Navigation

Bu Dünyaya Marx Geldi!

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
1.Bölüm

Büyük düşünür ve işçi sınıfının devrimci önderi Karl Marx’ın doğumunun üzerinden tam 200 yıl geçti. Aradan geçen yıllar içinde yaşanan devrim ve karşı-devrim deneyimleri, işçi hareketindeki yükseliş ve inişler, bu dalgalanmalara bağlı olarak Marksizme duyulan ilgideki ilerleme ve gerilemeler tarihe önemli kayıtlar olarak düşüldü. Ne var ki tüm yaşananların gözler önüne serdiği farklı yönlere karşın, günümüz de dahil olmak üzere, Karl Marx’ın dünya üzerinde dost ve düşman çevreler açısından muazzam bir etki yarattığı gerçeği değişmedi. Marx bugün de, devrimci mücadeleye atılan işçilerin, gençlerin büyük devrimci önderi olarak o ölümsüz ışığını yaymayı sürdürüyor. Marksizm olmadan işçi sınıfının devrimci mücadelesini ilerletebilmek dünyanın hiçbir yerinde yöresinde mümkün değil. Her türlü karalama ve düşmanca saldırılara karşın asırlara meydan okuyan koca Marx, günümüzde de takipçilerinin, dostlarının yüreğinde ve bilincinde öneminden bir şey yitirmeksizin yerini koruyor. Karl Marx, 19. yüzyıldan 21. yüzyıla uzanan çığır açan fikirleri ve mücadele örneğiyle günümüzde de işçi sınıfı devrimcilerine yol gösteriyor.

Düşmanlarına gelince, burjuvazi devrimciliğinden arındırılmış bir Marx figürünü anıyormuş gibi yapsa da, devrimci Marx’ı dün olduğu gibi bugün de tehlikeli buluyor ve ondan korkuyor. O nedenle dünya burjuvazisi Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra Marksizmin öldüğü fikrini yeni kuşaklara var gücüyle aşılamaya çalıştı. Burjuva ideologları yürüttükleri bu tür yalan kampanyalarının Marksizmin sonunu getirdiği düşüncesiyle bir dönem keyif sürdüler. Fakat kapitalizmin çok geçmeden çeşitli tezahürleriyle kendini ortaya koyan tarihsel krizi neşelerini kursaklarında bıraktı. Daha ötesi, yaşanan krizin kapitalist işleyişin derinliklerindeki asıl nedenlerini anlayabilmek için burjuva ideologların bile muhtaç olduğu kaynak Marx oldu. Tarihin intikamı mı desek, burjuva ideologları Marx’ı dünyadan kovmaya ne denli çırpınsalar da, çürüyen kapitalizmin katı gerçekleri onları bile Marx olmadan dünyayı anlayamayacakları bir açmazın içine sürükledi. Marx’ın çözümlemeleri olmadan dünyayı yorumlamanın mümkün olmadığı gerçeği, ilerleyen zaman içinde kendini çok daha kuvvetli biçimde dayatıyor.

2018 yılı bu büyük devrimcinin 200. yaş gününün kutlanacağı ve onun hakkında pek çok yazının kaleme alınacağı bir yıl olacak. Devrimci mücadelenin öncü unsurları artık tarihe malolup onları baskı ve inkârla yok saymak mümkün olmadığında hep yaptığı gibi, burjuvazi, proletaryanın devrimci Marx’ını da sulandırıp kendi ünlüler kervanının bir unsuru gibi anmaya çalışacak. Nitekim çeşitli Avrupa ülkelerinde bunun örnekleri sıralanmaya başlandı bile. Burjuvazinin atraksiyonları kendinin olsun, fakat Engels’in deyişiyle “asırlar boyunca etkisini koruyacak” olan Marx’ın yaşamı ve mücadelesi, işçi sınıfının devrimci kavgası açısından yazmakla bitirilemeyecek denli zengin bir kaynaktır. Bu zenginliğin şu ya da bu yazı çerçevesinde yansıtılabilmesi asla mümkün değildir. Bu yolda kaleme alınacak her bir yazı, Marx’ın yarattığı deryadan bazı damlalar akıtmaya çalışmakla sınırlı olacaktır. Biz de bu yazımız boyunca, Marx’ın yaşamından kesitlere ve sahip olduğu çok yönlü özelliklere değindikten sonra, yıllar içinde birbirini takip eden önemli yapıtlarını kısaca anmaya çalışacağız.

Marx’ı biçimlendiren ilk yıllar

1800’lü yıllardan başlayıp günümüze uzanarak tarihe damgasını vuran Karl Marx, 5 Mayıs 1818’de Almanya’nın Trier şehrinde dünyaya geldi. Karl Marx yüksek tahsilli, kültürlü ve özgür düşünceli bir babanın, Heinrich Marx’ın oğludur. Marx’ın babası 18. yüzyıl Fransız Aydınlanma edebiyatının hayranıydı ve çocukluk döneminden başlayarak Marx’a derin bir okuma sevgisi aşılamıştı. Daha ortaöğrenim döneminde edebiyata ve felsefeye esaslı bir ilgi duymasını sağlayan evdeki kültürel ortam, Marx’ın eğitim hayatındaki başarılarının kaynağı oldu. Öğretmenleri, Marx’ın en yetenekli öğrencilerinden biri olduğunu dile getirirken, edebiyat öğretmeni onun “Gençler Nasıl Bir Meslek Seçmeli” konulu kompozisyonunu övgüyle değerlendirmişti. Lise dönemindeki Marx bu kompozisyonunda, genç için özgürce bir meslek seçiminin söz konusu olamayacağını, zira insanın seçimini önceden belirleyen koşullar içine doğup büyüdüğünü ve bu koşulların da insanın dünya görüşünü biçimlendirdiğini savunmuştu. Bu düşünceler, ilerleyen yıllarda tarihsel materyalist dünya görüşünü inşa edecek olan Marx’ın daha çekirdekten aldığı eğitimin ona sağladığı derin kavrayışın işaretiydi.

