Navigation

Karanlığa Teslim Olmayan Komünist Şair: Nazım Hikmet

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

 İçeride gülü, bahçeyi düşünmek fena
 Dağları, deryaları düşünmek iyi. 
 Durup dinlenmeden okumayı yazmayı, 
 bir de dokumacılığı tavsiye ederim sana,
 bir de ayna dökmeyi. 
 Yani içeride on yıl, on beş yıl.
      Daha da fazlası hatta
      Geçirilmez değil.
 Geçirilir.
 Kararmasın yeter ki
 Sol memenin altındaki cevahir!

Karanlığa teslim olmayan, gericiliğe, baskılara, sürgünlere boyun eğmeyen işçi sınıfının komünist şairi Nazım Hikmet 116 yaşında. İşçi sınıfının kurtuluşu mücadelesine adadığı ömrü, dünyanın tüm ezilen ve sömürülenlerine duyduğu derin sevgi ile Nazım Hikmet, mücadelemizde yaşamaya devam ediyor, edecek.

15 Ocak 1902’de Selanik’te doğan Nazım’ın, ezen, sömüren sınıfa karşı verdiği mücadeleler hayatının akışını belirler. Küçük yaşlardan itibaren şiirle ve resimle uğraşmaya başlayan Nazım, daima ezilenleri, sömürülenleri, haksızlığa uğrayanları anlatır dizelerinde. “Sanatçı, emekçi kitlelere karşı daima sorumlu vaziyettedir” der. Bu sebeple daima bir görev olarak kabul eder toplumsal sorunlara karşı duyarlı olmayı. Mücadele etmeyi, dava yolunda ezilenleri ve sömürülenleri aydınlatmayı… Ömrünün 18 yılını hapishanede, 12 yılını sürgünde geçiren Nazım, Bursa Hapishanesinde mahkûmiyetinin 11. yılında dile getirdiği gibi, hangi şartlar altında bulunursa bulunsun, “düşünmekten, okumaktan, çalışmaktan ve dövüşmekten”, yaşamı emekçilere verilmiş bir mücadele sözü olarak algılamaktan hiç vazgeçmemiştir. Çünkü insanlıktan umudunu kesmeyenlerin yaşamakta ayak diremesi gerektiği inancındadır. Sınıf mücadelesinin hiçbir vakit tekdüze bir seyir izlemediğinin, karanlık ve gerici yılların tarihin her döneminde yaşandığının bilincindedir. Ancak bilir ki hüner, toplumsal baskı ve şiddetin arttığı, mücadelenin geriye çekildiği, umutsuzluğun ve karamsarlığın toplumun derinlerine işlediği dönemlerde, düşmana inat bir gün fazla yaşamaktır.

Bedenini hapsedenlere karşı zincirini kıran Nazım, devrimci edebiyat ve sanatı toplumsal kurtuluş mücadelesini ilerletmek için bir direnme aracına dönüştürmüştür. Bir komünist olarak koşullara boyun eğmez, demir parmaklıklar arkasında da olsa mücadelesini sürdürür. İçerde ve dışarda değişmeye, değiştirmeye devam eder. Hem kendisinin hem de dokunduğu insanların hayatını. Tek tek iplikler gibi çaresizce hayata bağlanmayı kabullenmez. Farklı iplikleri kaynaştırıp, ince ince ilerleyen bir desen gibi şekil verir etrafına. Bilincini ve iyimserliğini diri tutan devrimci ozan, desenin bütününe hâkimdir ve geleceği dokur dizelerinde. Devrimci edebiyat ve sanatla karşı koyar karanlığın teslimiyetine:

   Hürriyet hepimize yetmiyor.
   Hürriyet hepimize yetebilir.
   Ve sevda kederi,
       hastalık kederi,
                ayrılık kederi,
                              kocalmak kederinden    
       gayrısı aşmayabilir eşiğimizi.
   Kitap hepimize yetebilir.
   Ormanlarınki kadar uzun olabilir ömrümüz.
   Yeter ki bırakmayalım, yaşanmamış günlerimiz yok olmasın çocukların    
       avuçlarıyla birlikte,
   boşluğun karanlığına çıkmasın negatif resimcikler,
   yeter ki ekmek ve hürriyet yolunda dövüşebilmek için yaşayabilelim. 

