Navigation

Jones Ana

Bir Özyaşam Öyküsü

Bölüm 9 -­ Batı Wirginia’da Cinayet

Ekim 1902’de taşkömürü grevi bittiğinde, Illinois’li John P. Walker ile birlikte Batı Virginia’nın örgütlenmemiş bölgelerine gittim. New-Kanawha Nehri’nin iki yakası boyunca her yerde, Smithersfield, Long Acre, Canilton ve Boomer’da toplantılar düzenledik ve örgütlenme yaptık.

Bu çalışma kolay ya da güvenli değildi ve çok cesur bir iş arkadaşım olduğu için şanslıydım. Sendikaya katılanlar, bütün bölgede kara listeye alındı. Aileleri sokağa atıldı. İnsanlar vuruldu, dövüldü. Birçok kişi kayboldu ve izleri bulunamadı. Dükkân sahiplerine, sendikalı işçilere ve ailelerine satış yapmamaları emri verildi. Toplantılar geceleyin ormanlarda, terk edilmiş madenlerde, ahırlarda yapıldı.

Mount Hope’ta (Umut Tepesi) bir toplantı yaptık. Toplantı bittikten sonra, Walker ve ben otelimize döndük. Geç vakte kadar sohbet ettik. Kapı çalındı.

“Girin” dedim.

Bir maden işçisi içeri girdi. Zayıftı, uzundu ve çok öksürüyordu.

“Ana” dedi, “on iki kişiyiz ve örgütlenmek istiyoruz.” Walker’a baktım.

“Ana” dedi Walker, ”Ulusal Yönetim Kurulu bize eğitim verin ve harekete geçirin dedi, örgütleyin değil; ona daha sonra sıra gelecekti.”

“Ben bu arkadaşları bu gece örgütleyeceğim” dedim.

“Sanıyorum bu dünyada öyle çok uzun süre maden işçiliği yapamayacağım ve örgütlü bir insan olarak ölmek istiyorum” dedi grup adına konuşan işçi.

Diğer maden işçilerini içeri aldım ve Walker onlara üyelik sözleşmesini verdi.

“Arkadaşlar, on iki kişisiniz. Bu İsa’nın havarilerinin sayısıdır. Umarım sizin on ikinin arasında arkadaşlarına ihanet edecek bir Yehuda çıkmaz. Yaptığınız iş, çocuklarınız ve gelecek içindir. Daha iyi beslenme, daha iyi barınma ve ürettiğiniz zenginlikten adil bir pay alma; vaaz edeceğiniz İncil bu olsun. Bunlardır büyük bir ülkeyi yaratacak şeyler.”

Sözcüleri, korkunç biçimde öksürmeye devam ediyordu. Maden işçilerini eriten vereme yakalanmıştı. Üyelik işlemlerine verecek paraları olmadığından, bununla benim ilgileneceğimi söyledim.

Üç hafta sonra bu gruptaki işçilerden birinden bir mektup aldım. Sözcülerinin öldüğünü, fakat sekiz yüz işçiyi örgütlediklerini yazıyor ve üyelik işlemleri için para yolluyordu.

Caperton Dağı’ndaki kampta, şimdi maden sahiplerinin temsilcisi olan Duncan Kennedy ile karşılaştım. O ve âlicenap karısı, bir hana gitmek amacıyla dağdan inip nehri karanlıkta geçmek için vakit çok geç olduğunda, bize barınak ve yiyecek sağladılar. Bu dağlık alandaki toplantılardan sonra sık sık, gece boyunca nehir kıyısında oturduk. Çoğu zaman, biz kayaların arasına sığınmışken, üzerimizden geçen kurşunların vızıltısını dinleyecektik, siyah giysilerimiz, gecenin karanlığında görünmez hale getiriyordu bizi.

Yedi sendikacı Laurel Creek’e gönderildi. Hepsi, kurşunlanmış, dövülmüş, kasabadan kovulmuş olarak geri döndü.

