Navigation

Marx’ın Kapital’ini Okumak /5

İKİNCİ KISIM: PARANIN SERMAYEYE DÖNÜŞÜMÜ

Bölüm 4: Paranın Sermayeye Dönüşümü

1. Sermayenin Genel Formülü

Sermayenin ne olduğunu anlayabilmek için metaların dolaşım sürecini incelemek gerekir. Çünkü metaların dolaşımı sermayenin başlangıç noktasıdır. Meta üretimi ve ticaret diye adlandırdığımız gelişmiş meta dolaşımı, sermayenin doğup büyüdüğü tarihsel temeli oluşturur. 16. yüzyılda oluşmaya başlayan dünya ticareti ve dünya pazarı, sermayenin modern tarihinin de başlangıcıdır.

Metaların dolaşım sürecinin maddi biçimi çeşitli kullanım değerlerinin birbirleriyle mübadelesidir. Bu sürecin iktisadi biçim olarak son ürünü ise paradır. Meta dolaşımının bu son ürünü (para), sermayenin ilk görünüm biçimidir. Tarihsel açıdan baktığımızda da, sermayenin toprak mülkiyetinin karşısına her yerde ilk olarak para biçimiyle, yani parasal servet, tüccar sermayesi ve tefeci sermayesi olarak çıktığını görürüz. Marx’ın dikkat çektiği üzere, toprak mülkiyetinin serflik ve efendilik ilişkilerine dayanan kişisel iktidarı ile paranın kişisel olmayan iktidarı arasında karşıtlık vardır. Bunlardan birincisi feodal döneme denk gelirken ikincisi kapitalizm dönemini anlatır. “Efendisiz toprak olmaz” ve “Paranın efendisi yoktur” şeklindeki iki Fransız atasözü, işte bu karşıtlığı ve iki ayrı tarihsel dönemin farklılığını çok güzel şekilde ifade eder.

Paranın sermayenin ilk görünüm biçimi olduğunu ortaya koymak için sermayenin oluşum tarihini gözden geçirmek gerekli değildir. Çünkü aynı tarih zaten her gün gözümüzün önünde cereyan etmektedir. Meta dolaşımının dolaysız biçimini hatırlayalım: metanın paraya dönüşmesi ve paranın yeniden metaya dönüşmesi (yani M-P-M), satın almak için satmak anlamına gelir. Fakat sermayeyi anlamak için bunu değil, para ile başlayan döngüyü düşünmek gerekir. Bu döngü P-M-P şeklindedir ve satmak amacıyla satın almayı anlatır. Ne var ki döngü bu şekilde ifade edildiğinde, henüz aynı miktar para ile bir meta satın alınmakta ve yine aynı paraya satılmaktadır. İşler bu kadarıyla kalsaydı kapitalizm olmazdı! Zira eşit iki para değeri birbiriyle mübadele edilmek istenseydi dolaşım süreci anlamsız bir şey olurdu. Zaten kapitalizmin gelişebilmesi, dolaşımda “satın almak için satmak” düzeyinden, “satmak için satın almak” düzeyine yükselmekle mümkün olmuştur. Sermayenin karakterini anlamak için de, aslında başlangıçtaki para ile sonuçtaki paranın aynı olamayacağı noktasına ilerlemek şarttır.

Basit meta dolaşımı ile paranın sermaye olarak dolaşımı arasındaki farka dikkat edelim. Basit meta dolaşımına para aracılık ederken, paranın sermaye olarak dolaşımına meta aracılık eder. Basit meta dolaşımında para sonunda kullanım değeri olarak iş gören bir metaya dönüşür ve bu dolaşımda para böylece kesin olarak harcanmış olur. Paranın sermaye olarak dolaşımında ise, meta satın alan kişi parasını daha sonra meta satıp yine paraya dönüştürmek için harcar. P-M-P dolaşımında, sonunda para geri dönmelidir ve şayet dönmezse aslında işlem başarısızlığa uğramış, yani para kazanmak için meta satın alan kişi sonunda paraya kavuşamamış demektir.

P-M-P döngüsünde amaç parayla para elde etmektir. Ancak bu dolaşım formülünde şimdi bir değişikliğe gitmek gerekir. Şöyle ki, paranın sermaye olarak dolaşımının ifadesi P-M-P olarak kalsaydı, sonuç aynı miktar paraların değişimi şeklindeki bir saçmalıktan ibaret olurdu. Oysa gerçekte işin sonunda elde edilen para, işin başında dolaşıma sokulan paradan büyük olmalıdır. O halde sürecin gerçek ifadesi P-M- şeklindedir. Bu formül, başlangıçtaki para miktarının üzerine sonuçta bir fazlalığın eklendiği anlamına gelir. Marx, başlangıçtaki değeri aşan kısma artı-değer (artık değer) adını verir. İşte başlangıçta dolaşıma sokulan değerin kendini değer olarak büyütmesi şeklindeki hareket onu sermayeye dönüştürür. Fakat şeklinde fazlalaşmış para yeniden yatırıma dönüştürülmeyip harcanacak olursa, sermaye dolaşım sürecindeki rolünü terk etmiş olur ve sermaye olmaktan çıkar. Dolaşımdan çekilip saklanan para ise gömü olarak taşlaşır ve durduğu yerde bir artış göstermez.

