Navigation

Bu Dünyaya Marx Geldi!

Elif Çağlı

4 Mayıs 2018





Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Manifesto yıllara meydan okuyan o denli önemli ve ufuk açıcı bir eserdi ki, Lenin bu tarihsel eserin o güne kadar yazılmış ciltler dolusu kitabın tümüne bedel olduğunu belirtmişti. Lenin’in ifadesiyle, Manifesto’nun ruhu uygar dünyanın bütün örgütlü ve mücadeleci proletaryasına ilham kaynağı olacak ve kılavuzluk edecekti ve öyle de oldu.
2.Bölüm

İlk eserler

Marx Almanya’da yaşadığı gençlik döneminde toplumsal sorunlarla ciddi şekilde ilgilenmeye başlamıştı. Nitekim yazarlığını yaptığı Alman “Rheinische Zeitung” gazetesinde 1842 yılında yayınlanan “Orman Suçluları Kanunu Üzerindeki Gelişmeler” başlıklı makalesi bunun somut bir örneği olmuş ve dikkat çekmişti. Moselle köylülerinin iktisadi sorunlarının kaynağını araştıran bu makale, onun daha gencecik bir insanken seçimini tereddütsüz biçimde toplumsal mücadeleden yana yaptığını ortaya koyuyordu. Onun anlayışı, dönemin bazı aydınlarının sergilediği cinsten sınıflar üstü genel geçer bir ilericilik ve demokratlık değildi. O açıkça yoksulların, siyasal ve toplumsal haklardan yoksun işçi-emekçi kitlelerin çıkarlarını savunmak üzere yola koyulmuştu ve demokrasi anlayışı da daha o günlerden itibaren bu kitlelerin çıkarlarını savunma doğrultusunda biçimlenmeye başlamıştı.

Marx 1843 yılından başlayarak ekonomi politik ve felsefe irdelemelerini derinleştirmeye koyuldu ve burjuva toplumun ona özgü mülkiyet ilişkileriyle açıklanması gereğine yoğunlaştı. 1843 yılında “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi” bağlamında kaleme aldığı elyazmalarının konusu buydu. Bunlar henüz Marx’ın gençlik dönemine ait çalışmalar olsa da, devlet ile sivil toplum arasındaki ilişkilere Hegel’in bile başaramadığı bir doğruluk ve doyuruculukta bilimsel açıklama getirme çabasını yansıtıyorlardı. 1844 yılı Nisan-Ağustos döneminde yürüttüğü çalışmalar boyunca aldığı notlarla doldurduğu yeni defterler ise, onun yıllar içinde olgunlaştıracağı değerlendirmelerinin temelini döşedi. Önemli bir bölümü kaybolmuş olan bu defterler, ölümünden çok sonra düzenlenip (1932 yılında) 1844 Elyazmaları (Ekonomi Politik ve Felsefe) adıyla Marx’ın eserleri arasında yerini alabildi. Marx’ın yoğun felsefe çalışmaları bağlamında kaleme aldığı bu notların içeriği çok zengindi. Üç ayrı elyazmasından oluşan bu önemli çalışma, burjuva iktisadın başlıca değerlendirmelerinin eleştirisinden Hegel’in hukuk felsefesinin eleştirisine dek geniş bir alanı kapsamaktaydı.

Elyazmalarında ütopyacı sosyalizmin çeşitli akımlarını ve küçük-burjuvazinin komünizm anlayışının çarpıklığını eleştirdi Marx. Küçük-burjuva devrimciliği nesnellikten kopuk ve bilimsel temellere oturmayan sözde eşitlikçi görüşlere sahipti ve bu gerçeklik aslında günümüzde de değişmedi. Oysa toplumu komünizme taşıyacak olan nesnel koşullar ancak kapitalizm içinde olgunlaşıyordu ve özel mülkiyeti kaldırmak için sözde eşitliği savunan küçük-burjuva safsatalara değil, gerçek bir komünist eyleme ihtiyaç vardı. Elyazmalarının en önemli yönlerinden biri de, Hegel’in yabancılaşma konusundaki idealist yaklaşımını eleştirmesi ve yabancılaşma olgusunu kapitalizmin nesnel çelişkilerinden hareketle açıklamasıydı. Marx’ın çözümlediği “yabancılaşmış emek” konusu, onun Hegel diyalektiğinden kopuşuydu ve materyalist diyalektiğin inşası yolunda atılmış son derece önemli bir adımdı.

Marx, daha gençlik döneminden başlayarak, gerçeklikten kopuk felsefi sistemlerden duyduğu hoşnutsuzluğu her vesileyle ifade etmişti. Kendisini gerçek hayatta işleyen süreçleri anlamayı ve açıklamayı mümkün kılacak materyalist dünya görüşünü inşa etmeye adamıştı. Nitekim o dönemlerde Marx’ın kaleminden dökülen dizeler bu gerçekliği yansıtır: “Mavi bir göktü seyrettikleri/ Sığınacak ülke arayan Kant ve Fichte’nin/ Oysa ben ne gördümse sokaklarda/ Hep onu anlamak istedim/ Yanılmadan, aldanmadan.” Marx’ın idealist felsefe eleştirilerinin olgunlaşması, onun Hegelci görüşleri yere sermesiyle ürününü verdi. Bu bağlamda en önemli örneklerden biri, idealist Hegel’in devleti yücelttiğinin ortaya konmasıydı. Devletçilikle toplumculuğun asla aynı şey olmadığının altını çizen Marx, böylece günümüzde de çokça çarpıtılan bir konuya açıklık getirmiş oluyordu. Kapitalist toplumda emekçi sınıfların sorunları devlet korumacılığına sığınarak çözümlenemezdi, bu zararlı eğilim burjuva devletin güçlendirilmesinden başka bir şeye hizmet etmiş olmazdı. Savunulması gereken hedef, işçi sınıfının öncülüğünde toplumsal devrimci bir mücadelenin yürütülmesi ve bu sayede toplumsal dönüşümün sağlanmasıydı.

