Navigation

Jones Ana

Bir Özyaşam Öyküsü

Bölüm 10 - Fabrika Çocuklarının Yürüyüşü

1903 baharında, 75 bin tekstil işçisinin grevde olduğu Pennsylvania Kensington’a gittim. Bu sayının en az 10 binini küçük çocuklar oluşturuyordu. İşçiler, daha yüksek ücret ve daha kısa işgünü için grevdeydiler. Her gün sendika merkezine küçük çocuklar gelirdi, kimisinin elleri kopuk, kimisinin başparmağı yok, kimisi de eklem yerinden kopmuş parmaklarıyla. Kambur, omuzları öne bükük ve çok zayıftılar. Çoğu 10 yaşından büyük değildi, oysa eyalet kanunları, çocukların 12 yaşından önce çalışmasını yasaklıyordu.

Yasa pek uygulanmıyor ve anneler, çocuklarının yaşı hususunda yalan yemin ediyorlardı. Kensington’da tek bir mahallede, hepsi 12 yaşın altındaki 22 çocuğun anneleri olan 14 kadın, bu durumu, ya aç kalacaksın ya da yalancı şahitlik yapacaksın diye açıklamışlardı. Bu çocukların babaları, maden ocaklarında ölmüş ya da sakat kalmıştı.

Gazetecilere, Pennsylvania’daki çocuk işçilere dair gerçekleri niçin yazmadıklarını sordum. Yapamadıklarını, çünkü fabrika sahiplerinin gazetelerin hissedarı olduğunu söylediler.

“Tamam” dedim, “ben de bu çocukların hissesine sahibim ve küçük bir teşhir kampanyası düzenleyeceğim.”

Bir sabah, bir grup erkek ve kız çocuğuyla Bağımsızlık Parkı’nda toplandık ve oradan, miting yapacağımız adliyeye kadar, ellerimizde dövizlerle bir gösteri yürüyüşü düzenledik. Belediye binasının önündeki meydanda büyük bir kalabalık toplanmıştı. Parmakları kopmuş, elleri ezilmiş, sakatlanmış çocukları bir platforma çıkardım. Onların kesilip sakat kalmış ellerini kaldırdım, toplanmış olan kalabalığa gösterdim ve Philadelphia’nın köşklerinin, bu çocukların kırılmış kemikleri, titreyen yürekleri ve eğik başları üzerine inşa edildiğini söyledim. Onların kısacık yaşamlarının, başkalarını zengin etmek için harcandığını dile getirdim. Eyalet yöneticilerinin de şehir yöneticilerinin de bu haksızlıklara hiç ilgi göstermediklerini belirttim. Onların bu çocukların ulusun gelecekteki yurttaşları olduğunu umursamadıklarını söyledim.

Belediye yetkilileri açık pencerelerden bakıyorlardı. Fabrikaların küçücük işçilerini kucakladım, kalabalığın başları üzerine kaldırıp sıska kollarını, bacaklarını ve çökmüş göğüslerini gösterdim. Çocuklar öyle hafiftiler ki.

Milyoner fabrikatörleri, işledikleri bu ahlâksız cürüme bir son vermeye çağırdım ve karşıdaki pencerelerden bakan yetkililere haykırdım: “Bir gün işçiler belediyenizi ele geçirecek ve bunu yaptığımızda, hiçbir çocuk kâr sunaklarında kurban edilmeyecek.”

Aceleyle pencereyi kapattılar, tıpkı gözlerini ve yüreklerini kapatmış oldukları gibi.

Muhabirler, benim “Philadelphia’nın köşklerinin çocukların kırılmış kemiklerinin ve titreyen yüreklerinin üzerine inşa edildiği” sözümü yazılarına aldılar. Philadelphia ve New York gazeteleri bu sorun üzerinden bir ağız kavgasına giriştiler. Üniversiteler sorunu tartışmaya başladı. Rahipler konuşmaya… İstediğim de buydu. Halkın dikkatini çocuk işçiler sorununa çekmek.

Bir müddet sonra sorun yatıştı ve halkın yeniden harekete geçirilmesi gerektiğine karar verdim. Yüz yıl önce zorbalığa karşı özgürlük için çınlamış olan Özgürlük Çanı ülkede dolaştırılıyor ve onu görmek için her yerde büyük kalabalıklar toplanıyordu. Bu bana bir fikir verdi. Bu küçük çocuklar, çocukların sahip olmaları gereken özgürlüklerin bir bölümü için grev yapıyorlardı ve o an çocuklarla bir tura çıkmaya karar verdim.

