Hedefe Kilitlenmek


İşçi sınıfının devrimci önderlikten yoksun bulunduğu günümüz koşullarında tutulması gereken ana halkanın ne olduğu son derece açık. Sınıf mücadelesine yalnızca ulusal değil enternasyonal düzeyde de devrimci tarzda yol gösterecek siyasal bir önderlik yaratılmalı. Ne var ki, proletaryanın devrimci enternasyonal örgütlülükten yoksun kaldığı günden bugüne uzanan yıllar içinde dünya üzerinden temel görevi bu şekilde kavradığını iddia eden nice örgüt ve çevre gelip geçti. Fakat tarih tek tek kişileri olduğu kadar örgütsel yapıları da, onların kendileri hakkındaki iddialarına göre değil gerçekte ne yaptıklarına ve nasıl bir yol izlediklerine göre yargılıyor. Sınıfın mücadele tarihi içinde yer alan çeşitli örnekler incelendiğinde sonuç görülecektir. İhtiyaç duyulan tipte siyasal önderlikler, devrim hedefine kilitlenerek ve doğru bir örgüt anlayışı-tarzı benimseyerek ilerleyenler tarafından yaratılabiliyor ancak.

Geçici yol arkadaşları

Uzun bir yola çıkan her yolcu varacağı hedefe ilerlerken kaçınılmaz olarak bazı ara duraklardan geçer. Bu ara duraklarda, pekâlâ aynı istikamete gittiklerini düşünebileceğiniz çeşitli sayıda yolcular görürsünüz. Oysa işin aslında ulaşılması düşünülen yerler farklı olabilmektedir. Bazı ara duraklardaki birliktelikler geçici görünümlerden ibarettir. Genel yolculuğun yalnızca bir bölümünde size eşlik eden pek çok “geçici yol arkadaşı” bulunur.

Devrimci mücadeleyi uzun bir yolculuğa benzetecek olursak, kimi ara duraklarda ortakmış gibi görünen siyasal duruşlara karşın varılmak istenen yer değişebiliyor. Bu nedenle devrimci mücadele yolunda da nice geçici yol arkadaşı yer alıyor. İşçi sınıfının tüm mücadele tarihi boyunca çeşitli ülkelerde bunu doğrulayan sayısız örnek yaşandı. Buradan çıkan sonucu özetleyelim. Olağanüstü koşullar, sınıfın devrimci ve tarihsel çıkarları bakımından varılması gereken hedefe kilitlenenlerle, ara duraklarda “inecek” olanları net biçimde ayrıştırmaktadır.

Rusya’da 1905 devriminin yenilgisiyle gelen ağır gericilik koşullarında devrimci mücadele saflarını terk eden nice geçici yol arkadaşı ortaya çıkmıştı. Bunun üzerine Lenin’in yazdığı çeşitli makaleler hatırlanabilir. Açıktır ki böylesi dönemlerde devrimci çizgiye karşı tasfiyeci eğilimler güç kazanmaktadır. Türkiye’de 12 Eylül faşizmi döneminde yaşanan yoğun tasfiyecilik dalgası da bunu kanıtlar. Tasfiyecilik yalnızca devrimci örgüt fikrinden kaçışla sınırlı kalmamaktadır. Tasfiyeci eğilim, ideolojik alanda da Marksizmi çeşitli yönlerden revize etme çabasıyla birlikte seyreder. Karşı-devrimci dönemler kadar, emperyalist savaşların patlak verdiği ve yaygınlaştığı tarihsel kesitler de bunu doğrulayan son derece eğitici örnekler ve dersler içermektedir.

Birinci Dünya Savaşı dönemi bu açıdan günümüze de ışık tutan büyük bir öneme sahip bulunuyor. Birinci emperyalist paylaşım savaşının cehennemî ateşi, enternasyonal düzeyde safları ayrıştıran ve dönemin Lenin ya da Rosa gibi devrimci önderlerini öne çıkartan tarihsel bir rol oynadı. Bu temelde İkinci Enternasyonal içinde devrimci Marksizme sahip çıkanlarla, Marksizmden uzaklaşanlar arasında ciddi bir siyasal ve ideolojik mücadele yaşandı. Emperyalist savaş dalgası bir yanda İkinci Enternasyonalin çürümüşlüğünü ve çöküşünü gözler önüne sererken, diğer yanda dünya işçi hareketinde yeni bir yükselişi gerçekleştirecek olan devrimci önderleri yarattı. Bu ikinci nokta sınıfın devrimci mücadelesinin akıbeti açısından fevkalâde önemlidir. Zira devrimin ilerleyebilmesi için kitleleri saran devrimci isyan dalgası kadar, bu isyan dalgasını pörsütmeyecek ve yanlış yerlere yönlendirmeyecek devrimci önderlerin varlığı da zorunludur.

Rosa Luxemburg, İkinci Enternasyonal içinde uç veren Bernstein revizyonizmine zamanında ve atak biçimde karşı çıkmıştı. Fakat Lenin’in savunduğu ve yaşama geçirdiği örgütsel anlayışın haklılığını ve gerekliliğini ne yazık ki çok geç kavrayabildi. 1918 Alman Devrimi, ihtiyaç duyulan devrimci önderlikten ve hazırlıktan yoksun olduğu için yenilgiye uğradı. Rosa Luxemburg devrimin en ön saflarında ölümün üzerine yiğitçe yürüdü. O bir devrimci olarak yaşadı ve öyle öldü; kızıl kanatlarıyla dünya proletaryasının devrimci mücadele tarihi içine uçup gitti. Devrim karşıtı bir konuma sürüklenen İkinci Enternasyonalin aşılması ve Kautsky gibi döneklerin siyasi yenilgiye uğratılması Lenin önderliğinde örgütlenen devrimci işçi hareketi sayesinde mümkün olabildi. Bolşeviklerin öncü mücadelesiyle muzaffer kılınan Ekim Devrimi, dünya işçi sınıfının devrimci Enternasyonal örgütünün (Komünist Enternasyonal) inşası için gereken devrimci otoriteyi ve çekim merkezini de yarattı.

