Navigation

Marx’ın Kapital’ini Okumak /3

Bölüm 2: Mübadele Süreci

Meta ilişkisi yalnızca mübadeleye konu olan ürünler arasında kurulan bir ilişki değildir. Metalar kendi başlarına piyasaya gidemeyeceklerine göre, bunların ellerinden tutup mübadeleyi gerçekleştiren meta sahiplerini de tanımak gerekir. Metaları ellerinin altında bulundurup dolaşıma sokanlar, birbirlerinin karşısına alım ve satım işlemi yapmak isteyen kişiler olarak çıkarlar. Her bir meta sahibi, ancak her iki tarafın (alıcının ve satıcının) katıldığı bir irade beyanıyla kendi metasını elden çıkarır ve yabancı bir metanın sahipliğini elde eder. Sözleşme sistemi o ülkenin hukuk sistemi içinde gelişmiş olsun ya da olmasın, alım-satım işlemi aslında sözleşme biçiminde hukuki bir ilişkidir, bir irade beyanıdır. Bu hukuksal veya iradî ilişkinin içeriğini belirleyen ise, bizzat iktisadi ilişkinin kendisidir. Kişiler burada birbirleri için, ancak metaların temsilcileri ve dolayısıyla meta sahipleri olarak mevcutturlar.

Metanın karakterini tasvir ederken Marx güzel bir benzetmeden yola çıkar. Metanın “doğuştan bir eşitlikçi ve sinik olarak”, en nahoşu bile olsa her metayla yalnızca ruhunu değil, her an bedenini de değişmeye hazır olduğunu vurgular. Bir ürün, sahibi için doğrudan bir kullanım değeri ifade etmiyorsa meta niteliği kazanabilir ve ancak o takdirde ona kullanım değeri olarak ihtiyaç duyan bir başka ele geçer. Meta sahibi her zaman kendi metasını, kullanım değeri kendisini tatmin edecek bir diğer meta ile değiştirmek ister. İşte metaların bu değişim ihtiyacı, çeşitli ürünleri birbirlerinin karşısına mübadele değerleri olarak çıkartmaktadır.

Meta sahibi açısından bakıldığında, mübadele onun için kişisel ihtiyacını giderecek bireysel bir süreçtir. Fakat bir metanın aynı değerdeki bir başka metaya çevrilerek gerçekleştirilmesi ise genel bir toplumsal süreçtir. Meta değişimi sürecinin bir yönüyle bireysel ve diğer yönüyle toplumsal bir nitelik taşıması aslında bir çelişkidir. İşte bu çelişkiyi çözen, belirli bir metanın o toplumda genel eş değer kabul edilmesi olmuştur. Meta sahiplerinin metalarını birbirlerinin karşısına mübadele değerleri olarak çıkartabilmeleri, genel eş değer kabul edilen belirli bir metayla karşılaştırmaları sayesinde mümkün hale gelmiştir. Mübadelenin tarih içinde kazandığı genişlik ve derinlik, metanın içinde saklı bulunan kullanım değeri-değişim değeri çelişkisini geliştirmiştir. Bu çelişkinin bindirdiği basınç, tarihsel süreçte sonunda özel bir metanın paraya dönüşümüne dek ortadan kalkmamıştır.

Bir kullanım nesnesine mübadele değeri olma ihtimalini kazandıran özellik, sahibinin dolaysız ihtiyaçları açısından fazla olması ve o nedenle değişim amacıyla elden çıkartılmasıdır. Bu elden çıkarmanın karşılıklı olması şarttır ve bunun için gerekli olan tek şey, insanların birbirlerinin karşısına metaların özel sahipleri ve birbirlerinden bağımsız kişiler olarak çıkmalarıdır. Marx’ın belirttiği gibi, ne var ki böyle bir karşılıklı yabancılık ilişkisi, ataerkil aile biçiminde olsun, eski Hint topluluğu biçiminde olsun, İnka devleti biçiminde olsun, ilkel bir topluluğun üyeleri için söz konusu olamaz. Meta mübadelesi ancak, toplulukların yabancı topluluklarla ya da yabancı toplulukların üyeleriyle temas kurduğu noktalarda başlar. Ama nesneler bir kere topluluğun dışında meta haline gelince, gerisin geriye topluluğun kendi içinde de meta haline gelir.

