Navigation

Onlar Vermeyecek Ama İşçi Sınıfı Söke Söke Alacak!

Tarih defalarca kanıtlamıştır ki, burjuva meclislerinden işçi sınıfı lehine “hak” ummak ham hayaldir. Gene tarihin gösterdiği üzere, işçiler sahip oldukları tüm hakları, burjuvaların lütfuyla değil, kendi mücadeleleriyle kazanmışlardır. İşçi sınıfının mücadele tarihi bugün de gidilecek yolu göstermektedir. Bir burjuva parlamentonun sınıfsal bileşimi ne olursa olsun, işçi ve emekçiler haklarını örgütlenerek, kendi temsilcilerini seçerek ve sendikalarını bürokrat sendikacılardan arındırarak alabilirler.

Mehmet Sinan, tüm Doğu despotizmi örneklerinde olduğu gibi Osmanlı despotizminde de toplumun başka, devletin başka şey olduğunu Niyazi Berkes’ten şu alıntı eşliğinde dile getirmektedir: “Toplum, onların deyimiyle «reaya» yerden bitme bir şey. Osmanlı kafasına göre, toplum «reaya» ve «beraya» yani köylü ve kentli halktır. Devlet ise efendi veya babadır. Bulunduğu yere tanrı tarafından getirilip konmuştur. … Bu iki varlığı İslâm ve Osmanlı yazarları çok defa «sürü» ile «çoban»a benzetirlerdi.” (Mehmet Sinan, Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı/3, marksist.com)

Altı yüzyıl boyunca Osmanlı despotizminin egemenliği altında yaşayan, varlık sebepleri Osmanlı hanedanına kulluk etmekle sınırlanan yoksul kitleler, hakları için ayağa kalktıklarında sultana (efendi, baba) ve kutsal devlete karşı suç işlemiş sayılır, anında boyunları vurularak cezalandırılırlardı. Çünkü yoksul kitlelerin “hakkı” olamazdı. “Hak” devletlû efendinin ihsanıyla ve onun ihsan ettiği kadar olur, kitleler de “ihsan edilene” razı gelirlerdi. Osmanlı despotizminin yıkıntıları üzerinde ve gene onun kadroları tarafından kurulan TC’de de egemenlerin modern despotizminde değişen bir şey olmadı. Geldiği köklerle aynı refleksleri gösteren TC’nin egemen despotik bürokrasisi de, kendisini, istediği kadarını veren “efendi, baba”, kitleleri de buna razı olan, yönetilmeye muhtaç “sürüler” olarak gördü. Kendisini devletin sahibi olarak gören bürokrasinin partisi CHP’nin Ankara valisi Nevzat Tandoğan, “Bu ülkeye komünizm gerekliyse, gelecekse, onu da biz getiririz. Size düşen toprağı ekmek, çağrılınca askere gelmektir” diyordu. Gerçekten de “reaya” toprağı ekiyor, devlete vergi veriyor ve çağrılınca askere gidiyordu. Kitleler devletin gözünde “sürü” olmaktan öteye geçemedi, geçemezdi de. Çünkü:

“Pek çok konuda Fransız burjuva devriminden esinlendiği söylenen Kemalist devrim, aslında önderliğini bürokratik elitin yaptığı, son derece gecikmiş bir burjuva devrimidir. Halk hareketine dayanmayan, aksine halkı dışlayan ve sürekli baskı altında tutan, tepeden güdümlü, cüce bir burjuva devrimi. TC’nin kuruluşu sürecinde öncülüğü bilfiil yerli burjuvazi değil, Osmanlı bürokrasisinden gelen ve burjuva ideolojisini kendi meşrebince benimsemiş olan asker-sivil bürokrat kadrolar üstlenmişti. Bunun sonucu olarak, Türkiye’deki modernleşme projesi de daha baştan bürokratik elitin güdümünde, otoriter bir proje olarak vücut bulmuş ve tepeden, devlet güdümünde uygulamalarla işlerlik kazanmıştır.” (İlkay Meriç, Kemalizmin Takiyeci Laikliği, MT, no:5)

Bu güdük burjuva devrim sonucu yönetim erkini ele geçiren asker-sivil bürokrasinin iktidarında da, devletin varlığı bürokrasiyle özdeşleştirilmişti. Her türlü “yenilik” ve “devrim” bürokrasinin tepeden kararnameleriyle gerçekleştiriliyor, muhalefet edenler en ağır biçimde cezalandırılıyor, Osmanlı’da olduğu gibi TC despotizminde de kitlelerin bütün talepleri şiddetle bastırılıyor, önderleri “vatan hainliği” ile suçlanıp darağaçlarında sallandırılıyorlardı. Ne de olsa “yeni” TC devletinde “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış” bir kitle söz konusuydu! Kurulan despotik bürokratik devletin “muasır medeniyet” seviyesine ulaşması için yoksul işçi-emekçi kitlelere düşen, kanının son damlasına kadar çalışmak, muhalefet etmemek, hak aramamaktı. Zira devlet doğruyu bilir, neyin ihtiyaç olduğuna karar verir, verilmesi gerekiyorsa da “verir”di.

