Navigation

Devrimci Mücadeleye Adanan Yaşamlar

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Lenin ve onun dönemindeki Bolşeviklerin mücadelesi ve sınıfın devrimci örgütünü yaratırken uyguladıkları tarz, bugün de Leninist parti anlayışına bağlanan sınıf devrimcileri için son derece önemlidir, eğiticidir ve örnektir. Leninist parti anlayışı kalıplaştırılarak uygulanacak bir model değil, günün somut koşullarında sınıf içindeki devrimci mücadelede yeniden yaratılarak yaşatılması gereken bir ruhtur, özdür. Devrimci örgütün yaratılması bağlamında Lenin’in çabasına ve Bolşevik deneyime dair unutulmaması ve takipçisi olunması gereken öylesine çok ve önemli husus var ki.
2.bölüm

Devrimci siyaset doğru kavranmalı

Devrimci mücadelenin içinde bulunduğu durumla ulaşması gereken hedef arasındaki muazzam farklılık düşünüldüğünde, işçilerin devrimci siyaseti son derece zor ve karmaşık görünebilir. Oysa her aşamada kavranması gereken ana halkaya odaklanıp taş üstüne taş koyarak ve aydınların icadı olan battal projelerle günü tüketmek yerine, her adımda yapılması gerekeni yaparak neticede inanılmaz bir yol alınabilir. Lenin okumuşların karmaşık görünümlü laf ebeliğini eleştirerek, sade ve düz ama gereken cüretkârlığı içeren politikaların her zaman en iyi politika olduğunu belirtir. Varılması gereken hedefe ulaştıracak devrimci strateji ve program belirlendikten sonra, ilkelere bağlı ve taktiklerde esnek bir mücadele anlayışı sınıfı başarıya taşıyabilir. İlkelere dayanan politika, kimilerinin sandığı üzere soyut bir teori değil bizzat mücadelenin içinde ete kemiğe bürünen devrimci pratiktir. Mücadelede küçüğünden büyüğüne her türlü başarı, en iyi ihtimallerin gerçekleşeceğine bel bağlayan kof bir iyimserlikle değil, en kötü olasılıkları hesaba katarak oluşturulan planlar sayesinde elde edilebilir.

Marksist politika bilimsel temellerden yükselen bir gerçekçiliğe dayanır. Fakat devrimci mücadeleyi ilerletmek için yalnızca gerçekçi bir durum tespiti yetmez; çıtayı yükseltecek, rutinizme ve kalıpçılığa meydan okuyacak gelecek tasavvurlarına ihtiyaç vardır. Yakın mücadele yoldaşlarının aktarımlarından bilindiği üzere, Lenin daima gerçeklerin somut tahliline dayanmış fakat mücadeleyi ilerletmek için de gözünü ileriye dikmiş ve avantajlı olasılıkları gerçeğe dönüştürecek tasavvurlarda bulunmuştur. Devrimci hayallerle de beslenen devrimci gerçekçilik, kapitalist düzene karşı zorlu mücadeleyi yürütmek için ihtiyaç duyulan yaşam pınarıdır. Bu yaşam pınarından beslenen sınıf devrimcisi güçlü ve moralli olur ve her türlü güçlüğe, sınıf dışı etkilere karşı koyarak yoluna devam eder.

Toplumsal yaşam hiçbir sınıf için diğer etkilere kapalı bir fanus değildir. Bu yasa işçi sınıfı ve onun örgütleri için de fazlasıyla geçerlidir. Bilinmelidir ki, sınıfın devrimci partisi bile diğer siyasetlerin etkisine, burjuva ve küçük-burjuva kesimlerden gelecek siyasal basınçlara açıktır. Bunlara karşı kendiliğinden bağışıklık yoktur. Karşı koymak, ancak uyanıklığı elden bırakmayan bilinçli bir mücadeleyle mümkündür. Tüm bu gibi hususlardan rahatça anlaşılacağı üzere, devrimci siyasal mücadele hiçbir zaman kolay ve pürüzsüz şekilde yürümemiştir, yürüyemez. Bu noktada yine Lenin önderliğindeki Bolşeviklerin deneyimini kısaca hatırlamak yararlı olacaktır.