Birbiriyle değişilen ürünlerin mübadele oranları başlangıçta tümüyle rastlantısaldır. Ama giderek mübadelenin sürekli tekrarı, onu düzenli bir toplumsal sürece dönüştürür. Zamanla, en azından emek ürünlerinin bir bölümünün daha baştan mübadele amacıyla üretilmeleri zorunlu hale gelir. Bu andan itibaren kullanım değerleri mübadele değerlerinden ayrılır ve üretilen bir şeyin mübadele değeri, artık onun kullanım değeri açısından ne ifade ettiğine göre değil mübadele sürecine göre belirlenir. Böylece zamanla, daha baştan meta olarak üretilmiş ürünlerin birbirleriyle mübadele oranları bizzat üretimlerine bağımlı hale gelir. Zaman içinde belirli ürünlerin hep belirli oranlarla değişilmesinin tekrarlanması sayesinde oluşan alışkanlık, bunları değer büyüklükleri olarak sabitler. Nihayet meta mübadelesinin gelişmesiyle birlikte, genel eş değer biçimi yalnızca belirli meta türlerine sabitlenir ya da para biçiminde kristalleşir.

Para biçiminin hangi meta türüne yapışıp kalacağı başlangıçta rastlantısaldır. Para biçimi önceleri, ya topluluğun dışındaki bazı en önemli yabancı mallara, ya da içerideki elden çıkarılabilir mülkiyet unsurlarının en önemlisi olan kullanım nesnesine, örneğin hayvanlara bağlanır. “Bütün varlıkları taşınabilir ve bu nedenle dolaysız olarak elden çıkarılabilir biçimde olduğundan ve yaşayış biçimleri kendilerini durmadan yabancı topluluklarla temasa geçirerek ürün mübadelesini teşvik ettiğinden, para biçimini ilk geliştirenler göçebe kavimler olmuştur. İnsanlar, pek çok örnekte, insanları köleler olarak ilk para malzemesi yapmış, ama toprağı hiçbir zaman para malzemesi yapmamışlardır. Böyle bir fikir ancak artık gelişmiş bulunan burjuva toplumunda ortaya çıkabilmiştir. İlk kendini gösterişi 17. yüzyılın son üçte birinde olmuş, ulusal ölçekte uygulanması ise ancak bir yüzyıl sonra, Fransız burjuva devriminde denenmiştir.”

Meta mübadelesinin ve dolayısıyla meta değerinin yerel sınırlar dışına taşarak genişlemesi ölçüsünde, para biçimi de doğal özellikleriyle genel eş değer işlevine en uygun metalara, yani değerli madenlere bağlanmıştır. Paranın daha sonra değinileceği üzere çeşitli işlevleri vardır, burada üzerinde durulan işlevi yalnızca meta değerinin görünüm biçimi (değer biçimi) olmasıdır. Bu işleviyle para, metaların değer büyüklüklerinin kendilerini toplumsal olarak ifade etmelerini sağlayan malzemedir. Metaların değer büyüklükleri arasında nicel farklar olduğundan, paranın bu işlevini yerine getirebilmesi için, nicel farklılıklara uygun şekilde parçalanabilir ve parçalarından yeniden bütünlenebilir olması gerekir. İşte altın ve gümüş bu özelliklere doğal olarak sahiptir.

Altın ya da gümüş gibi değerli bir maden para-meta olduğunda, onun kullanım değeri iki yönlü hale gelir. Birincisi, örneğin dişçilikte ya da lüks eşya olarak özel bir kullanım değerine sahiptir. İkincisi, altın-para meta olarak kabul edildiğinde, genel eş değer olarak toplumsal işlevinden kaynaklanan formel (biçimsel, resmi) bir kullanım değeri kazanır. Şurası önemli ki, mübadele sürecinin paraya dönüştürdüğü metaya (örneğin altına) kazandırdığı şey altının değeri değildir, ona para-meta rolünün yüklenmesi şeklindeki özgül değer biçimidir. İşte bu önemli hususun kavranmaması, altının ve gümüşün değerinin yalnızca bir hayal ürünü olduğu yanılsamasına yol açmıştır. Ayrıca paranın bazı işlevleri söz konusu olduğunda, altın ya da gümüş paranın kendisi yerine sadece simgesini kullanmak mümkündür ve bu da paranın yalnızca bir simgeden ibaret olduğu şeklindeki bir başka yanılgıyı doğurmuştur. Marx, paranın yalnızca bir simge olduğu fikrinin, tarihte iktisatçılardan çok önce hukukçular tarafından gündeme getirilmiş olduğuna değinir. Kıymetli metallerin değerinin yalnızca hayalî olduğu fikri, vaktiyle Avrupa’da bazı hukukçular tarafından yayılmıştır. Onlar bunu krallara dalkavukluk hizmeti olarak yapmışlardır. Bütün Orta Çağ boyunca krallıkların paranın ayarını bozma haklarını, Roma İmparatorluğu’nun geleneklerine dayanarak desteklemişlerdir.