Marx 17 yaşında başladığı ve hukuk, felsefe, tarih üzerine yürüttüğü yüksek öğrenimini Bonn ve Berlin Üniversitelerinde tamamladı. O dönemde aydınlar arasında ağır bastığı üzere, Marx felsefe incelemelerine de dalmıştı ve Genç Hegelciler’in görüşleri ilgisini çekiyordu. 1841 yılında tamamladığı doktora tezinin konusu “Demokritosçu ve Epikürcü Doğa Felsefeleri Arasındaki Farklar” idi. Marx’ın bu genç yaş eseri, liberal aydınlar tarafından “cesur ve özgün bir eser” olarak değerlendirilmiş ve Jena Üniversitesi onu doktora ile ödüllendirmişti. Üniversite eğitimini doktorasını vererek bitiren Marx, Alman devrimci çevreleri arasında yürüyen tartışmaların içinde kendi görüşlerini oluşturmaya koyulmuştu. Diğer yandan, Marx bu dönemde özel yaşamı açısından da seçimini yapmıştı. Ömrü boyunca büyük bir sevgi ve yoldaşlık duygularıyla bağlanacağı, bir Prusya baronunun kültürlü kızı Jenny von Westphalen ile 19 Haziran 1843’te evlenmişti. Henüz siyasal mücadelesinin başlangıç yıllarını yaşayan genç Marx, daha 1844 yılında bütün yaşamı boyunca mücadele çizgisine damgasını basacak olan temel görüşünü belirliyordu. Ancak proletarya, Alman halkını düzenin baskılarından kurtarabilir ve toplumsal düzeni değiştirebilirdi.

Genç yaşında döneminin devrimci fikirlerini benimseyen Marx, 1844 yılında Paris’te bir kafede kendisi gibi devrimci düşünce sahibi Friedrich Engels’le tanıştı. Bu tesadüf, bu iki yüce gönüllü devrimcinin işçi sınıfının devrimci mücadelesine adanacak kopmaz birlikteliklerine giden ilk adım olacaktı. Marx’ın Paris dönemi uzun sürmedi ve 1845 yılında Vorwardts gazetesi yazı kurulu üyeleriyle birlikte Fransa’dan sürüldüğünde, Brüksel’e iltica etmek zorunda kaldı. Aynı yılın içinde Engels’in de Brüksel’e gelip hemen Marx’ların evinin yanında bir daire kiralamasıyla birlikte, iki yoldaş arasında verimli bir çalışma dönemi açılmış oluyordu. Ne var ki Marx daha sonra Belçika’dan da kovulacak, tekrar sığınmak zorunda kaldığı Paris de artık onu kabul etmeyecekti. Devrimci fikirleri nedeniyle Kıta Avrupası ülkelerinden sürülen Marx, dönemin sosyalistlerinin de yardımıyla 1849 yılı Mayısında ömrünün sonuna dek yaşayacağı Londra’ya yerleşti. Böylece, Marx’ın çeşitli zorluklar, parasızlık ve çocuklarının ölümü gibi büyük acılara rağmen hummalı çalışmalarını dirençle sürdüreceği yıllar başlamış oldu.

Büyük düşünür ve devrimci Marx

Marx kendi döneminin en önde gelen çok derin bilgili bir düşünürüdür. İlgi alanı muhtelif bilim dallarından edebiyata uzanan Marx, bildiği çeşitli Avrupa dillerine, çalışmalarının gerektirdiği anda Rusça ve Arapça öğrenmeyi de ekleyebilmiştir. Marx’ın dehası bir yana, bu engin ilgi ve bilgi alanı kuşkusuz o zamanın koşullarının bir ürünüdür. Marx’ın antik Yunan edebiyatı için söylediği gibi, nasıl ki o zamanlar insanlığın bir daha geri gelmeyecek çocukluk çağıysa, Marx’ın yaşadığı dönem de muazzam bilgi birikimine sahip öncü aydın kişilerin yetiştiği bir çağdır. O dönemler insanlığın ileri yürüyüşünde görevini yerine getirmiş, bilim alanında diyelim Charles Darwin gibiler sivrilirken, işçi sınıfının dünya görüşünün oluşturulması bakımından da temelleri Marx ve Engels döşemiştir.

