rosa

5.bölüm

Spartakistler ne istiyor?

1918 Alman devriminin ilerleyişi, devrimci program sorununun tatmin edici biçimde açıklığa kavuşturulmasını Spartakistler açısından zorunlu bir görev haline getirmiştir. O nedenle Rosa Luxemburg bu konuya dair çalışmalarını daha da geliştirir ve derinleştirir. Onun bu çabasının ürünü, Spartakistler Ne İstiyor? başlıklı programatik bildirge olur. Bu bildirge, “Spartaküs Birliği” imzasıyla 14 Aralık 1918 tarihinde Rote Fahne’de yayınlanır. Bildirgede emperyalist savaşın yol açtığı yıkım koşulları çarpıcı biçimde anlatılmakta ve insanlığı bu durumdan ancak sosyalizmin kurtarabileceği Komünist Manifesto’nun o ünlü sözleri eşliğinde dile getirilmektedir: “Şu anda, sosyalizm insanlığın tek kurtuluş yoludur. Manifesto’nun şu sözleri, kapitalist toplumun yıkılan duvarları üzerinde, alev alev yanan bir tılsım gibi ışıldamaktadır: YA SOSYALİZM YA DA BARBARLIK İÇİNDE ÇÖKÜŞ!” (Rosa Luxemburg, Spartakistler Ne İstiyor?, Belge Yay., 1. baskı, s.121)

Alman devriminin çocuğu olan Spartakistler bu bildirgelerinde işçi sınıfının programatik taleplerini, devrimci tutumlarını yansıtan biçimde ortaya koymuşlardır. Rosa’nın kaleminden dökülen satırlarda dendiği üzere, burjuva karşı-devriminin uyguladığı şiddete proletaryanın devrimci şiddetiyle yanıt verilmelidir. Tehdit eden karşı-devrim tehlikesine karşı halkın silahlandırılması ve hâkim sınıfların ise silahsızlandırılması esas olmalıdır. Burjuvazinin parlamenter engelleme manevralarını boşa çıkarmak için işçi ve asker kitlelerinin aktif örgütlenmesi gerçekleştirilmelidir. İşçi ve emekçi kitleler gerçek bir demokrasiye ancak ve ancak işçi sınıfının iktidarı altında kavuşabilirler.

Bildirge, işçi sınıfının bu hedefler doğrultusunda görevlerini yerine getirebilmesi için gerekli unsurları da Spartaküs Birliği’nin talepleri bağlamında formüle eder. Talepler dört ana maddede toplanmıştır ve her bir madde pek çok alt talebi içermektedir. Bunlar hakkında kısaca bilgi vermek gerekirse, ana maddeleri sıralayarak içerdikleri önlemlere de özetle değinmek yararlı olacaktır.

“Devrimin güvenliği için derhal alınacak önlemler” başlığını taşıyan ilk maddede sekiz adet önlem sıralanır. Bunlar genel bir ifadeyle, burjuvazinin silahsızlandırılması, işçilerin silahlandırılması, devrimci mahkeme kurulması, besin maddeleri stoklarına el konulması gibi hususları kapsar. “Siyasal ve toplumsal alanda alınacak önlemleri” belirten ikinci maddede ise yedi adet önlem vurgulanmıştır. Bunlardan birincisi, işçi iktidarının kurulması hedefinin Almanya’nın o dönemdeki siyasal gerçekliğini de yansıtan biçimde dile getirilmesidir. Diğer önlemler ise, eski yasama ve yürütmenin lağvı ve yeni bir yönetim sisteminin tesisine yöneliktir. Örnekse, büyük önem taşıyan bir önlemden söz edebiliriz: “Yasama ve yürütme gücünün en yüksek organını, yürütme konseyini seçecek olan işçi ve asker konseyleri merkez konseyi için, tüm ülkede, işçi ve asker konseyleri delegelerinin seçilmesi.” Keza bir başka önlem şöyledir: “Bütün rütbe farklarının, hiyerarşinin ve unvanların kaldırılması. Kadın erkek arasında tam bir yasal ve toplumsal eşitlik kurulması.” Yine aynı maddede yer alan diğer bir önlemde ise şöyle denmektedir: “Köklü toplumsal yasalar. İşsizliği denetim altına almak için –ve işçi sınıfının dünya savaşında bedensel olarak güçten düştüğünü göz önüne alarak– işgününün kısaltılması. En fazla altı saatlik işgünü.” (age, s.127)