RSDİP içinde yaşanan siyasal çekişmeler bir yana, Lenin kendi Bolşevik örgütü içinde bile devrimci siyasete ters eğilimlerle yüz yüze gelmiş ve çeşitli sıkıntılı durumlar yaşamıştır. Örneğin bir dönem Bolşevikler arasında, işçi sendikalarına ve benzeri yasal kuruluşlara yardım edilmesine karşı çıkan eğilimler uç vermiştir. “Otzovistler” ve “ültimatomcular” diye adlandırılan bu eğilimler, tam anlamıyla küçük-burjuva sekter bir anlayışla legal olanaklardan yararlanmayı gevşeklik olarak değerlendirmişlerdir. Sendikal çalışmadan ya da parlamento kürsüsünden yararlanmanın Bolşevikleri bozacağı gerekçesiyle, yaşamdan kopuk yapay bir sertliği savunmuşlardır. Bu tür görüşleri tamamen yanlış bulan Lenin, bunlara karşı ısrarlı bir mücadele yürütmüştür. Çünkü bu tür yanlış davranışlar, bütün pratik çalışmalardan vazgeçmek ve kitleleri gerçek yaşamdan hareketle örgütlemek yerine onlardan kopmak anlamına gelir. Örnek almak gerekir ki, Lenin’in siyasal çizgisi yasal olanaklardan devrimci tarzda yararlanma, kitlelerin uyanışına öncülük etme ve en elverişsiz görünen koşullarda bile belirli ölçüde sınıfın kitlesine ulaşabilme gibi özellikler içerir.

Rusya’da 1905 devrimini takip eden gericilik yılları, aradan onca uzun zaman geçmiş olsa bile, günümüz için son derece eğitici derslerle doludur. Bu yıllar Lenin ve Bolşevikler için sınıfın devrimci partisini inşa ve sınıfın illegal örgütlenmesini güçlendirme çabası bakımından yoğun bir mücadele dönemidir. Lenin önderliğindeki Bolşevik çizgi, her türlü olumsuz koşula rağmen geleceğe uzanan sağlam devrimci temellerin döşenmesiyle karakterize olur. Aynı dönem boyunca Menşevik çizgi ise, tarihsel iyimserliği öldüren bir karamsarlık, ters akıntıya kendini kaptırıp düzene teslim olma, parti örgütlerini dağıtan tasfiyecilik gibi özelliklerle kendini ortaya koyar. Gericiliğin baskıları karşısında işçi sınıfının illegal mücadelesini inkâr eden ve tam anlamıyla legalizme dümen kıran tasfiyecilik, işçi sınıfının devrimci mücadelesine büyük zarar vermiştir.

Lenin 1905 devriminin yenilgisini izleyen gericilik günlerinde, “bekleyin, 1905 tekrar gelecek” diyerek devrimci mücadelenin geleneklerine bekçilik etmenin ve bu gelenekleri geliştirip güçlendirmenin önemine ve gerekliliğine işaret ediyordu. Aynı dönemde Menşevikler ise 1905 Moskova ayaklanmasını suçlamakla meşguldüler. Onlara göre liberal burjuvaziyi ürkütüp kaçıracak hiçbir şey yapılmamalıydı ve işte Bolşevikler bunu yapmışlardı. Menşevikler devrimin yenilgisinden liberal kaypaklığı sorumlu tutacak yerde, suçu Bolşeviklerin sırtına yüklemişlerdi. Güya Bolşeviklerin devrimci mücadele yöntemleri liberalleri korkutmuş ve o nedenle liberaller demokratik devrimden yan çizmişlerdi! Menşevikler bu tür söylemler eşliğinde devrimci mücadeleden yan çizdiler ve parti örgütlerini tasfiyeye giriştiler. Lenin ise, devrim dalgasının geri çekilme döneminde temel görevi, işçilerin devrimci partisinin şerefini, prestijini ve devamlılığını korumak şeklinde ortaya koydu.