Marx gibi Engels de, işçi sınıfını toplumsal dönüşümü sağlayacak yegâne sınıf olarak gördü. Vardıkları sonuçlar ve taktik planları çakıştığında, Marx ve Engels bundan büyük keyif alıyor ve bu temelde dostluk ve yoldaşlıkları pekişiyordu. Aralarındaki devrimci fikir birliğinden duydukları haz, çeşitli konularda ortak çalışmalar yürütmelerinin zeminini döşedi. Bu düşünce ve inanç birliğinin somut ifadesi ortaklaşa yazılmış ürünler oldu. Onların adını birlikte taşıyan ilk eser olan ve önemli pek çok bölümünü Marx’ın kaleme aldığı Kutsal Aile (Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi) 1845 yılı Şubat sonlarında yayınlandı. Engels kitap eline geçtikten bir süre sonra Marx’a yazdığı mektubunda (17 Mart 1845), bunun benzersiz bir kitap olduğunu ve Marx’ın Yahudi sorunu ve gizemler konusundaki önemli eleştirilerinin çok etki yaratacağını belirtiyordu.

Marx ve Engels Kutsal Aile kitabını, idealist felsefenin çıkmaz sokaklarında dolanan Genç Hegelcilerin sözde eleştirilerini eleştirmek amacıyla kaleme almıştılar. Bruno ve Edgar Bauer kardeşler, 1840’ların Almanyasında ünlenmiş Genç Hegelci yazarlardı. Onlar Hegel’i eleştiren ve “eleştirel eleştiri” diye adlandırılan bir ekol oluşturmuşlardı. Bauer kardeşlerin eleştirisi aslında Hegel’in görüşlerini karikatürize ediyor, onun diyalektiğini solduruyor ve neticede Hegelci felsefeyi yoksullaştırmış oluyordu. Marx ve Engels’in dikkat çektiği üzere, “eleştirel eleştiri” akımı ile kurgusal felsefe doruk noktasına erişmişti. Örneğin Bruno Bauer, Fransız devriminin başarısızlığını gerçek dünyada (nesnel koşulların elverişsizliği ya da devrimcilerin yetersizlikleri, hatalı pratikleri vb.) arayacak yerde, devrime ilişkin fikirlerin başarısızlığına yüklüyordu. Bu değerlendirme tarzı tam anlamıyla gerçekler dünyasından uzaklaşmaktı. Eylemin belirleyici gücünü göz ardı edip, kurgusal felsefenin sırça köşkünde fikirlere her şeye muktedir bir yaratıcı rolü atfetmekti. Oysa fikirler kendi başlarına hiçbir şey gerçekleştiremezlerdi. Fikirleri yaşama geçirmek için, ellerinde gerçek güç bulunan ve pratikte hedefe doğru harekete geçmiş insanlar gerekirdi. Fikirler ancak sınıfın gerçek çıkarlarını temsil ettikleri zaman karşı tarafı yenme gücüne sahip olabilirlerdi; aksi halde her zaman yenilmeye mahkûmdular.

B. Bauer, aslında halktan, kitleden nefret eden biriydi ve o nedenle de halkın özlemlerinin tipik bir yansıması olarak gördüğü sosyalizme karşı düşmanca bir tutum içindeydi. Kendi tutumunu haklı çıkarmak için de, tıpkı günümüz soytarılarının yaptığı gibi, tek tek işçilerin ya da işçi sınıfının verili andaki pasif durumunu kendi inançsızlığına gerekçe gösteriyordu. Buna dayanarak, bu insanlardan, bu kitleden, bu sınıftan bir hayır gelmeyeceğini ispata çalışıyordu. Marx bu budalaca yaklaşımla alay ederek dikkatleri gerçek olana çekti. Şöyle ki, sosyalizm hedefinin doğruluğu ve haklılığı işçilerin verili andaki durumuyla açıklanamazdı. Esas olan, şu ya da bu proleterin ya da hatta tüm proletaryanın o an için hangi bilinç düzeyinde olduğunu ve henüz kurtulamadığı yanılsamaları nedeniyle hangi yanlış siyasetleri benimsediğini bilmek değildi. Asıl olarak, proletaryanın kapitalizm altında nasıl bir sınıf olduğunu ve onun kendi nesnel varoluş koşulları nedeniyle neticede tarihsel olarak neyi yapmak zorunda kalacağını bilmek gerekiyordu.

