Navigation

Zamanın Ruhu

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Günümüzde sıkça kullanılan “zamanın ruhu” kavramı, vaktiyle Hegel’in felsefi yazılarında yer alan Almanca “zeitgeist” sözcüğüne dayanıyor. Bu kavramla genelde kastedilen, belirli bir zaman dilimini karakterize eden ruh hali, düşünce ve duygu tarzıdır. Hegel, 18. yüzyılın sonuyla 19. yüzyılın başlangıcını kapsayan zaman dilimini yeni bir geçiş dönemi olarak ele almış ve bu dönemin karakteristiğinin, esasen 1789 Fransız ihtilalinin başlattığı bir “zaman ruhu” olduğunu yazmıştır. Hegel’in belirttiği türden tarihsel kesitlerde zamanın ruhu, içinden geçilen toplumsal altüstlük döneminin ve geleceğe dair beklentilerin karmaşasından oluşan, eskiden yeniye uzanan geçişsel bir bilinç halini anlatır. 

Hegel’den sonra pek çok düşünür tarafından kullanılan zamanın ruhu kavramı, genelde farklı dönemlerin düşünsel, siyasal, kültürel, etik, dinsel atmosferinin egemen özelliğine işaret eden bir anlamla yaşayageldi. Yeni bir milenyumun başladığı 2000’li yıllarla birlikte ise dünya derin bir karmaşa dönemine girdi. Bu bağlamda “zamanın ruhu” kavramı yeniden önem kazandı ve çeşitli yazı ve tartışmaların konusu oldu. Günümüzde bu kavram, toplumsal yaşama egemen olan genel ruh hali, toplumsal zihniyet şeklinde özetleyebileceğimiz bir içerikle kullanılıyor. “Zamanın ruhu” çerçevesinde ileri sürülen görüşlerin ayrıntılarını bir tarafa bırakacak olursak, konunun bizi ilgilendiren asıl yönü, köhnemiş eski düzenden yeni bir düzene tarihsel geçiş döneminin toplumsal bilinç alanındaki yansımalarıdır. Buradan hareketle, zamanın ruhunun Marksizmin ışığında sınıfsal çözümlemesini yapmak gerekiyor.

Zamanın ruhunun sınıfsal karakteri

Marksizm, her bir tarihsel döneme egemen olan fikirlerin o dönem boyunca egemen olan sınıfın fikirleri olduğunu ortaya koyar. Öte yandan, insanlık tarihi durduğu noktada durmaz ve zamanla her şey değişir. Örneğin Batı’da feodal beylerin egemen olduğu dönemde egemen fikirler aristokrasinin ve kilisenin egemenliği temelinde biçimleniyordu. Feodal dönem sona erip kapitalizm dönemi geldiğinde ise, egemen olan fikirler bu yeni toplumsal düzenin egemen sınıfı burjuvazinin sömürüyü sürdürme tarzından kaynaklandı. Kapitalist üretim tarzı içerdiği özellikler nedeniyle zamanla tüm dünyaya yayıldı ve kapitalizm her yerde benzer egemen düşünceleri ve benzer sınıfsal yapıları oluşturmaya koyuldu. Kapitalizm toplumun iki temel sınıfı olarak burjuvazi ve proletaryayı geliştirirken, küçük-burjuvaziyi ise bu iki temel sınıf arasında sıkışıp kalmaya ve çözülmeye mahkûm etti.     

Sınıf mücadeleleri tarihine bakılacak olursa, kendini devrimci bir örgütlülük ve siyaset temelinde bağımsız konuma yükseltemeyen işçi sınıfının, burjuvazinin egemen fikirlerinin ve ideolojisinin esiri olmaktan kurtulamadığı görülecektir. Kapitalist düzenin ara sınıf konumuna ittiği küçük-burjuvazi ise, devrimci dönemlerde işçi sınıfının siyasetinden etkilense bile, genelde şu ya da bu burjuva siyasetinin destekçisi veya kuyrukçusu olarak varlık sürdürür. Diğer yandan, burjuvazinin tüm toplum ve sınıflar üzerinde hegemonyasını sarsılmaz biçimde sürdürdüğü bütün bir tarihsel dönem boyunca, “zamanın ruhu” esasen burjuva ideolojisi temelinde biçimlenir. İşin özünde kapitalist toplum nesnel açıdan her zaman sömüren ve sömürülen sınıf ekseninde kalın çizgileriyle iki kampa ayrılmış durumdadır. Ancak burjuvazinin ideolojik saltanatının sarsılmaz biçimde devam ettiği zamanlar boyunca toplumda egemen zihniyet, egemen sınıfın aşıladığı düşünce ve beklentiler temelinde oluşur.    