Onları sağ sâlim geri getireceğime söz vererek, bazı ana babalara, küçük oğullarını ve kızlarını bir hafta ya da on günlüğüne bana verip veremeyeceklerini sordum. İzin verdiler. “Ordu”muzun mareşali Sweeny adında biriydi. Birkaç erkek ve kadın, çocuklara yardımcı olmak için benimle birlikte geldi. Çocuklar grevdeydiler ve bunun onlar için de küçük bir hava değişikliği olacağını düşündüm.

Çocuklar, içinde bıçak, çatal, metal bir fincan ve tabak olan sırt çantaları taşıyordu. Yanımıza, içinde yemek pişirmek için bir çamaşır kazanı aldık. Küçük arkadaşlarımızdan birinin davulu, diğerinin flütü vardı. Bandomuz buydu. “Daha çok okul, daha az hastane istiyoruz”, “Oynamak için zaman istiyoruz”, “Zenginlik burada. Bizimki nerede?” yazılı pankartlar taşıyorduk.

Büyük bir kitle mitingi yaptığımız Philadelphia’dan yola çıktık. Kongre’yi çocukların sömürülmesini önleyecek bir yasa çıkarmaya zorlamasını istemek için, Başkan Roosevelt’i çocuklarla birlikte ziyaret etmeye karar verdim. Başkan Roosevet’in bu fabrika çocuklarını görmeyi kabul edebileceğini ve onları, yazı Oyster Koyu’nda deniz kenarında geçiren kendi çocuklarıyla kıyaslayabileceğini sanmıştım. Bu çocukların babalarının çoğunun çalıştığı madenlerin sahibi olan Morgan’ı, Wall Street’te, nezaket icabı ziyaret edebileceğimizi de ummuştum.

Çocuklar, bol bol yemek yedikleri ve her gün derelerde ya da ırmaklarda yıkandıkları için çok mutluydular. Grev sona erdiğinde ve yeniden fabrikalara döndüklerinde, böyle bir tatili bir daha asla yaşayamayacaklarını düşündüm. Yürüyüş yolumuz boyunca, çiftçiler, bizi karşılamak için meyve ve sebze yüklü kamyonlarla yollara çıktılar. Kadınları, çocuklara elbiseler ve para getiriyorlardı. Şehirlerarası trenlerin sürücüleri, trenlerini durduruyor ve bizi bedava taşıyorlardı.

Mareşal Sweeny ve ben kasabaya gidecek ve çocuklara yatacak yer ve güvenli toplantı salonları ayarlayacaktık. Biz yürüdükçe, korkunç sıcak da artıyordu. Hiç yağmur yağmıyordu ve yollar tozla kaplıydı. Ara sıra çocuklardan bazılarını evlerine geri yolluyorduk. Bunlar bu yürüyüşe dayanamayacak kadar zayıftılar.

Bir şehirlerarası arabanın biletçisi, arabayı durdurup polisin şehre giremeyeceğimizi bildirmek için gelmekte olduğunu söylediğinde, New Jersey eyaletinin başkenti olan New Trenton’ın hemen dışındaydık ve çamaşır kazanında yemeğimizi pişiriyorduk. Şehirde fabrikalar vardı ve fabrika sahipleri gelişimizden hoşlanmamışlardı.

“İyi” dedim, “polisler öğle yemeğine tam zamanında gelmiş olacak.” Gerçekten de polisler geldiler ve onları bizimle yemeğe davet ettik. Teneke tabak ve fincanlarıyla, çamaşır kazanının etrafındaki küçük çocuk topluluğuna baktılar. Sadece gülümsediler ve çocuklarla sevecenlikle konuştular; şehre girişe dair hiçbir şey söylemediler.

Gittik, toplantımızı yaptık. O gece çocukları misafir edenler ve sabah, kâğıt peçetelere sarılmış güzel öğle yemekleriyle birlikte geri gönderenler, bu polislerin karılarıydı.