Marx ve Engels’in devrimci siyasete tutkuları, bilimin hemen her alanına ilgi duymalarını engellememiştir. Örneğin Marx, Darwin’in “Türlerin Kökeni” adlı büyük çalışmasının önemini ve değerini ilk kavrayanlardan olmuştur. Kitabı okuduktan sonra 19 Aralık 1860’da Engels’e, “Doğada gelişme düşüncesini ileri süren Darwinizm dünyanın değişmez olduğunu iddia eden metafizik düşünceye ağır bir darbe indirdi ve toplumsal gelişme hakkındaki bilimsel görüşlerin yayılması için zemin hazırladı” diye yazmıştır. Marx Darwin’in kitabını övmekle birlikte, birtakım sosyal-Darwinistlerin büyük bilginin keşfettiği biyolojik kanunları istismar etmelerini de asla affetmemiştir. Bu çevreler insanlığın daha iyi bir dünya yaratma mücadelesini beyhude gösterme amacıyla, biyolojik kanunları kapitalizmin toplumsal ilişkilerini açıklamak için kullanmışlardır. Ve Marx, işte bu yaklaşımlara karşı en sert mücadeleyi yürütmüştür. 15 Şubat 1869’da damadı Paul ve kızı Laura Lafargue’a yazdığı mektupta Marx, sosyal-Darwinistlerin bitkiler ve hayvanlar arasındaki varolma mücadelesini ve doğal seleksiyon düşüncesini “insan toplumunun canavarlıktan hiçbir zaman kurtulamayacağı” görüşünü savunmanın kanıtı olarak ele aldıklarına dikkat çekmiştir. Bu, Marx’ın da belirttiği üzere, Darwin gibi büyük bir bilginin teorisinin bayağılaştırılıp kasıtlı biçimde kullanılmasıdır. Marx’ın uyarıları, insanlıktan umudu kesmeye meyyal olup bu zararlı düşüncelerine gerekçe arayanlara yöneltilmiş önemli bir yanıttır.

Marx ve Engels dönemlerinin tüm büyük düşünürleri gibi, insanlığın birikiminin bileşenlerini oluşturan önemli sanat ve edebiyat yapıtlarına da derin bir ilgi duyuyorlardı. Fakat bu ilgi, dünya görüşleriyle uyumlu bir seçkiye dayanıyordu. Her ikisi de gerçekçiliğin bir edebiyat akımı ve sanatta bir metot olarak, yıllar içinde yaratılan gelişimde erişilen en yüksek nokta olduğuna inanıyorlardı. Çünkü gerçekçi metot, artistik form içinde gerçekliğin en yeterli, en tutarlı ve en derin yansımasını vermeyi mümkün kılmaktaydı. Kuşkusuz bu, gerçekliğin birebir kopya edilmesi anlamına gelmiyordu. Sanat ve edebiyatta gerçekçilik, olguların özüne nüfuz ederek onları artistik bakımdan genelleme ve onların tipik özelliklerini ortaya çıkartarak yeniden yaratma metoduydu. İşte Marx ve Engels’in, Shakespeare, Dickens, Cervantes, Goethe, Balzac ve Puşkin’in eserlerinde beğendikleri nitelik buydu.

Marx’ın bilim, dil ve sanat alanındaki eşsiz ilgi ve bilgisine rağmen yaşamını biçimlendiren asıl nokta asla gözden kaçırılmamalıdır. Bu, günümüzün çokbilmiş bireyci aydınlarının tam tersine, onun toplumcu-devrimci mücadeleden yana severek ve tüm yüreğiyle yaptığı bilinçli tercihtir. Bu gerçeklik, günümüz işçi sınıfı devrimcileri için son derece önemlidir. Çünkü Marx’ın devrimci, mücadeleci ve örgütçü özelliklerini yok saymaya çalışarak, onu yalnızca önemli bir düşünür olarak yansıtmak isteyen araştırmacıların sayısı dün olduğu gibi bugün de az değildir. Oysa Marx, hummalı teorik çalışmalarının yanı sıra, devrimci işçi mücadelesinin örgütlenme çalışmaları için de nice ter akıtmıştır. Onun Engels’le birlikte, işçi sınıfının devrimci mücadelesinin örgütlenmesi için Komünist Birlik döneminden başlayıp Birinci Enternasyonal dönemine uzanan paha biçilmez katkıları unutulamaz. Bu katkılar işçi sınıfının devrimci mücadelesinin kazanımları olarak hafızalara ve devrimci tarihe kazınmıştır. Marx ve Engels, devrimci teorinin inşası için olduğu gibi, proletaryanın devrimci örgütlülüğünün güçlenmesi amacıyla da her türlü fedakârlığa gönülden katlanan mücadele insanlarıdır.

Benliğinde bir araya getirdiği göz kamaştıran tüm parlak özelliklerine rağmen, Marx devrimci mücadelenin getirdiği zorlukları, yoksulluğu, sürgünleri yüce gönlüyle karşılayarak doğru bildiği yoldan asla şaşmamış bir önderdir. Engels, onun tüm yazılarında esas kaygısının işçi sınıfına lâyık olmak olduğunu belirtir. Ve unutulmamalı ki bu kaygıyı duyan kişi, dünya üzerinden gelmiş geçmiş en büyük düşünürlerden biri olan Marx’tır. Bir Amerikan gazetecisi olan sosyalist John Swinton’un Eylül 1880’de The Sun gazetesinde çıkan yazısı, gerekli dostlukla gerekli eleştiriyi benliğinde sentezleyen Marx hakkında dile getirilmiş önemli bir gözlemdir. 1880 yazında Marx’la konuşan Swinton’un Marx hakkındaki izlenimine dair gazetede yer alan satırları şöyledir: “Diyalogu öylesine serbest, öylesine yaratıcı, öylesine öğretici, öylesine içtendi ki alaycı iğnelemeleri, mizahi pırıltılarıyla ve sporcu neşesiyle bana Sokrates’i hatırlattı.”