Para-metanın niteliğini doğru kavrayabilmek bakımından bir hususun iyice anlaşılması çok önemlidir. Altın veya gümüş paranın maddesini oluşturan kıymetli maden de (altın ve gümüş) mübadeleye konu olduğunda metadır ve diğer her meta gibi kendine ait bir değişim değeri vardır. Bu kıymetli madenlerin de meta olarak değişim değeri, tıpkı diğer metalar gibi, her birinin üretimi için gereken emek-zamanla belirlenir. Altının diğer metalarla hangi orana göre değişileceği (yani göreli değer büyüklüğü), demek ki daha piyasaya çıkmadan önce üretim sürecinde (yani maden kaynağını bulma ve madeni çıkarma işlemi) belirlenmiş olur. O nedenle, altın (ya da gümüş, vb.) para olarak dolaşıma girdiği anda onun mübadele değeri zaten içerdiği emek-zamana göre önceden bellidir. Altın ya da gümüş paranın bu şekilde bir sır olmaktan çıkartılan ve açıklığa kavuşturulan niteliğine rağmen, bu konuda yanılsamalar dünden bugüne varlığını sürdürmüştür. Bunun nedeni, metaların mübadele değerlerinin ve onların karşılığında yer alan para biçiminin tarihsel bir süreç içinde nasıl oluştuğunun kavranmamasıdır. Yanılsamalara kapılanlar meseleye hep tersten bakarlar. Kıymetli bir maden olan altının, sanki resmi otoriteler tarafından para olarak kabul edildiği için diğer metaların değeriyle eşleşebilen bir değişim değeri kazandığını düşünürler. Oysa işin gerçeğinde tarihsel süreç hükmünü icra etmiştir ve sonuçta metalar kendi değer biçimlerini temsil etmek üzere, altın ya da gümüş gibi para yerine geçen bir genel eşdeğeri yanı başlarında hazır olarak bulmuşlardır.

Bölüm 3: Para veya Meta Dolaşımı

1. Değerlerin Ölçüsü

Marx ele alınan konuların anlatımını kolaylaştırmak açısından, bu eser boyunca altını para-meta olarak varsayacağını belirtir. Altının ilk görevi, metaların değerini nitelikçe aynı ve nicelikçe aynı adlı karşılaştırılabilir büyüklükler olarak temsil etmektir. Daha önce de belirtildiği üzere, metaların böyle ortak bir ölçüye sahip olmaları, paranın yarattığı ve onlara kazandırdığı bir sihir değildir. Tersine, bütün metalar mübadele değeri olarak nesnelleşmiş insan emeğidir ve dolayısıyla da ortak bir ölçüyle ölçülebilirler. Bu yüzden de, zamanla kendi değerlerini hep birlikte ortak bir değer ölçüsüne yani paraya dönüştürülebilmişlerdir. Şurası çok önemli ki, değer ölçüsü olarak para, metalarda içkin değerin (yani harcanmış emek-zamanın) ifadesi, onun dışsal görünüş biçimidir.

Paranın metada içkin emek-zamanın ifadesi olması hususunun doğru anlaşılmaması, yanlış teorilerin icadına neden olmuştur. Örneğin vaktiyle İngiliz Robert Owen (1771-1858) gibi bazı ütopik sosyalistler, doğrudan doğruya emek-zamanı temsil edecek emek-para şeklinde kuponlar tasarlamışlardır. Kapitalist ekonominin kendine özgü yasaları olmasaydı ilk bakışta mantıklı görünebilecek olan bu hayalin mantıksızlığını Marx açıklar. Kapital’de bu noktada yer alan dipnotunda, örneğin bir kâğıt paranın neden doğrudan doğruya “x kadar çalışma saatini” temsil etmediği sorusunun yanıtını verir. Bu sorunun yanıtı, kapitalizmde emek ürünlerinin neden doğrudan kullanım değeri olarak değil de meta olarak ortaya çıkmak zorunda olduğu noktasında saklıdır. Kapitalizmin işleyişi, üretilen ürünlerin meta ve para-meta olarak ikiye ayrılmalarını gerektirir. Owen’ın yanılgısı, kapitalizm altında yaşanmasına rağmen emeğin doğrudan doğruya toplumsallaşmış olduğunu varsaymasıdır. Oysa emeğin doğrudan doğruya toplumsallaşması ancak meta üretimine tam karşıt bir üretim biçiminde mümkün olabilir. Dolayısıyla, Owen düşüncesini iyi niyetlerle ileri sürmüş olsa bile bir ütopiktir ve neticede Owen’ın “emek-para” tasarımı, bir tiyatro bileti ne kadar para ise o kadar paradır.