Her yerde, çocukları çalıştırmanın korkunçluğunu bizzat çocuklarla gösterdiğimiz toplantılar yaptık. Bir şehirde, belediye başkanı, yeterli polis koruması sağlayamayacağı için toplantı yapamayacağımızı söyledi. “Beyefendi, bu çocuklar bugüne kadar korumanın hiçbir türünü görmediler ve bunsuz yaşamaya alışıklar“ dedim. Toplantımıza izin verdi. Bir gece, New Jersey’in Princeton şehrinde, Grover Cleveland’ın geniş malikâne arazisi içindeki büyük serin bir ambarda uyuduk. Sıcaklık aşırı artmıştı. Küçüklerimiz yeterince dayanıklı olmadığından, saflarımızda acı çeken çoktu. Şehrin önde gelen otelinin sahibi beni çağırdı ve “Ana” dedi, ”sen ve ordun için ne istiyorsan emret, para gerekmez.”

Princeton belediye başkanını ziyaret ettim ve üniversite kampüsünün önünde konuşmama izin vermesini istedim. Yüksek öğrenim üzerine konuşacağımı söyledim. İzin verdi. Profesörler, öğrenciler ve halk, büyük bir kalabalık toplandı; onlara, zenginlerin kendi erkek ve kız çocuklarını yüksek öğrenim kurumlarına yollarken, bu çocukları en düşük bir eğitim düzeyinden bile mahrum ettiklerini anlattım. Onların, karılarına otomobiller ve kızlarına Fransızca anlayan polis köpekleri alabilmek için, bu çocukların ellerini ve ayaklarını kullandıklarını söyledim. Fabrika sahiplerinin, çocukları, neredeyse beşikteyken çalıştırmaya başladıklarını söyledim. Profesörlere, Pennsylvania’nın ipek fabrikalarında günde on saat çalıştıkları için zorlukla okuyup yazabilen çocuklarımızı gösterdim.

“İşte size bir ekonomi ders kitabı” dedim, otuz kilodan ağır iplik balyalarını taşımaktan yaşlı bir adam gibi kamburlaşmış olan bir küçük oğlanı, on yaşındaki James Ashwort’ı göstererek. “James haftada üç dolar kazanıyor, on dört yaşındaki kız kardeşi altı dolar. Zenginlerin çocukları yüksek öğrenim görürken, onlar bir halı fabrikasında günde on saat çalışıyorlar.”

O gece, uzun yıllar önce yırtık pırtık elbiseler içindeki Devrimci Ordunun, Washington’ın özgürlük için savaşan cesur askerlerinin konaklamış olduğu Stony Deresi’nin kıyısında kamp kurduk.

Jersey’den Hoboken’a yürüdük. Dördüncü Cadde’den Madison Meydanı’na yürüyüş ve orada miting izni için, New York polis şefi Ebstein’e bir komite yolladım. Şef, isteğimizi reddetti ve şehre girişimizi yasakladı.

Bunun üzerine, New York’a kendim gittim ve belediye başkanı Seth Low’u gördüm. Başkan çok nazikti, fakat polis şefini desteklemek zorunda olduğunu söyledi. Şehre girmemize izin vermemelerinin nedenini sordum, o da New York vatandaşı olmadığımızı söyledi.

“Haa, bunu çözebileceğimizi sanıyorum, Bay Başkan” dedim. “Bu ülkede tam bir yıl önce yaşanan bir olayı size hatırlatmama izin verin. Prens Henry denen çürümüş bir kraliyet döküntüsü Almanya’dan buraya gelmişti. Birleşik Devletler Kongresi, bu adamı ağırlamak ve üç hafta boyunca karnını doyurmak için 45 bin dolar ayırmayı oylayıp kabul etti. Ekselansları, bu ülkedeki işçilerin kanından 4 milyon dolar kâr payı elde ediyordu. O, bu ülkenin vatandaşı mıydı?”

“Ve gazeteler, Bay Başkan, sizin ve New York’un tüm yetkilileri ve Üniversite Kulübünün bu adamı misafir ettiğinizi yazmıştı.” Tekrar ettim, “O, bu ülkenin vatandaşı mıydı?”

“Hayır Ana” dedi Başkan, “değildi”.

“Lee Woo isimli bir Çinli de, New York yetkililerince kabul edilmişti. “O, bir New York vatandaşı mıydı?”

“Hayır Ana, değildi.”

“Onlar bu ülke için herhangi bir zenginlik üretmişler miydi?”

“Hayır Ana, üretmemişlerdi” dedi.