Üçüncü madde “en önemli ekonomik talepler” başlığını taşır ve bunun altında sekiz adet önlem sıralanır. Bu çerçevede, imparatorluk hanedanının bütün servet ve gelirlerine toplum adına el konulması; bankalara el konulması, işyeri konseylerinin oluşturulması gibi istemler ifade edilmiştir. “Uluslararası görevler” başlığını taşıyan son ve dördüncü madde ise bütünüyle proletarya enternasyonalizminin ışığını yansıtır: “Sosyalist devrimi uluslararası bir temele dayandırmak ve barışı, uluslararası kardeşlik ve dünya proletaryasının ayaklanmasıyla kurup, güvence altına almak için, diğer ülkelerdeki kardeş partilerle derhal bağlantı kurulması.” (age, s.129)

1918 Alman devrimi, Spartaküs Birliği’nin Alman Komünist Partisi olarak yeniden doğumuna da ebelik edecektir. Alman Komünist Partisinin 31 Aralık 1918 tarihinde toplanan kuruluş kongresinde, Rosa Luxemburg, devrimin ilerletilmesi bakımından son derece yaşamsal olduğu için yine program sorununa değinir. Onun, vaktiyle Marx ve Engels tarafından temelleri atılan devrimci program anlayışına bağlanarak dikkat çektiği sorunlar günümüz açısından da aydınlatıcı bir değer taşır. Kongrede Rosa’nın “Programımız ve Siyasal Durum” başlıklı konuşması, işçi sınıfının devrimci programının mantığını ve sosyalizme geçiş sorununu kavramak bakımından önemlidir.

Rosa kongrede, sosyal demokrasinin resmi otoritelerinin Marksizmde yarattığı tahribata dikkat çeker. Engels’in ölümünden sonra teorik önderlik ne yazık ki Kautsky gibilerin eline geçmiştir. Ve bu yüzden de, Alman sosyal demokrasisi içindeki devrimci kanadın parlamentarizme ve kısır politikalara karşı yürüttüğü inatçı mücadele tüm parti kongrelerinde “anarşizm” veya “anti-Marksizm” olarak damgalanmıştır. Ama devrimci unsurların çabası sayesinde, Rosa’nın coşkuyla ifade edeceği üzere, nihayetinde Spartakistler Marx ve Engels’in açtığı uluslararası sosyalizm bayrağının altında toplanmayı başarabilmişlerdir. Rosa, Alman Komünist Partisinin kuruluş kongresinde yoldaşlarına seslenirken, kongre tarafından kabul edilip onaylanan programın ana hatlarının Spartakistler Ne İstiyor? adlı broşürde ortaya konmuş olduğunu hatırlatır. Tarihsel diyalektiğin çarkı Alman proleter devrimcilerini yeniden, hem de aradan geçen yılların zengin deneyimini de üstüne katarak, Marksizmin kurucularının temellerini attığı enternasyonal devrimci çizgiye ulaştırmıştır.

Tarihsel köklere dönüş

Kuruluş kongresinde konuşmasını açarken, Rosa’nın öncelikle altını çizdiği husus, oportünizmin devrimci program anlayışında yaratmış olduğu derin tahribatın etkilerini ve izlerini ortadan kaldırma ihtiyacı olur. Bu nedenle yoldaşlarına hitaben, artık işçi sınıfının sosyalist programının bütünüyle yeni bir temele oturtulmasının zorunlu hale geldiğini belirtir. Böylelikle, Marx ve Engels’in yıllar önce Manifesto’da dokuduğu örgüye bağlanmak mümkün olacaktır. Rosa Luxemburg, devrimci proletaryanın oportünizm tarafından çarpıtılan, asgari ve azami program diye parçalara bölünüp aralarına da adeta bir Çin Seddi çekilen programatik hedef ve talepleri konusuna el atar. Ve bu önemli konunun aydınlığa kavuşturulması için meselenin tarihsel köklerine iner.