Günümüz dünyasında da reformizm, oportünizm, revizyonizm gibi tehlikeli eğilimler enternasyonal düzeyde fazlasıyla boy vermiş bulunuyor. İşçi sınıfının devrimci mücadelesini güçsüz düşüren bu gibi eğilimlere karşı devrimci siyasal tutumlar geliştirebilmek yakıcı bir ihtiyaç oluşturmaktadır. Dünya işçi hareketinde devrimci Marksist temellerde enternasyonalist bir toparlanmanın sağlanması ancak uzun soluklu ve devrimci ilkelere sıkı sıkıya bağlı inatçı bir mücadelenin ürünü olacaktır. Sınıfın devrimci geleneğinin bulandırılan yönlerinin güncel sorunlar karşısında geliştirilecek doğru tutumlarla netleştirilmesi temel bir görev olarak öne çıkmaktadır. Bu görev, emperyalist savaşlar, devrimci durumlar ve özellikle de örgüt sorunları gibi konuların titizlikle ele alınmasını gerektiriyor.

Devrime hazırlanmanın önemi

Devrimlerin kişilerin veya siyasal grupların karar vermeleriyle gerçekleşmediği ve birtakım nesnel koşulların olgunlaşmasına bağlı olarak patlak verdiği biliniyor. Ayrıca, bir işçi devriminin muzaffer olabilmesi için, devrimi gündeme getiren nesnel koşulların yanı sıra öznel koşulların da olgunlaşmış olması gerekmektedir. Devrimci durumlar patlak verdiğinde, işçi sınıfı bilinç ve örgütlülük düzeyi bakımından devrimi ilerletecek bir ön hazırlığa sahip durumda olmalıdır. Bunun ise, sınıfın devrimci önderliğinin varlığında somutlandığı açıktır.

Devrimin nesnel ve öznel koşulları arasında tam bir diyalektik ilişki mevcuttur. Bu gerçekliği diyalektik ilişkinin her iki boyutu bakımından da ifade etmek mümkündür. Olağan dönemlerde tanık olunmayan derinlikte siyasal kriz ve toplumsal çalkantılarla mayalanan devrim durumları, işçi sınıfının devrimci örgütlenmesini daha önce görülmeyen bir hız ve yaygınlıkta ilerletebilir. Diğer taraftan eğer proletarya devrimci bir önderliğe sahipse, bu koşulun varlığı devrimci durumları umulmadık derecede olgunlaştırabilir ve böylece süreç muzaffer bir devrime ilerleyebilir.

Bu gerçekler, ortaya çıkan devrimci durumların akıbetini sağlıklı biçimde değerlendirebilmek bakımından da büyük önem taşıyor. Çünkü, daha öncesinden en olumsuz görünen koşullarda bile devrim için örgütlenip hazırlanan bir siyasal öncü yoksa, devrimci durumlar sönümlenmekte ve böylece devrim fırsatı kaçırılmış olmaktadır. Bu durumu doğrulayan sayısız örnek mevcuttur. Bu konuya yaklaşım günümüzde de devrimci ve reformist eğilimleri, bir başka deyişle devrim hedefine kilitlenenlerle “geçici yol arkadaşlarını” ayırt eden hassas noktayı oluşturuyor. Dün olduğu gibi bugün de Marksist hareket içinde uç veren reformist eğilimler, “devrim henüz gündemde değil” bahanesinin ardına sığınarak tastamam düzen içi ve yasalcı bir çalışma tarzı izliyorlar.

Reformistler söz düzeyinde ne derlerse desinler, işin özünde burjuva düzene adapte olmaktadırlar. Bu gerçeklik, yakalarına eğreti biçimde devrimci Marksist etiketi iliştirenler açısından da bütünüyle geçerlidir. Devrimci Marksist geçinen reformistler, günümüzde parlamenter işleyiş çerçevesinde bir “işçi hükümeti” ile sosyalizme ilerlenebileceği yanılsamasını yayıyorlar. İngiltere örneğinde açıkça görüleceği üzere, İşçi Partisi gibi burjuva sol partilere dayanan “işçi hükümetleri”ni devrimin ilerlemesinde bir basamak olarak sunan formülasyonlar az değil. Bu gibi yaklaşımlarla, işçi devriminin başarısının en başta gelen koşulu olan burjuva devlet aygıtının parçalanması görevine gölge düşürülmektedir. Hatta Venezuela’da Chavez hükümetini destekleyen bazı Troçkist çevrelerce gündeme getirildiği üzere, devrimin bu önemli görevi, mevcut devlet aygıtı içinde “iyi” bürokratlarla “kötü” bürokratlar arasındaki kapışmaya indirgenmek istenmektedir.

Marksizmi benimser görünen çevreler içinde boy veren bu reformizmden (revizyonizm demek belki de daha doğru olacak), sınıfın devrimci hazırlık çalışmasına doğru tarzda yaklaşmasını beklemek beyhude olacaktır. Devrimci durumlar patlak vermezden önce sınıf içinde devrimci hazırlık çalışması yürütmeyenlerin, devrimci durumlar patlak verdiğinde yegâne eksikliğin devrimci önderlik olduğunu söylemeleri de inandırıcı değildir.

