Navigation

Marksizmin Işığında

Bir Tarihsel Dönemin Sorgulanması

Elif Çağlı

Mayıs 1991





Giriş

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Tarih, insanların amaçlarına ulaşmak üzere giriştiği faaliyetlerden başka bir şey değildir.

Karl Marx

 

Ekim 1917’de muzaffer bir proleter devrimin ürünü olarak doğan işçi sovyetleri iktidarı, çok kısa bir süre sonra –Alman devriminin yenildiği ve dünya devriminin geri çekildiği bir ortamda– kendisini yalıtılmış ve yalnızlaşmış olarak buldu. Bu yalıtılmışlık koşullarında işçi iktidarı varlığını uzun süre koruyamadı ve bürokrasinin eliyle tasfiye edildi. İşçi sovyetleri iktidarını tasfiye ederek yerine kendi iktidarını geçiren Sovyet bürokrasisi, altmış yılı aşkın bir tarihsel döneme damgasını vurdu. Bu dönem boyunca dünya sosyalist hareketinde bilimsel komünizm düşüncesi değil, Sovyet bürokrasisinin resmi ideolojisi olan Stalinizm ve onun “ulusal sosyalizm” öğretisi egemen oldu. Bu durum, 1917 Ekim Devriminden sonra gerçekleşen devrimlerin ve II. Dünya Savaşı sonucunda Sovyet devletinin nüfuz alanı içinde kurulan devletlerin kaderini de belirledi.

1980’li yılların ikinci yarısından itibaren ise, bu “ulusal sosyalizm” anlayışının temsilcisi olan despotik-bürokratik rejimlerin art arda çöküşüne tanık oluyoruz. Kapitalist blok ile sözümona sosyalist blok arasında II. Dünya Savaşının uzantısı olarak yaşanan soğuk savaş dönemi sona eriyor. Eski dengelerin altüst olduğu ve söz konusu despotik-bürokratik rejimlerdeki “yeniden yapılanma” arayışlarının, kapitalist sistemin hegemonyası ve yönlendiriciliği altında sonuçlandırılmaya çalışıldığı fırtınalı olaylar birbirini izliyor.

Büyük altüstlüklere ve değişimlere gebe her tarihsel dönemeçte olduğu gibi, yaşadığımız bu tarihsel dönemeçte de, uzun yıllardan beri birikmiş ve derinleşmiş çelişkilerin şiddetli bunalımlarla dışa vurduğuna ve etkilerinin dünya ölçeğinde yaşandığına tanık olmaktayız ve daha da olacağız. Tarihsel bir dönem kapanırken, insanlığın sancılı fakat geçmişe oranla daha zengin, daha bilgili ve bilinçli eylemine sahne olacak yeni bir tarihsel dönem başlayacak.

Yaşadığımız çağda Marksizm, insanlığın dünya denen gezegendeki tarihsel serüveninin bilimsel çözümlemesini yapabilen ve insanoğlunun gerçek özgürleşmesinin tarihsel koşullarını açıklayan tek bilimsel ve devrimci dünya görüşü olma vasfını hâlâ sürdürüyor. Ve kuşkusuz, modern toplumun sömürücü egemen sınıfı olan burjuvazi de bu gerçeğin pekâlâ farkındadır.

Burjuvazi bilmektedir ki, kapitalizmin dayanılmaz sonuçları var oldukça ve işbölümü ile birlikte gelişen yabancılaşma arttıkça bu nesnel temelden kaynaklanan çelişkiler daha nice toplumsal kaynamaya yol açacaktır. Ve böylece, insanlığın özgürleşmesi için, sömürücü kapitalist düzenin dünya ölçeğinde tasfiyesinin zorunluluğunu öngören Marksizmin haklılığı yeniden ve yeniden gün ışığına çıkacaktır.