Rosa’nın hatırlattığı üzere, Komünist Manifesto sosyalizm hedefini belirsiz bir geleceğe ertelememiş ve proleter devrimin acil görevi olarak ele almıştır. Marksizmin kurucuları, bu hedefi kuşkusuz kısa bir zaman dilimiyle sınırlı olmayan ve de işçi sınıfının uluslararası eylemi kapsamında kavramışlar ve kavratmaya çalışmışlardır. O nedenle burada değinilen “acil görev”, proletaryanın dünya ölçeğinde gerçekleştireceği tarihsel eylemidir. Manifesto, proletaryanın asli devrimci görevlerini çarpıtmadan ve işçi iktidarı hedefinin önüne birtakım ara iktidar aşamaları dikmeden, esas görevin işçi sınıfının siyasal devrimini gerçekleştirmek ve sosyalizme ilerlemek olduğunu açıkça ilan eder.

Marx ve Engels Avrupa’da pek çok ülke ve bölgeyi kapsayarak yükselen 1848 devrimci dalgası karşısında büyük bir coşkuya kapılmışlar ve bu tarihsel dalgayı işçi sınıfının asli görevini gerçekleştirmek üzere ileri atılması şeklinde değerlendirmişlerdir. Fakat umulduğu gibi gelişmeyen ve yenilgilerle sonuçlanan 1848 devrim deneyiminden Marx ve Engels’in çıkarttığı pek çok önemli ders olacaktır. Bu deneyim her şeyden önce onlara, işçi sınıfının iktidarı ele geçirmek ve derhal sosyalizme yürümek bakımından henüz nesnel ve öznel açıdan olgunlaşmamış olduğunu göstermiştir. O yüzden, Marx ve Engels yeri geldiğinde 1848’deki yaklaşımlarının eksik yönlerine değinecekler ve erken beklentiler konusunda yanılmış olduklarını açıkça dile getireceklerdir.

İlerleyen yıllar içinde kapitalizm gelişmesini sürdürür, bu temelde pek çok değişim gerçekleşir ve işçi sınıfı yeni deneyimler yaşar. Buna bağlı olarak, Marksizmin kurucuları da Manifesto’yu gözden geçirme ihtiyacı hissederler. Nitekim bu tarihsel belgeye 1872 yılında yazdıkları ortak Önsöz’de, metnin ikinci bölümünün sonunda yer alan devrimci önlemleri o dönemin koşulları içinde ve hiçbir özel ağırlık vermeksizin formüle etmiş olduklarını belirtirler. Oysa bu pasajın birçok bakımdan artık çok farklı bir biçimde ifade edilmesi gerekmektedir. Zira modern sanayi aradan geçen yıllar içinde büyük bir gelişme kaydetmiş ve buna bağlı olarak işçi sınıfı ve onun parti örgütlenmesi de ilerleme sağlamıştır.

Ancak her şeyden önemlisi, proletaryanın ilk kez iktidarı fethettiği ve yaklaşık iki ay boyunca elinde tuttuğu Paris Komünü deneyiminin verdiği derstir. Komün deneyimi, işçi sınıfının mevcut devlet mekanizmasını ele geçirmekle onu asla kendi amaçları için kullanamayacağını kanıtlamıştır. Sömürücü egemen azınlığın, emekçi halk çoğunluğu üzerindeki baskı ve tahakküm aygıtı olan bürokratik devlet mekanizması işçi devrimi tarafından parçalanıp atılmalıdır. İşte bu nedenle, Manifesto’da yer alan ve eskidiği ortaya çıkan bazı ayrıntıların bu tarihsel deneyimin ışığında değiştirilmesi gerekli hale gelmiştir. Diğer yandan Manifesto’nun değerlendirilmesi bağlamında göz ardı edilmemesi gereken önemli bir husus daha vardır. Marx ve Engels aynı Önsöz’de, Manifesto’nun yazılışını takip eden yıllar içerisinde durum ne denli değişmiş olursa olsun, onun içerdiği genel ilkelerin ana çizgileriyle her zamanki kadar doğru olduğunu da belirtmişlerdir.

Görüleceği üzere, Marx ve Engels’in Manifesto’ya veya genelde kimi eski değerlendirmelerine yönelik düzeltme istemlerinin hep devrimci bir çerçeve içinde yer aldığı açıktır. Ne var ki Marx’ın ölümü ve Engels’in de yaşamının sonuna yaklaşmasıyla birlikte, özellikle Alman sosyalist hareketi içindeki oportünist ve reformist damar güç kazanacak ve Marksizmin kurucularının pek çok değerlendirmesi tahrif edilmeye başlanacaktır. II. Enternasyonal’in oportünist liderleri, Marx ve Engels’in açıklamalarında yer alan “1848’deki beklentilerinde yanıldıkları” ya da “Manifesto’daki bazı hususların eskidiği” yolundaki değinmelerini artık bariz biçimde kendi çıkarlarına yontarak yorumlayacaklardır.

