Navigation

Fukuşima Felâketinin İkinci Yılı

Bundan iki yıl önce, 11 Mart 2011’de, Japonya’da 9 büyüklüğünde bir deprem ve ardından da yıkıcı bir tsunami yaşandı. Bu doğal felâketlerin peşinden, kapitalist sistemin kâr hırsının yarattığı bir felâket daha geldi. Fukuşima nükleer santralinin gerekli önlemler alınmadığı için tsunamiden zarar görerek patlamasıyla birlikte, Japonya tarihinin en acı olaylarından birine tanık oldu. İki hafta sonra ölü sayısının 10 bin, kayıplarınsa 17 bin olduğunu yazıyordu gazeteler. Aradan geçen süre boyunca ölü sayısı daha da arttı ve 20 bine yaklaştı. 250 binden fazla insan evsiz kaldı. Kimi bölgelerde yüz binlerce insan tahliye edildi. Ne evlerine dönebilen ne de başka bir yerde yeni bir hayat kurabilen bu insanların normal yaşama dönmesi pek de mümkün olmadı.

Belki depremin ve tsunaminin yarattığı felâketlerin yaraları hafifletilebilir ya da sarılabilirdi. Ancak nükleer felâketin ardından yaşananların açtığı yaralar kolayına kapanmıyor. Sağ kalanlar ölenlere mi üzülsünler yoksa boğuştukları hastalıklarına mı? Birçoğu radyoaktif kirlenmenin sebep olduğu hastalıklarla uğraşmak zorunda kalıyor. Anneler çocuklarının her gün gözleri önünde eridiklerini görüyorlar. Nükleer santralin saçtığı sezyum ve diğer radyoaktif maddeler doğayı kirletmeye ve yaşamı yok etmeye devam ediyor.

Aradan iki yıl geçmesine rağmen henüz felâketin boyutlarının ne seviyede olduğu çıplak bir biçimde ortaya konmuş değil. Fukuşima’daki patlamanın ardından olayı önemsiz gibi göstermeye çalışanlar yine aynı politikayı devam ettiriyorlar. Aslında facianın etkilerine dair kayıtlar tutulmasına ve ayrıntılı istatistikler hazırlanmasına rağmen bu bilgiler açıklanmıyor. Uğranılan zarar olandan çok daha az gösteriliyor. İnsanların çektiği sıkıntılar, yaşadığı acılar ve daha da yaşayacakları hastalıklar önemsizleştiriliyor.

Fukuşima’nın ardından

Fukuşima’nın ardından tüm dünyada nükleer felâketlerin lanetlendiği kitlesel mitingler, protesto gösterileri yapıldı. Özellikle Avrupa ülkelerinde işçiler sokaklara çıktılar. Kamuoyu baskısının ardından kimi hükümetler, nükleer enerji konusunda tedbir alacakmış gibi bir havaya büründüler. Kimileri nükleer santrallerden vazgeçeceğiz dedi. Kimileri testler yapacağız, elimizdekileri iyileştireceğiz dedi. Kimileri de zaten 2030 yılına kadar birçok nükleer reaktör ömrünü tamamlayacağı için kapatacak ya da revize edeceğiz dedi. Ancak söyledikleri ve yaptıkları baskıyı savuşturma, gerçekleri gizleme çabalarından başka bir şey değil. Örneğin Avrupa Birliği’nin Ekim 2012’de yayınladığı bir rapora göre, 134 nükleer reaktörde stres testi yapılmış, ancak bu testi başarıyla tamamlamış herhangi bir nükleer santral çıkmamış! Bu testlerin, ne kadar ciddiyetle yapıldığı da tartışılır. Göstermelik yapılan testlerde bile nükleer santrallerin güvenlik önlemlerinin yetersiz olduğu sonucu çıkıyorsa, yaşanacak herhangi bir felâkette insanlığın ve dünyanın ne hale geleceğini hayal etmek insanı korkutuyor.

Kaldı ki radyoaktif kirliliğin temizlenmesi için çok uzun zaman gerekiyor. Örneğin Çernobil felâketinin ardından, radyoaktif kirliliğin ortadan kalkması için tam 48 bin yıl, bölgedeki insanların tekrar eski yaşamlarına dönebilmeleri içinse 600 yıl geçmesi gerekiyor. Fukuşima’nın yarattığı felâketin ne kadar sürede temizleneceği ise soru işareti olarak duruyor. Ne var ki nükleer felâketlerin insan sağlığında açtığı gediklerin kapanması kısa zamanda asla mümkün olamayacak. Örneğin, Çernobil kazasının ilk günlerinde 13 bin çocuk tiroit kanserine yol açan radyoaktif gazları solumuş, kemiklerine yerleşen kimyasallar ise bağışıklık sistemlerini yok etmişti. Kanser yapıcı birçok kimyasal madde ve radyasyon aynı zamanda mutasyona neden olarak DNA’da tahribata da yol açmaktadır. Radyoaktif maddeler yüzyıllar boyunca insanları zehirliyor, toprağı çürütüyor, besinler aracılığıyla vücuda girerek dokulara yerleşiyor. Böylelikle insanı ömür boyu içten içe çürütüyor.