Rusya’nın kahırlı koşullarına karşın, Lenin önderliğindeki Bolşeviklerin nihayetinde işçi sınıfını 1917 Büyük Ekim Devrimiyle işçi iktidarının kurulduğu bir noktaya ulaştırabilmeleri boşuna değildir. Bu başarı, işçi sınıfının mücadeleye atılmasının yanı sıra Bolşevik önderliğin siyasal mücadelede sahip olduğu pek çok meziyetin ürünüdür. Koşullar ne denli zor olursa olsun hedefe kilitlenmek ve her zaman somut ana halkayı kavrayıp harekete geçmek Lenin’in ve onu izleyen kadroların bir meziyeti ve devrimci mücadele açısından bir gerekliliktir. Lenin’in Bolşevik kadroları değişen koşullara bağlı olarak istenilen noktalara çekmek için çubuğu bir uca fazladan bükme yöntemi önemlidir. Bu bilinçli “aşırı uçta” kavratma yöntemi sayesinde kadrolar o an için asıl olana (ana halkaya) odaklaşır. Fakat söz konusu taktik hedef aşılınca, gerekli düzeltme hamlesi nedeniyle Lenin bu kez çubuğun bir uca fazlaca bükülmesinden kaynaklı aşırılıkları eleştirir. Devrimci mücadeleye siyasal yaşamın büyük dalgaları ortasında yol aldırma çabasını kavrayamayan küçük-burjuvaya bu eleştiriler bir başarısızlığın ilanı ya da tutarsızlık olarak görünür. Oysa başarılı bir adım neticesinde ulaşılan her basamak, yeni bir görev için bir yetersizlik ve aşılması gereken düzey anlamına gelir. Hayatın dinamiği budur.

Sınıftan kopuk aydın tutumu

Daha en baştan vurgulayalım ki, biz burada ve çeşitli yazılarımızda sınıftan kopuk aydının (entelektüelin, okumuşun vb., ne derseniz deyin) devrimci mücadele açısından olumsuz tutumunu vurgulamak istiyoruz. Zira, kapitalizmin çürüme çağında işçi sınıfının devrimci mücadelesine destek sunmayan bir aydının ilericilik, devrimcilik vb. iddiasının aslında bir yere varamayacağı çok açık. Kapitalizme karşı mücadelede bu tür unsurların rolünün abartılması ise yarardan çok zarar getirecektir. Bizce bu gibi gerçeklerin açıkça dile getirilmesi önemlidir ve gereklidir. Bunun ötesinde, amacımız aydının tarihsel rolünü küçümsemek ya da anti-kapitalist mücadeleye destek sunan aydınların varlığını yadsımak değildir.

Bir öncü işçinin devrimci bilinçle donanma, gelişme, komünistleşme süreci bireycilikten uzak örgütlü bir çabanın ürünüdür. Devrimcileşen işçinin bilgilenme ve gelişme tutkusuyla, bireyci aydının ihtiras ve kariyerizmi arasında dağlar kadar fark vardır. Sınıftan kopuk bir aydının kendini geliştirme çabası, her zaman örgütlü mücadeleye uzak duran bireyci tutkuyu yansıtır. Öncü işçiyi bilinçlendirme adına, ona aydının bireyci gelişme tutkusunu aşılayan sözde sosyalist eğilimler de neticede işçileri örgütsüzlüğe sürükler. Bu eğilimler, sözde bir gelişme adına öncü işçileri fabrikalarındaki işçi arkadaşlarından, sınıftan, kitle çalışmasından kopartır ve mücadele içindeki işçileri devrimcileştirecek yerde onları kariyerist birer aydın bozuntusu haline getirir.

İşçilerin eğitiminde emeği büyük olan Krupskaya önemli bir noktaya işaret eder. İşçilerin eğitiminde görev aldıklarında dahi, Bolşevikleşmemiş aydınların derdinin işçileri tanımak değil, işçilere konferans çekmek olduğunu vurgular. Bu bağlamda kendi deneylerini aktarırken, Krupskaya bir aydın tipolojisine dikkat çeker. Örneğin Rusya’da ünlü Narodnik aydınlardan Struve 1905 öncesi dönemde bir devrimci olarak görünmektedir. Ama onu yakından tanıdığında, Struve’nin kitabiliği ve yaşamın canlı ağacına olan ilgisizliği Krupskaya’yı derinden şaşırtmıştır. İlerleyen yıllar Struve tipi aydınların eğreti devrimciliklerini eninde sonunda silip süpürecek ve onların gerçek kimlikleri ortaya çıkacaktır. Nitekim Rusya’da da 1905 devriminin yenilgisini takip eden yıllar içinde Struve gibi aydınlar devrimci mücadeleyi desteklemekten tamamen vazgeçmiş ve liberal burjuvaların sınırlı ölçekte demokrasi vaat eden anayasa mücadelesinin savunucuları haline gelmişlerdir.