Sermaye dolaşım sürecinde her seferinde üzerine bir fazlalık eklenerek büyüyen paranın hareketi süreklidir. Bu süreklilik içinde bizler her bir döngünün sonunda elde edilen artı-değeri göremeyiz, ortada yalnızca büyüyen bir sermaye vardır. Paranın sermaye olarak dolaşımı kapitalizmde başlı başına amaçtır ve değerin büyütülebilmesi de ancak durmadan yinelenen bu hareket sayesinde mümkün olur. “Sermayenin hareketi sınırsızdır ve para sahibi bu sınırsız hareketin bilinçli taşıyıcısı olarak kapitalist haline gelir. Kapitalistin kesesi, paranın çıktığı ve dönüp geldiği noktadır. Burada kapitalistin arzusu parasıyla daha çok kullanım değerine sahip olmak değil, değeri büyütmektir.” Kapitalist böylece “kişileşmiş, irade ve bilinçle yüklü sermaye olarak işlev görür”. Onun tek amacı, sermayenin hizmetinde, dur durak bilmeden kâr elde etmek üzere süreci yürütmeye çalışmaktır.

Bu sonsuz zenginleşme dürtüsünün, bu hırs dolu mübadele değeri avcılığının, kapitalist ile cimrinin ortak özellikleri olduğunu belirtir Marx. Ne var ki cimri sadece kaçık bir kapitalist iken, kapitalist akılcı bir cimridir! Cimri parasını dolaşımdan çekip biriktirerek amacına ulaşmak ister; oysa kapitalist zenginleşme amacını parayı tekrar tekrar dolaşıma sokarak gerçekleştirir. Değerin kendini büyütme döngüsüne bakılacak olursa, sermaye kâh paradır kâh metadır ve dolaşım süreci boyunca para ve meta biçimlerinin durmadan birbirlerinin yerine geçmesi neticesinde başlangıçtaki değer büyümektedir, başlangıçtaki değerden artı-değer kadar fazlalaşmaktadır. İşte bu değerlenme sürecinde çıkış noktası da sonuç noktası da paradır. Ama arada para meta biçimine girmedikçe (P-M-) sermayeye dönüşmez. Sermaye biçimindeki dolaşımında para artık basit meta dolaşımında olduğu gibi bir aracı değildir. Tersine para sermaye dolaşımında artık meta aracılığıyla adeta kendisiyle özel bir ilişki kurmaktadır (P-). Bu nedenle, kapitalizmin erken dönemlerinde ticaretin önemine odaklanan iktisatçılar (merkantilistler) sermayeyi “para doğuran para” diye tanımlamışlardır.

Daha pahalıya satmak için satın almak (P-M-), ilk bakışta yalnızca tüccar sermayesine özgü bir biçim gibi görünebilir. Ancak düşünülecek olursa, önce şu ya da bu metayı (işgücü, hammadde, demirbaş vb.) satın alan ve sonra üretilen metaların satışı ile kendisini gerisin geriye daha çok paraya dönüştüren sanayi sermayesi de paradır. Sanayi sermayesi söz konusu olduğunda, para (P) önce dolaşım alanından çıkar, araya üretim süreci girer fakat üretilen metalar yeniden dolaşıma girip satıldıklarında bu döngü fazlalaşmış olan para () ile tamamlanır. Şayet sanayi sermayesi değil de yalnızca faiz getiren sermaye (yani faiz geliri elde etmek üzere çeşitli yatırım araçlarına yatırılan sermaye) söz konusu ise, P-M- dolaşımı kendisini kısaltılmış şekilde ortaya koyar. Burada döngü sanki doğrudan P-P´ gibidir ama işin derininde bu fazlalık kuşkusuz yine parayı büyüten artı-değer ve bunu sağlayan sihirli meta (işgücü) sayesinde mümkün olmaktadır. O nedenle Marx, gerçekte P-M-P´ formülünün sermayenin genel formülü olduğunu vurgular.

2. Sermayenin Genel Formülündeki Çelişkiler

Marx, parayı sermayeye dönüştüren dolaşım biçiminin, basit meta dolaşımı temelinde geliştirilmiş olan yasaların hepsiyle çeliştiğine dikkat çeker. Hatırlanacak olursa, basit meta dolaşımında neticede ihtiyaç duyulan bir ürünü satın almak için eldeki bir ürün satılmaktadır. Oysa paranın sermaye olarak dolaşımında, daha sonra yine meta satmak üzere önce meta satın alınır. Marx, böylesine biçimsel bir farkın, bu süreçlerin karakterlerini nasıl olur da sihirli bir el dokunmuş gibi değiştirebileceği sorusunu ortaya koyar. Dikkat çekilen bu nokta son derece önemlidir ve analizler ilerledikçe bu sihir çözülecektir.

Çözümlemede önce basit meta dolaşımı süreci hatırlanmalı ve bu dolaşımın zenginleşmenin kaynağı olamayacağı görülmelidir. Bu dolaşım sürecinde karşı karşıya gelen iki meta sahibi ihtiyaçları doğrultusunda ellerindeki metaları değişirler ve bu mübadele saf biçiminde (piyasadaki oynamalar dışlandığında) değerin büyüklüğünde ne biri ne de diğeri için bir artış yaratmaz; çünkü aslında eş değerler değişilmektedir. O halde bu düzeyde dolaşım zenginleşmenin aracı olamaz. Buradan hareketle vaktiyle Condillac gibi iktisatçılar tarafından, aslında meta mübadelesi sırasında eşit değerlerin değişilmediği ve zenginliğin kaynağının aradaki farkı yaratan ticaret olduğu şeklinde görüşler ileri sürülmüştür. Fransız düşünür Condillac’ın (1714-1780) görüşleri gelişmiş meta üretimine sahip bir toplumda çocukçadır, ama modern iktisatçılar da ticareti artı-değer yaratıcı bir faaliyet olarak göstermişlerdir.