1930’lar faşizmin ideolojik olarak güçlendiği, Avrupa’da kapitalizmin krizinin derinden hissedildiği, iki dünya savaşının ortasında birçok ülkede faşizmin iktidara geldiği yıllardır. İtalya’da Mussolini’nin, Almanya’da Hitler’in iktidara gelmesi ve pek çok ülkede faşist partilerin güçlenmesi Türkiye siyasetini de etkisi altına almıştır. 1925’te Takrir-i Sükûn Kanunu ile başlayan baskılar daha da arttırılmış, soruşturma ve tutuklamalar hızlanmıştır. 1930’lardan itibaren harp okullarında okul yayınları ve askerlik mesleği dışındaki tüm yayınların okunması yasaklanmıştır. Nazım’ın 1935 yılında yayımlanan “Taranta-Babu’ya Mektuplar”, 1936’da “Alman Faşizmi ve Irkçılığı” ve “Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin” kitapları ise, toplumsal sorunlara duyarlı gençlerin dikkatini çekmektedir.

Bu gençlerden biri olan Abdulkadir Meriçboyu, 1938’de Kara Harp okulu öğrencisiyken arkadaşlarıyla birlikte sosyalist fikirleri öğrenmek üzere bir araya gelip Nazım Hikmet’in şiirlerini okur. Dönemin Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın emriyle başlatılan cadı avında, askeri öğrenciler ve Nazım Hikmet hakkında soruşturma yürütülür. “Askeri kişileri üstlerine karşı isyana teşvik” suçuyla Nazım 15 yıl ağır hapse mahkûm edilirken, askeri öğrenciler de hapis cezaları alırlar. Bu öğrencilerden biri olan A. Kadir mahkemede yaptığı konuşmada şöyle der:

“Ne var benim okuduğum kitaplarda? Siz ne okumamı istiyorsunuz? Ben gerçekleri öğrenmek istiyorum, gerçek hayatı! Halk çocuğuyum ben! Babasız büyüdüm. Çocukluğum perişanlık içinde geçti. Tatillerde sepetçilik yaptım, kahveci çıraklığı yaptım, mahalle aralarında kurabiye sattım, karpuz sergilerinde çalıştım. Gelecek yılların kitap defter parasını çıkarayım diye. Mahallemizdeki zengin çocuklarının yaşayışlarını görüyordum. Biz kuru fasulyeyi çok zaman zor bulurduk. Ben askeri okula fukaralık yüzünden girdim.

“Ne okumamı istiyorsunuz benim? Halit Fahrileri, Orhan Seyfileri, Yahya Kemalleri mi? Elbette Gorki’yi okuyacağım. Nazım Hikmet’i okuyacağım. Bedava yedirdiğiniz yemekleri kursağımızdan çıkarmak istiyorsunuz bakıyorum. Nedir bu dünyada zenginlik, fakirlik diye düşündük mü, hemen komünist deniyor. Ben zenginleri sevmiyorum. Komünistlik mi bu sizce? Soruyorum komünistlik mi? Mahallemizde «yorgancılar» denen birileri vardı. Çok zengindiler. Komşumuzdular. Bir akşam bir tabak yemek gönderdiler bize. Koyduk yemeği sofraya. İlk lokma boğazımızda kaldı. Yemek ekşimişti. Namussuzlar bizi hayvan mı sanıyorlardı fukarayız diye? İşte o günden beri hiç iyi gözle bakmıyorum zenginlere. Zenginleri sevmemek fakirlere acımak, Nazım’ı okumak ve sevmek komünistlik mi? Eğer komünistlikse bu, komünistim ben işte! Ne yaparsanız yapın!”[1]

Nazım onun için şöyle der: “A Kadir’i pek severim. Yüreğimin başında oturan insanlardan biridir. Onun yüreği halis bir şair yüreğidir.” A. Kadir de ustası Nazım gibi ezilenlerin yanında, mücadelenin içinde olmaktan hiç vazgeçmemiştir. Nazım, 10 ay hapse mahkûm olan A. Kadir ile yakından ilgilenmektedir. A. Kadir’in çevirisinin bütün öğrencilerinden daha iyi olduğunu söyler. 1958’de Moskova’dayken Mevlana’dan Türkçe bir şiir okur arkadaşlarına. Çevirisini yapanın öğrencisi A. Kadir olduğunu söyler gururla.

