Navigation

Jones Ana

Bir Özyaşam Öyküsü

Bölüm 5 - Arnot’da Zafer

1889’dan önce, Pensilvanya’nın kömür havzaları örgütsüzdü. Göçmenler ülkeye akın etmişlerdi ve ucuza çalışıyorlardı. Kömür şirketlerinin Avrupa’dan ayarttığı göçmen işçilerin sayısı, ücretleri karın tokluğu düzeyinde tutmaya daima yetecek kadar fazlaydı. Yeraltında çalışma süreleri son derece uzundu. Günde 12, 13, hatta 14 saat çalışma alışılmadık bir durum değildi. Madencilerin yaşamını ya da organlarını koruyan hiçbir yasa yoktu. Şirket barakalarındaki aileler, domuzlardan beter şartlarda yaşıyorlardı. Yüzlerce çocuk, ailelerinin cehaleti ve yoksulluğu nedeniyle ölüyordu. Birçok defa, madencilerin bebeklerinin toprağa verilmesine yardım etmek zorunda kaldım, anneler, yavruları öldüğünde duydukları rahatlamayı nadiren saklayabiliyorlardı. Başka bir bebek, erkek ve kız kardeşlerinin zaten yapmakta oldukları gibi, erkekse kırma makinelerinde, kızsa ipek fabrikalarında çalışmaya alınyazılı olarak zaten sırada bekliyordu.

Birleşik Maden İşçileri sendikası, bu havzaları örgütleme ve insanlar için insanca şartlar uğruna mücadele etme kararı almıştı. Sendika örgütçüleri işe koşuldu. Madenlerdeki işçilerin cesareti yeteri kadar arttığında, grev çağrısı yapıldı.

Pennsylvania Arnot’da, dört beş aydır sürmekte olan bir grev vardı. İşçiler yılmaya başlamıştı. Kömür şirketi, işe geri dönmelerini sağlayacak bir belgeyi imzalatmak için madencilerin evlerine doktorları, öğretmenleri, rahipleri ve eşlerini yolluyordu.

Sendikanın bölge başkanı Wilson ve örgütçü Tom Haggerty umutsuzluğa kapılmıştı. Pazartesi işbaşı yapmaktan yana olan imzalar ezici bir çoğunluğa sahipti.

Haggerty beni çağırmalarını önerdi. Cumartesi sabahı, örgütlenme çalışması yapmakta olduğum Barnesboro’ya telefon ettiler, hemen gelmem gerektiğini, aksi halde grevi kaybedeceklerini söylediler.

“Aman Ana” dedi Haggerty, “çabuk gel ve bize yardım et! Çocuklar çok yılmış durumdalar! Pazartesi işe geri dönecekler.”

O gece bir toplantımın olduğunu, fakat Pazar sabahı erkenden yola çıkacağımı söyledim.

Gün doğarken yola çıktım. Arnot’daki sendika sekreteri genç William Bouncer, Arnot’a en yakın tren istasyonu olan Roaring Branch’te beni bir at arabasıyla karşıladı. Taşlı dağ yollarında 25 kilometre kadar gittik. Sert bir soğuk vardı. Arnot’a öğlen vardık ve beni kasabadaki tek otele, kömür şirketinin oteline yerleştirdiler. İtiraz ettim, fakat Bouncer, “Ana, bu odayı senin için ayırttık, eğer tutmazsak bize bir daha asla başka oda kiralamazlar” dedi.

Pazar öğleden sonra bir toplantı düzenledim. Daha sonra yaptıklarımız kadar kalabalık bir toplantı değildi, ama toplantıya katılan zavallı insanları canlandırmayı başardım.

“Söz vermelisiniz” dedim. “Ayağa kalkın, grev zafere ulaşıncaya kadar kardeşlerinize ve sendikaya bağlı kalacağınıza söz verin!”

Erkekler kem küm etti, ama kadınlar kucaklarında bebekleriyle ayağa kalktılar ve sabah kimsenin işe gitmemesini sağlayacaklarına söz verdiler.

“Toplantıya yarın sabah saat 10’a kadar ara verilmiştir” dedim. “Herkes gelsin ve görsün, efendilerine geri dönmeyi düşünen köleler, sizinle birlikte olacaktır.”