Kapitalist toplumda ortalama insanın genelgeçer yaklaşımlarını yansıtması bakımından küçük-burjuva gerçekliği önemlidir ve üzerinde ayrıca durulmalıdır. Kırın ve kentin küçük-burjuva unsurları, kapitalizmin gelişip her alana yayılmasıyla genelde çözülen ve proleterleşen bir ara sınıf oluşturur. Bunun dışında eski veya yeni bir “orta sınıf” yoktur ve kapitalist gelişme süreci esasen küçük-burjuvaziyi geliştirip büyüten bir süreç de değildir. Tüm kapitalist ülkelerde gelişen ve büyüyen, tüm iç çeşitliliğiyle işçi sınıfıdır.

Kapitalist gelişmeye koşut olarak işçi sınıfının iç yapısı da değişmekte, işbölümünün derinleşmesiyle yeni sektörler gelişip yaygınlaşmakta ve özellikle sınıfın bazı bölümlerinin eğitim düzeyi zamanla yükselmektedir. Kapitalist gelişme toplumun nesnel sınıfsal yapılanmasında burjuva azınlık ve proleter çoğunluk biçiminde bir netleşme sağlamaktadır. Ne var ki, dünden bugüne uzanan ve toplumun hücrelerine yerleşik küçük-burjuva zihniyet kolay kolay yok olup gitmemektedir. Üstelik bu gerçeklik Türkiye gibi ülkelerde çok daha yoğun biçimde yaşanmaktadır.  

Modern kapitalist toplumun kentlerinde, okumuş serbest meslek sahiplerinden kendi yağıyla kavrulan küçük girişimcilere vb. uzanan küçük-burjuva unsurlar, bazı ideologların “orta sınıf” tanımlamalarını da besleyen bir yaşam tarzı ve toplumsal zihniyet yaratırlar. Geçmiş dönemlerin küçük mülk sahibi köylü ve esnafının zihniyetini yansıtan geleneksel küçük-burjuvazinin aksine, modern zamanların kent küçük-burjuvası çoğunluğuyla kendisinin seçkin ve çağdaş addettiği bir zihniyetin taşıyıcısıdır.  Bunun yanı sıra, yaşamını işgücünü satarak sürdüren ve bu nedenle aslen işçi sınıfının bileşeni olmakla birlikte işçi olduğunu bir türlü kabule yanaşmayan mühendis, öğretmen, doktor, hemşire, hizmet sektörü elemanı vb. gibi, sınıfın daha eğitimli veya kısmen ayrıcalıklı unsurları vardır. Bunlar da nesnel sınıfsal konumlarına rağmen, modern kapitalist toplumda bitmek bilmeyen bir küçük-burjuva zihniyetin benimseyicisi ve taşıyıcısı olmaktadırlar. Bu tür unsurların büyük çoğunluğu burjuva ideolojisinin yoğun etkisi altındadır ve sınıf atlama, burjuvazinin empoze ettiği tarzda bir yaşam sürdürme arzusu içinde kıvranıp dururlar. Kapitalizmin onca yol almasına karşın, bunlar işçi sınıfının çeşitli kesimlerinin zihniyetinin küçük-burjuvalaşmasının da bereketli kaynağıdır.

Kent okumuşlarının küçük-burjuva zihniyeti, kendini en çok, burjuva düzene binbir iplikle bağlı oluşun biçimlendirdiği bir ideolojik akıl tutulması şeklinde belli eder. Bu zihniyete mensup olanlar, düşünsel alanda tüm ürünlerini burjuva ideolojisinin derin etkisi altında biçimlendirirler. O nedenle de ortaya koydukları görüşler, toplumun sınıflara bölünmüş olduğu gerçeğini dışlayan ve hayata burjuva prizmadan bakan birtakım yorum ve genellemelerdir. Bu küçük-burjuva zihniyet, çürüyüp çökmekte olan kapitalist düzenin sözde eleştirisine giriştiğinde dahi, sanki bu düzenin yarattığı toplumsal sonuçlar sınıflarüstüymüş ve her şey ebediyen ve umutsuzca kapitalist düzen çerçevesinde kalacakmışcasına yaklaşımlar sergiler. İşte bu zihniyet, “geleceksizlik” yorumlarıyla işçi-emekçi kitleleri çıkışsızlığa ve hiçbir şey değişmeyecek algısı içinde pasifizme sürüklemektedir.