Paranın altın para olduğu dönemde bir metanın değerinin altın olarak ifadesi onun para biçimi ya da fiyatıdır. Artık, “1 ceket = x miktar altın” gibi tek bir denklem, ceketin değerini toplumsal açıdan ifade etmeye yeter. Böylece, daha önceki bölümlerde para biçiminin nasıl ortaya çıktığını açıklamak için anlatılan “göreli değer biçimi”, “genel değer biçimi” gibi açıklamalara hiç gerek kalmaz. Şimdi metaların değer büyüklüklerini ifade etmek için bir fiyat listesindeki kayıtlara göz atmak kâfidir. Ancak asla unutulmasın ki, paranın maddesini oluşturan altının meta olarak tıpkı diğer metalar gibi bir mübadele değeri olsa da, altının para olarak bir fiyatı yoktur. Çünkü onun varlığı, yalnızca tüm metaların karşısında yer alan genel eş değer olmaktan ibarettir.

Atlanmaması gereken son derece önemli bir husus var. Metaların para ya da fiyat biçimi yalnızca düşünsel ya da hayalî bir biçimdir. Metalar toplam toplumsal üretim sürecinde kendileri için harcanan ortalama emek-zamana göre mübadele değeri kazandıklarına göre, bu değer zaten onların para ya da fiyat biçimi ifade edilmeden önce her birinde içsel olarak mevcuttur. İşte para biçimine sıra geldiğinde yapılan iş, bu öncel değeri o dönem için geçerli parayla zihinde eşitlemektir. Günümüzde geçerli olan kâğıt ya da madeni para devrinin öncesinde, tarihte altın-paranın esas alındığı dönemlerde bu hayali eşitlik, metanın değerini gerekli miktar altınla eşitleyerek sağlanmıştır. Dikkat edilirse, meta değerinin altınla ifade edilmesi tamamen düşünsel (matematiksel) bir işlemdir ve bu işlem sırasında yalnızca hayalî altın karşılığının kullanılması yeterlidir. Bu nedenle, milyonlar değerindeki malın karşılığını altın olarak hesaplamak için bir zerre bile gerçek altına ihtiyaç yoktur. Marx bu gerçekliği şu sözlerle ifade eder: “Her meta sahibi bilir ki, metaların değerlerini fiyat biçimine ya da hayalî altın biçimine sokmakla, onları altına çevirmiş olmaz; ve yine bilir ki, milyonlar tutarındaki metaların değerini altın olarak takdir etmek için, gerçek altının zerresine bile ihtiyaç yoktur. Bu nedenle, para, değer ölçüsü olma göreviyle, yalnızca hayalî veya düşünsel para olarak iş görür. Bu durum, teorilerin en muhteşemlerinin ortaya atılmasına yol açmıştır.”

Açık ki, paranın değer ölçüsü olma safhasında görevini yerine getiren yalnızca hayalî paradır. Fiyat biçimine gelince, meta sahibinin, söz konusu eşitliğin fiyat cinsinden ilanı anlamına gelen bir etiketi metanın üzerine asması ya da Marx’ın deyişiyle “dilini ona kiralaması” yeterlidir. Marx burada dil metaforuna başvurmakla tarihsel bir çağrışım yapmak istemiştir. Onun Kapital dipnotta aktardığına göre, vahşiler ya da yarı-vahşiler mübadele sırasında dillerini malın değerini anlamak için kullanırlarmış. Daha sonraları da, örneğin Doğu Eskimolarında mübadelede bulunan kişi, alacağı malı her seferinde önceden yalarmış. Dil dünyanın kuzeyinde, hâlâ tarihin eski dönemlerini yaşayan insanlar tarafından bu şekilde kendine mal etme organı olarak kullanılmış. Marx bu tarihi gerçeklikten hareketle, modern dünyadaki durumla alaycı bir karşılaştırma yapar. “Dil, kuzeyde bu şekilde kendine mal etme organı olarak kullanılırken, güneyde göbeğin birikmiş mülkiyet organı sayılması ve Kâfirlerin, bir kişinin ne kadar zengin olduğunu şişkoluğuna göre tahmin etmesi şaşılacak bir şey değildir” der.