Oteldeki odama döndüm. Akşam yemeğine aşağıya çağrılmamıştım, fakat madenlerin genel müdürü ve diğer konuklar kiliseye gittikten sonra, oda hizmetçisi kadın gizlice odama geldi ve aşağı inip bir fincan çay içmemi rica etti.

O gece saat 11’de, oda görevlisi, odamın kapısını bir kez daha tıklattı ve odamı boşaltmak zorunda olduğumu ifade etti; ona, bu odanın bir öğretmene ait olduğu söylenmişti. Paltomu giymeme yardım ederken, “Bu utanç verici bir şey Ana” dedi fısıldayarak.

Küçük Bouncer’ı, aşağıda, otelin lobisinde nöbet tutarak otururken buldum. Beni dağa, bir madencinin evine götürdü. Soğuk bir rüzgâr neredeyse kafamdan beremi uçuracaktı. Madencinin barakasına vardığımızda kapıyı çaldım.

Bir erkek sesi haykırdı, “Kim o!”

“Jones Ana” dedim.

Küçücük pencerede bir ışık göründü. Kapı açıldı.

“Demek seni çıkarttılar, Ana!”

“Öyle yaptılar.”

“Mary’ye bunu yapabileceklerini söylemiştim” dedi madenci. Gaz lambasını başparmağı ve küçük parmağıyla tuttu ve diğer parmaklarının olmadığını görebildim. Yüzü gençti, fakat vücudu çökmüştü.

Evdeki tek yatakta, karısıyla birlikte yatmam için ısrar etti. Kendisi, kafasını kollarına yaslayarak mutfak masasında uyudu. Karısı, çocukların sessiz durmasını sağlamak için sabah erkenden kalktı, çok yorgun olduğum için bu sayede biraz daha uyuyabildim.

Saat 8’de ağlayarak odama girdi.

“Ana, uyanık mısın?”

“Evet, uyanığım.”

“Kalkmalısın. Şerif, seni koruduğumuz için bizi evden çıkartmak üzere burada. Bu ev Şirkete ait.”

Aile, nesi var nesi yoksa topladı, zaten fazla bir şeyleri de yoktu, kutsal resimleri indirdi ve her şeyi bir at arabasına yükleyip tüm komşularıyla birlikte toplantıya gitti. Ev eşyaları, kutsal resimler, çocuklar ve sokaklar boyunca arabanın yanında yürüyen anne, baba ve benimle, arabanın görünüşü, işlerin yoluna girmesini sağlamıştı. Bu manzara, işçileri o kadar öfkelendirmişti ki, sabah madenlere dönmemeye karar verdiler. Bunun yerine, sabah toplantıya geldiler ve zafer kazanıncaya kadar grevi bırakmama kararı aldılar.

O zaman şirket, grev kırıcılar getirmeye kalkıştı. Erkeklere, bir değişiklik olarak, çocuklarla birlikte evde kalmalarını ve grev kırıcılarla ilgilenme işine kadınların bakmasına izin vermelerini söyledim. Bir temizlikçi kadınlar ordusu örgütledim. Belirlenmiş olan bir günde, paspaslarını ve çalı süpürgelerini getireceklerdi ve “ordu”, madenlerdeki grev kırıcılara saldıracaktı. Genel müdür, şerif ve şirketin kiralık adamları planımızı duydular ve hazırlandılar. O gün geldi ve kadınlar paspasları, süpürgeleri ve kovalarıyla geldiler.

Beni tutuklayacaklarını ve bunun da orduyu darmadağın edeceğini bildiğim için, kendim Drip Mouth’a kadar gitmemeye karar verdim. Çok etkileyici bir görünüşü olan İrlandalı bir kadını lider olarak seçtim. Kırmızı bir iç eteği bulmuş ve onu pamuklu, ince bir geceliğin üzerine geçirmişti. Çoraplarının biri siyah biri beyazdı. Dağınık kızıl saçlarına, kırmızı, püsküllü, küçük bir eşarp bağlamıştı. Yüzü kızarmıştı, gözleri kızgındı. Ona baktım ve bir patırtı koparabileceğini hissettim.