Kutsal Aile, henüz gençlik dönemlerini sürdürüyor olmalarına karşın Marx ve Engels’in tarihsel materyalizm anlayışını olgunlaştırmaya çalıştıklarını ortaya koydu. Engels’in onda birini yazdığı bu çalışma esasen Marx’ın yapıtı olarak değerlendirildi. Kutsal Aile yalnızca idealist felsefeye darbe indirmekle kalmadı, diyalektik materyalizmin de temellerini attı. Diyalektiğin temel kuralı olan zıtların birliği ve mücadelesi, kapitalist toplum özelinde açıklığa kavuşturuldu. Açık ki, burjuvaziyle proletarya arasındaki uzlaşmaz (antagonist) çelişkide tutucu yan burjuvazi iken, devrimci yan kapitalist toplumu yıkacak olan proletaryaydı.

Kutsal Aile idealist tarih anlayışını yere serdi ve tarihin kendi amaçları peşinde koşan insan faaliyetinden başka bir şey olmadığını ortaya koydu. Marx bu çalışmasında, 1844 Elyazmaları’na oranla materyalist çözümlemelerini daha da geliştirdi ve maddi üretimin insanlık tarihinin temeli olduğunu açıklığa kavuşturdu. Bu eserde, devlet ve sivil toplum arasındaki ilişki ve çeşitli üretim tarzlarını belirleyen altyapı ve üstyapı diyalektiği de ele alındı. Her farklı tarihsel dönem ya da farklı üretim tarzı, belirli bir ekonomik altyapıyla onun üzerinde yükselen siyasal üstyapının bileşkesinden oluşuyordu. Kutsal Aile, dönemin Alman basınında dikkate değer bir ilgi çekmişti. Burjuva basın bu kitabın sosyalist dünya görüşünün bir ifadesi olduğunu yazıyordu.

Kutsal Aile çalışmasından sonra Marx “Feuerbach Üzerine Tezler”in yazımına girişmişti. Engels ise “İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu”nu yazmaya koyulmuştu. 1845 yılı Nisanında Marx’ın kaleme aldığı Feuerbach Üzerine Tezler yayınlandı. Engels’in belirttiği üzere, bu tezler yeni bir dünya anlayışının dâhiyane tohumunun atıldığı bir belgeydi. Marx, gerçekliğin kavranması ve değiştirilmesi için devrimci pratiğin belirleyici bir role sahip olduğunu parlak ifadelerle ortaya koymuştu. Bu bağlamda en çarpıcı örneği oluşturan ünlü 11. Tez, artık gerekli olanın dünyayı yorumlamak değil fakat değiştirmek olduğunu ilan ediyordu. Marx’ın bu temelde derinleşen analizleri, Engels’le birlikte kaleme aldıkları ve “Alman İdeolojisi” adıyla bilinen metinlerde yansımasını bulacaktı. 1845 yılı sonunda ise Engels’in “İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu” adlı hacimli kitabı yayınlandı. Marx bundan büyük bir gurur duyduğunu ve kitabı incelemenin kendisi için bir zevk kaynağı olduğunu belirtecekti.

Alman İdeolojisi

Marx ve Engels, kapitalizmi yıkacak proleter devrimci mücadelenin teorik temellerini atan iki ciltlik Alman İdeolojisi’ni Kasım 1845-Ağustos 1846 arasında Brüksel’de birlikte kaleme aldılar. Bu yapıtın birinci cildi Hegel sonrası felsefi anlayışların eleştirisine yoğunlaşırken, ikinci cilt ise o dönem “hakiki” sosyalizm adıyla anılan siyasi eğilimin eleştirisine ayrılmıştı. Birinci cilt tüm yapıtın belirleyici içeriğini ortaya koymaktaydı ve o nedenle de yapıtın asıl önemli bölümü olarak kabul gördü. Alman İdeolojisi, bilimsel komünizmin temelini oluşturan tarihsel materyalist dünya görüşünü çeşitli yönleriyle açıklığa kavuşturuyordu. Son derece yoğun ve son derece zengin içeriğiyle, geçmişten günümüze Marksizmin en önemli ve eskimeyen belgeleri arasında hak ettiği yeri aldı. Açıklığa kavuşturduğu hususlar Marksizmin kavranması bakımından günümüzde de o denli önem taşıyor ki, Alman İdelojisi’nin en önemli bazı açılımları üzerinde durmak gerekiyor.

Bu önemli eserin önsözünde Marx ve Engels’in şu sözleri yer alıyordu: “İnsanlar, şimdiye kadar, kendileri hakkında, ne oldukları ya da ne olmaları gerektiği hakkında her zaman yanlış fikirlere sahip olmuşlardır. Sahip oldukları ilişkileri, Tanrı hakkındaki, normal insan hakkındaki vb. tasarımlarına uygun olarak düzenlemişlerdir. Kendi beyinlerinin ürünleri, onları yaratan beynin üstüne çıkmıştır. Yaratıcılar, kendi yarattıkları şeyler önünde secdeye varmışlardır.” İşte bu yanılsamalar dünyasını ancak gerçek bir mücadeleyle yıkmak gerekirken, Alman felsefeciler fikirlerin egemenliğine başkaldırmakla yanılsamaları yok edecekleri kuruntusuna kapıldılar. Marx ve Engels, kitabın birinci cildinin amacının, gerçekliğin gölgesine karşı yürütülen bu felsefi savaşın maskaralığını ortaya çıkarmak ve onu bütün saygınlığından yoksun bırakmak olduğunu belirtiyorlardı.