Metanın fiyatı, değer ölçüsü olarak kullanılan gerçek para maddesine bağlıdır. Şöyle ki, altının, gümüşün veya bakırın ayrı ayrı değer ölçüsü olması durumunda, meta tamamen değişik fiyat ifadeleri kazanacak ve tamamen farklı miktarlarda altın, gümüş ya da bakırla temsil edilecektir. Piyasada aynı anda altın-para ve gümüş-para gibi iki farklı meta değer ölçüsü olarak iş görüyorsa, altınla gümüş arasındaki değer oranına göre (günümüzdeki döviz kurları gibi!) bütün metaların yan yana giden iki farklı fiyat ifadesi olacaktır. Fakat altın ya da gümüşün değerindeki her oynama iki fiyat arasındaki oranı bozacaktır. Bu durum, değer ölçüsünün iki tane olmasının, aslında değer ölçüsü olma görevine aykırı düştüğünü fiilen kanıtlar.

Marx Kapital’in ikinci basımına düştüğü notta, İngiltere tarihinden buna örnek verir. Kral III. Edward’dan II. George’a gelinceye kadar, paranın tarihi, altın ve gümüşün yasayla belirlenmiş mübadele oranlarının, bunların değerlerindeki dalgalanmalara bağlı olarak süreklileşmiş bir bozulmalar dizisi olarak ilerlemiştir. Değeri çok düşük bulunan metal dolaşımdan çekilir, eritilir ve ihraç edilir, iki metal arasındaki oran sonra tekrar yasayla değiştirilirmiş. Fakat çok geçmeden aynı çatışma gene başlarmış. Marx “Bütün tarih boyunca bu alanda olanlardan öğrendiklerimiz şu basit sonuca varıyor: nerede yasayla iki metaya değer ölçüsü olma görevi verilmişse, orada, gerçekte, her zaman, bunlardan yalnızca biri bu görevi yerine getirir” der ve ilgili tarihsel örnekten gereken sonucu çıkartır.

Para, değer ölçüsü ve fiyat ölçüsü olmak üzere birbirinden tamamen farklı iki görevi yerine getirir. Değer ölçüsü para, daha önce üzerinde durulduğu gibi, insan emeğinin toplumsal cisimleşmesini temsil eder. Fiyat ölçeği olabilmesi içinse, belli bir ağırlıktaki altının ölçü birimi olarak sabitlenmesi gerekir. Tüm ölçü birimleri için geçerli olduğu üzere, burada da ölçü oranlarının değişmezliği son derece önemlidir. Değerli madenlerin para olarak işlev gördüğü dönemlerde, metaların değerini diyelim sabit bir altın miktarıyla ifade etmek gerekli olmuştur. Bir libre ağırlığındaki altın, ons gibi daha küçük ölçeklere bölünmüş ve meta değerleri bunun üzerinden ifade edilmiştir. Bir ons altın 31.10 gram saf altına eşittir ve ons ölçeği günümüzde de altın piyasasında geçerlidir.

Şurası önemli ki, metaların değerinin sabit kalması durumunda altının değerindeki değişme ne olursa olsun, altın sabit bir fiyat ölçeği olarak daima aynı işi görür. Çünkü böyle bir değişme, metaların altın-parayla ifade edilen tüm göreli değerlerinde aynı şekilde değişime (yükseliş ya da düşüş) neden olur ve neticede altın bu yüzden değer ölçüsü olma görevini sürdürebilir. Kuşkusuz bu tip karşılaştırmalarda değişik seçeneklerin gözden geçirilmesi gerekir. Örneğin paranın değeri aynı kalırken, meta fiyatları o metaların mübadele değerleri yükseldiği için yükselebilir, ya da mübadele değerleri düşmüşse fiyatlar da düşer. Fakat asla göz ardı edilmesin, gerçek yaşamda metaların mübadele değerleri aynı anda aynı şekilde yükselip düşmemektedir ve buna göre de karşılaştırmalarımızda elde edeceğimiz sonuçlar değişmektedir.