“Peki, Bay Başkan, bu çocuklar bu ülkenin küçük yurttaşlarıdır ve onlar aynı zamanda bu ülkenin zenginliğini üretiyorlar. Şehrinize girme hakkına sahip değil miyiz?”

“Biraz bekleyin” dedi ve polis komiserini ofisine çağırttı. Sonunda ordumuza giriş izni vermeye karar verdiler. Dördüncü Cadde’den Madison Meydanı’na yürüdük ve polis memurları, yüzbaşılar, çavuşlar, devriyeler ve üç bölgeden yedek askerler de bize eşlik ettiler. Fakat polis, Madison Meydanı’nda miting yapmamıza izin vermedi. Mitingin Yirminci Cadde’de yapılmasında ısrar ettiler.

Yüzbaşıya, tek vergiyi savunanlara bu meydanda miting yapma izni verilmiş olduğunu belirttim. “Evet” dedi Yüzbaşı, “fakat onlar yirmi kişiyi geçemezler ama siz yirmi bin kişi olabilirsiniz.” Yirminci Cadde’ye yürüdük. Muazzam bir kalabalığa, taşkömürü havzası civarındaki fabrikalarda çocukların çalıştırılmasının korkunç sonuçlarını anlattım ve onlara bu çocuklardan bazılarını gösterdim. Onlara, işi gün boyu yüksek bir taburede oturmak ve ona verilenleri sağ tarafındaki bir diğer işçiye aktarmak olan, 12 yaşındaki küçük erkeği, Eddie Dunphy’i gösterdim. Her tarafı tehlikeli makinelerle çevrili olarak, yüksek bir taburede 11 saat oturuyordu. Yaz kış demeden, ilkbahar sonbahar demeden, bütün gün boyu ve haftada üç dolar için.

Sonra onlara, tüm çocukluğunu yitirmiş olan küçük kız Gussie Rangnew’i gösterdim. Yüzü, yaşlı bir kadının yüzü gibiydi. Gussie, günde birkaç sente, bir fabrikada 11 saat çorap paketliyordu.

Grevciler için epeyce para topladık ve şehirde kaldığımız süre içinde, küçüklere evlerini açan yüzlerce dost kazandık. Ertesi gün, bir vahşî hayvan sirkinin sahibi olan Bay Bostick’in daveti üzerine Coney Island’a gittik. Çocuklar, o güne değin hiç yaşamadıkları kadar harika bir gün geçirdiler. Eğitilmiş hayvanların gösterilerinden sonra, Bay Bostick, seyircilere hitap etmeme izin verdi. Küçük Roma Arenası sahnesinin ardında, seyircileriyle ve daha aşağıda ve önde, başparmaklarını aşağı çevirmiş durumda olan iki Roma imparatorunun resmedildiği fon perdesi vardı. İmparatorların tam önüne, vahşî hayvanların boş demir kafesleri konmuştu. Küçük çocuklarımı kafeslere soktum, ben konuşurken onlar kafeslerin demir parmaklıklarına tutundular.

Kalabalığa, bu manzaranın, fabrikalardan gelmiş bu küçük çocuklara ve kenarda suskun kalan insanlara doğru çevrilmiş başparmaklarıyla, patronlar aristokrasisinin tipik görünümü olduğunu söyledim.

“Okula gitme şansına hiç sahip olmamış olan, fakat Pensylvania’nın tekstil fabrikalarında günde 11-12 saat çalışan bu çocukların feryadını Başkan Roosevelt’e duyurmak istiyoruz. Bu çocuklar onun ve sizin üzerinde yürüdüğünüz halıları, pencerelerinizdeki dantelli perdeleri ve insanların giysilerini dokuyanlardır. Elli yıl önce köleliğe karşı bir haykırış vardı ve insanlar, siyah çocukların açık arttırmalarda satılmasına son vermek için hayatlarını verdiler. Bugün, beyaz çocuklar haftada iki dolara fabrikatörlere satılıyor. Elli yıl önce, siyah bebekler peşin satılıyordu. Bugün beyaz bebekler taksitle satılıyor.

“Çocukların gece gündüz pamuk fabrikalarında çalıştırıldığı Georgia’da, ötücü kuşları korumak için bir yasa çıkardılar. Ya tüm cıvıltıları kesilen bu çocuklar ne olacak?