Yakın zamanlarda kendini hissettirmeye başlayan değişim rüzgârlarına dek, 80’lerden günümüze dek yaşanan gelişmeler umutsuzluğu, karamsarlığı, pasifizmi besler tarzda hizmet görmüştür. Yaşananları çok kısaca hatırlayalım. Aslında kapitalist düzen varoldu varolalı her yerde ve her zaman kitlelere bireyciliği, bireysel rekabet üzerine kurulu değer yargılarını aşıladı. Fakat özellikle 80’lerde yükseltilen neo-liberalizmle ve hele de Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte, burjuva ideolojisi toplumu atomize etme yönünde görülmemiş bir propaganda bombardımanına girişti. İşin gerçeğinde tarihsel bir tükenmişlik sendromuna doğru hızla ilerleyen kapitalist sömürü düzeni, kendini dünya üzerinde ebediyete kadar sürecek tek toplumsal sistem diye yutturma sahtekârlığıyla genç kuşakların beynini esir almaya koyuldu. Egemen burjuva ideolojisi, toplumda birlik, mücadele ve dayanışma ruhu bakımından ne varsa bunların topunun köklerini dinamitlemeye, bireyci olmayı ve bireyci kalmayı kişiyi başarıya götürecek en yüksek çağdaş değer olarak toplumun hücrelerine sindirmeye çalıştı. Bu yolda başarılı olduğu ölçüde de, özellikle genç kuşaklar arasında yeni teknolojik ürünlerin yaygın kullanımıyla da beslenen bir yalnızlaşma ve yabancılaşma olgusu boy verdi.

İnsanın insanı sömürmediği bir toplumsal düzende insan mutluluğuna hizmet edebilecek teknolojik gelişmeler, günümüz kapitalist düzeninde insanlar arası ilişkileri yerle yeksan eden ve gerçek olan her şeyin yerine sanal olanı geçirerek kitlesel bir yanılsama, ruhlarda derin  bir yarılma yaratan bir toplumsal atmosferin oluşmasına hizmet etmektedir. Eski dönemlerde kentlerin yüksek eğitimli gençleri genelde toplumsal sorunlarla ilgilenen aydın ve devrimci unsurları oluştururken, 80 sonrasında önemli bölümüyle kendinden başkasını düşünmeyen, bireyciliğe ve kapitalizmin enjekte ettiği zamanın ruhuna tapınan bir okumuş gençlik yaratılmıştır.

Burjuva düzenin insanlığı uçuruma sürükleyen ideolojik baskılarına boyun eğmek, tefessüh etmiş kapitalist zamanın ruhu önünde teslim olmak, insanın kendini insan yapan toplumsal özünden vazgeçip tamamen yalnızlaşması, zavallılaşması ve kapitalizm karşısında ruhsuz bir köleye dönüşmesinden başka bir anlam ifade edemez. Fakat ne mutlu ki, toplum bütünüyle yozlaşmaya teslim olan unsurlardan oluşmamakta ve insanlık tarihi hiç de “böyle gelmiş böyle gider” ekseninde yol almamaktadır. En değişmez sanılan değişmekte, kitlelere derin bir umutsuzluk aşılayan en yoz toplumsal koşullar bitmeyecek bir yüzyıl karanlığı gibi sürüp dururken, kitlelerin tarih yapan balyozu karanlıkların üstüne inip yeni dönemleri başlatmaktadır.

Nitekim son dönemde dünyanın her tarafında toplumsal iklimde bir değişim başlamıştır. Geçmiş dönemle günümüz ortamını bir karşılaştıralım. 80’lerde genelde topluma ve özellikle genç kuşaklara kapitalizmden beklentiler, köşeyi dönme hayalleri damgasını basıyordu. Dünya genelinde işçi-emekçi kitlelerin mücadelesinde ve toplumsal başkaldırı ruhunda ürkütücü bir gerileme vardı. Ne var ki 2000’lere girildiğinde kapitalist sistemin tarihsel krizinin gözler önüne serilmesiyle birlikte, toplumsal iklim ve işçi-emekçi kitlelerin ruh hali değişmeye başladı.

Devrimci örgütlülük alanındaki sorunların da etkisiyle bu değişim henüz istenen içerik ve hızda değildir. Ancak yine de, toplumun işçi ve emekçi kesimlerinin genç kuşakları arasında kapitalizm altında daha iyi bir gelecek olmayacağına dair duyguların gelişmesi çok önemli bir belirtidir. Unutulmasın ki büyük toplumsal devrimlerin mayalanma dönemlerine, mevcut düzenden umudu kesme temelinde gelişen bir toplumsal huzursuzluk hali damgasını basar. Nitekim dünyanın dört bir köşesinde art arda patlak veren toplumsal protestolar, işçi eylemleri, sokak gösterileri ve kitlesel ayaklanmalar bu durumun göstergesidir.