“Şimdi fiyat biçimi üzerindeki incelememize dönelim” diyerek açıklamalarını sürdüren Marx, metal paraların kullanıldığı her yerde, tarihte ağırlık ölçeklerinin daha önce yer etmiş isimlerinin para ya da fiyat ölçeklerinin de ilk isimleri olduğunu belirtir. Fakat zamanla metal sikkelerin para adları, ilk başlarda kendilerini adlandıran özgün ağırlık adlarından ayrılmıştır. Bu sonuca yol açan nedenler arasında, tarih açısından en önemli olanları belirtir Marx. Birincisi, daha az gelişmiş topluluklara yabancı paranın girmesidir ve bu yabancı paraların adları yerli ağırlık ölçülerinin adlarından farklıdır. İkincisi, zenginliğin artması ile birlikte, daha düşük değerli metaller değer ölçüsü olma görevini daha yüksek değerli metallere bırakmıştır. Böylece bakırın yerini gümüş, gümüşün yerini altın almıştır. İngiltere’den örnek verilecek olursa, ağırlık ölçüsü olarak bir pound (450 gram), bir pound ağırlığındaki gerçek gümüşün para adıdır. Daha sonraları altın, gümüşü değer ölçüsü olmaktan çıkardığında pound altın için de para adı olmayı sürdürmüş, fakat bu para ölçüsü artık aynı ağırlıktaki altını ifade etmemiştir. Üçüncüsü, kral ve prenslerin yüzyıllar boyu devam ettirdikleri tağşişler (ayarını düşürmek) sonucunda, sikkelerin özgün ağırlıklarından geriye kala kala yalnızca isimleri kalmıştır.

İşte bu tarihsel süreçler, metal sikkelerin para isimlerinin bunların alışılmış ağırlık isimlerinden ayrılmasını artık toplumda yerleşik bir âdet haline getirir. Nihayetinde para ölçeği yasayla düzenlenir hale gelir. Böylece, örneğin bir ons ağırlığındaki altın, kamu gücü tarafından İngiltere’de pound, Avusturya’da taler gibi isimler verilen küçük parçalara bölünür. Paranın asıl ölçü birimi bu şekilde belirlenince, bu kez de bu ölçü yasayla şilin, peni gibi isimler verilen küçük parçalara ayrılır. Tarihte bu noktaya varıldıktan sonra, artık metalar fiyatlarını örneğin “1 ceket = şu kadar ons altın” diye değil, “1 ceket = 30 pound (sterlin)” ya da 200 lira vb. gibi ifade etmişlerdir. Böylece, metalar ne değerde olduklarını artık kendi para isimleriyle (fiyatlarıyla) ifşa ederler. Bir metanın değeri para biçiminde belirlenip ifade edildiğinde ise, para hesap parası olarak iş görebilir.

Gerçek yaşamdaki işleyişi kavrayabilmek için önemli bir hususu asla atlamamak gerekir. Tarihte metaların fiyat biçiminin nasıl oluştuğunu ortaya koyan Kapital çözümlemelerinde, önce sorun piyasada cereyan eden oynamalardan soyutlanarak aydınlatılmıştır. Daha sonra ise gerçek yaşama dönülecek ve piyasa faktörü hesaba katılacaktır. İşte bu noktada Marx, soyutlamada metanın değerine eşit olduğu varsayılan fiyatın, gerçek yaşamda metanın değer büyüklüğünü gösteremeyeceğini belirtir. “Çünkü” der, “piyasada gerçekleşen oynamalarla fiyatlar değer büyüklüğünden sapabilir”. Piyasadaki arz talep koşullarına göre, fiyatların metaların değer büyüklüklerinden sapma olasılığı bizzat fiyat biçiminin kendisinde mevcuttur. Bu durum bu biçimin bir kusuru değildir, tersine kapitalizmde kurallar kendilerini ancak kuralsızlığın kör ortalamaları olarak hayata geçirebilmektedir. Kapitalizm işte budur ve moral değerleri bile alınıp satılır hale getiren bu üretim tarzında, fiyat bazen meta niteliği taşımayan bir şeye bile karşılık gelebilmektedir. “Örneğin” der Marx, “vicdan, şeref vb. gibi kendileri meta olmayan şeyler, sahipleri tarafından para karşılığı elden çıkarılabilecekleri ve böylece bir fiyatları olacağı için, meta biçimini alabilirler”.

2. Dolaşım Aracı

a. Metaların başkalaşması

Metaları kullanım değeri olmadıkları ellerden kullanım değeri oldukları ellere aktaran mübadele süreci, kapitalizmde toplumun metabolizmasıdır. Bir meta el değiştirip artık kullanım değeri olarak işe yarayacağı bir yere ulaşınca, meta mübadelesi alanından çıkmış ve tüketim alanına girmiş olur. Fakat bu kısımda Marx tüketim alanını değil, yalnızca mübadele sürecinde metaların “üründen paraya ve paradan ürüne” biçim değişikliğini, başkalaşmalarını inceleyecektir.