Marx bir teorisyen olarak sahip olduğu üstünlüğü, işçi sınıfının devrimci mücadelesi açısından bütünleyen olmazsa olmaz bir meziyete de sahipti. O, Avrupa’nın reformist sosyalistlerinde görülen gösteri ve ün düşkünlüğünün tamamen uzağında, mücadeleye adanmış bir önderdi. Marx’ın görüşlerine katılmayan düzen yanlısı aydınlar onu katı ve alaycı bulurlarken, işçiler onu sağlam bir dost, etkileyici bir yoldaş olarak değerlendiriyorlardı. Emektar bir işçi sınıfı savaşçısı olan terzi Lessner, Komünist Birlik kongresinde Marx’ı görüp dinledikten sonra, “kendisini yönetecek böyle önderleri olduktan sonra işçi sınıfının mücadeleyi kazanmaması olanaksızdır” demişti.

Marx koşullar her ne olursa olsun, ister devrimci isyan günleri yaşansın ister en karanlık gericilik döneminden geçilsin, hedefe kilitlenmiş bir büyük devrimciydi. Onun değişmeyen amacı, proletaryanın tarihsel görevini yerine getirmesine hizmet etmek ve bıkıp usanmadan proletaryayı bunun için mücadeleye çağırmaktı. Marx’ın devrimci dalganın geri çekildiği gericilik dönemi boyunca örgütsel açıdan başlıca uğraşı, Komünist Birlik’in mücadelesi içinde öne çıkan proleter devrimci kadroları pekiştirmek ve gericilik döneminin durgun günlerinden kadroların bilgilerini arttırmak için yararlanmaktı. O günlere tanık olanlar, zihnî ufuklarını genişletmeleri, sağlam birer devrimci olmaları, yaşanan dönemin güçlüklerinin üstesinden gelme hünerini kazanmaları ve devrim davasının zaferine inançlı olmaları için, Marx’ın yoldaşlarını her fırsatta cesaretlendirdiğini dile getirmişlerdi. Marx ile ilgili anılarında Liebknecht şöyle yazıyordu: “Çalışın! Çalışın! Ondan sürekli olarak duyduğumuz ve o müthiş beyninin ve kendisinin sürekli çalışmasıyla örneklerini sunduğu başlıca öğüt buydu.” Marx mücadele ateşiyle yanan yoldaşlarına karşı ne denli yardımsever ve anlayışlıysa, gericilik döneminin zorluklarına katlanamayıp burjuva düzene teslim olan, kaypaklaşan, dönekleşen Komünist Birlik unsurlarına karşı da o denli öfkeliydi. Marx’ın işçi sınıfına ihanet edenlerle ilişkisini kesmekte zerrece duraksamadığı bilinirdi.

Onun çalışmaları sayesinde insanlık tarihinin çeşitli gizleri çözümlenebildi ve böylece tarih idealist felsefenin esaretinden kurtarıldı; gerçek temelleri, yani üretici güçler ve üretim ilişkileri diyalektiği bağlamında ele alınabildi. Nitekim Engels, tarihsel materyalizmin ve bilimsel komünizmin inşasında tayin edici rolü oynayanın Marx olduğunu her fırsatta dile getirecekti. “Marx bizim hepimizi aşıyordu; Marx hepimizden daha uzağı, daha geniş ve daha çabuk görüyordu. Marx bir deha idi; biz ötekiler ise olsa olsa yetenekli kişiler. O olmasaydı, teori bugün bulunduğu yerden çok gerilerde olurdu. Dolayısıyla teori haklı olarak onun adını taşıyor” diyordu Engels.

İnsanlığı kucaklayan Marx

İşçi sınıfının mücadelesi açısından paha biçilmez değeri bir yana, genel anlamda dünya üzerinde bıraktığı muazzam etkisiyle de insanlık tarihi içinde seçkin bir örnektir Karl Marx. Fakat diğer yandan, o tam da olması gerektiği gibi, her şeyden önce ve her şeyin ötesinde canıyla, kanıyla, duygularıyla ve kendi samimi ifadeleriyle bir insandır. Nitekim Marx’ın sevgili kızı Jenny’nin (aile içindeki lâkabıyla Jennychen) şiir albümüne yazdığı sözler, onun insanlığı kucaklayan ve kendini diğer insanların üstünde görmeyen olgun ve geniş ufkunu sergilemesi bakımından öğreticidir: “İnsana özgü olan hiçbir şey bana yabancı değildir!”