Kapitalist toplumun iki temel sınıfının, kendi nesnel varoluş koşullarının farklılığından kaynaklı olarak, dünya görüşleri ve dünyayı değiştirme tarzları tamamen farklıdır. Burjuva dünyası, kapitalist rekabetin doğasından türeyen ideolojisiyle ve ruhuyla bireyselliği yansıtır. Burjuva devrimlere öncülük eden de bireysel birikim ve mücadele kapasiteleriyle sivrilen burjuva düşünürleri, aydınları olmuştur. Ancak proletaryanın tarihsel yükseliş ve atılımı, sınıfın toplumcu tarihsel misyonundan gücünü alan bir devrimcilik ve sınıf örgütlülüğüne dayanacaktır. İşçi sınıfı açısından toplumsal öncülük, devrimci örgütlülük ve kolektivizm demektir. Proletarya, daha önceki tarihsel dönem ve örneklerden tamamen farklı olarak, kendi iktidarı sayesinde ulusal sınırlara, toplumsal sınıflara ve insanın insan üzerindeki sömürü ve egemenliğine son verme niteliğine ve kapasitesine sahiptir.

İşçi sınıfı iktidarının tarihsel görevi, yeni efendilerin egemen olmayacağı bir demokrasi toplumu inşa etmek ve böylece insanlığı sınıfsız ve sömürüsüz sosyalist topluma taşımaktır. Burjuva varoluşa bireysellik damgasını basarken, işçi sınıfının yaşam pınarı toplumsallıktır. İşçi sınıfı kapitalizmin çöküş çağında insanlığı çürüten zamanın ruhuna karşı, insan toplumunu adil ve eşitlikçi bir dünyaya yükseltecek olan yegâne devrimci potansiyele sahiptir. Kapitalizmin zalim ruhunu altedecek olan da, proletaryanın devrimci örgütlülük ve mücadelesi sayesinde var edeceği paylaşımcı ve dayanışmacı yeni bir toplumsal ruh hali olacaktır.

Tarihsel geçiş dönemleri

İnsanlık tarihi boyunca hiçbir şey değişmeden varlığını sürdürememiştir ve sürdüremez. Nitekim dünya ne Batı’da ilanihaye feodal bey ve krallara ne de Asya’da Sultan Süleymanlara kalmıştır. Vaktiyle çeşitli ülkelerde esen toplumsal değişim fırtınaları geçmiş dönemin  nice kralını nice padişahını önüne katıp tarihin çöp tenekesine sürükledikçe, yeni ve yükselişe geçen bir sınıf olan burjuvazi egemenlik tahtına kurulmuştur. Ne var ki kapitalist üretim tarzının tarihsel gelişme dönemlerini ardında bırakıp köhnemeye başlaması ve çürümesiyle birlikte, nihayetinde süpürülme sırası tarihsel olarak burjuvaziye gelmiştir.

İnsanlık tarihinde bir toplumsal düzenin çöktüğü ve yeni bir toplumsal düzenin doğum sancılarının yaşandığı geçişsel dönemler incelenecek olursa, böylesi dönemlerin kitlelerin ruh halini derinden etkileyen muazzam çatışmalı bir süreç olarak aktığı görülür. Bu tür dönemlerde zamanın ruhu, eskiyen ve sona eren tarihsel çağın yerleşik bilinciyle, yeni bir tarihsel çağa ilişkin beklentilerden oluşan toplumsal gerilim, çelişki ve sancılar temelinde biçimlenir. Eski düzen tarihsel olarak zayıflarken, egemen ideoloji de sarsılmaya ve yükselen sınıfın dünya görüşü bazen yavaş bazen görece hızlı biçimde toplumda etki yaratmaya başlar.

Marksizm bu toplumsal gerçekliklerin yaşanmış olduğunu çeşitli tarihsel örnekleriyle gözler önüne sermektedir. Daha öncesinde nasıl ki Batı’da feodalizmden kapitalizme geçiş dönemine toplumsal sancı, çelişkiler ve çatışmalar damgasını basmışsa, kapitalizmden sosyalizme tarihsel geçiş dönemi de aslında misliyle çelişkili, sancılı, çatışmalı, devrim ve karşı-devrim ataklarıyla  ilerleyen biçimde yol almaktadır. Bu yolculuk boyunca, ezilen sömürülen kitlelerin psikolojisi de sınıf mücadelesinin seyrine bağlı iniş çıkışlarla, bazen fazlasıyla teslimiyetçi veya umutsuz, bazen de isyankâr ve gelecekten daha iyi şeyler bekler biçimde oluşmaktadır.

Tarihsel geçiş dönemleri, kitlelerin mevcut toplumsal düzenden giderek bezdikleri ama henüz geleceğe dair de net bir beklenti ve iradeye sahip olamadıkları bir süreçtir. Böylesi süreçlerde kitlelerin bir bölümünün içinde yeni umutlar  yeşerirken, diğer bir bölümünün de hayata dair endişe ve kaygıları muazzam ölçüde artar. Bu tür dönemlerde kitlelerin öncü ve mücadeleci kesimleri dışında kalan geniş bölümleri eski ve tutucu değer yargılarından uzaklaşmak yerine, tersine mistik düşüncelere veya din gibi antik olgulara yeniden ve yeniden dört elle sarılabilirler.