Bir aydının devrimcilikten dem vurduğunda bile genelde siyasal tutumunun sallantılı olması, burjuva liberal çevrelerden fazlasıyla etkilenmesi ve giderek onların sınırlı demokrasi mücadelesine adaptasyonu ideolojik bir sınıf tutumudur. Aydının devrimci bir örgütün disiplini altında hedefe kilitlenmesi ve hedeften şaşmadan yol alması çok zordur. Onun nesnel konumu bireyci eğilimleri besler ve devrimci teoriyle ilgisinde ise yaşamın dinamiğinden, devrimci pratikten kopuk bir kitabilik ağır basar. Oysa Marksizm devrimci teori ve devrimci pratiğin diyalektik birliği demektir. Devrimci teori olmadan başarılı bir devrimci pratik olamaz. Teorisiz bir pratik pusulasız gemiye benzer. Diğer yandan devrimci pratiğin yol göstericiliği olmadan teori devrimcileşemez ve aydınların laf kalabalığına dönüşür. Devrimci pratikle bütünleşmemiş bir teori merakı, olsa olsa yaşamın diyalektiğini kavrayamayan, körleşmiş kitap kurtları yaratır. Lenin her zaman kalıpçı, ezberci yaklaşımları, Marksizmi dondurarak onu adeta bir puta çevirenleri eleştirmiştir. Yaşam kuşkusuz tüm sürprizleri, artıları ve eksileriyle her türlü teorik kavramdan daha zengindir ve o yüzden Lenin Goethe’nin o ünlü sözünü sık sık hatırlatmıştır: “Teori gridir dostum, yaşamın ebedi ağacı ise yeşildir”.

Menşeviklerin ve aydınların sergilediği kaypaklığın geçmişte ve günümüzde çeşitli örnekleri mevcuttur. Sınıfsal aidiyet hissi ve yaşam tarzlarıyla proletaryanın devrimci mücadele anlayışından uzak bu tipolojilerin siyasal tutumlarında da aslında şaşılacak bir yön yoktur. Asıl önemli olan, proleter devrimci olma iddiasında olan kişi ve çevreler arasında tanık olunan sınıftan kopma ve sıkı devrimcilik adına işçilerin tepesinde bürokratlaşma halleridir. Bu duruma günümüzde tanık olduğumuz gibi, geçmişten ders almak gerekirse, Lenin’in sağlığı döneminde Bolşevikler arasında yaşanan “komitecilik” eğilimi hatırlanabilir.

Bolşevik örgütte uç veren komitecilik eğiliminin öncesinde, 1900’lü yılların başında işçi sınıfı içindeki devrimci örgütlenmenin zayıflığına bağlı olarak RSDİP içinde gelişen ekonomizm eğilimi yer alır. O yıllarda Petersburg’daki parti örgütü, işçilerin komitesi (Manya) ve aydınların komitesi (Vanya) diye ikiye ayrılmıştır. Parti örgütlenmesine soyunan bazı sözde devrimciler ekonomizm eğiliminin bir ifadesi olarak şunu savunmuşlardır: İşçilerin komitesi özellikle ekonomik mücadeleyi sürdürmeli, bu arada aydınların komitesi ise yüksek siyaset sorunlarını yönetmelidir. Aslına bakılacak olursa bu “yüksek siyaset” de devrimci bir siyaset değildir ve liberal siyasete yakındır. Lenin, işçilerin ekonomik mücadelesine kitleleri harekete geçiren bir kaldıraç olarak büyük önem vermiş fakat devrimci siyaseti sendikacılığa indirgeyen ekonomizm eğilimine karşı da amansız bir mücadele yürütmüştür.

Lenin önderliğinde yürütülen siyaset ve örgütlenme çabaları neticesinde, ilerleyen yıllar içinde Bolşevikler, parti çalışmasında “işçilerin komitesi” ve “aydınların komitesi” şeklindeki pespaye ayrımları ortadan kaldırmışlardır. Fakat bu kez de 1905 devrimini takip eden gericilik yıllarının ürünü olan bir “komitecilik” eğilimi Bolşevikler arasında görülmüştür. Bu durumu anlamak için o dönemin koşulları hatırlanmalıdır. Gericilik yıllarında Rusya’daki Bolşevik örgütler kaçınılmaz olarak yasadışı yerel komiteler biçiminde varlıklarını sürdürmeye ve son derece güç gizlilik koşulları altında çalışmaya koyulmuşlardır. Geçmişin aydın komitelerinden farklı olarak, bu yerel komitelerin otoritesi haliyle Bolşevik işçiler tarafından benimsenmiştir. Ancak ne yazık ki bu komitelerin içinde hemen hemen hiç işçi üye yoktur. Daha da kötüsü, bu durum komite unsurlarını rahatsız edecek yerde, onlar mevcut durumun sürdürülmesini savunan ve komitelerde görevlendirme açısından işçilere pek de güvenmeyen bir eğilim geliştirmişlerdir.