Alman İdeolojisi, idealist felsefenin sözde bilim adına ileri sürdüğü tüm dogmaları yere serdi ve materyalist tarih anlayışının hareket noktalarını ortaya koydu. İnsanların ilk tarihsel işi, bir başka deyişle insanları hayvanlardan ayıran ilk iş “düşünmeleri” değil, kendi geçim araçlarını üretmeleriydi. Bu, bütün insanlık tarihinin temel koşuluydu. İnsanlığın gelişimi de buradan hareketle açıklanabilirdi. Bir kez ilk ihtiyaç karşılandığında, bunun için üretilmiş alet kaçınılmazlıkla insanı yeni ihtiyaçlar noktasına ilerletiyordu. Ve her gün kendi öz yaşamlarını üreten insanlar başka insanlar yaratıyor, kendilerini de yeniden üretiyorlardı. İnsanın bilinci de, idealistlerin iddia ettiği gibi bir kutsal ya da mutlak varlığın yansımasından kaynaklanmıyordu. İnsanların varlığını belirleyen onların bilinci değil, tersine onların bilincini belirleyen onların toplumsal varlığıydı.

Dünden bugüne önemini zerrece yitirmeyen ve Marksist dünya görüşünün özünü mükemmel bir biçimde yansıtan bu eser, insanlık tarihindeki dönüştürücü çatışmaların bilimsel nedenini de açıklığa kavuşturdu. İnsanlık tarihinde büyük altüstlüklerle seyreden değişimlerin kökeninde, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin gelişen üretici güçler lehine aşılması mücadelesi yatıyordu. Materyalist tarih anlayışı, üretim tarzlarının değişmesinin nedenlerini açıklayarak gerçek yaşamın kavranabilmesi bakımından eşsiz bir temel oluşturdu. Üretici güçlerin ulaştığı gelişme düzeyi, en açık biçimde, işbölümünün ulaştığı gelişme derecesinden anlaşılabilirdi. Tarih boyunca üretici güçlerdeki her tarihsel gelişme, işbölümünde de yeni bir gelişmeye yol açmıştı. O nedenle, toplumsal işbölümünün gelişiminin incelenmesi insan toplumunun tarihsel gelişiminin kavranması bakımından büyük bir önem taşımaktaydı.

Önemli noktalardan biri de, insanlar doğruluğuna inanıp uğruna mücadeleye girişseler bile, fikirler ile ancak tarihsel zamanı geldiğinde olgunlaşabilen pratik eylem arasındaki ilişkinin kavranmasına dairdi. Gelecek açısından ne denli önemli olursa olsun, eğer verili tarihsel dönemde bir fikri yaşama geçirecek koşullar olgunlaşmamışsa, o fikrin binlerce kez ifade edilmesi onun yaşama geçirilmesini mümkün kılamazdı. Proleter devrimin gerçekleşebilmesi için de, devrimin nesnel ve öznel koşullarının olgunlaşması ve tarihi o yönde değiştirecek devrimci bir kitlenin oluşması zorunluydu. Bu bağlamda bir diğer önemli nokta ise, gerçek komünistleri sahtelerinden ayırt eden ölçüttü. Gerçek bir komünist parlak sözler söylemeye meraklı bir laf ebesi değildi, pratik materyalistti. Azimli ve yürekli bir sınıf devrimcisi olmaya ant içmiş komünist için temel sorun, mevcut dünyayı örgütlü mücadeleyle devrimci bir şekilde değiştirmeye çalışmaktı. Pratik materyalist (komünist) devrim gevezeliği yapan biri değil, kurulu düzene ve kendindeki geri yanlara hücum ederek pratikte mücadele yürüten sınıf devrimcisiydi.

Alman İdeolojisi, yine günümüze dek uzanan muazzam önemini gözler önüne seren biçimde, komünizme ulaşabilmek için dünya devriminin zafere ulaşmasının zorunlu olduğunu açıklığa kavuşturdu. Marx ve Engels’in açıklamaları, sanki Stalinist çarpıtmalara uzun yıllar öncesinden yöneltilmiş bir meydan okuma gibiydi. Stalinizmin egemenliği altına girmiş Sovyetler Birliği’nde örneklendiği üzere, komünizm öyle egemen bürokrasilerin kendi güçlerini pekiştirmek için dünyaya reklam ettikleri “falanca tarihte geçiyoruz” tarzındaki şarlatanlıklarla yaşama geçirilemezdi. Onun yolu ancak, dünya işçi sınıfının birlikte hareketi, küresel ölçekte egemenliği ve üretici güçlerin evrensel gelişimi sayesinde gerçek kılınabilirdi.