“Başkan’dan, bu küçük çocukların acılı yürekleri adına, onları kölelikten kurtarmasını isteyeceğim. Başkan’a, övündüğü refahın, zenginlerin yoksullardan ve çaresizlerden zorla söküp aldığı refah olduğunu söyleyeceğim.

“Sorun şu ki, Washington’da bunu önemseyen hiç kimse yok. Yasama meclisi üyelerimizin, demiryollarını kurtarmak için bir saatte üç yasa çıkarttıklarını gördüm, fakat işçiler bu çocuklara yardım etmeleri için haykırdığında duymayacaklardır.

“Bir zamanlar, hapishanedeki bir adama neden orada olduğunu sormuştum ve bir çift pabuç çaldığını söylemişti. Bir demiryolu çalmış olsaydın Birleşik Devletler senatörü olurdun demiştim.

“Bize, her Amerikalı çocuğun Başkan olma şansı olduğu söylenir. Size, demir kafesler içindeki bu çocukların, kendi şanslarını, doyurucu güzel yemekler yiyebilmek ve oyun oynama şansı karşılığında her daim satmaya hazır olduklarını ilân ediyorum. Fabrikalardan alıp getirdiğim, deforme olmuş, bedenen ve ruhen gelişememiş ve önlerinde de çalışmaktan başka şey olmayan bu küçük işçiler, her erkek Amerikan yurttaşının sahip olduğu şansa, Başkan olma şansına sahip olduklarını hiç duymadılar.

“Şu kafeslerdeki maymunları görüyorsunuz.” Yan taraftaki bir kafesi gösterdim. “Profesörler onlara konuşmayı öğretmeye çalışıyorlar. Bu maymunlar, fabrikatörlerin onları fabrikalarındaki kölelerin yerine alacağından korkacak kadar akıllılar.”

Seyircilerin önünde alt sıralarda, modaya uygun giyinmiş genç bir adama gözüme ilişti. Birkaç defa sırıttı. Konuşmayı kestim ve onu göstererek, “Sırıtmayı kes genç adam! Çık dışarı! Evine git ve tıpkı bu küçük çocukları doğuran analar gibi, seni acı içinde doğuran annene yalvar, evine git ve ona, sana biraz akıl ve vicdan vermesi için yakar.”

Ayağa kalktı ve kafesteki çocukların bakışları altında dışarı sıvıştı. Seyirciler taş kesilmiş gibiydiler ve dışarıda bir aslan kükredi.

Ertesi gün, beni görmek için sabah dokuza randevu vermiş olan senatör Platt’ı, Manhattan Plajında ziyaret etmek üzere, Colony Island’dan ayrıldık. Çocuklar kum yığınlarına saplandılar ve en küçüklerin üzerindeki kumları temizlemek için epeyce zaman harcadım. Demiryolunda yürümeye başladık. Bize demiryolunun özel mülk olduğunu ve terk etmek zorunda olduğumuzu söylediler. Sonunda bir bar sahibi bize, otelin kutsal topraklarına giden kestirme yolu gösterdi ve ordumuz bir anda otelin lobisinde beliriverdi. Küçük dostlarımız flüt ve davullarıyla “Selam, selam, bütün çete burada” şarkısını çaldı ve senatör Platt küçük orduyu görünce, arka kapıdan New York’a kaçtı.

Müdüre, çocuklara kahvaltı verip veremeyeceğini ve bunu, bizi bu sabah kahvaltıya çağırmış olan senatörün hesabına yazıp yazamayacağını sordum. Bize, özel bir oda ve bu çocukların hayatlarında asla görmediği bir kahvaltı verdi. Ben de kahvaltı ettim ve Hears gazetesinden bir muhabirle birlikte biz de hesabı senatör Platt’a yazdırdık.

Aşağıya Oyster Körfezi’ne yürüdük, fakat Başkan Roosevelt bizi görmeyi reddetti. Mektuplarıma da cevap vermeyecekti. Ama yürüyüşümüz işlevini görmüştü. Ülkenin dikkatini, çocuk çalıştırma suçuna çekmiştik. Bu sırada tekstil işçilerinin Kensington’daki grevi başarısızlıkla sonuçlandı ve çocuklar işe döndüler. Ama kısa bir süre sonra, Pennsylvania yasama meclisi, binlerce çocuğu fabrikalardan eve yollayan ve binlercesini de 14 yaşına kadar fabrikalara girmekten kurtaran bir çocuk işçilik yasası çıkardı.