Marx’ın, tüm ömrünü birlikte geçirdiği eşi Jenny ile ilişkisi de onun yoğun bir sevgiyi üretebilen coşkulu yüreği hakkında paha biçilmez bir fikir verir bize. Marx, daha çocukluk döneminden tanıdığı ve gençlik döneminde âşık olduğu Jenny için dostu Ruge’ye şöyle yazmıştır: “En ufak bir romantizme kapılmaksızın seni temin ederim ki, tepeden tırnağa hem de en ciddi bir şekilde aşığım.” Soylu sınıftan gelmesine rağmen her türlü ayrıcalığı tepmesini bilen ve Marx’ın yanında mücadele yolunu seçen Jenny de bu satırları fazlasıyla hak eden yüce gönüllü bir kadındır. Dostları her fırsatta, Marx’ın Jenny’de kendisini seven bir eş ve kendini yürekten adayan bir yardımcı bulduğunu belirtmişlerdir. Yaratıcı planlarını ve en derin düşüncelerini Jenny ile paylaşmanın, Marx için hem vazgeçilmez bir ihtiyaç hem de derin bir mutluluk kaynağı olduğu anlatılır. Jenny’yi tanıyanlar, onun eşsiz bir edebi zevke sahip olduğunu, Marx’ın onun eleştirici gözlemlerine ve önerilerine büyük bir önem verdiğini, bu nedenle de Marx’ın yazılarını ilk okuyanın hep Jenny olduğunu vurgulamışlardır.

İnsanlığın kültürel birikimine ve işçi sınıfının devrimci hazinesine tüm varlığını akıtan Marx’ın, bu değerli çabayı hangi koşullarda gerçekleştirdiği de asla unutulmamalıdır. İşte bir örnek: Marx’ın Komünist Birlik çalışmaları dönemi, gece gündüz dur durak bilmeksizin koşturduğu yoğun bir dönem olmuştu. Jenny o dönemi bir arkadaşına tasvir ederken, “evimizde eksiksiz bir büro kurulmuş durumda” diyor ve şöyle devam ediyordu: “İki-üç kişi yazıyor, bazıları ayak işlerine koşturuyor, bazıları yazarları yaşamaya ve dünyaya bu korkunç rezaletin gerçek sorumlusunu kanıtlamaya devam edebilsin diye kuruşları bir araya getirmeye çalışıyor. Ve bütün bunların arasında üç keyifli çocuğum şarkı söyleyip ıslık çalarken, genellikle babaları tarafından azarlanıyor. Ama ne kargaşa!”

Marx’ın gelecek kuşaklara miras bıraktığı devrimci çalışmalarını anarken, bizlere pek çok konuda ufuk açan Marx-Engels yazışmalarına değinmeden geçmek olmaz. Yolumuzu aydınlatan bu iki büyük devrimcinin, yaşamları boyunca birbirlerine yazdıkları mektup külliyatından neticede üç binden fazlası bulunabilmiştir. Bu mektuplardan 265 tanesi İngilizce olarak ilk kez 1955 yılında Moskova’da “Selected Correspondance” (Seçme Yazışmalar) başlığıyla yayınlanmıştır. Marx ve Engels yazışmaları için, onların yaşamının ve ortak mücadelelerinin takvimi gibidir denilir. Yazışmaların en önemli ve değerli yanı, iki büyük düşünür ve devrimci önderin yaratıcı birlikteliklerini yansıtmasıdır.

Lenin 1913 yılında Marx-Engels yazışmaları hakkında yazdığı makalede, yazışmaların bilimsel ve politik değerinin hesaba sığmaz büyüklükte olduğunu vurgular. Bütün dünyadaki işçi sınıfı hareketi tarihinin, en önemli kavşaklarıyla, en çetin noktalarıyla okurun gözleri önüne çarpıcı bir tablo halinde serildiğini belirtir. “Yazışmaların bütününün odak noktasını eğer tek bir sözcükle tanımlamak gerekirse; burada ifade edilen ve tartışılan düşüncelerin merkez noktası için kullanılacak sözcük, diyalektik sözcüğü olur” der. Bu yazışmalardan seçilip yayınlanan örnekler, hem kitaplarda yer almayan detaylarıyla onların düşüncelerinin oluşumunu gözler önüne serer hem de onların engin boyutlu insanî yönleri hakkında bizlere fikir verir.

Örneğin Marx, W. Blos’a yazdığı mektupta (10 Kasım 1877) yoldaşı Engels’i de katarak “Bizler, her ikimiz de, tanınmışlığa zerrece önem vermeyiz” diye belirtir. Marx’ın mektupları, onun çeşitli incelemeleri boyunca kritik bazı hususlarda yaptığı ilk açıklamaları ve keşifleri ortaya koyması bakımından da büyük önem taşır. Örneğin, J. Weydemeyer’e yazdığı 5 Mart 1852 tarihli mektubunda, kendisinden önce gelen tarihçilerin modern toplumda sınıfların varlığını ve bunlar arasındaki mücadeleyi keşfettiklerini belirtir. Kendisinin yeni olarak ortaya koyduğu hususlar ise, bu mücadelenin zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne varacağı ve bu diktatörlüğün yalnızca tüm sınıfların ortadan kalkmasına ve sınıfsız bir topluma geçişten ibaret olacağı perspektifidir.