“Orduyu Drip Mouth’a götüreceksin. Teneke bulaşık leğenini ve tokmağını yanına al, grev kırıcılar ve katırlar geldiğinde tokmağı leğene vurmaya ve bağırmaya başla. Sonra hepiniz tokmaklarınızı vurun, bağırın, paspaslarınız ve süpürgelerinizle grev kırıcıları kovalamaya hazır olun. Hiç kimseden korkmayın” dedim.

Kadınları, bağırıp çağırarak dağın eteğine kadar götürdü ve katırlar, grev kırıcılar ve kömürlerle birlikte geldiğinde, leğenine vurmaya ve bağırmaya başladı, ve bütün ordu ona katıldı. Şerif, kadının omzuna dokundu.

“Sayın bayan” dedi, “katırları düşünün. Onları ürkütmeyin.”

Kadın, eski teneke leğenle Şerif’e vurarak haykırdı: “Senin de katırların da canı cehenneme!”

Şerif yere yıkıldı ve dereye yuvarlandı. O zaman katırlar, grev kırıcılığa isyan etmeye başladılar. Grev kırıcılarını sırtlarından attılar, teptiler ve ahırın yolunu tuttular. Paspasları, kovaları ve süpürgeleriyle bir kadınlar ordusu tarafından kovalanan grev kırıcılar, bayır aşağı koşmaya başladılar.

Yakındaki bir barakada, evcil bir papağan, Şerif’e bağırıyordu: “Gördün gününü değil mi! Gördün gününü!”

Kalabalığın içinde çok iri bir doktor vardı, bir şirket finosu. Elinde küçük bir çanta vardı ve bana, küstahça, “Bayan Jones, elimde sizin için bir emir var” dedi.

“Tamam” dedim. “Ben gelinceye kadar ilaç çantanızda saklayın. Şimdi bir toplantı yapacağım.”

O günden sonra, kadınlar, şirketin grev kırıcı getirmesini engellemek için madenleri sürekli gözlediler. Her gün, bir ellerinde süpürge ya da paspasları ve diğer kollarında küçük battaniyelere sarılmış bebekleriyle madenlere gittiler ve kimsenin girmemesine dikkat ettiler. Ve bütün gece boyunca da nöbet tuttular. Onlar destansı kadınlardı. Gelecek uzun yıllar boyunca, büyük bir ülkenin ilerlemesi uğruna mücadele ettikleri için, ulusumuz onları derin bir saygıyla anacaktır.

Bütün kırsal çevrede toplantılar yaptım. Şirket, madencilere yardım etmemelerini sağlamak için çiftçilere para dağıtıyordu. Eski bir at arabası, sendikalı bir katır, hani şu grev yapanlardan, ve sürücü olarak da, madencilerden birinin küçücük oğluyla dolaştım. Çiftçiler arasında toplantılar yaptım ve onları madencilerin tarafına çektim.

Eve gece yarısı ya da saat sabahın biriyken döndüğüm bazı günler, küçük oğlan kolumda uyurdu ve katırı ben sürerdim. Kimi zaman hava sıfırın birkaç derece altında olurdu. Rüzgâr dağdan ıslık çalarak iner, kar ve karla karışık yağmuru yüzümüze çarpardı. Çoğu zaman ellerim ve ayaklarım hissizleşirdi. Sadece kuru ekmek ve kahve ile yaşıyorduk. İçinde hiç ateş yanmayan bir odada uyuyordum ve sabah uyandığımda, sık sık, yatağın dış örtülerinin karla kaplandığını görüyordum.

Arnot yakınlarında Sweedy Town denen bir yer vardı ve şirketin adamları, grevi kırmak için İsveçlileri getirmek üzere buraya gitmişlerdi. Şirketin çabalarını çiftçilerle bir toplantı esnasında işittim. Genç çiftçileri, atlarına binip Sweedy Town’a gitmeye ve hiçbir İsveçlinin kasabadan çıkmamasını temin etmeye ikna ettim.

Kement yapmak için çamaşır ipleri aldılar ve Arnot yönüne giden bütün İsveçliler hemen geri döndürüldü.