Metalar mübadele sürecine ilk önce büründükleri ürün biçimi her neyse o biçimde girerler. Ancak mübadele süreci onları meta ve para diye ikiye ayırarak bir karşıtlık yaratır. İşte bu karşıtlıkta, kullanım değeri olarak meta, mübadele değeri olarak paranın karşısına çıkar. Bu durumu mübadele sürecinin fiilen gerçekleştiği meta pazarında somutlayalım. 20 metre keten bezinin sahibi pazara gelir ve onun malının fiyatı 200 liradır. Malını 200 liradan satar ve bu parayla pazarda aynı fiyattan 1 ceket satın alır. Örnekten anlaşılacağı üzere, metanın mübadele süreci birbirine zıt ama birbirini tamamlayan iki başkalaşma ile tamamlanmaktadır. Önce keten bezi şeklindeki meta paraya dönüşmekte ve sonra bu para ceket şeklindeki bir başka metaya dönüşmektedir. Her iki işlemin bütününü ifade etmek istersek, bunun anlamı “satın almak için satış”tır. Kapital çözümlemeleri boyunca Marx’ın sıkı sık yineleyeceği formülle bunun karşılığı: “Meta-Para-Meta” veya sembollerle “M-P-M”dir. İşlemin başına ve sonuna bakacak olursak, pazardaki hareket maddi içeriği bakımından bir metanın bir başka metayla mübadelesi (M-M), yani toplumsal emeğin maddi değişimidir.

Örneğimizde metanın ilk başkalaşımı bir satış işlemidir. Marx bunu “metanın değerinin, meta bedeninden altın bedenine sıçraması” veya bir başka yerde dediği gibi, metanın salto mortale’si (ölümcül sıçraması) olarak nitelendirir. Meta bu sıçrayışta başarısız olursa, meta olduğu gibi kalır ama sahibi çok zarar görür. Kapitalizmde toplumsal işbölümü, üreticinin ihtiyaçlarını çeşitlendirirken onun işini ise tek yönlüleştirmektedir. O nedenle kendi ürünü kendisi için genelde artık yalnızca mübadele değeri olmaktadır. İşte bu ürünün toplumsal bakımdan geçerli bir eş değer biçimine girebilmesi (yani karşılığında ihtiyaç duyulan bir kullanım değeri ile değiştirilebilmesi), ancak onun paraya çevrilmesiyle mümkün olur. Fakat işlemi henüz en başındaymış gibi düşünürsek, para şimdilik bir başkasının cebindedir. Parayı o cepten çıkartabilmek için, para sahibine satılmak istenen metanın ona bir kullanım değeri ifade etmesi şarttır. Fakat unutulmasın! Kapitalizmde üretilen metaya bir biçimde (reklâmla vb.) ihtiyaç yaratılacağına göre, bu meta belki de yeni ortaya çıkan bir ihtiyacı karşılayacak ya da kendisi yeni bir ihtiyacı reklâmla yaratacak bir ürün olacaktır.

Herhangi bir ürün bugün toplumsal bir ihtiyacı karşılıyor olabilir ama yarın kendisine benzer bir ürün türü onu tümüyle ya da kısmen yerinden edebilir. Ayrıca, bir ürün (diyelim keten bezi) toplumdaki bir ihtiyacı karşılıyor olsa da, eğer bu ihtiyaç rakip dokumacılar tarafından karşılanmışsa, bizim dokumacımızın ürünü ihtiyaç fazlası olur ve elde kalır. Normalde bir ürün için talep varsa, piyasadaki oynamalar bir yana bırakılmak koşuluyla, onun fiyatı o metada maddeleşmiş toplumsal emek miktarının para ile ifadesi olacaktır. Fakat kapitalizm plansız bir ekonomidir ve o nedenle toplamda piyasada örneğin ihtiyaçtan daha fazla dokumacı yer alabilir ve piyasaya ihtiyaç fazlası keten bezi arzı olabilir. Bu durum aslında toplam toplumsal emek-zamanının gerekenden fazla kısmının keten bezi üretimi için harcanmış olması anlamına gelir. Böyle bir gerçeklik, genelde her bir metre keten bezinin fiyatını aşağıya çekecektir ve “kurunun yanında yaş da yanar” misali bundan her bir dokumacı olumsuz yönde etkilenecektir. Bundan şu sonuç çıkar: Bir yandan her birini özel üretici haline getiren kapitalist işbölümü, diğer yandan onları çok yönlü bir nesnel bağımlılık sistemiyle birbirine bağlamaktadır.