Marx’ın burjuva iktisadının eleştirisi amacıyla daha gençlik döneminde giriştiği ekonomi çalışmaları, farklı üretim tarzlarının sırlarının araştırılması ve kapitalizmin çeşitli yönlerden analiziyle, yıllar boyu akacak bir nehre dönüşmüştür. Bu zorlu yıllar boyunca, yaşam ona ve ailesine yoksulluk, hastalıklar ve çocukların ölümleriyle gelen acıları tattırmıştır. Yoksulluk ve çocuklara musallat olan hastalıklar nedeniyle Marx ailesinin verdiği kayıplar büyüktür ve yedi çocuktan neticede yalnızca üç kız (Laura, Jenny ve Eleanor) hayatta kalabilmiştir. Engels’in imdada yetişecek gücünün olduğu dönemler dışında Marx’ların çektiği yoksulluk o boyuttadır ki, örneğin Marx bir bebek kızının defnedileceği günü, onun cenazesini kaldırmak için gereken parayı aramakla geçirmiştir. Engels ve Marx arasındaki yoldaşlık ilişkisi ve sevgisi o kadar derindir ki, her an sözlere dökülmesine gerek olmasa da en zor anlarda duygular kaçınılmaz olarak yürekten taşıp ifadesini bulur. Marx 8 yaşındaki sevgili oğlu Edgar kollarında öldüğü gün Engels’e şu satırları yazar: “Bu korkunç anda dostluğunun bize ne kadar yardımcı olduğunu hiçbir zaman unutmayacağım.” Cenaze töreninden sonra yazdığı mektupta (12 Nisan 1855) ise, “Şu son birkaç günkü korkunç anlarda senin ve dostluğunun sayesinde ve dünyada daha birlikte yapabileceğimiz şeyler olacağı umuduyla ayakta durabildim” demektedir.

Yoksulluk içinde üretilen zenginlik

Çekilen yoksulluk ve acılar, Marx’ın yüreği alabildiğine zengin, soylu ve bilgili eşi Jenny’nin satırlarına da en çarpıcı ifadeleriyle yansımıştır. Jenny, 20 Mayıs 1850’de Weydemeyer’e yazdığı bir mektupta kederini dile getirir: “Paramız olmadığı için iki icra memuru geldi ve elimde kalan birkaç şeyi, yatakları, ipek örtüleri, elbiseleri, her şeyi hatta çocukların en güzel oyuncaklarını bile onlar orada gözyaşları dökerken alıp götürdüler. … Ve ben orada çıplak döşemenin üzerinde titreyip duran çocuklarım ve ağrıyan göğsümle kalakaldım.” Tüm bu zor anlarda evde çalışkanlığı ve dirayetiyle herkesi toparlamaya çalışan Helen Demuth (aile içindeki lâkabıyla Lenchen) olmasa durum daha da feci olacaktır. Yaşamın zorlukları, temel direk Helen’i de içeren devrimci Marx ailesinin başında dolanıp durur ama onlar mücadeleye karşı sorumluluklarından hiçbir zaman geri adım atmazlar. Fakat devrimci mücadeleyi yoksulluğun ortasında ve çocukların bindirdiği sorumluluklarla birlikte sürdürmenin ne denli güç bir iş olduğu da açıktır. Nitekim Marx, Paul Lafargue’a yazdığı bir mektupta “Biliyorsun ki neyim var neyim yoksa bunları devrimci savaşlar için feda ettim. Aynı işe yeniden başlayacak olsam gene aynı şekilde davranırdım” diyecek ve ardından da “fakat evlenmezdim” diye ekleyecektir.

Çeşitli örneklerin gözler önüne serdiği üzere, yaşam koşulları Marx’ın sağlık sistemini harap etmiştir. 22 Şubat 1858’de F. Lassalle’a yazdığı mektup, henüz 40 yaşında olan Marx’ın devasa çalışmalarını hangi koşullar altında sürdürdüğünü açıklar: “Ben zamanımın efendisi değil, onun kölesiyim. Bana yalnızca gecelerim kalıyor ve çoğu zaman da yinelenen karaciğer ağrıları, gece çalışmalarıma engel oluyor.” Tüm zorluklara ve sık sık gelen hastalık krizlerine karşın, Marx ve ailesinin ziyaretçilerine armağan ettikleri güler yüzlülük ve zengin sohbetler, onlardan geriye kalan anılar arasında başköşeye oturmaktadır. Marx’ın eşi ve çocuklarıyla birlikte oluşturduğu yaşamın manevi zenginliği öylesine derindir ki, onca maddi sıkıntıya rağmen Marx’ın evi dostları için hep bir çekim merkezi olmuştur.

Paris döneminde Marx’ın evi, ailenin yakın dostu şair Heine için sıcak ve düşmanca saldırılardan korunacak bir yuvadır. Belçika döneminde Marx’ın evi, Alman sosyalistlerinin, Fransız, Polonyalı, Rus vb. devrimcilerin verimli siyasal tartışmalar yürüttüğü sevimli bir uğrak yeridir. Uluslararası İşçi Birliği’nin (Birinci Enternasyonal) mücadelesi döneminde çeşitli çalışmalar nedeniyle Marx’ı evinde ziyaret eden işçiler, entelektüel bir baba, soylu bir anne ve güler yüzlü kızlardan oluşan aile üyelerinin kendilerini sıcak ve dostça karşıladıklarını hiç unutmamışlardır. Kendisi sürekli sefalet çekmesine karşın, Marx’ın yoldaşlarının mali sorunlarına çare bulmak için koşturmasını ve açlık günlerinde bir lokma ekmeğini onlarla paylaşmasını hatırlayanlar çoktur.