Burada asıl önemli nokta şudur ki, soyutlamalar adım adım bütünsel gerçekliği kavramamıza yardım etseler bile, somutta (yaşamda) böyle şeyler asla saf biçimleriyle gerçekleşmezler. O nedenle Marx, şimdi de somutu yani gerçek yaşamdaki durumu incelemeye geçer ve basit meta dolaşımında eş değer olmayan şeylerin mübadele edildiğini varsayar. Marx’ın amacı, mübadelenin ve genişlemiş haliyle ticaretin artı-değerin kaynağı olamayacağını göstermektir. Meta sahipleri olarak biri satıcı ve diğeri de onun karşısında para sahibi olarak alıcı durumda olan iki kişiyi varsayar Marx. Örneklemede satıcıya, açıklanması mümkün olmayan bir ayrıcalıkla, 100 liralık metasını 110 liraya satma yetkisi verilmiştir. Fakat bütün meta sahipleri metalarını birbirlerine değerlerinin %10 fazlasıyla sattıklarında mübadeledeki oranlar değişmeden kalmış olacaktır. Tersine %10 azıyla sattıklarında da sonuç değişmeyecektir. O halde, artı-değerin oluşumu ve paranın sermayeye dönüşümü, ne metaların değerlerinden fazlasına satılmalarıyla ne de alıcıların metaları değerlerinden azına satın almalarıyla açıklanabilir.

Artı-değerin, satıcının metayı pahalıya satabilme ayrıcalığından doğduğunu iddia edenler hep olmuştur. Bu yanlış görüşün tutarlı temsilcileri, satmadan satın alan yani üretmeden tüketen bir sınıfın var olduğunu varsaymışlardır. Böyle bir şey olsaydı, bu durum bu sınıfa daha önce karşılıksız biçimde verilmiş olan paranın bir kısmının dolandırıcılık yoluyla geri alınması anlamına gelirdi. Bu yalnızca bir varsayımdan ibarettir ama yine de bunun hatırlattığı tarihsel bir örnek vardır. Marx tarihten bu örneği aktarır: “Küçük Asya şehirleri Eski Roma’ya bu şekilde yıllık haraç ödüyordu. Roma bu parayla meta satın alıyor, fakat bunları çok pahalıya satın alıyordu. Küçük Asyalılar Romalıları dolandırıyor ve böylece efendilerine ödedikleri haraçların bir kısmını ticaret yoluyla geriye sızdırmayı başarıyordu. Ama ne olursa olsun, dolandırılanlar gene de Küçük Asyalılardı. Metalarına karşılık olarak ödenen para, eskisi gibi, gene kendi paralarıydı.” Marx’ın bu örnek temelinde vurguladığı üzere, zenginleşmenin ya da artı-değer yaratmanın yöntemi bu olamaz!

İrdelemesini sürdüren Marx, şimdi de tüm meta satıcılarının ve alıcılarının aynı doğrultuda davranmadıkları bir durumu varsayar. “Meta sahibi A, iş arkadaşları B ile C’nin saflıklarından yararlanıp onların kendisine aynen karşılık vermelerine fırsat vermeyecek kadar kurnaz olabilir” noktasından hareket eder. Ancak bu durumda da mübadeleden önceki toplam değer neyse, mübadeleden sonra da toplam değer değişmemiş, yalnızca uyanık satıcı avanak alıcılardan değer çalmıştır. Buraya kadar yürütülen irdelemelerden çıkan sonuç son derece önemli ve nettir: “Dolaşımda bulunan değerler toplamının, bunun dağılımında meydana gelen herhangi bir değişiklikle arttırılamayacağı açıktır.” “Dolaşım ya da meta mübadelesi değer yaratmaz.” Bu nedenle Marx, sermayenin temel biçimini (yani modern toplumun iktisadi örgütlenişini belirleyen biçimi) çözümlerken, bunun herkesçe bilinen ve deyim yerindeyse Tufan öncesi biçimleri olan ticaret sermayesi ile tefeci sermayesini işin başında tamamen konu dışında tutmuştur. “Ticaret sermayesi için söylenenler tefeci sermayesi için daha da geçerlidir. Ticaret sermayesinde iki uca, yani piyasaya sürülen para ile artmış olarak piyasadan çekilen paraya, en azından alış ve satış, yani dolaşım hareketi aracılık eder. Tefeci sermayesinde, P-M- biçimi kısalarak uçların aracısız olarak birleştiği P- olur.” Kapital’deki incelemeler ilerledikçe, ticaret sermayesi gibi faiz getiren sermayenin de türemiş bir biçim olduğu görülecektir.