Alman İdeolojisi, materyalist tarih anlayışının önemli noktalarını ortaya koyarken, burjuva demokratik anlayıştan öteye geçemeyen aydınların “bireysel özgürlük” konusunda oluşturdukları hayallerin mesnetsizliğini de kanıtladı. Marx’ın ilerleyen yıllarda daha da açıklığa kavuşturacağı üzere, toplum gerçek ve yüksek düzeyde bir komünal (ortaklaşmacı) yaşama ulaşmadan, her bir bireyin özgürleşmesini, özgür insan olmasını sağlamak mümkün olmayacaktı. İnsan kendi yetilerini arzu ettiği doğrultularda gönlünce geliştirme imkânına, ancak başka insanlarla birlikte yarattığı ortaklaşmacı bir bolluk toplumunda sahip olabilirdi. İnsanlık dünya işçi sınıfının egemenliği sayesinde komünist topluma ulaştığında işbölümünün esiri olmaktan kurtulacak, sınıfsız toplum düzeni herkese dilediğince yetecek bolluk koşullarını yaratabilecek ve böylece çalışmak yaşayabilmek için bir zorunluluk olmaktan çıkacaktı. Herkesin kendi hoşuna giden faaliyet dalında kendini geliştirebileceği komünist toplumda insan özgürleşecekti. İster maddi iş ister düşünce üretimi olsun, zorunlulukların emri altında yürütülen çalışma ve buradan türeyen koşturmacalar, bireyi ezen ve rekabet duygusunun esiri haline getiren üstünlük yarışları sona erecekti. Bu tarihsel koşullar insana, Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi’nde geleceğin keyfini duyumsayarak yazdıkları satırlardaki gibi bir yaşam sunacaktı: “Bu da, benim için, bugün bu işi, yarın başka bir işi yapmak, canımın istediğince, hiçbir zaman avcı, balıkçı ya da eleştirici olmaksızın sabahleyin avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam hayvan yetiştiriciliği yapmak, yemekten sonra eleştiri yapmak olanağını” yaratacaktı.

Alman İdeolojisi, genel olarak devletin ve özelinde de burjuva devletin niteliğini tarihsel-bilimsel açıdan aydınlatıyor ve devlet, hukuk, özel mülkiyet arasındaki ilişkileri ele alıyordu. En önemli hususlardan biri de, devletin ortaya çıkmasının toplumun sınıflara bölünmesinin bir sonucu olduğunun keşfiydi. Devletin sönümlenerek tarih sahnesinden çekilmesi de, muzaffer proleter devrimin kapitalizmi yeryüzünden silmesi sayesinde sınıfların ortadan kalkmasıyla gerçekleşebilecekti. Fakat bu noktaya ulaşılabilmesi için, devrimci işçi sınıfının aslında daha baştan devlet olgusuyla karşıtlık içinde eğitilmesi ve işçi devletinin de “daha baştan sönmeye yazgılı bir yarı-devlet” olarak var edilmesi zorunluydu. Marksizm karşıtlarının ya da sözde komünizm adına Marksizmi çarpıtanların yansıttığının tam tersine, işçi sınıfının devrimci düşüncesi ve eylemi asla devletçi değildi; devleti üstün gören ve devleti baki kılmaya çalışan bir içeriğe sahip olamazdı.

Alman İdeolojisi, proleter devrimin nesnel zeminini ve tarihsel kaçınılmazlığını da gözler önüne serdi. Kapitalist geniş ölçekli üretimin yayılması üretici güçlerin burjuva toplumun bağrında gelişmesini sağlıyor ve buna bağlı olarak gerçekleşen kitlesel proleterleşme, devrimin zeminini döşüyordu. Bu önemli çözümlemelerle komünizm bir ütopya olmaktan çıkartılmış ve komünizm anlayışı bilimsel temeller üzerine oturtulmuştu. Marx ve Engels bu temelden yükselen anlayışlarını şu sözlerle ifade edeceklerdi: “Bize göre komünizm, ne yaratılması gereken bir durum, ne de gerçeğin ona uydurulmak zorunda olacağı bir ülküdür. Biz, bugünkü duruma son verecek gerçek harekete komünizm diyoruz. Bu hareketin koşulları, şu anda var olan öncüllerden doğarlar.” Alman İdeolojisi, komünist topluma ilerleyebilmek için önce proletaryanın devrim yoluyla siyasal iktidarı fethetmesinin zorunluluğuna işaret etti. İşçi sınıfının gerçekleştireceği siyasal ve toplumsal devrim yalnızca egemen sınıfı yıkıp kapitalizmi tasfiye etmek bakımından değil, fakat işçi sınıfının kendisini yüzyılların çirkefinden kurtarıp, yepyeni ve sınıfsız topluma uygun bir hale getirebilmesi bakımından da zorunluydu.

Alman İdeolojisi taşıdığı öneme karşın yazıldığı dönemde ne yazık ki gün ışığına çıkamadı. Hatta yıllar sonra Marx “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı”ya yazdığı önsözde, Alman İdeolojisi’ni oluşturan elyazmalarını kastederek “asıl amacımıza –kendimizi aydınlatmaya– ulaştığımız için farelerin kemirici eleştirisine çok daha istekle terk etmiştik” diyecekti. Marx’ın müstehzi sözlerine karşın, Alman İdeolojisi taşıdığı önem nedeniyle ilerleyen yıllar içinde Marksist külliyatın en önemli yapıtları arasında yerini aldı.