Böylece Marksizmin temel tarihsel belgelerinden biri olan Manifesto’yu toptan eskimiş kabul eden ve kapitalizmin kaydettiği gelişimden de gereken devrimci sonuçları çıkartmayan bir “sosyalizm” anlayışı icat edilmiştir. II. Enternasyonal döneminde bu “sosyalizm”, Rosa’nın isyan bayrağını açtığı siyasal eğilim olarak somutlanır. Fakat bunun da ötesinde, aynı eğilim ilerleyen yıllar boyunca çeşitli biçim ve adlar altında varlığını sürdürecek ve günümüzde de ulusal ve enternasyonal düzeyde etkisini hissettirecektir.

İşçi hareketinin tarihi içinde, Marksizm adına Marksizmi katleden nice tahrifatlar okulu ve bu bağlamda öne çıkan çeşitli örnekler yer alır. Günümüzde bu çerçevede ilk akla gelen örneklerden biri, Stalinizmin ya da bir başka deyişle resmi Marksizmin oluşturduğu tahrifatlar okuludur. Lenin’in ölümünden sonra Marksizmi güçsüz düşüren bu siyasi çizgiye karşı Troçki nasıl tavizsiz bir mücadele yürütmüşse, II. Enternasyonal’in tahrifatlar okuluna karşı Rosa’nın yürütmüş olduğu kavga da aynı mahiyettedir. Rosa sayesinde açığa çıkartılmış olan başlıca tahrifatlardan biri, Marx’ın Fransa’da Sınıf Mücadeleleri’ne Engels’in yazdığı 1895 tarihli Önsöz’e ilişkindir. Bu önemli metin üzerinde gerçekleştiren tahrifatın, yazımızın daha önceki bölümlerinde değinmediğimiz başka yönleri de vardır.

Aslında Engels’in Önsöz’deki kimi satırları dikkatli bir yorumu gerektirir. Örneğin, Engels zaman içinde cereyan eden gelişmelerden söz edip, artık barikat savaşlarının döneminin geçtiğini vurgularken acaba tam anlamıyla ne demek istemiştir? Rosa işte bu hassas noktaya odaklanmış ve Engels’in ne demek istediğini onun bütünsel devrimci anlayışından çıkartmaya çalışmıştır. Aslen Engels’in dikkat çekmek istediği yön, artık eski barikat savaşlarına dayanan azınlık devrimleri döneminin kapandığıdır. İşçi devrimi özsel niteliği gereği çoğunluk devrimidir; kapitalizmin gelişmesiyle birlikte nüfusun çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfının ve onun önderliği altında harekete geçecek olan emekçi halkın devrimidir.

Reformist liderler Önsöz’de bazı çarpıtma ve yok etme operasyonları gerçekleştirerek, Engels’i adeta kendi siyasetlerini destekleyen biri olarak göstermek istemişlerdir. Bu görünüme inanmayan ve altında yatan gerçekleri kurcalayan Rosa, reformistlerin yorumlarına bakıp Engels’e fazladan bir suçlama yöneltilmemesi konusunda haklı uyarılarda bulunur. Zira Önsöz’ün o zamanki Alman parlamento grubunun dolaysız baskısı altında yazıldığı bellidir. Fakat bu meselenin daha çarpıcı ve düşündürücü olan bir başka yönü de vardır. Engels’in satırlarında gerçekleştirilen tahrifat aslında Rosa’nın da bilmediği ölçüde derindir. Ve bu husus ancak ilerleyen yıllar içinde, sırlar dünyasından gerçekler dünyasının günışığına çıkartılabilecektir.