Artı-değerin ticaretten (dolaşımdan) doğmayacağı açık olduğuna göre, acaba dolaşımın dışındaki bir başka yerde mi doğmaktadır? Kuşkusuz başka yerde doğmaktadır. Ama buna rağmen, meta üreticisinin diğer meta sahipleri ile karşı karşıya gelmeksizin değeri büyütmesinin, değere değer katmasının ve böylece para ya da metayı sermayeye dönüştürmesinin imkânsız olduğu açıktır. O halde: “Sermaye dolaşımdan doğamaz, ama dolaşımdan ayrı olarak doğması da en az o kadar imkânsızdır. Sermaye aynı anda hem dolaşımda doğmak ve hem de dolaşımda doğmamak zorundadır.” “Böylece ikili bir sonuçla karşı karşıya kalıyoruz” der Marx ve işte irdelemesini bu noktaya ulaştırdıktan sonra da bu zor sorunun çözümüne girişir.

Paranın sermayeye dönüşmesi, meta mübadelesinin içerdiği yasalar temelinde açıklanmalıdır. Marx’ın çözümlemelerinin açıklığa kavuşturduğu bu husus son derece önemlidir, çünkü metanın fiyatı o metanın gerçek maliyet değerine eşit olsa bile sermaye oluşumu yine de mümkün olmaktadır. Asla göz ardı edilmemeli ki, sermaye birikimi, meta fiyatlarının piyasada meta değerlerinin üzerine çıkması gibi ticarî faktörlerle açıklanamaz. Kaldı ki, piyasada fiyatlar gerçek değerin üstünde ya da altında oynamalarla seyretse bile, bu devamlı dalgalanmalar birbirini telafi edecek ve neticeyi ortalama fiyata indirgeyecektir. “Tüccar veya sanayici bilir ki, uzunca bir dönem göz önüne alındığında metalar daha yüksek ya da daha düşük fiyatlarla değil, fakat ortalama fiyatlarıyla satılacaktır.” Pratikteki bu somut işleyiş, son tahlilde fiyatların piyasadaki dalgalanmaların neticesinde değil, fakat metaların değerleri tarafından düzenlendiği gerçeğini değiştirmez. Demek ki bu konuları kapitalist işleyişin özünde yatan yasalarla değil de, piyasada oluşacak arz talep dengesi gibi faktörlerle açıklamaya girişen iktisat teorilerinin yanlış olduğu açıktır.

Kapitalist işleyişin su yüzünde görülmeyen ama onun akıbetini belirleyen yasaları ancak Marx’ın derin analizleriyle gözler önüne serilebilmiştir. Kapital’de yer alan şu satırlar veciz biçimde ana noktaya parmak basmakta ve Marx’ın diyalektik yöntemini örneklemektedir: “Henüz tırtıl halindeki bir kapitalistten başka bir şey olmayan para sahibinin, metaları tam değerleri ile satın alması, tam değerleri ile satması, ama gene de sürecin sonunda, koyduğundan daha fazla değeri çekmesi gerekir. Tırtılımızın kelebeğe dönüşmesi, hem dolaşım alanında gerçekleşmeli hem de dolaşım alanında gerçekleşmemelidir. Problemin koşulları işte bunlardır.”

3. Emek Gücünün Satın Alınması ve Satılması

Paranın sermayeye dönüşmesini anlayabilmek için, paranın geçirdiği değer değişikliğinin (yani P miktardaki paranın artarak olması) bizzat paranın kendisinden ileri gelmediği daha en başta kavranmalıdır. Çünkü para satın alma aracı ve ödeme aracı olarak, yalnızca satın aldığı metaların fiyatlarını gerçekleştirir, o kadar! Ayrıca, satın alınan metanın tekrar satılarak paraya çevrilmesiyle de para sermayeye dönüşmüş olmaz! İşin sırrı para ile satın alınan özel bir metada gizlidir. Paranın değer kazanarak sermayeye dönüşebilmesi için, kullanımı (tüketimi) yeni değer yaratma kaynağı olan özel bir metanın piyasada bulunması gerekir. Ve para sahibi böyle özel bir metayı piyasada bulmuştur. Bu sihirli özel meta, işçinin emek kapasitesi ya da işgücüdür! İşgücü (emek gücü), insanın canlı varlığında mevcut olan ve onun herhangi bir kullanım değeri üretirken kullandığı fiziksel ve zihinsel yeteneklerinin bütünüdür. (Burada karıştırılmaması gereken bir hususu vurgulayalım. “Emek gücü” ve “işgücü” sözcükleri aynı şeyi anlatır ve dolayısıyla bunların birbiri yerine kullanılmasında hiçbir sorun yoktur. Karıştırılmaması gereken, emek ve emek gücü (işgücü) kavramlarıdır. Çünkü “emek” bütünsel ve soyut bir kavramdır, işçi emeğini satamaz, emeği kendine ait değildir, ancak sahip olduğu emek gücünü günlük, saatlik parçalar halinde satabilir.)