Sınıfın mücadele tarihi açıkça göstermektedir ki, aslında işçi devrimi hiçbir şekilde gökten zembille inmiyor. Devrim, doğru ve etkin bir hazırlık çalışması yürüten öncü örgütlenmeler tarafından bir anlamda “hazırlanıyor”. Kuşkusuz devrim bir avuç kararlı devrimcinin iradi çabalarıyla durup dururken yaratılamıyor. Ama çubuğu bir tarafa bükerken ölçüyü de kaçırmamalı. Zira işçi devrimi, bu uğurda yürütülecek örgütlenme, propaganda ve ajitasyon olmaksızın günün birinde kendiliğinden yeryüzüne iniverecek Mesih değildir. Bu nedenle, gerçekçi olmak adına devrimci iradenin rolünü hepten küçümseyen yaklaşımlara da prim verilmesi doğru olmaz.

Aslında bu “gerçekçilik” konusu işçi hareketinde sapla samanı ayrıştıran bir boyut içeriyor. Açık ki, devrim anlayışını sulandıran reformistlere proleter devrimci strateji hiçbir zaman gerçekçi görünmeyecektir. Reformist örgütler devrimin ortasında bile, kitlelerin başkaldırısının olabildiğince düzen sınırlarına hapsedilip kontrol altına alınmasından yana siyasal tutumlar geliştireceklerdir. Ayaklanan kitlelerin burjuva düzeni parçalayıp geçme doğrultusundaki devrimci şiddeti onlara hep aşırılık, maceracılık olarak görünecektir. Oysa devrimci dönemlerin koşulları hiç de olağan dönemlere benzemez. Devrimin kendisini kitlelere dayatan yasaları vardır. Ya bu yasalara uyulur ve devrim ilerletilir ya da yarı yolda duraklatılan devrim eninde sonunda karşı-devrimci güçler tarafından ezilip bastırılır.

O halde her önemli siyasal sorunda olduğu gibi, şu ünlü “gerçekçilik” sorununda da sınıflar üstü bir tutumdan söz edilemez. Devrimin ilerletilmesi ne denli sert mücadeleleri göze almayı gerektirse de, devrimci güçler açısından asıl gerçekçi tutum bu olacaktır. İşin biraz daha derinine inildiğinde, benimsenen siyasi yaklaşım ve siyasi tarz bakımından tüm dönemleri kapsayan bütünsel bir ilişki olduğu anlaşılır. Sınıfın devrimci siyasetinin gerçekçiliği olağan dönemlerde de reformistlerden tamamıyla farklıdır. Proleter devrimci anlayışa, günlük mücadeleyi parlamenter düzenin yasallığıyla sınırlamayan bir bakış açısı egemendir. Oysa reformizm, sınıfın günlük mücadelesini parlamenter işleyiş çerçevesinde amaçlaştırır. İşçi kitlelerinin bilincini devrim hedefinden tamamen kopartır. Reformizmin son tahlilde burjuva düzen içinde bir o yana bir bu yana yalpalamaktan, dönenip durmaktan başka bir hareket alanı yoktur. Ve onun karakteri işte bu nedenle burjuva siyasete uyarlanmış bir gerçekçi politikacılıktan (reel politikerlikten) ibarettir.

Kimin gerçekten işçi devrimi hedefini benimsediğini ve bu hedefe ilerlemeyi mümkün kılacak doğru bir çizgi izlediğini yaşamın canlı pratiği her vesileyle testten geçiriyor. Bu açıdan devrimci durumlar en önemli tarihsel momentleri oluşturuyor. Şayet devrimci durumları devrime ilerletecek öncü siyasal örgütlülük yoksa, sınıfın kendiliğinden patlamaları düzen güçleri tarafından yolundan saptırılıyor. Neticede devrim yarı yolda tıkanıyor, kitleler yoruluyor ve devrimci heyecan sönüveriyor. Geçmiş örnekler bir yana, günümüzde başta Venezuela olmak üzere çeşitli Latin Amerika ülkelerinde yaşananlar işte bu tehlikelere işaret etmektedir. Bu tehlikeleri görmezden gelmek ya da ciddiyetini hafifletmeye çalışarak işçi kitleleri nezdinde kof bir devrimci iyimserlik yaratmak devrimin dostu olmak anlamına gelmez. Gerçek dost, kısa vadeli politik çıkar hesaplarıyla kitlelerin nabzına göre şerbet vermez. Gerektiğinde, üzerine taş yağdırılması pahasına acı söylemeyi göze alır.

Öncü ve kitle örgütlenmesi

Sınıfın devrimci örgütlenmesinde Lenin’in yaklaşımının açıkça reddedilmesi veya keyfi yorumlarla çarpıtılması, günümüzde Marksist geçinenler arasında da oldukça yaygın bir eğilim oluşturuyor. Ayrıca reformist unsurların, “Lenin öyle demedi” diye devrimci unsurlara ders vermeye kalkışmaları da sıkça karşılaşılan bir tutumdur. Bu tür tutumlar geliştirenlerin, öncü parti anlayışını savunan devrimci kadroları sekterlikle, kitlelerden kopmakla suçlamalarına şaşmamak gerekiyor. İşçi sınıfının kitlesinin kuyruğuna takılarak işçicilik yapanlar, sınıfa devrimci bilinç taşınmasına ve sınıfın öncü unsurlarının devrimci tarzda örgütlenmesine her zaman karşı çıkmışlardır. Leninist örgüt anlayışının karşısına örgütsüz kitlelere tapınmayı veya gevşek parti tiplerini dikenler, yaşamın boşluk tanımadığını gözlerden gizlemek istiyorlar. Unutulmamalı ki, devrimci bilinç sınıf içinde kendiliğinden üreyip yayılmıyor. Devrimci örgütlülük sayesinde sınıfa devrimci bilinç taşınmadığı takdirde, çeşitli burjuva siyasetler sınıfa her an başka türden bilinç taşıyorlar.