Bu tür bir eğilimi besleyen, elle tutulur maddi çıkarlar değildir. Ne var ki bazı parti görevlilerinin kendi görevlerini mutlaklaştırmaları, parti kararlarını “aşağıya” dikte edilecek buyruklar şeklinde kalıplaştırıp alt parti örgütlerinin inisiyatifini boğmaları ve komitelere işçi üye kazanma zorunluluğunu görmezden gelmeleri komitecilik eğilimini yaratmış ve beslemiştir. Bu tarihsel örnekten alınması gereken dersler var. Kendini devrimci mücadelenin öznesi olan işçilerin üzerinde görmeye başlayıp kibre kapılan ve görevlerini bütünselin bir parçası olarak kavramayıp abartan yöneticiler giderek büyüklük kompleksine kapılır ve bürokratlaşırlar. Devrimci bir parti içinde her zaman uç verebilecek olan bu hastalığın panzehiri, parti örgütlerini sınıftan kopmadan komünistleşmeyi başaran işçi üyelerin böbürlenmeyen ruhuyla beslemektir. Lenin daha 1903 yılında kaleme aldığı Bir Yoldaşa Mektup broşüründen başlayarak, her zaman işçilerin parti komitelerine kazanılması gereğini savunmuştur. 3. Parti Kongresinde “komitecilerin” tüm itirazlarına rağmen, partinin yerel komitelerinde her iki aydına karşılık sekiz işçinin yer almasını talep etmiştir. Devrim döneminde ise, Lenin, vaktiyle savunduğu “parti komitelerinde iki aydına karşılık sekiz işçinin yer alması” dileğinin artık eskidiğini belirtecek ve yeni parti örgütlerinin bir partili aydına karşılık birkaç yüz partili işçiye sahip olması talebini yükseltecektir. Görüleceği üzere, Lenin daha baştan itibaren partide işçiler adına hareket ederek onlardan kopan ve onların üzerinde yükselen bürokratlara karşı olmuş ve bürokratlaşma eğilimine karşı mücadele yürütmüştür.

Devrimci varoluş

Lenin yalnızca proletaryayı en tutarlı devrimci sınıf olarak kabul eder. Devrimci örgütlenmede sınıftan kopuk olmayan, işçilerin yaşamına yabancılaşmayan, onların tepesinde ayrıcalıklarla donanmış bürokratlar olmayı nefretle reddeden kadroların yaratılmasına birincil derecede önem verir. Devrimci varoluş, Marksist dünya görüşüne dayanan bir inanç, sınıfa güven, sınıftan kopmamak, derin ve içten bir yoldaşlık duygusu, sınıf devrimcisine yaraşan bir yaşam tarzı, kibir ve bencillikten arınma gibi hasletler temelinde ortaya çıkar ve gelişir. Lenin ve benzeri komünistler kendilerini bu temelde var etmiş ve bu hasletlerini mücadele içinde geliştirmişlerdir. Lenin’in yoldaşları, onun proletaryanın sınıf güdüsüne, yaratıcı gücüne ve tarihsel görevine sarsılmaz biçimde inandığını ve güvendiğini her fırsatta dile getirmişlerdir. Lenin, işçi-emekçi kitlelere ilişkin bilginin, ancak onlarla sıkı bağlar kurarak elde edilebileceğine derinden inanmıştır ve ayrıca da işçi sınıfının belirli bir andaki ruh halini derinden kavramakta inanılmaz bir önseziye sahiptir.

Alman ve enternasyonal işçi hareketinin önde gelen liderlerinden biri olan Clara Zetkin, Lenin’in ölümünden (21 Ocak 1924) sonra ona ilişkin anıları en küçük ayrıntılarıyla anlatmanın kendisi için bir görev olduğunu belirtir. “Lenin’in kişiliği, büyük bir önder olmakla büyük bir insan olmanın mükemmel uyumunun ifadesidir” der ve emekçi kitlelerin sahteyle gerçeği, kibirle alçakgönüllülüğü ve boş böbürlenme ile gösterişsiz sevgiyi en ufak kuşku duymaksızın derin sezgileriyle hemen ayırdığına dikkat çeker. İşte işçi sınıfının Lenin’e duyduğu sevgi de bu gerçeklikten kaynaklanır. Lenin’in insan olarak sahip olduğu derin tevazu, eşsiz bir devrimci kararlılık ve inatla sentezlenmiştir. Nitekim Zetkin’in aktardığı üzere, her karşılaştığı yüzü bir sanatçının keskin gözleriyle inceleyen Rosa Luxemburg, II. Enternasyonal’in 1907 Stutgart kongresinde Lenin’i Zetkin’e göstererek şöyle der: “Bu adama iyi bak. O Lenin’dir. Başına dikkat et: Nasıl inatçı, ne kadar güçlü bir iradeye sahip.”