Felsefenin Sefaleti

Marx radikal gazeteler için yazdığı pek çok makalenin yanı sıra, daha sonra kitaba dönüşecek hacimli çalışmalarını da aralıksız sürdürmekteydi. 1846-47 kışında Proudhon’un “Sefaletin Felsefesi” kitabını eleştirmeye koyulmuştu ve çalışmasını bitirdiğinde bunu Felsefenin Sefaleti adıyla baskıya verdi. Proudhon, o dönemde ileri sürdüğü görüşleriyle Fransız sosyalistleri arasında önemli bir yer edinmiş olan bir düşünürdü. Fakat Marx’ın gözler önüne sereceği üzere, onun fikirleri aslında bilimsel temelleri olmayan ve diyalektiğe aykırı bir niteliğe sahipti. Çok kısaca vurgulamak gerekirse, Proudhon kapitalizm altında yaşanan tüm kötülüklerin kaynağının üretim araçlarının özel mülkiyeti olduğunu kavramaya ve kabul etmeye niyetli değildi. Ona göre kapitalist üretim tarzının kötülüğü, emek ürünlerinin “eşit olmayan”, “dürüst olmayan” değişiminden, ticari kâr ve kredi faizinden kaynaklanıyordu. Geçmiş günlerden bugünlere taşınan tipik küçük-burjuva görüşleri temsil eden Proudhon, aslında büyük kapitalistlerin, faizcilerin, bankerlerin rekabetinden bunalan küçük-burjuvanın, zanaatkârların vb. derdine tercümanlık etmiş oluyordu. Bu tür görüşlerin kuşkusuz gerçek bir kapitalizm karşıtlığıyla alâkası yoktu ve böylelerinin muhalefeti, dün de bugün de, “kötülüklerinden arındırılmış bir kapitalizm” masalını terennüm etmekle sınırlı kaldı.

Marx, “Sefaletin Felsefesi” kitabında ortaya konan görüşlerin Hegel, Smith ve Ricardo’dan geriye doğru atılmış bir adım olduğunu belirtti ve Proudhon’un kapitalizmin ekonomik kategorilerini diyalektik bütünselliği içinde kavrayamadığını ortaya koydu. Proudhon bir çelişkinin kötü yanını tasfiye edip iyi yanını muhafaza etmekle sorunların çözülebileceğini iddia ediyor ve böylece diyalektik bütünselliği keyfi biçimde parçalıyordu. Proudhon’u, bu tür görüşler ileri sürerek saçmalayan benzerlerinin teşhiri açısından çarpıcı bir örnek olarak ele almıştı Marx ve o nedenle de eleştiri oklarını ona yöneltmişti.

Proudhon’u eleştirirken kendi felsefi ve ekonomik analizlerini de gözler önüne serdi Marx. Avrupa’da üretim tarzının değişmesiyle birlikte feodalizmden kapitalizme geçildiğini açıklığa kavuşturdu. Üretici güçlerin tarihin motor gücü olduğunu, diyalektik ilişki içinde bulunduğu üretim ilişkilerinden daha önde geldiğini ve bu ilişkileri zamanla nasıl değişmeye zorladığını çözümledi. Felsefenin Sefaleti’nde, Alman İdeolojisi’nde ifadesini bulan tarihsel materyalist anlayışı daha da geliştiren önemli açıklamalar yer almaktaydı: “Toplumsal ilişkiler, üretici güçlere sıkı sıkıya bağlıdırlar. Yeni üretici güçler sağlamak için insanlar kendi üretim biçimlerini değiştirirler; kendi üretim biçimlerini değiştirmek, yaşamlarını kazanma yollarını değiştirmek için de bütün toplumsal ilişkilerini değiştirirler. Yel değirmeni size feodal beyli toplumu verir; buharlı değirmen ise, sınaî kapitalistli toplumu.”

Marx bu eserinde işçi sınıfının nesnel varlığıyla öznel durumu arasındaki ayrıma da dikkat çekti. İşçilerin devrimci potansiyeli onların verili andaki bilinç ve örgütlülük düzeyine bağlı değildi, bu potansiyel kapitalist üretim ilişkilerinden türeyen nesnel bir olguydu. İşçiler kapitalizm altında hiç değişmeyen bu nesnel konumlarına rağmen, ancak bir sınıf olarak kendi varlıklarının bilincine vardıklarında ve örgütlendiklerinde devrimci bir rol oynayabilirlerdi. Gelişmesi boyunca kapitalizm kaçınılmaz olarak kendi mezar kazıcılarını üretiyordu. Çünkü ekonomik koşullar zamanla köylülüğü çözüyor, küçük-burjuvaları proletarya saflarına katıyor ve böylece çeşitli ülkelerin halk yığınlarını işçileştiriyordu. Sermayenin işçiler karşısındaki ortak nesnel varlığı, bu henüz bilinçsiz olan (kendiliğinden) yığın için ortak bir durum, ortak çıkarlar yaratıyordu. Bu yığın bu durumuyla aslında sermaye karşısında bir sınıftı, ama henüz kendisinin bilincine varmış (kendisi için) bir sınıf değildi. Bilinçsiz işçi kitleleri ancak mücadele içinde birleşiyor ve ortak bir sınıf olduklarının idrakine varıyorlardı. Mücadele içindeki işçiler, ekonomik bilinç düzeyinden başlayıp devrimci siyasi bilinç düzeyine yükselmek üzere, değişik derecelerde bilinçli işçiler haline geliyorlardı. Sermayeye karşı kendi sınıf iktidarlarını kurmak amacıyla örgütlü siyasal mücadeleye girişen işçilerin mücadelesi, sınıfın sınıfa karşı yürüttüğü bir savaş demekti.