Korkunç güçlüklerle geçen aylardan sonra, grev neredeyse kazanılmıştı. Madenler çalışmıyordu. İşçilerin ruh hali mükemmeldi. Eyaletin batısına gitmiş olan sendika başkanı Wilson, evine döndü. Onun evinde kalıyordum. Aile yatmaya gitti. Geç vakte kadar oturmuş, sorunlar üzerine konuşuyorduk ki, kapı çalındı. Çok çekingen bir çalıştı.

“Girin” dedi Wilson.

Üç adam girdi. Tedirginlikle bana baktılar ve Wilson, yandaki bir odaya geçmemi rica etti. Grev hakkında konuştular ve başkan Wilson’ın dikkatini, küçük evi üzerinde, kömür şirketinin sahibi olduğu banka tarafından konmuş bir ipotek olduğu gerçeğine çektiler ve “Eğer hemen çekilir ve grevi sönmeye terk edersen, evin üzerindeki ipoteği kaldıracağız ve sana nakit 25 bin dolar vereceğiz” dediler.

Onun yanıtını asla unutmayacağım:

“Baylar, ailemi ziyarete gelirseniz sizi tüm konukseverliğimizle ağırlarız. Fakat beni, insanlığıma ve bana güvenen kardeşlerime ihanet etmem için dolarlarla ayartmaya geldiyseniz, burayı terk etmenizi ve bir daha asla gelmemenizi istiyorum.”

Grev birkaç hafta daha sürdü. Bu arada grevciler evlerinden atıldıklarında, başkan Wilson ambarını temizledi ve evlerinden atılan madencilere onlar ev buluncaya kadar baktı. Tavuklarını ve domuzlarını birer birer kesti. Sahip olduğu her şeyi paylaştı. Kuru ekmek yedi ve hindiba suyu içti. Örgütün tabanının tattığı bütün acıları o da tattı. Şimdi böyle liderlerden yoksunuz.

Şubatın sonunda, şirket tüm taleplerin kabul edildiğini bildiren bir ilân astı. Kadınlar, “Toplantılarımız için salonu kullanabilecek miyiz?” dediler.

“Hayır, bunu sormadık.”

“Öyleyse grev yeniden başlar” dedi kadınlar.

Salonu aldılar ve Cincinnati’deki kongreden dönen başkan Wilson, sevinç ve minnettarlık duygularıyla ağladı.

Ülkenin orta bölgelerine doğru yola çıkacaktım ve ben ayrılmadan önce sendika Bloomsburg’da bir zafer mitingi düzenledi. Kadınlar, kudurmuş bir kar fırtınası altında, çocukları eteklerine yapışmış sürüklenirken ve bebekleri şallarının altında, kilometrelerce yol geldiler. Madencilerin çoğu kilometrelerce yürüdü. Tam anlamıyla neşe dolu bir gece ve muhteşem bir kutlamaydı. Hepsine iyi geceler diledim. Küçük bir oğlan bağırdı, “Bizi bırakma Ana, bırakma bizi!” O küçük şirin çocuklar ellerimi öptü. Bütün geceyi Bloomsburg’da eğlenerek geçirdik. Erkekler, istasyonun manevra hattında duran birkaç yük vagonunu açtılar ve kendilerini kutularca birayla rahatlattılar. Yaşlılar ve gençler uzun gece boyunca sohbet etti, şarkı söyledi ve, şirketin de hakkını verelim, kimseye karışılmadı.

Gangsterlerin, ordunun, hapishanelerin, polis coplarının yaygın bir biçimde kullanılmasından önceki günlerdi bunlar. Kan dökülmemişti. Ayaklanmalar yoktu. Ve zafer, süpürgeli ve paspaslı kadınlar ordusu sayesinde kazanılmıştı.

Bir yıl sonra, zaferin yıldönümünü kutladılar. Bana, altın bir kol saati hediye etmek istediler, fakat kabul etmedim, çünkü bunun küçük çocukların ekmek parası olduğunu biliyordum. O zamandan beri Arnot’a gitmedim, fakat ülkenin her yerine yaptığım yolculuklarda, o grevi kahramanca başaran insanlara sık sık rastlıyorum.