Zetkin Lenin’le her karşılaştığında, en önemsiz bir şeyin bile onun keskin bakışlarından ve berrak zihninden kaçmadığını hissettiğini belirtir. Her karşılaşmada, Lenin’in en karakteristik özellikleri olan sadeliği, içtenliği ve yoldaşlarıyla ilişkilerindeki doğallığı karşısında büyülendiğini hatırlatır. Büyük Ekim Devriminin önderi olan Lenin’in, devrimci iktidarın kurulması gibi muazzam önemdeki bir olaydan sonra bile konuşma tarzındaki gösterişsizliğin, sadeliğin ve alçak gönüllülüğün zerre kadar değişmediğini söyler. Lenin için “parti kitlesiyle tamamen kaynaşmıştı, onlarla aynı hamurdandı, tam anlamıyla içlerinden biriydi” der.

Yine Zetkin’in anılarında belirttiği üzere, Lenin kendisiyle konuşmak isteyen hiçbir yoldaşını geri çevirmeyen ve ona aktarılan her sorunu, her şikâyeti büyük bir dikkat ve anlayışla dinleyip yanıtlayan bir liderdir. Zetkin, “Onun gençlerle nasıl anlaştığını görmek insanı çok duygulandırırdı. Gençlerle ilişkisi yoldaşçaydı; onda, yaş farkını üstünlük gibi gören orta yaş grubunun buyurganlığına, kibir ve bilgiçliğine rastlamak imkânsızdı” diye aktarır.

Zetkin, Lenin’in davranışlarını “Alman Sosyal Demokrasisinin Parti Babalarının ceberrut tavırları” ile karşılaştıracak ve Lenin’in her zaman eşitler içinde bir eşit olarak davrandığına dikkat çekecektir. Ve takiben şöyle diyecektir: “Onda iktidarı elinde tuttuğuna, belirleyici ve egemen kişi olduğuna dair en küçük bir işaret göremezdiniz. Parti içindeki otoritesini; ideal bir önder ve yoldaş olarak yarattığı saygınlıkla, onun her zaman anlayışlı olduğunu ve karşılığında da anlayış beklediğini kavrayanlara gösterdiği saygının üstünlüğüyle kazanmıştı.” Zetkin, devrim sonrasında Lenin ailesine yaptığı ziyarette anladığı üzere, 1915 Martından beri görmediği Krupskaya’nın da tevazuundan ve doğallığından zerre kadar yitirmediğini belirtir. Burjuva dünyasının deyişiyle artık “first lady” olan Krupskaya’nın, aslında ezilen ve acı çeken insanlığın davasına bağlılıkta bir numara olduğunu vurgular. “Onunla Lenin’in beraberliği, hedefler ve hayatın amacı üzerinde fikir birliğinin en güzel örneğidir” der.

Lenin’in yoldaşlarının bu bağlamda aktardığı pek çok çarpıcı örnek vardır ve bunlar sağlam bir sınıf devrimcisi olmak için içten bir çaba sarf edenler açısından son derece eğiticidir. Zafere ilişkin büyük nutuklar atmamanın ve her zaman sade ve mütevazı bir tutumla görevlere odaklanmanın örneğini verir Lenin. Ekim Devriminin akşamında Sovyet toplantısında göründüğünde çılgınca bir alkışla karşılanırken, Lenin tam bir ciddiyetle herkesin dikkatini üstesinden gelinmesi gereken görevlere çeker. Lenin, devrimci iktidar kurulduğunda kendisine daha çok maaş ödemeye yeltenen yoldaşlarına öfkelenmiş ve her zaman bu gibi girişimlere karşı çıkmıştır. Ellerine iktidar fırsatı geçirdiklerinde hemen bürokratlaşan ve kendilerini ayrıcalıklara boğan tüm sözde komünistlerin cibilliyetini teşhir edercesine, gerçek bir Bolşevik ve muzaffer işçi devriminin önderi olan Lenin, işte böyle sade, tutarlı, ilkeli ve mütevazı bir önderdir.