Yoldaşları Marx’ın kitabını, proleter örgütlenmenin gelişimi açısından büyük bir teorik başarı olarak gördüler. Engels, Fransız sosyalistleriyle yaptığı bir konuşmada “Marx’ın eseri bizim programımızdır” demişti. Marx Felsefenin Sefaleti’nde, iktisatçıların burjuva üretim ilişkilerini, işbölümünü, krediyi, parayı vs. sabit, değişmez, ölümsüz kategoriler diye kabul edip öyle izah ettiklerinin altını çizmişti. Adam Smith, David Ricardo gibi iktisatçılar kapitalist üretim ve kapitalist ilişkilere dair bazı sonuçları açıklamaya çalışmışlar, fakat bu ilişkilerin nasıl meydana geldiğini yani bunları doğuran tarihî hareketi açıklayamamışlardı. Sefaletin felsefesini yapmaya soyunan Proudhon ise hırsı çapından büyük bir yazardı. Aklı sıra büyük iktisatçıların zaaflarını aşmış bir sentez olmak isterken, neticede bileşik bir hata olmaktan öteye geçememişti. Mösyö Proudhon güya üstün bir bilim adamı olarak burjuvazinin ve proletaryanın üzerinde uçmaya çalışmış, ama aslında sermaye ile emek arasında, ekonomi politik ile komünizm arasında bir o yana bir bu yana salınan küçük-burjuvadan başka bir şey olmadığını ele vermişti. Kuşkusuz Proudhon gibi örneklerin nesli tükenmeyecek ve Marx’ın tam yerinden vuran eleştirileri sayesinde günümüz Proudhon’larının da ipliği pazara çıkartılmış olacaktı.

Komünist Birlik

Marx ve Engels için devrimci mücadelenin yolunu aydınlatacak teorik temellerin atılması ve ilkelerin formüle edilmesi kadar, bunların işçi hareketi içinde örgütlü biçimde yayılması da temel bir öncelikti. Engels, Marx ile birlikte Belçika’da kolları sıvadıkları günleri hatırlayarak, “Görüşlerimize bilimsel bir temel sağlamak görevimizdi, ama Avrupa ve ilk elde de Alman proletaryasını inançlarımıza kazanmak bizim için en az bunun kadar önemliydi” diye yazıyordu. O nedenle onlar Brüksel’de geçirdikleri ilk dönem boyunca çeşitli Avrupa ülkelerinden devrimci aydınlar ve öncü işçilerle ilişki kurmak için emek harcadılar ve bu temelde devrimci bir potansiyel ortaya çıktı. Marx ve Engels, bu potansiyelin gerçeğe dönüşmesi için bu devrimciler grubunun ideolojik ve politik eğitimine ağırlık vereceklerdi.

Onlar örgütlü devrimci mücadelenin ulusal ve uluslararası boyutları içeren sentezini ortaya koymuşlardı. Proletarya her ülkede ulusal ölçekte düzen karşıtı örgütlenmesini gerçekleştirirken, bu çabanın diğer ülkelerin işçileriyle enternasyonal mücadele birliği hedefiyle yol alması gerekliydi. Kapitalist düzeni alaşağı edebilmek için, çeşitli ülkelerden proleterlerin devrimci örgütlülüğünün üzerinde yükselecek bir enternasyonal birliğin inşasına ihtiyaç vardı. Marx ve Engels, bu amaç doğrultusunda bir çekirdek örgütlenmeyi gerçekleştirebilmek üzere 1846 yılında Brüksel’de Komünist Haberleşme Komitesini kurdular. O dönemde işçi sınıfının devrimci örgütlenmesi ve programı açısından henüz bir netlik yoktu ve çeşitli uçuk fikirler kafalarda uçuşabiliyordu. Dönemin öncü emekçileri henüz çoğunlukla kalifiye zanaatkârların arasından çıkıyordu.

Bunlardan biri olan Alman terzi Weitling, lumpen proletaryanın en devrimci kesimi oluşturduğunu ve komünist devrimin kendiliğinden bir patlama niteliği taşıdığını savunmaktaydı. Ayrıca işçi sınıfının siyasal mücadeleye katılmasını reddettiği için de, bir proleter partinin kurulması gereğine karşıydı. Bir anlamda dünden bugüne yinelenen hastalıkları somutlar biçimde, Weitling ve onun gibi tutum alanlar, küçük-burjuvanın işçi sınıfı adına dillendirdiği devrimciliğin ne menem bir şey olduğunu ortaya koymuştular. Marx ve Engels gibi sınıf çizgisini savunanlarla, küçük-burjuvazinin ilkesiz ve kaypak devrimciliğini temsil edenlerin aynı örgüt anlayışında buluşabilmesi mümkün değildi. Nitekim Haberleşme Komitesinin 30 Mart 1846 tarihli toplantısında büyük tartışmalar patlak verdi. Devrimci sınıf çizgisinin tutarlı eleştirileri karşısında köşeye sıkışan Weitling saldırıya geçti ve Marx’ları kastederek, devrimci teoriyi savunanların yaşamın gerçeklerinden kopuk, halkın sıkıntılarına yabancı masa başı bilginleri olduğunu söyledi. Bu saçmalıklar karşısında Marx artık kendini tutamamış ve ayağa fırlayarak öfkeyle bağırmıştı: “Cehaletten bugüne kadar kimseye hayır gelmemiştir!”