Çocuklar ve hastalıklar arasında inanılmaz bir tempoyla çalışan Marx’ın yaşamı, yoldaşı Engels’in olanak yaratıp ona yardımcı olabildiği dönemler dışında, gerçekten de genelde çok büyük maddi sıkıntılar içinde geçmişti. Dönemin diğer aydınları gibi yaşamını kalemiyle kazanan Marx, ailesini sarsan büyük maddi çöküntünün artık dayanılmaz hale gelmesi nedeniyle, 1863 yılı Ocak ayında kendisine bir demiryolu şirketinde iş aramaya bile koyulmuştu. Bir terslik nedeniyle bu iş olmazken, Marx’ın ailesinden kalan bir miktar miras imdada yetişmişti. Daha önemlisi, 1864 yılında ölen yoldaşı Wilhelm Wolff’un Marx’a bırakmış olduğu miras sayesinde borçlar kapatılabilmiş ve Marx, Jenny ve çocuklar daha iyi bir eve taşınarak biraz rahat nefes almaya başlayabilmişlerdi. Daha sonra tükenen parayla birlikte yeniden geri gelen maddi zorluklar, bu kez de çeşitli fedakârlıklarla maddi imkân yaratan Engels’in imdada koşmasıyla atlatılabilmişti.

Marx unutulmayacak

Zorlu yıllar boyunca inançla ve inatla sürdürülen çalışmalar, Marx’ın yorulan ve hastalanan bedeninin artık beynine eskisi gibi itaat etmemesiyle sekteye uğramaya başlamıştı. Özellikle 1873 yılından itibaren Marx iyice bozulan sağlığı nedeniyle ciddi bir fizikî çöküş yaşadı ve tedavi görmeye mecbur kaldı. Artık aylar boyunca çalışamadığı dönemler oluyordu. Sosyalist mücadeleye ilişkin gündelik işleri Engels’e ve yakınlarına devreden Marx, uzun yıllara dayanan deneyim ve birikimiyle siyasi mücadelede danışmanlık görevini üstlenmeye başlamıştı. Ancak büyük eseri Kapital’i bitirebilme arzusu içinde kıvranan Marx, doktorların tüm uyarılarına rağmen, biraz iyileşir iyileşmez çalışmasına koyuluyordu. Yine de eserini bitiremeyeceğinin bilincinde olmak ona bir işkence gibi geliyor ve “çalışamamak ölüm cezasına denktir” diye yakınıyordu.

1881 yılında Marx ailesi acı bir durumla yüz yüze geldi. Jenny yakalandığı kanser hastalığı nedeniyle o yılın sonbaharından sonra gittikçe kötüleşti ve nihayetinde tam anlamıyla yatağa düştü. Aynı dönemde doktorlar Marx’ın da bozulan sağlığı nedeniyle hayatından endişe etmeye başlamışlardı. Marx’ın küçük kızı Eleanor, o döneme ilişkin hatırladığı çarpıcı görüntüyü şu şekilde tasvir ediyordu: “Kendisini annemin yatağının yanına gidebilecek kadar güçlü hissettiği sabahı hiçbir zaman unutmayacağım. Bir arada oldukları zaman yeniden gençleşiyorlardı; sanki birisi yaşlı çökmüş bir adam, öteki de ölmekte olup birbirlerinden sonsuzluğa kadar ayrılacak olan yaşlı değil, genç bir kadınla ona aşık olan bir delikanlı gibiydiler.” Ne yazık ki Jenny Marx 2 Aralık 1881’de yaşama gözlerini kapadı ve bu Marx için öldürücü bir darbe oldu.

Jenny, Marx’ın yalnızca hayat arkadaşı değil onun vefalı sekreteri ve dertlerinin en yakın ortağı, yoldaşıydı. Jenny o dönemler için çok önemli bir vasıf olan iyi bir el yazısına sahipti, Marx’ın hiyeroglif gibi yazısını çözmekte ustaydı ve onun hasta olduğu dönemlerde yazışmalarını yürüten yardımcısıydı. Anlaşılacağı üzere Marx’ın kaybı çok derindi ama ne yazık ki Marx, Jenny’nin cenaze törenine bile katılamayacak denli hastaydı. O nedenle görevi Engels devralmış ve törende anma konuşmasını o yapmıştı. Engels, Jenny’nin ardından Marx’ın da çok fazla yaşayamayacağını tahmin edip, onu lâkabıyla anarak “Mağribi de öldü” diyecekti.

Jenny’nin ölümüyle gelen derin kederin ardından, Marx 1883 kışında kendini biraz toparlayabilmek için Londra dışında Wight adasına dinlenmeye gitmişti. Orada, henüz kırk yaşına varmamış olan sevgili kızı Jennychen’in 12 Ocak günü gelen ölüm haberiyle nihai darbeyi almış oldu. Kızının cenaze törenine katılmak üzere Londra’ya çökmüş vaziyette dönen Marx için Engels’in dudaklarından, “Londra’ya ölmek için gidiyor” sözleri dökülmüştü. Evet, bu kayıpların ardından Marx çok fazla yaşamadı. İnsanlık tarihinde yarattığı muazzam etkiyle anılacak olan bu büyük devrimci, 14 Mart 1883 günü Londra’daki evinde koltuğunda uyurken yaşama veda etti. O günün görünürde daha önceki günlerden hiçbir farkı yoktu. Engels, yoldaşının Wight adasından dönüşünün ardından her öğleden sonra onu evinde ziyaret edip yoklamayı adet edindiği üzere eve varmıştı. Emektar Helen Demuth onu kapıda karşılamış ve Marx’ın öğle yemeğinden sonra oturduğu çalışma masasında bilincini kaybettiğini söylemişti. Engels odaya girdiğinde sevgili yoldaşı Marx artık nefes almıyordu. Büyük fırtınalar, mücadeleler ve zorluklar arasında bilgece üretilen bir yaşam sevinciyle nefes alıp veren koca Marx, uykusunda huzur içinde dünyaya veda etmişti.