Hiçbir yanlış anlamaya fırsat vermemek üzere baştan belirtelim. Devrimci örgütlenme gereği asla işçi kitlelerinin kendiliğinden eyleminin önemini ortadan kaldırmaz. Tam tersine asıl sorun, bir örgüt direktifi olmaksızın kitlelerin bağrından kopup gelen başkaldırıların etkisinin nasıl artırılabileceğidir. Önemli olan, bu tür kendiliğinden kitle eylemlerinin devrimci iktidar doğrultusunda nasıl ilerletilebileceğidir. Dolayısıyla işçi kitle mücadelesinin önemi kavranmadan ve kitle inisiyatifinin ürünü olan taban örgütlenmelerinin gerekliliği kabul edilmeden devrimci Marksist olunamaz. Devrimci dönemlerde ayağa dikilen işçi-emekçi kitleler, fabrika komitelerinden semt komitelerine, işçi konseylerinden sovyetlere dek çeşitli tip ve düzeyde öz örgütlenmeler yaratabilirler. Bu örgütlülük işçi sınıfının iktidara yürüyebilmesi için mutlaka gereklidir ve kitlelerin devrimci inisiyatifini ortaya koyar. Ne var ki, kitleler ne olağan ne de devrimci dönemlerde kendiliğinden devrimci bir önderlik yaratamazlar. İşte bu önemli husus, diğer siyasi akımları bir yana bıraktık, Marksist hareket içinde bile yıllardır büyük bir tartışma konusu oluşturuyor.

İşçi sınıfının küçük bir öncü azınlığını devrim fikrine kazanarak devrimi başarıya ulaştıramazsınız. Proleter devrimin, işçi kitlelerinin devrimci tarzda ayağa kalkmasını ve devrimci mücadelede aktif inisiyatif üstlenmesini gerektirdiği son derece açıktır. Fakat sınıfın öncüsünü devrimci tarzda örgütleyen bir siyasal parti olmadan da, kitle hareketi istenen olgunluk düzeyine ulaşamaz. Sınıfın kitlesi kuşkusuz yaşayarak, yaparak öğrenir. Ancak bu sayede yanlış ve doğru yolu ayırt edebilmesi için, onun kafasını karıştıran çeşitli burjuva siyasetlerin dışında bir devrimci öncünün varlığını yanı başında hissedebilmelidir. Onun farklı sesini duyabilmelidir. Öte yandan öncünün hazırlık düzeyi, örgütlenme tarzı ve hızıyla kitleninki farklıdır. Devrime hazırlanabilmek için, devrimci durumların kenarda duranları bile harekete geçiren ateşleyici gücünü beklemeksizin, sınıfın öncü unsurlarını devrim fikri etrafında sabırla örgütlemek gerekir.

Leninist parti anlayışının özünü, sınıfa devrimde önderlik edebilecek öncüyü örgütlemek ve bu öncüyü devrime hazırlamak oluşturur. Bu örgütsel yaklaşım, sınıfın çeşitli düzey ve biçimlerde kitle örgütlerine sahip olması gerekliliğini de içerir ve bunu teşvik eder. Her iki düzey arasında kurulması istenen diyalektik ilişkinin esas hareket noktası, sınıf mücadelesinde mutlak anlamda “kendiliğinden” hiçbir şeyin olamayacağıdır. Neredeyse tamamen kendiliğinden görünen bir kitlesel eylem bile, işin gerçeğinde kitlelerin arasına daha önce serpilmiş olan şu ya da bu tür düşünce tohumlarının ürünüdür. Yani bu alanda da “ne ekerseniz, onu biçersiniz”. Kitlenin kendiliğinden gücüne fazladan roller atfedip kendiliğindenliğe boyun eğmek, sınıfın kitlesini başka ellere teslim etmek anlamına gelecektir.

Leninist parti anlayışını benimseyip buna uygun bir örgütsel çaba içine girenlerle, kendiliğindenliğe teslim olanlar arasında uzlaşmaz ayrım noktaları bulunuyor. Marksizm, içerdiği devrimci örgüt anlayışıyla birlikte yaşamı dönüştürecek bir kapsam ve bütünlüğe sahiptir. Bu bakımdan sınıf mücadelesindeki devrimci çizgiyle reformist çizgi arasındaki ayrım noktaları, devrim stratejisinden örgütsel sorunlara uzanan bir hacimdedir. İşçi sınıfının devrimci çıkarlarını savunacak bir örgüt anlayışına ve örgütlenme tarzına sahip olmadan tutarlı bir devrimci çizgi izlemek asla mümkün değildir. Rusya’daki Menşevik-Bolşevik bölünmesi bunu kanıtlamış ve genel bir örnek olarak işçi sınıfı tarihine geçmiştir.