Osmanlı’nın asyatik despotizminden TC’nin modern despotizmine, egemen sınıf ve onun sözcüleri, kitleleri, “veren” ellerinin gücüne ve “kudretine” inandırmışlardır. Türkiye’de kapitalizm geliştikçe işçi sınıfı da gelişmiş, ancak bu genç işçi sınıfı ne burjuvaziyi ne de onun partilerini güçlü yumruklarıyla yeterince dövüp terbiye edebilmiştir. 1980 askeri faşist darbesiyle birlikte geriye çekilen işçi sınıfı mücadelesi, hem yeni yetme burjuvaları hem de meydanı boş bulan burjuva partileri iyiden iyiye cesaretlendirmiş, yoksullaşan işçi ve emekçi sınıflar burjuva partilerin seçim bildirgelerinde “ihsan edecekleri” kırıntılara kulak kesilir olmuştur.

AKP’nin hükümet olmasıyla birlikte gemi iyice azıya alan AKP burjuvazisi, “başkan baba”dan aldıkları güvenle işçi sınıfını kendi tebası olarak görmekte, en küçük işçi mücadelesini bile “kadir bilmezlik”, “ekmek yediği ele ihanet” olarak damgalamaya çalışmaktadır. Mehmet Sinan’ın bu konuda yazdıkları oldukça öğreticidir: “(…) gözünü 12 Eylül darbesinden sonraki endüstriyel ilişkiler ortamında açan AKP burjuvazisi ve diğer burjuvalar (…) adeta köpeksiz köyde değneksiz gezen hırsızlar gibi meydanı boş bulmuşlardır. İşçi sınıfının örgütlü gücünü ensesinde hiç hissetmemiş ve sınıf mücadelesiyle hiç terbiye edilmemiş, yeniyetme bir burjuva kesimin mensubudur bunlar. Böyle oldukları içindir ki, işçilerin ağzından «örgüt, sendika, işçi hakları» vb. gibi laflar çıkınca, kırmızı görmüş boğalar gibi saldırıyorlar işçilerin üzerine. Ama bu burjuvalara asıl cesaret veren ve iyice şirretleşmelerine yol açan, kendileri gibi sonradan görme olan Erdoğan ve AKP kadrolarının, sendikal harekete ve işçi eylemlerine karşı kullandığı ilkel, küstah ve saldırgan dildir.” (Mehmet Sinan, Bonapartlaşan Erdoğan ve AKP Burjuvazisi, marksist.com)

AKP’nin kazandığı her seçim sonrası iyice demoralize olan CHP ve MHP, her defasında AKP karşıtlığı üzerinden politika yapmış ve hüsrana uğramışlardır. Bu seçim sürecinde ise dil değiştirerek, kitlelerin karşısına türlü vaatlerle çıkmaya başlamışlardır. Burjuva kesimler arasındaki iktidar çatışması öyle bir noktaya varmıştır ki, işçi ve emekçilere nefes almayı bile fazla gören bu burjuva partiler, gerçek anlamda asla “vermeyecekleri” şeyleri vaat eder duruma gelmişlerdir. İşçilerin ürettiği katrilyonlarca liralık kaynaklar burjuvaların kasalarını doldururken “kaynak yok” tartışmaları yalanlarla bir arada yürümektedir. İşçileri, emekçileri yalan vaatlerle peşine takmaya çalışan bu burjuva partilerin milletvekili aday listeleri gerçek yüzlerini ve niyetlerini açığa vurmaktadır. Bu üç burjuva partinin toplam 1650 milletvekili adayından sadece 8 tanesi işçidir. Oysa toplumun seçkin kesimleri ve burjuvalar bu listelerde “hak ettikleri” teveccühü görmüşlerdir. Bir taraftan işçi-emekçilere siyaseti ve dolayısıyla yaşam araçlarını yasaklayan bu elitler, diğer taraftan “hak ihsan eyleyecekler” öyle mi? Aşağıdaki tablo bu ikiyüzlülerin gerçek niyetlerinin görülmesi bakımından yeterli veriyi sunuyor:

Avukat 234 (% 14,2); doktor 109 (% 6,6); mühendis 167 (% 10,1); eğitimci, öğretim üyesi vb. 130 (% 7,8); müteahhit, serbest çalışan, sanayici, tüccar 290 (% 17,5); İŞÇİ 8 (% 0,047).

Programlarını “vereceğiz” argümanının üzerine oturtan bu burjuva elitler ve onların partileri, kitlelere, atalarından kalma despotik alışkanlıklarla “sizin hakkınız bizim ihsan ettiğimiz kadardır” demeye getiriyorlar.

Tarih defalarca kanıtlamıştır ki, burjuva meclislerinden işçi sınıfı lehine “hak” ummak ham hayaldir. Gene tarihin gösterdiği üzere, işçiler sahip oldukları tüm hakları, burjuvaların lütfuyla değil, kendi mücadeleleriyle kazanmışlardır. İşçi sınıfının mücadele tarihi bugün de gidilecek yolu göstermektedir. Bir burjuva parlamentonun sınıfsal bileşimi ne olursa olsun, işçi ve emekçiler haklarını örgütlenerek, kendi temsilcilerini seçerek ve sendikalarını bürokrat sendikacılardan arındırarak alabilirler. Bu, kazmayı vurmak, yolu açmaktır. Ancak işçi sınıfı doğru bir politik önderliğe sahip olmaksızın, ne kazmayı doğru yere vurabilir, ne doğru yolu belirleyebilir, ne de mücadelesini zaferle taçlandırabilir. İşçileri, burjuva elitlerin “ihsanı” değil, kendi sınıf örgütünde örgütlenip mücadeleye atılmak kurtaracaktır.