Marx bir noktaya dikkat çeker. Metanın başkalaşımı bölümündeki analizlerde, piyasada oluşan fiyatın çeşitli nedenlerle metanın gerçek değerinin altında ya da üstünde oluşmasıyla ilgilenilmemektedir. Gerçek yaşamdaki oynamalar bir yana bırakılmaktadır ve yalnızca metanın satılıp paraya dönüşmesi üzerinde durulmaktadır. Zaten metanın satılması halinde, “gerçekleşen fiyat değerin anormal derecede üstünde veya altında bile olsa, metanın başkalaşması gerçekleşmiş olur”.

Meta alım-satımda paraya dönüşürken, olaya diğer uçtan bakarsak para da metaya dönüşmektedir. Aslında ortada tek bir süreç vardır ama bu iki yönlü bir süreçtir. Mal sahibinin olduğu uçtan bakılırsa bu bir satış işlemidir; para sahibinin bulunduğu karşı uçtan bakıldığında ise bu bir satın almadır. Genelleyerek ifade edecek olursak, aslında her satış, karşılığında bir satın almadır. Bu noktada, meta sahipleri olmalarından dolayı insanlar arasında kurulan ilişkiye de bakılabilir. Açık ki, bir meta sahibinin karşısında diğer bir kimse ancak para sahibi olarak yer almaktadır.

Metalar para biçimine girdiklerinde kendi kullanım değerlerinden sıyrılırlar. Ve o nedenle de, para biçimine büründüklerinde bir metanın bir diğerinden farkı kalmaz! Dokumacının 20 metre keten bezini 200 liraya sattığını ve alıcının verdiği bu 200 lirasının da aslında daha önce sattığı 50 kilo buğdayın paraya dönüşmüş hali olduğunu varsayalım. Ardından da dokumacı bu 200 lirayla 1 ceket satın almış olsun. Bu örneğimizde keten bezinin satışıyla başlayan süreç, ceketin satın alınmasıyla son bulmaktadır. Peş peşe gelen bu işlemleri simgelerle ifade edecek olursak, M-P-M diyebiliriz. Dikkat edilirse, satış ve satın alma işlemleri boyunca para mutlak anlamda elden çıkarılabilir meta olmaktadır. Dolaşım, parayı dolap beygiri gibi durmadan döndürmektedir. Metalar “fiyat” denen işaretlerle parayı çağırmaktadırlar. Meta para haline geldiğinde ortadan kaybolmaktadır. Demek ki paraya bakarak onun sahibinin eline nasıl ve ne karşılığı geçtiğine dair bir şey söylemek mümkün değildir. Bu nedenle Marx para için, geldiği kaynak ne olursa olsun “koku vermez” der.

Para bir yandan satılmış bir metayı temsil ediyorsa, diğer yandan da satın alınabilir bir metayı temsil eder. Bir satış işlemi, piyasada değişik metalar satan ve alan kişiler düşünüldüğünde, zincirleme biçimde pek çok satın almaya yol açar. Böylece bir metanın kendi başkalaşım sürecinde meydana getirdiği devre, öteki metaların devreleriyle kördüğüm gibi karışır. İşte bütün bu farklı devrelerin toplamı ise metaların dolaşımı’nı oluşturur. Örneklerimiz hatırlanacak olursa, piyasada dokumacımız önce satıcı ve sonra da alıcı rollerinde görülür. O halde “satıcı” ve “alıcı” rolleri kişilere bağlı değildir ve metaların dolaşım sürecinde kişiden kişiye aktarılmaktadır.

Kapitalizmde metaların dolaşımı, daha önceki devirlerde geçerli olan takas işleminden yalnızca biçimsel değil özce de farklıdır. Şöyle ki, takas işleminde iki ayrı ürün sahibi ürününü birbiriyle değişmektedir ve bu durum ürünlerin dolaysız mübadelesi demektir. Kapitalist yaşamda ise meta değişimini kişiler doğrudan kendi aralarında yapmamaktadırlar. Demek ki, kapitalist meta mübadelesi dolaysız ürün mübadelesinin bireysel ve yerel sınırlarını aşmaktadır. İnsan emeğinin ürünlerinin dolaşımını ve mübadelede rol oynayan kişilerin bütün bir toplumsal ilişkiler ağını (onların iradeleri dışında, kendiliğinden) geliştirmektedir.