Devrimci Marksizm, insanlığı yok oluşa sürükleyen insafsız ve vicdansız kapitalizme karşı daha adil bir geleceği, insafı ve vicdanı dinde arayan geniş işçi-emekçi kitleleri asla küçük görmez. O nedenle enternasyonalist komünistler dindar kitlelere horgörüyle yaklaşmaz ve tersine onların içine sürüklendiği durumu derinden anlamaya çalışırlar. Unutulmasın ki, devrimci sınıfın öncü ve örgütlü güçleri en umutsuz görünen dönemlerde dahi gelecek toplumsal fırtınalara bilinç ve kararlılıkla hazırlanırken, genelde kitlelerin bilinci, tarihin devrimcileştiği süreçlerde bile kolayına ve hızlı bir şekilde devrimci yükseliş kaydedemez. Bu duruma bakıp da, kitlelerin egemenlere başkaldıramayacağı yolunda umutsuz teoriler icat edenlere prim vermenin haklı hiçbir yanı olamaz.

Önemli tarihsel süreçlerden bir örnek vermek gerekirse, Rus devrim süreci pek çok özelliğiyle bizlere çarpıcı dersleri yansıtır. 1917 Şubat devrimine ilerleyen süreç, zalim ve despot Rus Çarını kutsal dini inançlarının eşsiz bir sembolü, Tanrının yeryüzündeki temsilcisi olarak gören yoksul ve ezilen kitlelerin Çar Babalarından reformlar diledikleri bir süreç olmuştur. Fakat toplumsal dönüşüm yasalarının gücü ezilen sömürülen kitleleri egemenlere karşı isyana sürüklediğinde, ortada ne Çar ne de burjuva iktidar kalmıştır. Bir zamanlar geçmişle gelecek arasında bocalayıp duran o şaşkın kitleleri, Büyük Ekim Devrimininin biçimlendirdiği zamanın ruhu etkisi altına almıştır.

Tarihin akışı içinde toplumsal düzenlerin değiştiği açıktır. Bu nedenle zamanın ruhu da zaman içinde değişkendir. Büyük değişim dönemlerinde zamanın ruhu, toplumsal açıdan eski ile yeni arasındaki mücadeleyi yansıtan çelişkili bir içselliğe sahiptir. Bu çelişkili yapı, çöken egemen sınıfın değer yargılarıyla yükselen devrimci sınıfın değer yargıları arasındaki sınıfsal bir çatışma olarak kendini çeşitli alanlarda (pratik mücadeleden ideolojik mücadeleye, sanattan edebiyata vb.) ortaya koyar. Ne var ki devrimin patlak verdiği açık sınıfsal çatışma dönemleri haricinde bu belirtiler toplumun geniş kesimlerinin gözüne pek de görünmez. Devrimin kitleleri içine çeken ateşli günleri dışında, işçi ve emekçi kitlelerin geniş kesimlerine sanki günler birbirinin aynı şekilde akıyormuş, sanki yaşam yalnızca günlük hayhuydan ibaretmiş gibi bir ruh hali hâkimdir. O nedenle, toplumun yaşamına onun derinlerinde cereyan eden mayalanma ve birikimleri kavramak üzere değil de, günübirlik gerçekliği görmek üzere bakıp düşünenlere her şey durağan ve değişmez gibi görünür. 

Bizzat bir devrim döneminin içinde bile, toplumun fiilen mücadeleye atılan kesimleri dışında kalanlar gündelik  yaşamı  sıradan günlerin akışı gibi algılayabilirler. Bu duruma çarpıcı bir örnek, John Reed’in Dünyayı Sarsan 10 Gün adlı eserinde yer alan gözlemlerinden verilebilir. Dünyanın 1917 Rus Ekim Devrimiyle sarsıldığı günleri anlatan Reed, sanat galerilerinde her zaman olduğu gibi resim sergilerinin açıldığını, aydın kesimden kadınların sanat, edebiyat, modern felsefe üzerine yapılan konferanslarda kalabalıktan itişip kakıştıklarını belirtir. Yüksek memur karıları çaylı toplantılara katılmakta, her biri kürk manşonunun içinde parlak taşlarla süslü altın ya da gümüş şeker kutularını taşımaktadır. Oysa aynı anda büyük Rusya acılar ve sancılar içinde yeni bir dünya doğurmaktadır. O nedenle açıktır ki, günübirlik olana veya siyasete ilgisiz kitlelere egemen ruh haline bakıp genellemelere gidenler fena halde yanılırlar.