Kapitalist üretim tarzının gelişip yerleşebilmesi için, para sahibinin piyasada meta olarak satın alacağı işgücü bulması şarttır. Bunun için de kapitalizm öncesine ait olan ve kişiyi kendi işgücünü serbestçe satmaktan alıkoyan üretim ilişkileri son bulmalıdır. İşgücü, ancak ona sahip olan kişi tarafından piyasada satışa sunulacak şekilde özgürleştiğinde meta olarak satılır ve satın alınabilir niteliğe bürünür. İşte ancak bu durumda, para sahibinin piyasada satın alabileceği işgücü bulabilmesinin birinci temel koşulu gerçekleşmiş olur. Kişinin kendi işgücünü meta olarak satabilmesi için, bu kişinin kendi emek gücü üzerinde tasarrufta bulunabilmesi, yani kendi emek kapasitesinin, kendi kişiliğinin kayıtsız şartsız sahibi olması zorunludur. Sermayenin gelişebilmesinde özgür işçi ve kredi sistemi asli unsurlardır. Buna rağmen, eski çağlarda özgür işçi ve kredi sistemi yokken, o çağlardan bahseden ansiklopedilerde sermayenin tamamıyla geliştiği şeklinde saçmalıklar yazılmıştır. Marx, Theodor Mommsen adlı ünlü Alman tarihçinin “Roma Tarihi” adlı eserinde bu konuda yanlış üstüne yanlış yaptığını belirtir.

İşgücü satıcısı ile alıcısı piyasada burjuva hukuku açısından birbirinden farksız ve eşit hukuka sahip kişiler olarak karşılaşırlar. Yaşamın gerçekleri bir yana, işçi bu hukuk açısından işgücünü satmakta ve alıcı da dilediği işgücünü satın almakta özgürdür. İşgücü sahibinin bu işgücünü daima belirli süreler için satması şarttır; aksi halde toptan ve süresiz satacak olursa, o özgür bir kişi yani kendi işgücü metasının sahibi olmaktan çıkar ve bizzat kendisi bir meta, bir köle haline gelir. Kapitalizmde işçinin kendi işgücüyle mülkiyet ilişkisi vardır, onu başkasına satsa bile bunu ancak kendi işgücü üzerindeki mülkiyet hakkından vazgeçmeyerek yapar. Marx, bundan dolayı, çeşitli yasa koyucuların, iş sözleşmeleri için bir üst sınır belirlediğine dikkat çeker. Çalışmanın serbest olduğu bütün ülkelerde iş yasaları sözleşmenin sona erdirilme koşullarını düzenlemektedir. Buna aykırı örnekler, modern çağlarda bile, örneğin vaktiyle Meksika’da işçinin ve ailesinin köle “işçi” konumuna düşürüldüğünü gözler önüne sermiştir. Karşılığı emekle ödenmek koşuluyla patronlar tarafından verilen ve kuşaktan kuşağa geçen avanslarla yalnız tek tek işçiler değil, fakat bunların aileleri de fiilen zengin kişilerin ve onların ailelerinin malı haline getirilmiştir.

Para sahibinin işgücünü piyasada meta olarak bulabilmesinin ikinci temel koşulu ise, kişinin kendi işgücünden başka satacak bir metasının olmamasıdır. Açık ki, bir kişinin kendi işgücünü satmak zorunda kalmaması için, bu kişinin üretim araçlarına, örneğin hammaddelere, emek araçlarına vb. sahip olması gerekirdi. Ayrıca bu kişi yaşamını sürdürebilmek için gerekli tüketim araçlarına da sahip olmalıydı! Marx der ki, hiç kimse, hatta katıksız hayalciler bile, geleceğin ürünlerini tüketerek yaşayamaz; daha yeryüzünde ilk belirdiği andan itibaren, insan üretimde bulunmadan önce her gün tüketimde bulunmak zorundadır. Fakat kapitalist üretim tarzı bu genel zorunluluklara, kendi tarzına özgü başka koşullar da eklemiştir. Şöyle ki, şayet ürünler meta olarak üretiliyorsa, bunların üretildikten sonra satılması gerekir. Üretici, tüketim ihtiyaçlarını ancak bu ürünleri (metaları) satın alarak giderebilir. O halde kapitalizmde insanların tüketebilmesi için, ihtiyaç maddelerinin üretim zamanının üstüne bir de satış için gerekli olan zaman eklenmektedir.

Marx’ın vurguladığı son derece önemli olan bir nokta da şudur: “Doğa, insanları, bir yanda para ve meta sahipleri, diğer yanda emek güçlerinden başka bir şeyleri olmayan kimseler olarak yaratmaz. Bu ilişkinin doğal bir temeli de, bütün tarih dönemleri için ortak bir toplumsal temeli de yoktur. Bunun, geçmişteki bir tarihsel gelişimin sonucu, birçok köklü iktisadi dönüşümün, toplumsal üretimin bir dizi eski biçiminin tarihe karışmasının ürünü olduğu açıktır.”

İnsanlık tarihinde kapitalizm öncesinde yer alan iktisadi kategoriler de kuşkusuz kendilerine ait tarihin izlerini taşımışlardır. Nitekim meta kategorisi için de bu kural geçerlidir. Ürünün meta haline gelebilmesi için, üreticinin kendi ihtiyacını karşılamayı amaçlayan geçim aracı olarak üretilmemiş olması gerekir ve bu açıdan belli tarihsel koşulların varlığı zorunludur. Marx burada vurguladığı “belli tarihsel koşullar” ifadesinin hemen kapitalizm diye anlaşılmaması için konuya açıklık getirir: “Ürün kütlesinin çok büyük bir kısmının, doğrudan doğruya kişisel ihtiyaçları karşıladığı, meta haline gelmediği ve dolayısıyla da toplumsal üretim sürecinin tüm genişlik ve derinliğiyle mübadele değerinin egemenliği altında olmanın henüz çok uzağında bulunduğu durumlarda bile, meta üretimi ve meta dolaşımı gerçekleşebilir.” Fakat ürünün meta olarak ortaya çıkması, yine de toplumda ilkel dönemlere oranla gelişkin bir iş bölümünün varlığını gerekli kılar. “Öyle ki, kullanım değeri ile mübadele değeri arasında dolaysız takasın sadece başlatmış olduğu ayrılma, çoktan tamamlanmış olmalıdır. Fakat böyle bir gelişme aşamasına ulaşılması, tarihsel bakımdan son derece farklı iktisadi toplum biçimlerinin ortak bir özelliğidir.” Bu açıklamasıyla Marx, ürünün metaya dönüşümünün tarihte kapitalizm öncesinde yer alan üretim tarzlarında gerçekleşebildiğini ve bunun koşullarını gözler önüne sermiştir. Ne var ki Kapital’de sık sık vurgulandığı üzere, ürünlerin hepsinin ya da çoğunun meta biçimini alması, ancak kapitalist üretim tarzı temelinde gerçekleşir.