Harbiyelilerin ardından donanma gemilerindeki erlere gelir sıra. Gemilerdeki erlerden bir suç örgütü yaratılmaya çalışılarak, askeri isyana teşvik suçu oluşturulur. Nazım Hikmet ve Hikmet Kıvılcımlı da dâhil olmak üzere 30 kişi yargılanır bu davada. Erkin gemisinde on dokuz gün süren davada yargılananlardan biri de Kemal Tahir’dir. 15 yıl hapse mahkûm edilir. Nazım’ın 20 yıl ağır hapse mahkûm edildiği bu davanın ardından, toplamda 35 yıl olan hapis cezası 28 yıl 4 aya indirilir. 1940’tan 1950’ye kadar cezaevinde geçirdikleri süre boyunca iki yüz elliye yakın mektup yazmışlardır birbirlerine. Kemal Tahir’in de dediği gibi, “Bunlar, bir mahpushaneden bir başka mahpushaneye gönderildi. Yazıldıkları sıra, içerde tek parti idaresi, dışarıda tarihin örneğini görmediği kanlı bir dünya savaşı var kıyıcılığıyla sürüyordu.” Nazım Hikmet, Bursa Cezaevi’ne gönderildiğinde, bir dostu ona hâlâ resim yapıp yapmadığını sorar. Nazım hemen bavulundan resimleri çıkarıp, “Bu resim Çankırı Hapishanesi’nden. Bu bizim Kemal Tahir. Türkiye’nin en ileri romancılarından olacak muhakkak. Bu ise Kemal Tahir’in romanlarından birinde kahraman olan Mehmet Efe’dir” der.

O yıllarda, Orhan Kemal’in de yolu kesişmiştir Nazım’la. 1938’de terhis olmasına yakın, “komünizm propagandası” yapmaktan tutuklanır Orhan Kemal. Gorki ve Nazım Hikmet kitapları okumaktan suçlu ilan edilir ve hapsedilir. 1940 senesi kışı, Nazım Hikmet 26 yıllık hapis cezasını doldurmak üzere Bursa Cezaevi’ne gönderildiğinde tanışırlar. Orhan Kemal’in şiirlerini dinleyen Nazım; “Sizde sanat için iyi kumaş var, kesin. Sizinle yakından ilgilenmek istiyorum… Yani kültürünüzle… Evvela Fransızca, sonra diğer kültür konuları üzerinde düzenli dersler yapacağız… Tahammülünüz var mı? Söz mü? Bıkmadan, yorulup usanmadan”[2] diyerek, ona söz veren öğrencisiyle derinden ilgilenmeye başlar. Şiirden ziyade düzyazı yazmasını öğütlediği öğrencisi Orhan Kemal 3,5 yıl boyunca Nazım’ın en yakın dostu olur.

Nazım’ın üretenlere, insanlara duyduğu sevgiyi, saygıyı şöyle anlatır Orhan Kemal: “Faydalı işler yapan mahkûmların atölyelerine sık sık iner, fırsat bulursa çeşitli işler görürdü. Tahta rendeler, bez dokur… Bu hareketlerini herhangi bir amaca yoranlar bulunabilir, fakat bence bu yalnız ve yalnız onun İNSAN’a, kıymet yaratana, üretimde gerçekten rol alana karşı duyduğu saygıdan başka bir şeye yorumlanmamalıdır.”[3] Birkaç dokuma tezgâhı alıp dokuma atölyesi kurarlar. Dokunan yatak çarşafları, havlu ve bezleri Dokuma Kooperatifine teslim ederler. Para geldiği günlerde Nazım, masanın başına geçer, gözünde gözlük, elinde kalem, önünde defter, başlar hesap yapmaya. Kılı kırk yararak herkesin payını kuruşuna kadar hesaplar. İlk fırsatta, en hızlı postayla Piraye’ye ve Kemal Tahir’e paylarını ulaştırır.

1943’te cezası biten ve hapishaneden ayrılan Orhan Kemal, ayrılmadan birkaç gün önce Nazım’a bir şiir yazar. Ve ustasına, biricik dostuna karşı duyduğu derin duyguları şöyle anlatır:

   Sen
   “Promete’nin çığlıklarını
   Kaba kıyım tütün gibi piposuna dolduran adam”
   Sen benim mavi gözlü arkadaşım
   Kabil değil unutmam seni.
   Unutabilir miyim seni hiç?
   Dünyayı ve insanlarımı sevmeyi senden öğrendim,
   Hikâye, şiir yazmayı
   Ve erkekçe kavga etmeyi senden!