Engels Önsöz’de, birtakım gelişmeler (yeni silahların icadı ve üretimi, işçi mahallelerinde geniş caddelerin açılması vb.) nedeniyle artık barikat savaşlarının modasının geçtiğini belirtmiştir. Ama hemen ardından ise, bunun asla gelecekte sokak mücadelesinin hiçbir rol oynamayacağı anlamına gelmeyeceğini vurgulamıştır. Engels’in ifadesiyle, sokak çarpışması büyük bir devrimin başlarında devrimin gelişmesi sırasında olduğundan daha seyrek olacaktır ve bu işe daha büyük kuvvetlerle girişmek gerekecektir. İşte Alman işçi hareketinin legalist ve oportünist liderleri, Engels’in bu tür satırlarını tehlikeli buldukları için o dönemin Önsöz baskılarından çıkartmışlardır. Engels bu durumu şiddetle protesto etmiş, ama kendi metninde istediği değişiklikleri yaptıramadan ölmüştür. Engels’in orijinal el yazması taslağı ise, oportünist parti liderlerinin yaptığı değişiklikten önceki haliyle yıllarca karanlıklara gömülü kalmıştır.

Nihayetinde orijinal el yazması, Birinci Dünya Savaşından sonra Marx ve Engels’in eserlerini “Marksizm-Leninizm Enstitüsü” adına baskıya hazırlayan David Riazanov tarafından bulunur ve gerçek de böylece açığa çıkar. Ancak bu noktada belirtmek de gerekir ki, Rosa Luxemburg’un yapılan tahrifatın bu gerçek boyutunu bilmeden ve yalnızca bilinen küçük bir kısmına dayanarak Engels’in devrimci çizgisini savunmuş olması önemlidir. Bu durum onun devrimci sezgisinin, devrimci yönteminin ve devrimci Marksist teoriye ilişkin bütünsel kavrayışının bir ürünüdür. Ve gerçekten de takdire lâyıktır.

Marksist geçinen “otoriteler”in Engels’in tahrif edilmiş satırlarını kanıt göstererek kendisine yöneltecekleri itirazlara pabuç bırakmayacaktır Rosa. Devrimci yöntem ve sezgisinden ödün vermeksizin kendi görüşünü savunur ve bunu açıkça ifade eder: “Marx ve Engels’in eserlerini bilen ve onların öğretilerinin, yazılarının bütününden soluk alan canlı ve gerçek devrimci özü tanıyan kişilerin, tek yol parlamentarizm rezilliğini … Alman işçi hareketindeki kokuşma ve çürümeyi ilkin Engels’in protesto edeceğine inandıklarına eminim.” (age, s.138-139) O böylece, devrimci önderlerin düşünsel mirasına, doğru ve bütünsel bir yöntemle sahip çıkmanın ve devrimci uyanıklığı elden bırakmamanın ne denli önemli olduğunun çarpıcı bir örneğini vermiştir.

II. Enternasyonal oportünizminin Marksizme yönelik sinsi saldırılarını teşhir etme bağlamında Rosa’nın el attığı belli başlı hususlardan biri de, Manifesto’nun genelinde güncel devrimci değerinden bir şey kaybetmediğini ilan etmek olur. Manifesto’da belirtilen görevler, birkaç değişiklikle, halihazırda da karşı karşıya bulunduğumuz görevlerdir. Ve bu görevler “sosyalizmin gerçekleştirilmesine geçiş” anlamına gelmektedir. Alman Sosyal Demokrasisinin temel aldığı Erfurt Programında somutlanan tarzdaki “asgari-azami” program ayrımı kesinlikle terk edilmelidir.

Erfurt programında ya da genelde reformist sosyalizmin program anlayışında “asgari” hedefler denildiğinde, işçi sınıfının devrimci iktidarı altında öncelikle üstesinden gelinmesi gereken görevler kastedilmez. Bunun yerine, pekâlâ kapitalizm çerçevesinde bir reform hükümeti anlamına da gelebilecek olan muğlâk bir iktidar formülasyonuyla birlikte “asgarinin de asgarisi” olan ekonomik ve demokratik talepler ileri sürülür. İşçi sınıfının devrimci programında olması gereken asgari talepler ise azami program denilen ve belirsiz bir geleceğe ertelenen sözde bir sosyalizm aşamasına terk edilir. Böylece, hem devrimci proletaryanın asgari görevi olması gereken “sosyalizme geçiş” görevi Kaf dağının ardına sürülmüş olmakta hem de devrimci proletaryanın ulaşmak isteyeceği sosyalizm hedefi çarpıtılmaktadır.