Tarihte insan topluluklarının iktisadi yaşamındaki gelişmeleri paranın ortaya çıkması açısından incelediğimizde de, “onun varlığı, meta mübadelesinin belli bir düzeye ulaşmış olmasını gerektirir. Sırf meta eş değeri veya dolaşım aracı veya ödeme aracı, gömü ve dünya parası olarak aldığı özel biçimler, bir ya da diğer işlevin önemine ve göreli ağırlığına göre, toplumsal üretim sürecinin çok farklı aşamalarına işaret eder. Bununla beraber, deneyimlerden biliniyor ki, görece az gelişmiş bir meta dolaşımı bu biçimlerin hepsinin ortaya çıkmasına yeter.” Bu açıklamalardan sonra Marx, paranın ortaya çıkışı ve zamanla işlevlerinin çeşitlenmesiyle, sermayenin tarihinin asla karıştırılmaması gerektiğini vurgular: “Sermayeye gelince, iş değişir. Yalnız başına meta ve para dolaşımı, sermayenin tarihsel varoluş koşullarının ortaya çıkmasına kesinlikle yetmez. Sermaye, ancak, üretim ve geçim araçları sahibinin özgür işçiyi piyasada kendi emek gücünün satıcısı olarak karşısında bulduğu durumda doğar.” Şurası da çok önemli ki “ve bu tek tarihsel koşul bir dünya tarihini kapsar. Sermaye, bundan ötürü, başından itibaren, toplumsal üretim sürecinin yeni bir çağını ilan eder. Demek ki, kapitalist çağı karakterize eden şey, işçinin kendi gözünde emek gücünün kendisine ait bir meta biçimini alması ve dolayısıyla emeğin ücretli emek biçimine dönüşmesidir. Diğer yandan emek ürünlerinin meta biçimini alması ancak bu andan itibaren genelleşir.” Böylece bu konuları yeteri derinlikle incelemeyen pek çok kişinin karıştırdığı konular açıklığa kavuşturulmuş olur: tarihte metanın ve paranın ortaya çıkması ile genelleşmiş meta üretimi ve sermaye aynı şeyler değildir!

Tarihsel gelişim içinde özgür emek gücünün doğuşuna değinildikten sonra, bu kendine özgü metayı şimdi daha yakından incelememiz gerekir. Diğer bütün metalar gibi, onun da bir değişim değeri vardır. “Emek gücünün değeri de, diğer herhangi bir meta gibi, bu özel nesnenin üretimi ve dolayısıyla aynı zamanda yeniden üretimi için gerekli emek-zamanla belirlenir. Bir değer olduğu ölçüde, emek gücü, yalnızca, kendisinde maddeleşmiş olan belli bir ortalama toplumsal emek miktarını temsil eder.” Emek gücü, yalnızca, yaşayan bireyin yeteneği olarak var olur ve onun varlığı, bireyin kendini yeniden üretmesi ya da varlığını sürdürmesi demektir. Yaşayan bireyin kendi varlığını sürdürmek için belli miktarda geçim aracına ihtiyacı olduğuna göre, demek ki, emek gücünün üretimi için gerekli emek-zaman, bu geçim araçlarının üretimi için gerekli emek-zamana eşittir. O halde işgücünün değeri, işçinin varlığını sürdürmesi için gerekli olan geçim araçlarının toplam değerine eşittir.

Unutulmaması gerekir ki, normalde insanda çalışma potansiyel ve yeteneği her zaman vardır, işgücü dediğimiz şey ise ancak harcanmakla fiilen gerçekleşir ve yalnızca çalışma sırasında faaliyet gösterir. Çalışma sırasında insan kaslarının, sinirlerinin, beyninin vb., tekrar yerine konması gereken belli bir miktarı harcanır ve bu harcanan kısım insanın çalışma potansiyelini aynı seviyede sürdürebilmesi için yerine konmalıdır. İşte bu fazladan harcama ne kadarsa, o kadar da fazla bir geliri gerekli kılar. Bu duruma eski Roma’dan örnek verilir. Tarım kölelerine gözcülük yapan eski Romalı köle kâhyasının, kendisi kölelerden daha hafif bir iş yaptığı için, onlardan daha az aldığı bilinmektedir. Ayrıca işgücünün sahibi bugün çalışmışsa yarın da aynı güçle ve sağlıkla çalışabilmelidir. O halde işgücünün yeniden üretimi için gerekli geçim araçlarının miktarı, çalışan bireyi normal sağlık durumunda tutmaya yetecek kadar olmalıdır.