Tarihte çeşitli örnekleriyle daha önce yaşandığı üzere, günümüzde de kapitalist sistem aslında büyük bir toplumsal değişim ihtiyacının sancılarına sahne olmaktadır. Ne var ki günübirlik yaşama bakıldığında, sanki zamanın ruhuna tartışmasız biçimde bütünüyle kapitalist toplumdan beklentiler damgasını basıyormuş gibi algılanabilir. Kuşkusuz, burjuva ideolojisinin kitleleri yoğun biçimde egemenliği altında tuttuğu dönemlerde ideolojik ve düşünsel alanda burjuvaziden yana belirlenimler ağır basar. Ama buna rağmen, düşünce üretiminden zamanın ruhunun oluşumuna dek toplumsal yaşama dair tüm öznel faktörler sınıfsal çelişkiler içerir. Eşyanın diyalektik doğası gereği, toplumda zamanla içten içe, daha güzel, adil ve eşitlikçi bir dünyaya ilişkin bir gelecek beklentisi temelinde bir mayalanma gerçekleşir.

Bu mayalanma, ancak kitleleri önüne katıp düzen karşıtı toplumsal fırtınalara dönüşen büyük isyan dönemlerinde devrimci sonuçlarıyla kendini dışa vuracaktır. Devrim dönemlerinde toplumsal yasalar alttakilerden, ezilenlerden, sömürülenlerden yana işlemeye başlar ve burjuvazinin işçi sınıfını ve emekçi kitleleri olağan dönemlerde olduğu gibi kendi yalanlarıyla manipüle edip durdurması olanaksız hale gelir. O nedenle hep denir ki, devrim döneminde devrimci olmak kolaydır fakat marifet zor dönemlerde devrimci öncüler olmayı başarabilmektedir. İşçi sınıfının isyan ateşini yeniden harlamak üzere sınıfı devrim dönemlerine hazırlayan faktör, sınıfın komünist öncüsünün gericilik döneminin ters akıntılarına prim vermeyip Marksizmden kaynaklanan tarihsel iyimserlikle yol alan öncü çabası olmuştur. Ve olmaya da devam edecektir.

Çarpıtmalara karşı sınıf tutumu

Kapitalist toplumda zamanın ruhunun ve buna benzer tüm toplumsal olguların sınıfsal niteliğini gözlerden gizlemeye çalışan muazzam bir ideolojik aygıt, ideologlarıyla, yazarlarıyla, medyasıyla burjuvazinin çıkarları doğrultusunda her daim iş başında bulunuyor. Burjuva alem tüm bu ideolojik aygıt ve araçlarıyla her önemli toplumsal gelişme ve olay karşısında “çözümlemeler” icat edip, bu icatlarını muazzam bir reklâm kampanyasıyla muteber ve genelgeçer kılmaya çalışıyor. Onların dünyasında her şey egemen sınıf saltanatını sürdürsün diye planlanıyor. Burjuva ideolojik aygıt, burjuvaziden bağımsız çözümleme ve tutumların geliştirilebilmesine işçi hareketindeki düşünsel ajanları vasıtasıyla engel olmaya çabalıyor. Toplumun çok geniş kesimleri tarafından sorgulanmaksızın kabul gören sözde en gerçekçi düşüncelerin altında bile, aslında burjuva veya küçük-burjuva sınıf tutumu yatıyor.

Günümüzden buna çarpıcı bir örnek vermek gerekirse, devrimci anlamda örgütlü bir işçi hareketinin artık zamanının geçtiği yolunda ortaya konulup savunulan görüşler hatırlanabilir. Bu tür görüş sahipleri, günümüz dünyasında dönüştürücü dinamiğin kent okumuşlarının, gençliğin vb. kendiliğinden ve örgütsüz inisiyatifinde yattığını iddia ediyorlar. Dönem ruhunu yücelten “modern” ebeveynler de çocuklarına gerçek örgütlülükten dört nala kaçmalarını salık vererek, onları yalan dünyaların girdaplarına sürüklüyorlar. Burjuva ideolojisinin dejenere edici etkisi nedeniyle, günümüzde örgütlülük algısı sanal dünyadaki yanılsamalara, oyunlara dönüştürülerek ayağa düşürülmek isteniyor.