Kitleselleşme adına örgütsel alanda burjuva legalitesine boyun eğen siyasi çizgilerin, ideolojik planda da kaçınılmaz olarak devrimci stratejiden ödünler verdiklerini görürsünüz. Menşevik çizgi, işçi sınıfının öncü devrimci örgütünü yaratabilecek bir siyasal ve örgütsel anlayışa sahip değildir. Dünün ya da bugünün Menşevik zihniyetli sosyalistlerinin siyasal örgütlülükten anladıkları, siyaset yapma düzeyinde esasen yalnızca kendilerini örgütlemekten ibarettir. Menşevik örgüt anlayışı geçmiş dönemlerde olduğu gibi günümüzde de, daha ziyade aydın unsurlardan oluşan dar bir politik çevre örgütlemektedir. Ve işçilerin partisi olarak da, bu politik çevrenin etrafında yer alan, gerçekte örgütsüz ve şekilsiz bir işçi yığını gösterilmektedir. Böylece Menşevik anlayış “geniş kitlesel işçi partisi yaratma” bahanesinin ardına, işçilerin kendiliğindenliğe terk edilmiş kof kalabalığını gizlemektedir. Buradan hareketle rahatlıkla görüleceği üzere, seçkincilik ve kuyrukçuluk birbirini bütünler. Oysa Bolşevik örgüt anlayışı sınıfı örgütlemeyi amaç edinir. Sınıf içinde her koşula uyum sağlayabilecek devrimci çekirdekler yaratmak, bunların öncülüğünde çeşitli işlevler üstlenmiş örgütlü işçi halkaları oluşturmak, devrimci hareketi sempatizanlar düzeyinde bile örgütlü kılmak Bolşevik tarzın özünü oluşturur.

İşçi sınıfına devrimci önderlik yapabilecek niteliğe sahip bir örgüt yaratmak kolay değildir. Bu zorlu görev, buna talip olanlardan çok şey bekler. Bir kere, devrimci ilkelerden ödün vermeyen ama diğer yandan da taktik esneklik becerisi gösteren bir tarz var edilmelidir. Ayrıca, işçi sınıfının devrimci mücadelesi devrime adanmışlık ister, burjuva düzenle barışık olmamayı gerektirir. En önemlisi de örgütsel disiplin gereğinin içtenlikle benimsenmiş olmasıdır. Burjuva aydın bireyciliğinden arınamamış unsurlar Marksizmi benimser göründüklerinde dahi bu özelliklere sahip olmanın tamamen uzağındadırlar. Örgütsel disiplin böylelerine, gereksiz ve boyun eğeni alçaltan bir ayak bağı olarak görünür. O nedenle bu kesim, genelde işçi hareketi içinde olduğu kadar Marksist hareket içinde de reformist eğilimleri besleyip büyüten kaynaktır. Bireyci aydın anlayışı burnunu devrimci işçi mücadelesine soktuğunda orada oportünizm üretmektedir.

Örgütsel sorunlar bağlamında üzerinde durulması gereken önemli hususlardan biri de, devrimci sınıf örgütlülüğünün nasıl kitleselleşmesi gerektiğidir. Marksizmi ve onun devrimci örgüt anlayışını sakatlama pahasına kitleselleşmek başarı değildir. Önemli olan, devrimci rengini koruyabilen ve gerçekten kitle hareketine öncülük edebilen bir örgütlenme yaratabilmektir. Genelde işçi kitlelerinin kendilerine kolay çözümler vaat eden reformist siyasetlerin peşinden sürüklenebileceğini unutmamak gerekir. Kitleler deneyerek öğrenirler ve başlangıçta kendilerine zor görünen devrimci çözümün aslında yegâne çözüm yolu olduğunu ancak bu sayede bilince çıkartırlar. Bu tür bilinç sıçramalarının olağan dönemlerde gerçekleşebileceğini ummak saflık olur. Kitle bilincinde gerçekleşen bu tür köklü sıçramaların devrim dönemlerinin ürünü olduğu unutulmamalıdır. O nedenle, genelde sınıfın devrimci örgütlülüğünün sınıfın kitle örgütlerine nazaran daha dar bir örgütlülük olacağı asla akıldan çıkarılamaz. Yanlış temellerde kitleselleşen işçi partilerinin hiçbirinin devrime önderlik edemedikleri bugüne dek yaşanan sayısız örnekle sabittir.

Öncü ve kitle arasındaki ilişkinin doğru şekilde kavranabilmesi için bir başka nokta üzerinde durmak da yararlı olacak. Öncünün kitleyle karıştırılmaması ne denli önemliyse, siyasal öncü vasıflarının ancak sınıfın kitlesinden kopuk olmayan bir siyasal mücadele anlayışı temelinde kazanılabileceği de o denli önem taşıyor. Devrimci siyasal örgütlülüğün ilerletilmesi, öncülük iddiasında olanların sınıfın kitle mücadelesine şu ya da bu düzeyde önderlik edebilme vasıflarını kazanmaları sayesinde mümkün olabilir. Sınıfın öncü unsurlarının devrimci örgütlenmesi, sınıfın kitlesi içinde mücadele yürütmekten asla kopartılamaz. Bu hassas sorunu yanlış biçimde kavradığınızda, “öncü” dediklerinizi gerçekte sınıftan kopartmış ve netice olarak devrimci sınıf örgütlenmesi yerine kerameti kendinden menkul bir seçkinciliği ikame etmiş olursunuz.

Bir devrimciler örgütünün var edilebilmesi için yürütülecek hazırlık çalışması, kuşkusuz devrimci bir partinin sınıf içinde yürüteceği genel kitle çalışmasından farklı özellikler içerir. Fakat bu gerçekliği de mekanik tarzda algılamamak ve yaşamın akışı içinde doğru temellere oturtmak şarttır. Örgütsel bağlamda hiçbir yapı, zaman içinde olgunlaştırılmaya çaba sarf edilmeden kendi kendine belirli bir düzeye ulaşmaz. Konu devrimci kadroların yetişmesi olduğunda, onların devrimci teoriyle donatılmaları kadar pratik çalışma ve mücadeleler içinde pişmeleri de büyük önem taşır. Açıktır ki devrimci öncüler cam fanuslar içinde yetişmezler. Başlangıçta henüz örgütsel yapılanmanın çapının elverdiği mütevazı düzeylerde bile olsa, sınıfın kitle mücadelesinde yer almaya ve ona bir ölçüde yol göstermeye çalışmakla var edilirler.