İşgücü maliyetini belirleyen beslenme, giyinme, ısınma, barınma vb. gibi doğal ihtiyaçlar için gereken miktar, bir ülkenin iklimine ve diğer doğal özelliklerine göre farklılaşır. Daha da önemlisi, zorunlu denilen ihtiyaçların hem giderilme tarzları hem de miktarları tarihsel gelişmenin ürünüdür ve bundan dolayı da tarz ve miktar o ülkenin uygarlık düzeyine, işçi sınıfının mücadeleyle elde ettiği kazanımlara göre değişir. Örneğin günlük et ve süt ihtiyacını ya da yıllık tatil ihtiyacını karşılamadan işgücünün yeniden üretilemediği bir uygarlık düzeyinde işgücünün yeniden üretimi için gerekli miktar, bu harcamaların da mutlaka eklenmesiyle bulunacaktır. Demek ki, işgücünün değeri belirlenirken durum ülkeden ülkeye değişmekte ve diğer metalar için söz konusu olmayan bir tarihsel ve manevi unsur da işe karışmaktadır.

Emek gücünün sahibi ölümlüdür ve o nedenle yıpranma ve ölüm sonucu piyasadan çekilen emek güçlerinin yeri, en azından aynı sayıda yeni emek gücü ile sürekli olarak doldurulmalıdır. O halde emek gücünün üretimi için gerekli geçim araçlarının miktarı, yedek emek gücünün yani işçi çocuklarının geçim araçlarını da kapsamalıdır. Ayrıca, emek gücünün belirli bir işkolunun gerektirdiği yetenek ve becerilerle donatılabilmesi için şu ya da bu miktarda bir meta eş değerine mal olacak olan bir eğitime ya da öğretime de ihtiyaç vardır. Emek gücü için yapılacak eğitim harcamaları, emek gücüne kazandırılmak istenen niteliklerin karmaşıklık derecesine göre değişir ve bu yetiştirme, eğitim masrafları da emek gücünün üretim maliyetine dahil edilir.

Burada değinilen tüm unsurların hesaba katılması koşuluyla, belirli bir ülkede belirli bir zamanda bir işçi için hesaplanan gerekli ortalama geçim aracı miktarı işgücü maliyetinin belirlenmesinde veri olacaktır. Bu harcamaların diyelim bir yıllık süreye dağılımı her nasıl olursa olsun, yıllık tutardan gün başına düşen miktarın değişmeyen bir ortalama gelir hesabıyla karşılanması zorunludur. Hatırlanacağı üzere, her metanın değeri, onu normal nitelikte elde etmek için gerekli olan emek-zaman ile belirlenir. Örnekse, işgücünün üretimi için gerekli günlük ihtiyacın karşılığı diyelim 4 saatlik toplumsal emek harcamasına eşit olsun. 8 saatlik işgününü esas alırsak, demek ki bu durumda bir günlük işgücü değerinde aslında yarım günlük toplumsal emek maddeleşmiş demektir. Bir başka deyişle, işgücünün bir günlük üretimi için gerçekte yarım işgünü yetmektedir. İşçi kendi işgücünü, onu yeniden üretmek için gerekli olan 4 saat karşılığına satışa çıkarırsa, bu durumda işgücünün satış fiyatı, dikkat edilirse işgücünün değerine eşit olacaktır. Parasını sermayeye dönüştürmeye can atan para sahibi de işçiye işgücü değerinin karşılığını seve seve ödeyecektir. Ama sömürünün sırrı da işte buradadır, çünkü gerçekte işçiye 8 saatlik çalışması karşılığında yalnızca 4 saatlik para ödenmiş olacaktır. İşte kapitalist sömürü böyle hinoğlu hince derinde saklı bir gerçekliktir! Sorun işgücünün kendi değerinin altında satın alınmasında değildir. Kapitalist sömürünün kaynağı, işgücü denen özel metanın, değerinin tam karşılığı ödense bile kendi değerinin ötesinde bir artı-değer üretmesindedir. O yüzden, “işgücünün karşılığı verilsin” talebinin kabulüyle sömürü ortadan kaldırılmış olmaz!

İşgücü değerinin en alt sınırı, her gün karşılanamaması halinde işçinin kendi yaşam sürecini yenileyemeyeceği zorunlu ihtiyaç değerlerinin toplamıyla belirlenir. Asgari ücretin en alt sınırını ifade eden bu toplam, işgücünün üretimi için fiziksel açıdan vazgeçilmesi imkânsız olan geçim araçlarının değerine eşittir. İşgücünün fiyatı bu en alt sınırın da altına indiğinde, kendi asgari üretim maliyetinin altına düşmüş olur. Bunun anlamı, işgücü sahibinin artık mevcut gücünden yitirerek varlığını kötürüm biçimde sürdürmeye çalışması demektir.