Burjuva ideolojisi, içinde yaşadığımız şu insafsız ve eşitsiz kapitalist toplumda sanki yaşam koşulları aynı olan bir gençlik varmış gibi, dünya ölçeğinde çeşitli özelliklerini överek parlattığı bir Y kuşağı efsanesi icat etmiştir. Türkiye’de de genelde bunun çeşitli yansımalarını görmek, burjuva ideologların ve küçük-burjuva solculuğunun öve öve bitiremediği “Y kuşağı gençliği” eksenli hikâyeler dinlemek mümkündür. Ayrıca bu doğrultuda ortaya konan pek çok “araştırma ve inceleme” de mevcuttur. Bunlar kendilerini toplumun yalnızca belirli ve tuzukuru kesimlerinin gençleri arasında geçerli birtakım hususlara dayandırarak Y kuşağı gençlerin özelliklerini sıralamaktadırlar.

Bu konuya çok kısaca değinmek koşuluyla bazı çarpıcı örnekler verelim. Bunlara göre, Y kuşağı 1980-1995 arası doğan gençleri kapsıyormuş. Dünyada bu gençlik kuşağı tarihteki en eğitimli nesli oluşturuyor, dünyadaki trendleri başlatıyor ve her konuda ebeveynlerinden veya yetkililerden anında yanıt almayı bekliyormuş. Efendim, bu Y kuşağının yaşamdan beklentileri yüksekmiş ve bu gençlerin kişisel yaşam alanlarına giren baskıcı yasalara asla tahammülleri yokmuş. Daha şimdiden satın alma kararlarını bunlar belirliyormuş ve yaşamlarına müdahale edilmesine de asla izin vermiyorlarmış, vs, vs.

Zamanın ruhunu böylesi “çözümlemelere” dayandıracak olanların, günümüzde sınıfsal kutuplaşmayı her alanda derinleştiren kapitalizmin biçimlendirdiği toplumsal gerçekliklerden ne denli uzaklaştıkları aşikârdır. Birtakım özellikleri sıralanan ve Y kuşağı gençliği diye övülen ancak neticede ayrıcalıklı bir azınlıktan ibaret olan bu gençlerin, küçük yaşlarda çalışmak zorunda kalıp eğitimden nasibini alamayan gençlerle ne gibi bir ortak noktası olabilir? Günde 12-16 saat tezgâh başında körpe ömürlerini tüketen ve kapitalizmin acımasız yasaları altında sömürülen milyonlarca genç, acaba dünyada hangi trendleri başlatmaktadır? Keza, kapitalizmin kahredici çalışma koşulları altında umutları sararıp solan işçi-emekçi gençliğin bu düzende yaşamdan yüksek beklentiler içinde olması mümkün müdür?

Gençlerin kendi kişisel yaşam alanlarına giren baskıcı yasalara asla tahamüllerinin olmadığı iddiasına gelince, sınıf gerçeği işte asıl bu noktada karşımıza dikilivermektedir. Tuzukuru bir gençlik kesiminin, ebeveynlerinden gelecek en ufak bir baskıya tahammül göstermezken, baskıcı kapitalist düzeni kendilerine pek de sorun etmedikleri açıktır. Bunun kanıtı, bu kesimlerin kapitalist düzeni yerle bir etmek için gereken devrimci örgütlülükten ve paylaşımcı-dayanışmacı mücadele geleneğinden köşe bucak kaçmalarıdır. Buna karşılık, bambaşka koşullara sahip işçi-emekçi sınıfların yaşamında ise, gençlik gözü açıldıkça devrimci mücadeleye hevesle yaklaşmaktadır.

Neticede belli ki, burjuva ideologların kendi siyasal beklenti ve planlarına göre oluşturdukları sözde toplumsal genellemeler, burjuvaziyi doğrudan ilgilendirmek dışında, olsa olsa toplumda kendini hep ayrıcalıklı ve seçkin görme özlemi içinde kıvranan küçük-burjuva zihniyetli okumuşları avlayabilir. Nitekim Türkiye’de bu kesimlerin, kendi çocuklarının bir Y kuşağı efsanesi oluşturduğunu çeşitli vesilelerle yeniden ve yeniden “keşfedip” onlara büsbütün tapınmaya koyulmaları bu durumun açık bir kanıtıdır. Daha önemlisi, toplumsal çözümleme adına yine aynı kentsoylu okumuş kesimler tarafından üretilen düşünce ürünleri, kapitalist dünyayı değiştirme potansiyelinden tamamen uzak ve yaşamı yalnızca kendi dar, tüketici sarmalından yansıtan geleceksiz ve sığ bir niteliğe sahiptir. Solcu takıldıklarında dahi ruhlarını burjuva ideolojisinin egemenliğinden kurtaramayan küçük-burjuva zihniyetli kesimler, burjuva genellemelerle tatmin olup yaşamı tüketmektedirler. Bu olumsuzlukların yanı sıra ise, toplumun işçi-emekçi kesimleri arasında kapitalist sistemin tarihsel krizinin de mayaladığı içten bir değişim arzusu gelişmektedir.