Bu gibi tarihsel örneklerin ışığında vurgulamak gerekir ki, iyi bir komünist olabilmek için, işçinin devrimci teoriyle donanarak gelişmesi ve aydın kökenden gelen birinin de içinden çıktığı okumuşlar elitinin sınıf devrimciliğine yabancı özelliklerinden tamamen arınarak dönüşmesi şarttır. Lenin ve Krupskaya’nın her vesileyle belirttikleri üzere, Rus Bolşevikleri arasında çalışkanlığı, kibirsizliği, büyük örgütçülüğü ve adanmışlığıyla sivrilen Sverdlov böyle bir komünisttir. Sverdlov, kaynağını proletaryanın devrimci mücadelesine inanç ve bağlılıktan alan büyük bir kararlılığın adamıdır. İşçilerin sevdiği bir önder, pratik çalışmayı en iyi ve en kapsamlı şekilde yürüten bir önder olmanın yanı sıra, öncü proletaryanın örgütleyicisi ve profesyonel devrimcinin en belirgin örneğidir. 1917 Ekim Devrimi öncesinde Bolşevik örgütlenmede böbürlenmeden büyük işler başaran Sverdlov, devrim sonrasında da sovyet iktidarı için ve karşı-devrimle mücadelede vazgeçilmez bir yoldaş olmuştur. Lenin onu her zaman “muazzam bir örgütçü” olarak tanımlamıştır. Sverdlov’un ölümünden (18 Mart 1919) sonra düzenlenen özel toplantıda Lenin onu anarken, geniş proletarya kitlelerinin örgütleyicisi olarak çalışmasının değerini özellikle belirtir. Onun teori ile pratiği birleştirmedeki yeteneğine, erdemlilik konusundaki ününe ve örgütçülük yeteneğine değinir.

Lenin Sverdlov’u şu sözlerle betimler: “Bu profesyonel devrimci, kitlelerle teması, bir an için olsun, hiçbir zaman kaybetmemiştir. Her ne kadar çarlığın koşulları, o zamanın devrimcilerinin pek çoğunun yaptığı gibi, onun daha çok yeraltında yasadışı çalışmasını zorunlu kılmışsa da, Yoldaş Sverdlov o zaman bile, yeraltındaki yasadışı faaliyetlerinde, yirminci yüzyılın ilk yıllarından başlayarak aydınlar arasından çıkan eski devrimciler kuşağının yerini almaya başlayan öncü işçilerle el ele ve omuz omuza yürümeyi başarmıştır.” Lenin’in Sverdlov’un meziyetlerini sıralarken değindiği bir husus özellikle büyük önem taşır. Şöyle ki, sınıf içinde yürütülen devrimci mücadelede her zaman akılcı ve planlı bir ekip çalışması egemen kılınmalıdır. Bireysel başarı ve bireysel haz yani bireycilik, işin özünde kolektivizmden yaşam bulan Bolşevik devrimciliğe yabancıdır. Lenin, “Sverdlov bize proleter kitlelere yaraşır ve proletarya devriminin gereksinmelerine uygun, gerçekten örgütlü, akılcı takım çalışmasını sağladı” der ve böyle bir takım çalışması olmaksızın tek bir başarı sağlanamayacağı, sayısız güçlüklerden bir tekinin bile üstesinden gelinemeyeceği gerçeğinin altını çizer.

Bilgi açısından taşıdıkları kimi eksikliklere karşın, büyük bir inanç, azim ve tutkuyla komünistleşen öncü işçilerin, yarım yamalak aydın unsurlara oranla sahip oldukları pek çok meziyet vardır. Bu bakımdan Lenin önderliğindeki Bolşevikler arasında sivrilen işçi komünistler de günümüze örnek teşkil eder. Krupskaya anılarında bu gibi unutulmaz örnekleri hatırlatır. Önde gelen Bolşevik işçilerden biri olan Yakutov’u övgüyle anar. Yakutov yaşamını her yerde kazanan, çalışkan elleri sayesinde ekmek parasını taştan çıkartan bir Bolşeviktir. Gizlilik teknikleri konusunda iyi yetişmiş ve böbürlenmekten, kahramanlık taslamaktan, palavradan nefret eden bir sınıf devrimcisidir. Parti çalışmasında her şeyin sessizce ve etkili bir şekilde yapılmasını savunmuştur. Yakutov, 1905 devrimi döneminde Ufa’da kurulan cumhuriyetin devlet başkanı olmuş, ancak takip eden gericilik yıllarında Ufa cezaevinde idam edilmiştir. O cezaevi avlusunda güçlü devrimci inancıyla ve cesaretle son nefesini verirken, tüm tutuklular kendi hücrelerinde bir ağızdan haykırıp, onun ölümünü hiçbir zaman unutmayacaklarına ve onu öldürenleri asla bağışlamayacaklarına and içmişlerdir.