Sendikacılardan biri kasabanın dışına kadar silahla kovalanmıştı.

“Ne yaptın?” dedim.

“Kaçtım.”

“Hangi yoldan?” dedim.

“Ana” dedi, “oraya gitmemelisin. Yollarda devriye gezen silahlı adamları var.”

“Bu demektir ki, maden işçileri orada tutsaklar ve bana ihtiyaçları var” dedim.

Bir hafta sonra, bir Cumartesi akşamı, sekiz on kadar kürk avcısı gençle birlikte Thayer’a, Laure Creek’ten yaklaşık 10 kilometre uzaklıktaki bir kampa gittim. Pazar sabahı epeyce erken Laurel Creek’e yürüdük. Dağa tırmandım ve böylece kirli barakaların bir araya toplandığı kampı görebildim. Kampın üzerindeki bir kayaya oturdum ve avcı gençlerden, kasabaya inmelerini ve çocuklara dağın yamacına gelmelerini, Jones Ana’nın saat 2’de konuşma yapacağını ve şirket müdürüne de, gelmesi için Jones Ana’nın onu dostça davet ettiğini söylemelerini istedim.

Daha sonra iki genci, küçük bir derenin karşı kıyısındaki tahta bir kulübeye, bir fincan çay almaya yolladım. Bir adam dışarı çıktı ve gelmemi işaret etti. Gittim ve kapıdan içeri girdim, gözlerim hasır bir yatağa uzanmış olan güzel bir genç kıza takıldı. Kız, bir insanda gördüğüm en yumuşak gözlerle bana baktı. Zeminin çatlaklarından içeriye rüzgâr giriyor ve yatağın örtüsünü hafifçe kaldırıyordu.

“Kızının derdi ne?” dedim babaya.

“Verem” dedi. “Madende yeterince kazanamıyordum ve kız yatakhanede çalışmaya gitti. Onu öyle ağır şartlarda çalıştırdılar ki hasta oldu.”

Bir şöminenin çevresinde, pejmürde ve bakımsız görünüşlü, kir içinde bir grup çocuk oturmuştu. Adam bize çay ve ekmek verdi.

Öğleden sonra dağda büyük bir kalabalık toplandı. Müdür, yalakalarından birini, siyah bir işçiyi yollamıştı. Maden işçileri, bana onun kim olduğunu ve oraya bir casus olarak yollandığını söylediklerinde, ona “Buraya bak delikanlı, bilmiyor musun ki, seni kölelikten kurtaran ölümsüz Lincoln bir beyazdı? Bugün sanayi köleliğinden kurtulmak için mücadele eden beyaz kardeşlerine niçin ihanet ediyorsun?” dedim.

“Ana” dedi, “sırra kadem basamam, fakat bugün pek işitmiyorum ve görmüyorum.”

O öğleden sonra, dağın yamacında, güçlü bir sendika örgütledik.

Ertesi gün, bana yiyecek veren adam, ismi Mike Harrington’dı, madene çalışmaya gitti, fakat büroya gidip parasını alması söylendi. Müdür, kışkırtıcıları evinde ağırlayan hiç kimsenin madenlerde çalışamayacağını söylemişti.

Mike ona, “Ben onu ağırlamadım. Çay ve ekmeğin parasını ödedi” dedi.

“Fark etmez” dedi müdür, “Jones Ana’yı evine aldın ya, bu yeter.”

Mike eve gidip kapıyı açtığında, hasta kızı, “Baba, işini kaybettin,” dedi ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bu bir öksürük nöbetine yol açtı ve kız cansız halde yastığa düştü.

O öğleden sonra Mike, şirkete ait olan evini boşaltma emri aldı. Kızı gömdüler ve eski bir ahıra taşındılar.

Mike daha sonra, Birleşik Maden İşçileri sendikasının bir örgütçüsü oldu ve tanıdığım en inançlı işçilerden biri haline geldi.