Öncünün örgütlenmesinde gözetilecek kurallarla kitle çalışmasında uyulması gereken kurallar kuşkusuz aynı olamaz. Öncünün her hal ve koşulda devrimci çalışmaya uygun unsurlardan seçilmesi ve devrim için eğitilmesi, devrimci hazırlık çalışmasının vazgeçilmez parçasıdır. Gerektiğinde akıntıya karşı yüzebilmek bir devrimci öncü örgütlülükte mutlaka olması gereken bir özelliktir. Bu bakımdan, günümüzde tanık olunduğu üzere burjuva koroların “devrimler öldü” şeklinde yırtınmalarına aldanmaksızın, devrimin güncelliğine yürekten inanan kadrolar eğitmek yaşamsal önem taşır. Ama söz konusu koşullarda sınıfın kitlesinin de aynı şekilde davranmasını bekleyemezsiniz. Kitlenin bilinci somut koşullara bağlı olarak biçimlenir. Devrimci dönemlerde sınıfın kitlesini de devrimci heyecan sarar ve devrim çok daha fazla sayıda işçiye mümkün görünmeye başlar. Oysa devrimci dalgaların geri çekildiği dönemlerde kitle gündelik yaşamın gelgitlerine kapılır ve büyük ölçüde burjuva propagandasının etkisi altında yaşar.

Kısaca vurgulamak istersek, işçi sınıfının devrimci tarzda örgütlenmesinin farklı halkalarını birbirine karıştırmamaya özen göstermek ve sınıfın öncüsü ile kitlesi arasındaki diyalektik ilişkiyi doğru biçimde kavramaya çalışmak başlıca devrimci görevler arasında yer almaktadır. Sınıfın kitlesiyle kıyaslayacak olduğumuzda, devrimci çekirdek de devrimciler örgütü de ve sınıf partisi de gerçekte öncü niteliğini taşıması gereken siyasal örgütlülüklerdir. Öncü siyasal örgütlenmenin her düzeyinde, sınıfın militan unsurlarına devrimci bilincin taşınması ve devrimci örgütlülüğün böylece fiilen sınıf içinde inşa edilmesi esastır. İşçi sınıfının devrimci öncüsünün örgütlülüğü, kitlesinin gündelik mücadele anlayışı (sendikal mücadele veya genel demokrasi mücadelesi) temelinde inşa edilemez.

Tarihsel örnekler, devrimci teoriyi içselleştirmiş ve koşullar her ne olursa olsun beyni devrim için çalışan, yüreği devrim için atan unsurların işçi sınıfının öncüleri sıfatını hak ettiklerini ortaya koyuyor. Fakat devrim hedefine kilitlenmek demek, devrim propagandası sayesinde kitlelerin bilincinin kolayca değişeceğini ummak demek değildir. Bu ikincisi tam bir çocukluk hastalığıdır. Ve böyleleri iyileşemedikleri takdirde, kitlelerin devrimci çağrılara pek de kulak asmadıkları dönemlerde sabırlarını ve umutlarını yitirir ve işçi sınıfına küsüverirler. Oysa devrim hedefine kilitlenmek, kitlenin geri durumundan etkilenmeksizin sabırla ve inançla devrimci strateji doğrultusunda yol almayı gerektirir. Doğru örgüt anlayışını da içeren devrimci strateji, komünist mücadele geleneğinin ilkelerine sıkı sıkıya tâbi kılınmalıdır. Öte yandan, devrimci hedef doğrultusunda ilerleyebilmek için hangi taktiklerin uygulanacağı politik bir sanattır. Bu sanatın öğrenilmesi ve taktiklerin içinde bulunulan somut koşullara göre tayin edilmesi şarttır.

Leninist örgütlenme anlayışı, olağan dönemlerde kitlenin gündelik mücadeleye uyarlanmış psikolojisinin mutlak hesaba katılmasını ve kitle içinde hassas bir çalışma yürütülmesini şart koşuyor. Bu da, işçi kitlesinin gündelik mücadelesini ilerletecek taleplerin ileri sürülmesi ve bu talepler etrafında mücadelenin yükseltilmeye çalışılması anlamına gelir. Fakat bu bağlamda ileri sürülecek talepler ve bu taleplerin savunu tarzı da devrimci olmalıdır. Çünkü ancak bu sayede sınıfın kitlesine kapitalizmin çıkışsızlığını kavratabilir ve olabildiğince çok sayıda işçiyi devrimin zorunluluğu fikrine kazanabilirsiniz. Reformizmin siyasi çizgisi ve çalışma tarzı ise, kitleyi reformlar, sendikal mücadele, genel demokratik taleplerle sınırlı bir mücadele anlayışına hapseder. Oysa devrim hedefine kilitlenen öncüler, kitle içinde yürüttükleri eğitim, örgütlenme ve propaganda çalışmalarına da devrimci bir içerik kazandırırlar. İşte ancak bu sayede, devrimin zorunluluğu fikri sınıfın kitlesine de nüfuz etmeye başlayabilir.

Devrimin güncelliği

Devrimci Marksizm emperyalizm çağının proleter devrimler çağı olduğunu ortaya koydu. 20. yüzyılda yaşanan devrimler ve toplumsal altüstlükler bu düşüncenin gerçekliğini defalarca kanıtladı. Gerçi 20. yüzyılın sonlarında Sovyetler Birliği ve benzeri rejimlerin çöküşüyle birlikte burjuva güçlerin Marksizme ve devrim fikrine yönelik amansız saldırıları işçi hareketinin tüm alanlarında önemli bir gerilemeye neden oldu. Fakat emperyalizm çağının temel nitelikleri değişmedi. Emperyalizm çağı dün olduğu gibi bugün de, bir yanda emperyalist savaş tehlikesinin diğer yanda ise toplumsal devrimlerin güncelliği anlamına geliyor.