Rosa Luxemburg, Spartakistlerin devrimci programının işte bu reformist program anlayışıyla ve Erfurt programıyla bilinçli bir karşıtlık içinde olduğunu özellikle belirtecektir. Bu uzlaşmacı yaklaşımdan tam anlamıyla kopmuş bulunan devrimci program anlayışını, “bizim için asgari ve azami bir program yok; sosyalizm tek ve aynı şey; bugün gerçekleştirmek zorunda olduğumuz asgari hedef budur” diyerek ortaya koyacaktır. (age, s.142) Rosa’nın değinmiş olduğu bu noktada, geçiş sorunu hakkında net bir kavrayış geliştirilmesi işçi sınıfının devrimci mücadelesi ve program anlayışı bakımından büyük önem taşır. Daha önceki bir çalışmamızda özel olarak bu sorun üzerinde durduğumuzdan (Bkz. Elif Çağlı, Geçiş Sorunu ve Geçiş Programı, www.marksist.com), burada yalnızca bazı temel hususlar hatırlatılacaktır.

Emperyalizm çağında komünist partilere düşen başlıca görev, önüne herhangi bir başka iktidar aşaması dikmeksizin, iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesi için mücadele etmektir. Komünist partiler kitle mücadelesini, pekâlâ kapitalizm altında da gerçekleşebilir görünen kısmi talepler uğruna mücadeleye kilitlememeli ve asıl önemlisi, kitleleri işçi iktidarının kurulması hedefine fiilen yaklaştıracak talepleri savunmalıdırlar. Ekim Devrimi, sadece sosyalist görevlerin değil, devrimin demokratik görevlerinin de işçi iktidarı altında üstesinden gelinebileceğini göstermiştir.

Lenin döneminde Komünist Enternasyonal, reformistlerin ve merkezcilerin asgari programlarının yerine, bir bütün olarak alındıklarında burjuvazinin iktidarına meydan okuyan, proletaryayı örgütlendiren ve proletarya diktatörlüğü için mücadeleyi ilerleten bir talepler sistemi koymayı karar altına almıştır. Fakat ne yazık ki Stalinizm işçi sınıfının devrimci program anlayışını, bir zamanlar Lenin’in önderliği sayesinde ulaşılan mevzilerin çok gerilerine savurmuş ve dünya komünist hareketini Menşevizmin kirli sularına sürüklemiştir.

Hiç kuşku yok ki, işçi sınıfının devrimci eylem programı farklı düzeydeki taleplerin bütünsel zemini üzerinde yükselecektir. Bu nitelikteki bir program, ancak devrimci durumlarda gerçek anlamlarına bürünecek olan “işçi sovyetleri” gibi geçiş taleplerinin yanı sıra, işçi-emekçi kitlelerin gündelik mücadelede takipçisi olacakları iktisadi ve demokratik içerikli (vergisiz yüksek asgari ücret veya tam sendikal özgürlük gibi) kısmi talepleri de içermelidir. Önemli olan, ileri sürülen taleplerin bulunulan her evrede kapitalizmin nefessizliğini sergileyebilmesi ve böylece kitlelerin giderek daha üst düzeydeki talepler uğruna mücadeleye çekilebilmesidir. Hangi sloganların hangi dönemlerde ve ne amaçla ortaya atılacağı konusu, uygun talepler formüle etmenin kendisi kadar büyük önem taşır. Bir talebin veya buna denk düşen bir sloganın olağan dönemlerde genel bir propaganda ve ajitasyon sloganı olarak mı, yoksa devrimci dönemlerde güncel eylem çağrısı olarak mı yükseltileceği noktasındaki ayrımı kavramak fevkalâde önemlidir.

Kapitalizme karşı mücadele süreci içinde ileri sürülecek sloganlar elbette ki yalnızca gündelik mücadelenin konusu olan kısmi taleplerle sınırlandırılamaz. Böyle bir yaklaşım sınıf mücadelesini sendikalizmin dar çerçevesine hapsetmek olur. Diğer yandan, iktisadi ve siyasi içerikli kısmi talepler uğruna yürütülecek gündelik mücadelenin sınıfın kitlesini seferber etmesi bakımından taşıdığı önem de asla yadsınamaz. Ne var ki buradan hareketle yalnızca bu tür talepler ileri sürmek ve devrimci işçi iktidarının kurulmasına geçiş taleplerini reddetmek, devrimci Marksist yaklaşımla bağdaşmayan, uzlaşmacı ve reformist bir tutum sergilemek anlamına gelir. Aslında başarılması gereken, en “barışçı” görünen dönemlerde bile geniş kitlelere benimsetilecek mücadele hedeflerini kısmi taleplerden geçiş taleplerine doğru yükseltebilmektir.