1903 Şubatında, işçilerin grevde olduğu Stanford Dağı’na gittim. Mahkeme, işçilerin madene yaklaşmalarını yasaklayan bir emir çıkarmıştı. Bir grup işçi, madenlerden çok uzak ve halka açık bir yol boyunca yürüdü. Ertesi sabah, kendi inşa etmiş oldukları ve kendilerine ait bir salonda toplantı yaptılar. Bir federal polis şefi yardımcısı, mahkeme emrini çiğnedikleri gerekçesiyle, otuz kişi hakkında çıkarılmış olan tutuklama emriyle toplantıya geldi.

Adamlar, “Biz hiçbir yasayı çiğnemedik. Fabrikaların yakınına gitmedik ve siz de biliyorsunuz ki halka açık yoldaydık” dediler.

“Olsun” dedi polis şefi yardımcısı, “sizi her halükârda tutuklayacağız.”

Yasayı çiğnemediklerinde ısrar ederek, tutuklanmaya direndiler. Polise kasabayı terk etmesi için, yirmi beş dakika süre verdiler. Polisin şirket doktoru olan kardeşini çağırdılar ve onu alıp götürmesini söylediler.

O akşam, işçilerle bir toplantı yapmaya gittim. Ne olduğunu anlattılar.

“Çocuklar” dedim, “onun dediğini yapsaydınız daha iyi olurmuş, özellikle hakikat sizin yanınızdayken, madenlerin yakınına gitmemişken.”

Toplantıdan sonra, yakındaki bir kampa, küçük bir otelin ve tren istasyonunun olduğu Montgomery’e gittim. Ayrılmadan önce, benimle kasabanın çıkışına kadar gelen çocuklar, “Ana, çabuk döneceksin değil mi?” diye sordular.

Bunun ne kadar çabuk olacağını tahmin bile edemezdim.

Ertesi sabah ilk treni yakalamak için istasyona gittim. Görevli bana, “Dün gece Stanford Dağı’nda başlarına neler geldiğini duydun mu?” dedi.

“Yanılıyor olmalısın” diye yanıt verdim, “çünkü daha dün akşam oradan geldim.”

“Olabilir” dedi, “ama gene de başlarına bir şeyler gelmiş.”

“Yaralanan var mı?”

“Evet; demiryolu mesajlarını alıyordum ve tüm ayrıntıları öğrenemedim. Vurulanlar var.”

“Biletimi geri al, o çocukların yanında olmalıyım ”dedim.

Stanford Dağı’nın yamacında yükselen kestirme bir patikadan yola koyuldum. Kampa yaklaştığımda, o perişan barakalar bana, sanki korkudan birbirlerine daha da sokulmuşlar gibi geldi. Her şey ölüm sessizliğindeydi. Maden işçilerinin evlerine daha da yaklaştığımda, birinin hıçkırarak ağladığını duydum. Sonra bir maden işçisinin barakasına destek olan direkler arasında, çamurun kandan kızıla boyandığını gördüm. Kapıyı iterek açtım. Kandan ıslanmış yatağın üzerinde bir maden işçisi yatıyordu. Uyurken, beyninden vurulmuştu. Barakası kurşunlarla delik deşik edilmişti.

Başka beş barakada daha ölüler yatıyordu. Barakalardan birinde, küçük bir erkek çocukla anası, babalarının cesedi başında hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Küçük çocuk beni görünce, “Jones Ana, babamı geri getir. Onu öpmek istiyorum” dedi.

Sorgu hâkimi geldi. Bu altı adamın, yataklarında uyurken öldürüldükleri; kömür şirketinin tetikçileri tarafından vuruldukları kararına vardı.

Hâkim gitti. Adamlar dağın yamacına gömüldüler. Ve onların canlarını alanların cezalandırılması için hiçbir şey yapılmadı.