Devrimin güncelliği fikri, içinden geçilen bir konjonktürün değil yaşanan çağın temel özelliğine işaret eder. Devrimin güncelliği fikri ile kastedilen, sürekli bir devrimci durumun varoluşu değildir. Devrimin güncelliği, kapitalizmin tarihsel açıdan artık yaşlanıp potansiyellerini yitirdiğini anlatır. Bu tarihsel durum, devrimci uyanışlara tamamen ters rüzgârların estiği dönemlerde bile kitlelerin bir biçimde derin bir huzursuzluk ve gelecek hakkında tedirginlik duymalarıyla kendini dışa vurmaktadır. Köhneyen kapitalizmin yarattığı toplumsal yozlaşma, yalnızca işçi sınıfını değil genelde toplumu saran bir kötümserlik dalgasıyla seyretmektedir.

Bu tür toplumsal koşullar, henüz kitlelerce kabul edilmek istenmese ya da burjuva ideologlarınca yalanlanmaya çalışılsa da, aslında tarihsel olarak devrimin zorunluluğuna işaret ediyor. Kim ne derse desin, bugün dünyamızda devrim kendisini dayatmıştır. 21. yüzyılın temel sorunu, artık katlanılmaz boyutlara ulaşmış bulunan kapitalist düzenin işçi devrimleriyle ortadan kaldırılmasıdır. Kısacası devrim günceldir. Temel tarihsel özelliği bakımından devrimlere çağrı çıkaran böyle bir dönemde, devrimci durumlar her an patlak verebilir. O nedenle de sınıfın devrimci hazırlık sorunu, günümüzde tarihsel akışı belirleyici bir öneme sahip bulunuyor.

Aslında sözü bu noktada fazlaca uzatmaya da gerek yok. 21. yüzyıl beraberinde yine emperyalist savaşları ve devrimci isyanları getirdi. Çeşitli Latin Amerika ülkelerinde birbiri ardı sıra devrimci durumlar patlak veriyor. Fakat neden hâlâ başarıya koşan devrimlere tanık olmuyoruz? Dünya kapitalist sisteminin içinde bulunduğu nesnel koşullardan hareketle bu soruları doğru biçimde yanıtlayamayız. Çünkü söz konusu nesnel koşullar, kapitalist sistemin işçi devrimlerinin başarısını olanaksız kılan bir istikrara kavuştuğunu değil tam tersini kanıtlıyor. Kapitalist sistem muazzam bir çürümüşlük, dengesizlik, istikrarsızlık ve daha önemlisi tarihsel çıkışsızlık içindedir. O nedenle yukarıdaki sorunun yanıtı öznel alanda gizlidir.

Marksizmin işaret ettiği üzere her kuşak tarihini verili koşullarda yapıyor ve geçmiş dönemlerin gölgesi bugünkü ortamın üzerine düşüyor. Günümüzde dünya alabildiğine çalkantılı bir döneme girdi ama işçi sınıfı geçmiş dönemin olumsuz öznel koşulları nedeniyle buna devrimci tarzda yanıt verecek bir örgütlülükten yoksun bulunuyor. İçinden geçilen dönem ne denli türbülanslı olursa olsun, devrimci bilinç işçi kitlelerinde kendiliğinden doğmuyor. Devrimci işçi mücadelesinin içinden geçilen tarihsel dönemin özelliklerine uygun bir niteliğe ulaştırılması için, reformizme enternasyonal düzeyde darbe indirilmesi zorunludur.

Kapitalist sistemin İkinci Dünya Savaşını takip eden ekonomik yükseliş dönemi özellikle gelişkin kapitalist ülkelerde pek çok koldan tam anlamıyla reformizmi besledi. Çeşitli Avrupa ülkelerinde somutlandığı üzere, reformizm burjuva işçi partilerinden tutun da devrimci Marksist olduğunu iddia edenlere dek geniş bir siyasal yelpazede egemenlik sürdürdü. Böylece Avrupa işçi sınıfı uzun yıllar boyunca işçi hareketinde reformizmin belirleyici etkisi altında devrim düşüncesinden uzaklaştı. Gelişmiş kapitalist ülkeler işçi sınıfı reformist rüzgârlarla rehavete kapılmışken, Latin Amerika ülkeleri ve Türkiye gibi ülkelerde durum daha farklıydı. Bu ülkelerde işçi sınıfının devrimci örgütlenmeleri kanlı askeri ve faşist diktatörlüklerin zulmü nedeniyle darbe üzerine darbe yedi ve alabildiğine güç yitirdi. Bu tabloya bir de Stalinist bürokratik rejimlerin tüm ülkelerde işçi sınıfının bilincine kazıdığı olumsuz izleri eklemek gerekir.

Kısacası dünya işçi sınıfı 21. yüzyılı devrimci bilinç ve örgütlülük düzeyi bakımından son derece gerilemiş bir durumda karşıladı. Bu yüzden günümüzde nesnel koşullarla öznel koşullar arasında hâlâ büyük bir açı bulunuyor. Kapitalist sistem derin bir krize sürüklendi, ama ne yazık ki işçi sınıfının devrimci hazırlık düzeyi dönemin devrimci taleplerini karşılayabilmekten tamamen uzak durumda.