1940 senesinde, bir öğrencisi daha vardır Nazım’ın. Köyün en iyi nakış işleyen annesini günlerce seyreden, ne zaman eline bir kâğıt geçse her gördüğünü resmeden İbrahim Balaban. Nazım’ı resim yaparken izleyen İbrahim, elinde ustası gibi tuttuğu fırçası, dilinde ustasının ritmine benzer bir ıslıkla başlar resim yapmaya. Haftada üç gün mahpusları tıraş eden İbrahim, üç günü de üstadının yanında çıraklık yaparak geçirir. Uzun sanat yolunun başlangıcını şöyle ifade eder: “Şair Babam’la ikimiz buluşmadan önce, el yordamı ile arıyordum kendi kendimi karanlıkta. İlkin onu buldu ellerim. O da alıp koydu beni kendi yerime.” İbrahim Balaban’ın “Bahar” adlı tablosu üzerine şöyle yazar Nazım:

   İşte seyreyle gözüm, hünerini Balaban’ın.
   İşte şafak vakti, Mayıs ayındayız.
   İşte aydınlık:
   Akıllı, cesur, taze, diri, insafsız.
   İşte bulut:
   Kaymak gibi lüle lüle.
   İşte dağlar:
   Hem de mavi, hem de serin.

“Gericilik yıllarının egemen olduğu kimi dönemlerde roman, şiir vb. düşman cephesinin amansız saldırılarına karşı bir direnme aracına dönüşebilir ve dönüşmüştür de. Tüm olup biteni, yaşanan acıları, içinden geçilen dönemin boğucu atmosferinin insan bilincini dumura uğrattığı böyle süreçlerin ifadesini, devrimci sanatın yoğun duygusal ve imgesel dünyasında bulmak mümkün… Bu dönemlerin bu tarz romanları, şiirleri vs. verilen kavganın çetinliğine her düzeyde şahitlik ederken, onu geleceğe aktarma rolünü de üstlenir.”[4] Nazım, içinden geçmekte olduğu karanlık dönemi ve direncini bugüne dizeleriyle ulaştırmıştır. Ölümden yaşama, sevmekten ayrılığa, dövüşmekten yenilgiye, acı çekmekten boyun eğmemeye, kısacası hayata dair ne varsa yer alır dizelerinde. İnsanlığın ileriye yürüyüşünün hiçbir vakit durdurulamayacağının bilincindedir. İnsana, sevgiye, sanata, hayatın kendisine düşman olanlara karşı sınıf mücadelesinin etkili bir aracına dönüştürür dizelerini. O, yüreği işçi sınıfı için atan bir komünisttir.

Karanlığı, baskıları, hapsedilmeyi, sürgünleri kabullenmez, verdiği mücadeleyle değişir ve değiştirir. Kemal Tahir, Orhan Kemal, Sabahattin Ali, Yaşar Kemal, A. Kadir, Muhsin Ertuğrul, Abidin Dino, İbrahim Balaban, Ahmed Arif ve daha niceleri Nazım Hikmet’in yetiştirdiği, fikir verdiği, yönlendirdiği, etkilediği şair, yazar ve ressamlardır. Nazım, işçi sınıfının mücadelesinde devrimci yaşamıyla öylesine büyük bir yer etmiştir ki, onun kavgayla dolu, dövüştükçe değiştirdiği, değiştikçe güzelleştirdiği yaşamı bugüne ilham vermeye devam etmektedir. Pablo Neruda “Nazım’a Bir Güz Çelengi” şiirinde sormaktadır “Neden öldün Nazım? Senin türkülerinden yoksun ne yapacağız şimdi” diyerek:

   Zindanlardan kopup geldiğinde karşılaşmıştık seninle
   Kuyu gibi kapkara zindanlardan
   Canavarlıkların, zorbalıkların, acıların kuyuları
   Ellerinde izi vardı eziyetlerin
   Hınç oklarını aradım gözlerinde
   Oysa sen parlayan bir yürekle geldin
   Yaralar ve ışıklar içinde
   Şimdi ben ne yapayım? Nasıl tanımlar
   Senin her yerden derlediğin çiçekler olmaksızın bu dünya.
   Nasıl dövüşülür senden örnek almaksızın,
   Senin halksal bilgeliğinden ve yüce şair onurundan yoksun?
   Teşekkürler, böyle olduğun için! Teşekkürler o ateş için
   Türkülerinle tutuşturduğun, sonsuzca.
 

[1] Radi Fiş, Nazım’ın Çilesi, İleri Yay., s.365-366

[2] Orhan Kemal, Nazım Hikmet’le 3,5 yıl, Everest Yay., s.23-24

[3] Orhan Kemal, age, s.39-40

[4] Utku Kızılok, Devrimci Direnç Noktası Olarak Devrimci Sanat, Ağustos 2016, http://marksist.net/node/5231