Marx ve Engels 1847 yılında Brüksel’de Komünist Birlik’in kuruluş hazırlıklarına giriştiler. Parasal sorunlar nedeniyle Marx’ın katılamadığı Birlik kongresi 1847 Haziran başlarında Londra’da toplandı. Kongre’de eski örgütlenme olan Haklılar Birliği’nin adı “Komünist Birlik” olarak değiştirildi. Bu örgüt, yeni tüzüğü, programı, bilimsel komünizme dayanan ideolojik ilkeleri ve enternasyonal mücadele perspektifiyle devrimci işçi hareketinin örgütlenmesinde tarihsel bir öneme sahip olacaktı. Kongre, bir sonraki kongrede kabul edilmek üzere tüzük taslağını belirledi ve programın temeli olarak da Engels’in kaleme aldığı “Komünist İman Yemini Taslağı”nın yerel örgütlerce incelenmesini kararlaştırdı. Tüzük gereği Birlik üyeleri komünizme inanmak, bir komüniste yaraşan bir hayat sürmek, Birlik kararlarını ve örgütün gizliliğini gözetmek ve Komünist Birlik örgütüne düşman olan örgütlerden uzak durmakla yükümlüydüler. Kongre, artık aşılmış olan ve proleter sınıf çizgisini yansıtmayan kimliksiz “Bütün İnsanlar Kardeştir!” sloganının terk edilerek, yerine Marx ve Engels’in biçimlendirdiği “Bütün Ülkelerin İşçileri Birleşin!” sloganının geçirilmesini karar altına aldı. Başarıyla sonuçlanan kongre temelinde, Marx’ın siyaseten güvendiği yakın çalışma arkadaşları ve mücadele yoldaşları Birlik yönetiminde önemli görevlere getirildiler.

Marx ve Engels’in ve onların yoldaşlarının örgütlenme çabalarının üzerinde yükselen Komünist Birlik, işçi sınıfının devrimci mücadelesinde ilk önemli örgütsel örneği sunması bakımından büyük önem taşır. Birlik, sadakatle çalışmak ve gereken gizliliğe riayet etmek üzere namus sözü veren üyelerden oluşan devrimci siyasal bir örgütlülüğü ifade ediyordu. Dönemin siyasal çalkantıları, baskıları ve mücadeleye katılan göçmen işçileri bekleyen kovuşturmalar hesaba katıldığında, Birlik’in gizli bir örgüt olarak kalması gerekiyordu. Fakat Marx, öte yandan örgütlü öncülerin ve mücadelenin işçi kitlesinden kopuk kalmaması için çeşitli çareler arıyordu. Birlik çalışmalarının başını çeken Marx, geniş işçi halkalarını kucaklayabilmek ve açık alan çalışması yürütebilmek amacıyla, konferanslar, şarkı, şiir, müzik, tiyatro, periyodik siyasal eğitimler düzenleyen işçi dernekleri kurdurdu. Örneğin Brüksel’de kurulan işçi derneğine ilk birkaç haftada yüzü aşkın işçi katılmış ve Marx bununla ilgili olarak bir arkadaşına “kamusal etkinlik sonsuz ölçüde canlandırıcı” diye yazmıştı. Derneğe katılan işçi halkalarına önderlik edenler Komünist Birlik üyeleriydi.

Komünist Birlik’in ikinci kongresi de 1847 yılının sonlarına doğru yine Londra’da toplandı. Kongre daha önce taslak olarak hazırlanıp yerel örgütler tarafından tartışılan tüzüğü daha da geliştirilmiş biçimiyle kabul etti. Tüzüğün birinci maddesinde birliğin amacı; burjuvazinin devrilmesi, proletaryanın iktidara gelmesi, sınıf uzlaşmazlıkları üzerine kurulu burjuva toplumun ortadan kaldırılması, sınıfsız ve özel mülkiyetsiz yeni bir toplumun kurulması olarak ifade ediliyordu. Kongre boyunca Marx ve Engels’in bilimsel komünizmin ilkelerini kararlılıkla savundukları ateşli tartışmalar yürümüştü. Marx’ın yoldaşları, onun bir konuşmacı olarak ayırt edici özelliğini oluşturan sağlam mantığına ve dinleyenleri doğru sonuçlara ilerleten akıl yürütme yeteneğine dikkat çekiyorlardı. Aslında kongreye katılanların tümü, Marx’ın kişiliğinden, güçlü zekâsından, bilgisinden, sarsılmaz iradesinden ve tükenmez enerjisinden fazlasıyla etkilenmişlerdi.

Komünist Birlik’in birinci kongresinde program taslağı olarak kabul edilen “Komünist İman Yemini Taslağı” daha sonra yine Engels tarafından revize edilmiş ve “Komünizmin İlkeleri” adlı yeni bir taslak ortaya konmuştu. Fakat bu taslakları yeterli bulmayan Marx ve Engels, ikinci kongrenin verdiği görev üzerine Komünist Manifesto’yu yazmak üzere kolları sıvamışlardı. 1847-1848 tarihlerinde kaleme alınan Manifesto bütün ülkelerin işçilerine, kendilerini ve insanlığı kapitalizmin esaretinden kurtaracak yolu gösteriyordu. Manifesto yıllara meydan okuyan o denli önemli ve ufuk açıcı bir eserdi ki, Lenin bu tarihsel eserin o güne kadar yazılmış ciltler dolusu kitabın tümüne bedel olduğunu belirtmişti. Lenin’in ifadesiyle, Manifesto’nun ruhu uygar dünyanın bütün örgütlü ve mücadeleci proletaryasına ilham kaynağı olacak ve kılavuzluk edecekti ve öyle de oldu.