Tarihten ders alanlar ve almayanlar

Öncülük iddiasında olanlar yalnızca eğitmezler, mücadele içinde eğitilirler de. İşçi sınıfının zaferlerinden olduğu kadar yenilgilerinden de öğrenmek ve tarihten ders almayı bilmek bu eğitimin önemli bir parçasıdır. Geçmişte yaşanan tarihsel hatalardan ders çıkartmaya niyetli ve azimli olanlar tarihten öğrenebilir, eski dönemlerde düşülen hataların tekrarlanmaması için çaba sarf ederler. Geçmişi ve günümüzü bu açıdan incelediğimizde, tarihten ders almak isteyenlerle almamaya yeminli olanları ayırt edebiliriz.

Birinci Dünya Savaşı döneminin eğitici yönleri üzerinde daha önce durmuştuk. Milyonlarca insanı ölüme sürükleyen bu emperyalist savaş dehşetinin daha izleri silinmeden kapitalist sistem yeni bir paylaşım savaşına yol açacak derin bir krizle yüz yüze gelmişti. İkinci Dünya Savaşını önceleyen yıllar, militarizmin ve faşizmin dünya ölçeğinde inanılmaz yükselişiyle karakterize olmaktaydı. Marksistlerin önünde, birinci emperyalist paylaşım savaşı patlak vermezden önce tehlikenin büyüklüğünü inkâr eden ve reform hayalleri yayarak işçi sınıfını pasifleştiren tarihsel örnekler duruyordu. Buna rağmen benzer hatalar yinelendi, Almanya’da faşizmin tırmanışına önce gelip geçici bir olay diye bakıldı. Tehlikeyi küçümseyenlere göre Hitler eğitimsiz, akılsız, çapsız bir maceracıydı. Derin krizlere yuvarlanan kapitalizmin nasıl da saldırganlaştığını, maceracı denilen siyasetçileri nasıl da tarih sahnesinin önüne ittiğini görmek istemeyen bazı sosyalistler, egemen burjuvazinin siyasal tercihlerinde hâlâ genel geçer bir akılcılık aramaktaydılar.

Günümüz dünyasında Balkanlar’dan başlayıp Avrasya’ya yayılan emperyalist savaşlar öncesinde de benzer şeyler yaşandı. Dünya savaşı tehlikesi veya faşizm tehlikesi oportünistler ve reformistler tarafından küçümsendi. Kapitalist sistemin bu can yakıcı sorunlarına geçmişte kalmış olgular diye bakıldı. Reformist sosyalistler globalizmi, tıpkı geçmiş dönemlerin Kautsky’leri gibi dünya savaşlarına yolu kapayan bir gelişme olarak yorumladılar. Çünkü Sovyetler Birliği’nin çöküşü sosyalist harekette tasfiyeciliği ve sağa savrulmayı besleyen genel bir atmosfer yaratmıştı. Peki neticede ne oldu? Tıpkı eskilerde olduğu gibi bu kez de kapitalist sistem “artık olmaz” diyenleri yalancı çıkardı. Emperyalist güçler arasındaki hegemonya savaşı kızışıp dünyanın çeşitli bölgelerini ateşe verirken, faşizan uygulamalar gelişmiş kapitalist ülkeleri de içine alacak şekilde yükselmeye başladı. Tüm bunlar hesaba katıldığında, sınıfa tarih bilinci taşımanın, öncüyü bu bilinçle eğitip örgütlemenin ne denli yakıcı bir önem taşıdığı yeterince aşikâr değil mi?

Konjonktürel durumdan, onun geçici özellikleri ışığında, tek yönlü, genel ve kalıcı sonuçlar çıkartma eğilimi burjuva aydınların tipik özelliğidir. Bu gerçeklik, kendileri hakkındaki iddiaları ne olursa olsun burjuva aydın oportünizmine bulaşmış “Marksist” çevreleri de kapsıyor. Oportünist aydınlar, emperyalizm konusu da dahil Marksist önderlerin bazı önemli değerlendirmelerini genel düzlemde birer kalıp gibi tekrarlayıp duruyorlar. Ama sıra bu değerlendirmelerin ışığında çözümlenmesi gereken güncel sorunlara geldiğinde yanlışlıklar komedyası başlıyor. Emperyalist savaş ve faşizm tehlikesi gibi gelişmeler karşısında reformist sosyalizmin yaşattığı aymazlıklar yineleniyor, sanki tarih kendini aynen tekrar ediyor. O nedenle, kapitalizmin dolaysız ürünü olan belâlar karşısında adet yerini bulsun kabilinden söylenen sözlere aldanmamak gerek. Dünya işçi hareketi içinde kimin gerçekten devrimci, kimin reformist bir çizgi izlediğini ayırt edebilmek için özel bir çaba sarf edilmeli. Bu husus, emperyalist savaşların yayıldığı ve çeşitli kapitalist ülkelerde faşizan uygulamaların yükseltildiği günümüzde işçi sınıfının tarihsel çıkarları bakımından yaşamsal önemdedir.

Günümüz dünyasında kapitalizmin tarihsel bir sarsıntı dönemine girdiği çok açık. Emperyalist savaşlar, işçi haklarına saldırılar, faşizan uygulamalarla ilerleyen bu süreç, aynı zamanda devrimin işçi sınıfını bu belâlara kesin bir son vermek üzere mücadeleye çağırdığı bir tarihsel dönemdir. Bunu pek çok Marksist çevre dile getiriyor, ama bu asla yetmiyor. Önemli olan bunun gereğini yerine getirebilmektir. Unutulmamalı ki devrimi gerçekliğe dönüştürmek, ancak ve ancak doğru bir örgüt anlayışına sahip olmak ve devrimci hedeflere kilitlenmek sayesinde mümkün olabilecek.