Engels, Marx’ın ölümünü dünyaya şu sözlerle duyuracaktı: “14 Mart günü, öğleden sonra üçe çeyrek kala, yaşayan düşünürlerin en büyüğü artık düşünmez oldu.” Amerika’daki bir yoldaşına yazdığı mektupta ise, “insanlık bir önderinden yoksun kaldı” diyerek kaybın büyüklüğünü dile getirecekti. Yoldaşlarının düzenlediği cenaze töreni, debdebeli cenaze törenlerinden hiç hoşlanmayan Marx’ın istediği gibi çok mütevazı oldu. Sevenleri, yakınları ve mücadele yoldaşları Marx’ı sonsuzluğa uğurlarlarken, sevgili yoldaşı Engels’in onun için söylediği gibi, “Her şeyin ötesinde bir devrimciydi. Hayattaki amacı, kapitalist toplumun ve onun getirdiği devlet kurumlarının ortadan kaldırılmasına yardımcı olmak, modern proletaryanın özgürleşmesine katkı sağlamaktı”.

Londra’da Highgate mezarlığına gömülen Marx’ın başucuna yoldaşlarının diktirdiği mezar taşının üst bölümüne Komünist Manifesto’nun ünlü cümlesi yazıldı: “Bütün Ülkelerin İşçileri Birleşin!” Mezar taşının alt bölümüne 11. Tez’den alınarak yazılan sözler ise, dünyayı değiştirmeye girişen büyük devrimci Marx’ın işçi sınıfına vasiyeti mahiyetindeydi: “Filozoflar dünyayı yalnızca yorumlamakla yetindiler, oysa aslolan onu değiştirmektir!”.

Marx’ın ölümünden sonra Engels devasa görevlerin karşısında tek başına kalmıştı. Engels, derin kültürü ve bilgisine, inanılmaz çalışkanlığına rağmen tarihin ilerde kendileri hakkında yanlış bir değerlendirme yapmaması için Marx’ın katkısını şu sözlerle değerlendirecekti: “Burada kişisel bir açıklama yapmama izin verilsin. Son zamanlarda birkaç kez bu teorinin hazırlanışındaki payım ima edildi. Onun için bu noktayı aydınlatacak birkaç söz söylemekten kendimi alıkoyamıyorum. Marx ile kırk yıllık işbirliğim sırasında ve ondan önce teorinin hazırlanışında olduğu kadar özellikle geliştirilmesinde de benim belli bir kişisel payım olduğunu yadsıyamam. Ama özellikle iktisat ve tarih alanında yön verici temel düşüncelerin büyük çoğunluğu ve özellikle de bu düşüncelerin kesin ifadelendirilişleri Marx’ın işidir. Benim teoriye katkım olan birkaç özel kol dışında, Marx bensiz de gerçekleştirebilirdi. Ama Marx’ın yaptığını ben yapamazdım.”

Marx’ın ölümünü takiben dünyanın dört bir yanından, çeşitli işçi sınıfı önderlerinden ve sosyalist sıra neferlerinden Londra’ya, Marx’a karşı sevgilerini ve onun kaybından duydukları derin üzüntüyü dile getiren mektuplar aktı durdu. Bunların hepsi de Marx’ın eşsiz düşüncelerinin ölümsüzlüğüne ve hayatını adadığı mücadelenin zaferine olan güvenlerini ifade ediyordu. Kaybın ne denli derin olduğunu en çarpıcı şekilde Engels dile getirdi: “İnsan soyunun boyu bir baş kadar, hem de zamanımızın en büyük başı kadar kısaldı artık.” Taziye mesajı gönderenler arasında Amerika’da yaşayan eski Chartist Hamey de vardı ve Eleanor Marx’a şöyle yazmıştı: “Onun adı ve öğrettikleri insanlar yeryüzünde var oldukça sonsuzluğa kadar yaşayacak. Onun dehası bir güneş gibi bütün halkların üzerine ışık saçacak ve yeryüzünde hiçbir şey bunu engelleyemeyecek.” Ve burjuvazinin yeryüzünden Marx’ın devrimci izini silme çabalarına inat, öyle de oldu. Marx yaşayan fikirleri ve işçi sınıfının devrimci mücadelesi için yaktığı sönmeyen ışığıyla bizimle beraber. Ne mutlu bizlere ki: Bu dünyaya Marx geldi! Ülkenin ve dünyanın, baskıcı rejimlerin karanlığına büründüğü bu tarih kesitinde, gezegenimiz üzerindeki tüm devrimcilerin aydınlığa çıkabilmek için onun yol göstericiliğine ihtiyacı var.