Eski siyasal dengeleri altüst eden günümüz benzeri derin kriz ve istikrarsızlık dönemlerinde, ezilen sömürülen kitleleri  şu ya da bu hız ve biçim altında kendine çeken bir toplumsal başkaldırı ruhu ortaya çıkar. Böylesi dönemler eski genellemelerin saltanatının ve  burjuvazinin ideolojik hegemonyasının sarsılmaya başladığı tarihsel dönemeçlerdir. İşte tarihe bu açıdan yaklaşıldığında, toplumsal olay, olgu ve gelişmelerin anlaşılması için ortaya konan kavramların bile sınıfsal bir ruhunun olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Evet, zamanın ruhu sınıflar üstü, değişmez veya edilgen bir kavram değildir. Kitle psikolojisini genelde derinden etkileyen egemen ideoloji ve propagandanın da neticede zamana yenilen bir yönü vardır. Değişen ekonomik koşullar toplumsal yaşamda ergeç insan bilincinde yansımasını bulur. O nedenle, kapitalizmin tarihsel çöküş döneminin geniş işçi-emekçi kitlelerin bilincine yansıması kapitalizmin gelişme dönemlerindekinden farklı olacaktır. Kapitalizmin içinden çıkamadığı bu derin ve tarihsel sistem krizi döneminde, burjuvazi ne yaparsa yapsın, genciyle yaşlısıyla işçi-emekçi kitleler bu düzenin geleceğinden umudu keseceklerdir. Bu kitlelerin devrimci örgütlülük ve bilinç düzeyleri henüz gelişmemiş olsa da bu bir nesnelliktir.

Burjuva ideolojisinin zamanın ruhu diye kitlelere dayatmaya çalıştığı kapitalizm yanlısı propagandaya boyun eğerek, devrimci propagandanın işçi ve emekçi insanların dünyaya bakışını değiştirebileceğine inanmamak mücadele etmeden teslim olmak anlamına geliyor. Nitekim Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra, okumuşlar dünyası genelde Marksist fikirlerden ve toplumsal mücadele inancından uzaklaşıp düzene teslim olurken veya kişisel bunalımlar bataklığına batarken bunun çarpıcı örneğini verdi. Oysa bu akıntıya ters yönde ilerleyip yaşamı ve mücadeleyi işçi sınıfının içinde sabırla örmeye koyulan komünist öncüler, Marksizmin de, devrimci işçi mücadelesinin de yaşadığını ve daha da yaşayıp yükseleceğini kanıtladılar.

Bugün Arap yarımadasından Latin Amerika’sına çeşitli ülkelerde sokaklarda açık isyana dönüşen toplumsal başkaldırılardan tutun da işçi sınıfının yükselen grev ve direnişlerine dek, dünya hararetli bir kaynama dönemine girmiş bulunuyor. Yalnızca sınıfın komünist öncüleri veya devrimci kesimleri değil, çeşitli dinsel inanç sistemlerine tutunarak kapitalist çürümeye karşı koymaya çalışan işçi-emekçi kitlelerden bu düzenden gelecek beklentisi kalmayan huzursuz gençlik kesimlerine dek, insanlık bu zalim kapitalist düzenden kurtuluşun sancıları içinde kıvranıyor. Bu sancıları görmeyip, kafayı yalnızca toplumsal yaşamın gündelik akışı içinde öne çıkan olumsuz faktörlere takanların yarattığı ve yaratacağı moral bozukluğuna prim vermemek gerekir. Her şey değişir, bugünkü durum da değişecektir. Burjuva rüzgârlara inat, işçi sınıfının devrimci direnişini var edecek büyük bir inanç ve azimle sınıfın devrimci örgütlenmesini ilmek ilmek örmeyi sürdürmek bir onurdur.

Günümüz dünyasını burjuva ideolog ve yorumcuların çarpıtmalarına boyun eğmeden ve Marksizmin ürünü devrimci düşünce temelinde kavramaya çaba sarfetmek, ancak böyle bir tutum mücadeleye yol aldırabilir. İşçi sınıfı devrimcileri, devrimci bilinç, mücadele inanç ve azmini sınıfa taşıyarak zamanın akışını ezilen sömürülen kitlelerden yana çevireceklerdir. Bunu başarabilenler sınıfın isyan ateşini körükleyen ve işçi sınıfını devrime hazırlayan öncüler olmayı hakedecektir. Açık ki hüner, egemen sınıfın ideolojik ve düşünsel saltanatına, değişmez denilen zamanın ruhuna teslim olmamakta. Yaşanan moment sınıfın devrimci bilinç ve örgütlülük düzeyi açısından olumsuzluklarla yüklü görünse de, teslim olmayanlar özlenen geleceğin yolunu açacaklar!