İşgücü diğer metalardan farklı özel bir metadır ve onun kendine özgü doğasından ortaya çıkan ilginç bir sonuç vardır. Şöyle ki, işgücünün alıcısı ile satıcısı arasında sözleşme yapıldığında, bu metanın kullanım değeri henüz alıcısının eline geçemez! İşgücünün kullanım değeri, ancak bu gücün satın alınmasından sonra fiilen harcanmasıyla elde edilir. İşgücü fiilen kullanıldığında, onu satın alan için kullanım değeri olarak varlık kazanır. Demek ki, işgücünün elden çıkartılması ile bir kullanım değeri olarak varlık kazanması eşzamanlı değildir. İşgücü adlı özel meta söz konusu olduğunda, onun karşılığının ödenmesinde de özel bir durum söz konusudur. Kapitalist üretim tarzının bulunduğu bütün ülkelerde, işgücünün karşılığı, ancak işgücü sözleşmede belirtilmiş bir süre boyunca fiilen kullanıldıktan sonra, örneğin her haftanın ya da ayın sonunda ödenir. Bundan ötürü, işçi her yerde işgücünün kullanım değerini kapitaliste avans olarak vermiş olur.

Altını çizmek gerekir ki, işçi işgücünü henüz onun fiyatını ödememiş olan alıcıya kullandırtmakta ve dolayısıyla aslında işçi her yerde kapitaliste kredi açmış olmaktadır! Kredi açma sözünün boş bir hayal olmadığını gösteren olgulardan biri, kapitalistler iflas ettiğinde, önceden onlara kredi olarak verilmiş olan ücretlerin yitirilmesidir. Fakat işçinin patrona kredi açması gerçeğinin daha kalıcı bir dizi etkisi vardır. Örneğin işçilerin ücretinin ay sonunda ödendiği durumlarda, patron ay içinde işçilere avans verebilir. Ne var ki işçiler bu avanslarla pek çok malı ekseriya piyasa fiyatlarından daha yükseğe satın almakta ve böylece patronların kârlarını fazlasıyla realize etmektedirler. İşte bu da, aslında işçilerin patronlara kredi açması anlamına gelir.

İşgücü ücretinin satın alındığı anda ödenmemesi durumunda para anında satın alma aracı olarak değil, sonradan ödeme aracı olarak işlev görmüş olur. Fakat bu durum meta mübadelesinin doğasında herhangi bir değişikliğe yol açmaz. Çünkü işgücünün karşılığı daha sonra ödenecek olsa bile, onun fiyatı daha satın alma sözleşmesi sırasında saptanmaktadır ve böylece işgücü fiili işin öncesinde satılmış olmaktadır. İşgücü denen metanın üretim sürecinde diğer metalardan farklılığını kavramak çok önemlidir. İşgücü satın aldığında para sahibi ondan elde edeceği kullanım değerinin tamamını değil, yalnızca harcanan işgücünün yeniden üretimi için gerekli kısmın karşılığını öder (örneğimizde 8 saat yerine 4 saat). Oysa demirbaşlar, hammadde vb. söz konusu olduğunda, para sahibi bunlara tam fiyatını ödemektedir.

Marx, dolaşım alanıyla üretim alanı arasındaki nitel bir farklılığa da dikkat çeker. İşgücü alım satımının gerçekleştiği dolaşım alanı (meta mübadelesi alanı) kapitalist anlamda bir “özgürlük, eşitlik ve mülkiyet” alanıdır. “Özgürlük! Çünkü bir metanın, örneğin emek gücünün, alıcıları da satıcıları da yalnızca kendi özgür iradelerine bağlıdır. Aralarındaki sözleşmeyi özgür ve hukukça eşit kişiler olarak yaparlar. Sözleşme, içinde iradelerine ortak bir hukuki ifade verdikleri bir sonuçtur. Eşitlik! Çünkü birbirleriyle yalnızca meta sahipleri olarak ilişki kurarlar ve aralarında eş değerde olan şeyleri değiştirirler. Mülkiyet! Çünkü her biri yalnızca kendisinin olan şey üzerinde tasarrufta bulunur.” Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte, ticari kapitalizm dönemine özgü yargılar bayatlarken, şimdi para sahibiyle işgücü sahibi arasındaki ilişkiden doğan değer yargıları ekonomik yaşamda egemen olur. Marx’ın çarpıcı ifadesiyle: “Bir zamanların para sahibi şimdi kapitalist olarak önden gidiyor, emek gücü sahibi de onun işçisi olarak arkasından yürüyor; birinde anlam yüklü bir bıyık altından gülümseme ve iş yapma hevesi, diğerinde, kendi derisini pazara getirip de bunu yüzdürmekten başka bir şey beklemesine imkân olmayan bir kimsenin çekingenlik ve tutukluğu.”

Kapitalist üretim tarzının sihirli metası işgücüdür; işgücünün tüketimi süreci, aynı zamanda, metaların ve artı-değerin üretim sürecidir. İşgücünün tüketimi, piyasanın ve dolaşım alanının dışında, yani üretim sürecinde tamamlanır. Marx, kapitalist sömürünün sırrını çözebilmek için gereken hususa işaret eder: Kapısında “işi olmayan giremez” yazan üretim alanına kadar peşlerinden gitmek üzere, para sahibi ve işgücü sahibi arasında her şeyin açıkta ve göz önünde cereyan ettiği dolaşım alanını terk etmemiz şarttır. İlerleyen bölümlerde anlatılacağı üzere, üretim alanında yalnızca sermayenin artı-değeri nasıl ürettiği değil, aynı zamanda kendisinin de sermaye olarak nasıl üretildiği görülecektir. Böylece, “kâr yapmanın sırrı da sonunda açığa çıkacak”tır.

(devam edecek)