Diğer yandan meselenin yakıcı önem taşıyan bir başka yönü daha mevcuttur. Somut koşulları hesaba katan isabetli taktikleri ve sloganları belirlemeden ve bunları uygun biçimde gündeme getirmeden işçi kitleleri devrimci mücadeleye çekilemez. Bu bakımdan, somuttan kopuk soyut bir devrimci söyleme sürüklenilmemeli ve devrimci lafazanlık eğilimine prim verilmemelidir. Örneğin olağan dönemlerde fabrika komiteleri veya sovyetler türünden işçi örgütlenmelerinin yaygınlaşması ya da fabrikalarda işçi denetiminin sağlanması mümkün değildir. Dolayısıyla bu tip sloganlar acil eylem çağrısı olarak ancak devrimci dönemlerde anlamlı hale gelebilir ve bu kapsamda ileri sürülebilirler. Bunun dışında ise, bu tip sloganlar ancak öncüleri eğitmek ve sınıfa yönelik genel bir propaganda yürütmek amacına hizmet edeceklerdir.

Sonuç olarak konuyu toparlamak istersek öncelikle hatırlanacak bir nokta var. Enternasyonal hareketteki oportünist liderler, Marx ve Engels’in ölümünden sonra Marksizmde büyük bir tahrifat ve tahribata neden oldular. Buna rağmen, Lenin, Rosa, Troçki gibi önderler Marksizmin devrimci köklerine ulaşmayı, o köklere sahip çıkmayı ve ondan kopmamayı başardılar. Özünde devrimci Marksizmin savunusuna dayanan bu çaba onları farklı tarihlerde ve farklı yollardan da olsa, nihayetinde benzer bir devrimci program anlayışında buluşturdu. Bunun bir ifadesi, Rosa Luxemburg’un Spartakistlerin devrimci program anlayışının temeli olarak ilan ettiği “sosyalizme geçiş” anlayışı idi. Aynı anlayış, Lenin tarafından 1917 Şubat devriminden itibaren biçimlendirilmeye başlanan ve onun Uzaktan Mektuplar, Nisan Tezleri, Taktik Üzerine Mektuplar benzeri çalışmalarında yer alan geçişsel taleplerde yaşam alanı bulacaktı.

Lenin ayrıca, Ekim Devriminin arifesinde savaş ve açlık koşulları nedeniyle yaklaşan felâket karşısında, kontrol tedbirleri diye bilinen ve başlıca beş madde halinde toparlanan talepleri de formüle etmişti. Komintern’in İkinci Kongresinde Lenin geçiş sorununu bu kez dünya komünistlerinin gündemine getirecek ve onlardan bu sorun üzerine odaklaşarak programatik çözümler üretmelerini isteyecekti. Lenin’in ölümünden sonra Stalinizm dünya komünist hareketini bataklığa sürüklerken, Lenin’in vasiyetine sahip çıkan Troçki oldu. Lenin’in Ekim Devrimi döneminde formüle etmiş olduğu geçişsel talepleri temel eksen alarak, Troçki 1938 yılında Geçiş Programı’nı biçimlendirdi.

Kısaca da olsa ana hatları itibarıyla değinmeye çalıştığımız tüm bu gerçekler, günümüzde Marksizmin devrimci mirasına ve dünya işçi sınıfının devrimci mücadele geleneğine sahip çıkma iddiasında olanları yakından ilgilendiriyor. Tutulması gereken yol bellidir: Marx ve Engels tarafından temelleri atılan ve Rosa, Lenin, Troçki gibi devrimci önderler tarafından sahiplenilerek zenginleştirilen devrimci Marksizmin bayrağı altında toplanmak gerek. Rosa’nın dediği gibi: “Ya kapitalist anarşi içinde çözülme ve yok oluş, ya da sosyal devrimle yeniden doğuş. Karar saati geldi çattı. Eğer sosyalizme inanıyorsanız, bunu göstermenizin zamanı geldi. Eğer sosyalistseniz, eyleme geçmenin zamanıdır!”