Burjuvazinin yıllardan beri Marksizme karşı yürüttüğü isterik kampanyaların, kopardığı vaveylanın asıl nedeni de budur. Bürokratik diktatörlüklerin çöküş sürecine girmesi de, uluslararası burjuvazinin bu anti-komünist kampanyalarına yeni fırsatlar sundu. Burjuvazi şimdi bu fırsatı değerlendirerek, “Marksizmin öngörülerinin bütünüyle yanlış çıktığına, sınıfsız topluma ulaşmanın bir hayal ürünü olduğuna ve kapitalist piyasanın insanlığın bulduğu en mükemmel ve ebedi bir düzen olduğuna” tüm insanları inandırmaya çalışıyor.

Uluslararası burjuvazi şimdiye kadar kendi sömürü sisteminin siyasal örtüsünü (burjuva demokrasisini), sözde sosyalist olduklarını iddia eden bürokratik rejimlerin totaliter doğasıyla karşılaştırarak aklamaya çalışmış ve bu ideolojik propagandayla işçi sınıfını da etkilemişti. Avrupalı bir işçinin gözünde, sosyalizm ya da proletarya diktatörlüğü olgusu, çoğu zaman Sovyetler Birliği ve benzerlerinde uygulanan rejimlerle özdeşleştirilmiş ve bu durum işçilerin sosyalizm ve devrim düşüncesinden uzaklaşmasına neden olmuştu. Stalinist uygulamaların Marksizmde yarattığı tahribatın boyutlarını ve sosyalizm idealine sürdüğü kara lekeyi düşünecek olursak, sosyalizmin gözden düşürülmesi ve karalanması bakımından, dünya burjuvazisi de bundan daha fazlasını başaramazdı diyoruz.

Yaşadığımız dönem, sosyalizm için mücadelenin dünya ölçeğinde gerilediği, işçi sınıfı içinde siyasal sınıf bilincinin alabildiğine düştüğü bir dönemdir. Diğer bir deyişle bu, burjuva ideolojisinin kitleler üzerinde hegemonyasını pekiştirdiği anlamına gelir. Ama öte yandan, kapitalizmin hiçbir temel sorununa uzun vadeli ve kalıcı çözümler getiremediği de bir gerçektir. Yani burjuva ideologlarının ve politikacılarının göstermeye çalıştıklarının aksine, istikrarlı, huzurlu, barışçı bir döneme değil, istikrarsızlığın devam ettiği, bölgesel düzeyde sıcak savaşların yaşandığı ve potansiyel savaş ortamlarının devam ettiği bir döneme girmektedir dünya kapitalizmi.

Bu durum, bilimsel sosyalizmi savunan enternasyonalistlerin önüne, çözümlenmesi gereken bir dizi teorik-politik sorun yığmaktadır. En başta da işçi sınıfının silinmiş olan tarihsel hafızasını yeniden canlandırabilmek ve tarih bilincine ulaşmasına yardımcı olmak sorunu geliyor. Bunun için burjuva ideolojisine karşı mücadelenin yükseltilmesi gerekiyor. Yaşanmış tarihsel deneyimleri bütün yönleriyle irdelemek, çıkarılan teorik ve politik sonuçları işçi sınıfının ve sosyalizme yönelen genç kuşakların bilinç sürecine taşımak, devrimci Marksistlerin en başta gelen görevi olmalıdır.

Uluslararası burjuvazinin “Marksizm öldü” çığlıklarıyla, proletaryanın kapitalist sömürüden kurtuluş özlemini karartmaya, yok etmeye çalıştığı bir dünyada devrimci Marksizmin bayrağını yükseltmek yaşamsal önem taşıyor. Bu görevin gereğince yerine getirilebilmesi, bugün her şeyden önce, Stalinist sosyalizm anlayışının yarattığı illüzyonların yerle bir edilmesini ve bu anlayışın somutlanması anlamına gelen “reel sosyalist” ülkeler deneyiminin gerçek anlamının ortaya konmasını şart koşmaktadır. Bu yapılmadıkça, genelde proletaryanın sosyalizm mücadelesinin üzerine çöken kara bulutların dağıtılması mümkün olmayacaktır. Bu nedenle proletaryanın sosyalizm mücadelesinin yeniden rayına oturtulabilmesi için, tüm yaşananların anlamının Marksizmin devrimci perspektiflerinin ışığı altında sorgulanması gerekiyor.