Bir başka örnek Bolşevik işçi Babuşkin’dir. Krupskaya, Babuşkin’e ilişkin olarak küçük ama özgün bir olayı hatırlar. Bolşeviklerin birlikte çalıştığı komünlerden birine Babuşkin’in ziyaretinden sonra, Krupskaya her şeyin son derece derli toplu olduğunu görür ve şaşırır. Bütün döküntüler toplanmış, gazeteler masanın üstünde ayrılmış ve etraf silinip süprülmüştür. Bunu yapan, “Rus aydını çok savruktur, etrafını derleyip toplayacak bir hizmetçiye ihtiyaç duyar, kendisi beceremez” diyen Babuşkin’den başkası değildir. Bu küçük örnek bile, ağzı çok laf yapıp süprüntüsünü toparlayamayan bir aydın ile, her türlü yorgunluğuna rağmen yaşamı tüm ayrıntılarıyla üretmeyi bilen Bolşevik işçi arasındaki farkı göstermeye yeterlidir.

Nitekim Bolşevik işçiler, kendilerine toplumsal yaşamı baştan yaratma fırsatını veren Ekim Devrimiyle birlikte, üretimden eğitime ve sanata pek çok alanda şaha kalkmışlar ve nice kahramanlıklar yaratmışlardır. Bu mucizenin sırrı ise, işçilerin devrimci bilinçle donanıp dönüşmesi ve örgütlü gücün harekete geçirilmesidir. O nedenle, daha siyasal mücadelesinin başlangıç dönemlerinden itibaren tüm yaşamını işçilerin sağlam ve kalıcı temellerde devrimci partisinin inşasına adayan Lenin, Ekim Devrimi sonrasında da her fırsatta “sosyalist inşanın özü örgüttür” vurgusunu yinelemiştir.

Sonsöz

Lenin ve onun dönemindeki Bolşeviklerin mücadelesi ve sınıfın devrimci örgütünü yaratırken uyguladıkları tarz, bugün de Leninist parti anlayışına bağlanan sınıf devrimcileri için son derece önemlidir, eğiticidir ve örnektir. Leninist parti anlayışı kalıplaştırılarak uygulanacak bir model değil, günün somut koşullarında sınıf içindeki devrimci mücadelede yeniden yaratılarak yaşatılması gereken bir ruhtur, özdür. Devrimci örgütün yaratılması bağlamında Lenin’in çabasına ve Bolşevik deneyime dair unutulmaması ve takipçisi olunması gereken öylesine çok ve önemli husus var ki. Fakat belki de en önemlileri, Lenin’in tüm mücadelesi boyunca bizzat örneklemiş olduğu üzere, devrime adanmışlığı, zorluklar karşısında yılmamayı, gericilik günlerinde bile mücadele azmini ve tarihsel iyimserliği yitirmemeyi başarmak olsa gerek.

Lenin Çarlık Rusyasının baskı ve zulmü, ağır sürgünlük koşulları, emperyalist savaş döneminin alevleri karşısında işçi sınıfına güven, devrimci mücadele azmi ve Marksizmin aşıladığı iyimserlik sayesinde her zaman ters akıntılara karşı yüzmeyi başardı ve bu konuda yoldaşlarına da örnek oldu. Bizler de Lenin’in açtığı yoldan ilerlemeye çalışıp, ters akıntılara karşı yüzmeyi başararak bugünlere geldik. Harcımız devrimci Marksizmin ışığıyla ve enternasyonalist komünistlere yaraşır bir tarihsel iyimserlikle karılı. Verili an kasvetli bir tablo sunabilir. Ancak biliyoruz ki, en olumsuz koşullarda bile mücadeleyi sürdürme azmine sahip olanlar, anın karamsarlığına kapılmaksızın mücadeleyi ilerleteceklerdir.