Bu sorgulama kuşkusuz ki yeni başlamıyor. Stalinizmin ulusal dar görüşlülüğüne, anti-Marksist çizgisine karşı, daha 1924’lerde Bolşevik-Leninistler başlatmışlardı bu sorgulamayı. Ne var ki, içinden geçmekte olduğumuz dönem, Ekim Devriminden bu yana yaşanan pratiklerin bugün yeniden değerlendirilmesinin önemini azaltmıyor, tersine kat be kat arttırıyor.

Yaşananlardan doğru teorik-politik sonuçlar çıkarabilmek için, bugün devrimci Marksistler arasındaki tartışmalı konularda, tartışmaları derinleştirerek bir senteze ulaşmak son derece önem kazanmıştır. Tarihsel süreci ve bu süreçte yaşananları göz önünde bulunduracak olursak, Sovyetler Birliği’ndeki rejimin niteliğini tanımlamak için geçmişte ortaya atılan hiçbir tezin ya da özgün teorik görüşün eleştiri dışı tutulamayacağını kabul etmek gerekiyor. Oysaki, bizzat bu özgün teoriler, uzun bir dönem boyunca, devrimci Marksizm akımı içindeki kimi çevrelerin “alâmet-i farikası” olagelmişti ve bugün de hâlâ öyle devam etmektedir. Hatta diyebiliriz ki bu teoriler, neredeyse devrimci Marksist çevreleri birbirinden ayrıştırmak ve uzaklaştırmak gibi bir işleve sahip olmuşlardı.

Devrimci Marksistler arasında, “Sovyet devletinin niteliği” üzerine yapılan tartışmalar ve üretilen özgün teorik görüşler nedeniyle yaşanacak bir bölünme, ya da salt bu temelde bir örgütsel ayrışma, bizce sorumsuzca bir tutum olmaktadır. Bugün enternasyonalist devrimciler asıl olarak Marksizmin temel önermelerinin savunusu temelinde güçlerini birleştirmelidirler.

Biz bu çalışmamızda, öteden beri devrimci Marksistler arasında tartışılmakta olan, ama henüz bir netliğe ve görüş birliğine ulaşılmamış bulunan kimi teorik sorunlar üzerinde duruyoruz. Bu bağlamda, genel olarak devlet sorunu, geçiş dönemi ve proletarya diktatörlüğü; “yozlaşmış işçi devleti” teorisi ve Troçki’nin bu konuda yaptığı teorik çözümlemelerin irdelenmesi; Sovyet devletinin sınıf karakteri, Sovyetler Birliği’nde bürokratik karşı-devrim süreci ve bürokrasinin evrimi; işçi devleti ve bürokrasinin karakteri üzerine Mandel’in açılımlarının eleştirisi; glasnost, perestroyka ve Sovyetler Birliği nereye gidiyor gibi konuları ele alıyoruz. Tartışılmakta olan teorik sorunlara nihai yanıtlar getirdiğimiz iddiasında değiliz kuşkusuz. Amacımız, tartışarak sorgulamayı daha da derinleştirmek ve geleceğe yönelik sağlam bir devrimci Marksist perspektife sahip olabilmektir.

Bu yapılmadıkça, bu sorunlar temelinde kapsamlı bir tartışma yürütülüp net sonuçlara varılmadıkça, gerçek enternasyonalistlerin siyasal birliğinin oluşturulması ve dünya proletaryasının sosyalizm mücadelesinde yeni bir dönemin başlatılması mümkün olmayacaktır.