Çürümenin boyutlarını tespit etmek üzere Japon hükümeti, Fukuşima’da 18 yaşın altındaki 360 bin kişi üzerinde tiroit bezi taraması yapmayı planlıyor. Daha şimdiden yapılan araştırmalara göre 94 bin 975 çocuğun %44’ünde değişik boyutlarda tiroit kisti görüldü. Santralde çalışan veya santral çevresinde yaşayanların kanser hastalığına yakalanma oranı ise %30’a çıkmış durumda.

Tüm bunlara rağmen kazanın faturasını önemsizleştirmeye çalışan Japon burjuvazisi, elbirliğiyle bütün kurumlarını bunun propagandasını yürütmekle görevlendiriyor. Japonya Ulusal Radyolojik Bilimler Enstitüsü’nden bir yetkili, Fukuşima’daki kazadan sonra radyasyona bağlı bir hastalık gözlenmediğini, ama buna karşılık insanların radyasyon endişesi nedeniyle korku duyup kendilerini hasta hissettiklerini söyleyebiliyor. Fukuşima’da öyle büyütülecek bir şey yokmuş! Bilimadamlarının kimin emrine amade olduğu bu vesileyle de bir kez daha görülüyor.

Benzer şekilde Fukuşima Tıp Üniversitesi de burjuvaziye hizmet edecek açıklamalar yapıyor. Fukuşima Tıp Üniversitesi başkan yardımcısı profesör Yamaşita, 100 milisieverte çıkan radyoaktivite seviyesinin tehlikeli olmadığını söylüyor. Nisan ayında kendi grubuyla yaptığı bir çalışmada, 38 bin çocuk üzerindeki incelemelerinde tiroit nodül ve kistine rastlanma oranının %35 çıkmasının normal olduğunu açıklıyor. Eylül ayında 42 bin çocuk üzerinde yapılan araştırmada ise bu oran %43’e yükselmiş. Ama ne gam! Fukuşima Tıp Üniversitesi, aslında sermayenin ve Japon devletinin yan kuruluşu olarak insanları kandırma, öfkeyi yatıştırma işlevi görüyor. Oranları açıklıyor ama ciddi bir şey değil diyerek insanları aldatıyor. Bunun yanı sıra, söz konusu üniversite, ilaç tekelleriyle ortak bir kanser merkezi kurma kararı almış durumda. Burada temel amacın insan sağlığı değil tekellerin kâr arzusunu beslemek olacağı çok açıktır.

Fukuşima anneleri ise Fukuşima’daki çocuklar için klinik açılması için çaba sarf ediyor. Çeşitli bakanlıkların önünde oturma eylemleri yaparak seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Fukuşimalı çocuklara güzel bir gelecek sağlayabilmek için mücadele ediyorlar. Fukuşima’da 360 bin çocuk tıbbi yardım bekliyor. Ailelerin birçoğu, başka bir yere taşınabilecek ve oralarda hayatlarını kurabilecek maddi olanak ve güce sahip değiller. Bu nedenle yoksul ailelerin çocukları radyasyon kirliliğinin içerisinde koşuyor, oynuyor. Fukuşima anneleri çocukların tedavi olabilmesi için hükümetten destek ve sosyal güvence talep ediyorlar. Ama Japon hükümeti çocukları ve ailelerini duymazlıktan geliyor. Bu yüzden de Fukuşima halkı kendi kliniklerini kendileri kurmak zorunda kalıyor.

Doro-Çiba sendikasının Şubat ayında yayınladığı raporda, Fukuşima halkının desteğiyle kurulan Fukuşima İmece Kliniğinin açılışında Fukuşimalı çiftçi aileleri adına konuşan Saçiko Sato, güvenilir doktorlara ihtiyaçlarının olduğunu söyleyerek aslında Fukuşima’daki kliniklerin mantığının nasıl çalıştığını anlatıyor. Paralı sağlık düsturunun her yerde geçerli olduğunu belirten Sato şunları söylüyor:

“Çocukların birçoğu hâlâ Fukuşima’da kalıyor. Her gün radyasyonun etkilerinden ve geleceklerinden kaygı duyarak yaşamak zorundalar. Dolayısıyla bu çocuklar ve anneleri için, her şeyi konuşabilecekleri güvenilir doktorlara ihtiyaç var. Hasta olmamaları için önleyici tedavi gerekiyor. Fakat birisi hasta olursa da ona doğal iyileşme yetisini arttıran bir tedavi sunmak önemlidir. Biz böyle bir klinik kurmak istiyoruz. Japonya’daki mevcut sağlık sistemi, nükleer santraller hadisesinde olduğu gibi, yapısal olarak en yüksek önceliği kâra veriyor. Doktorlar hastanelerin kârını yükseltmek için reçeteleri ilaçlarla dolduruyor. İnsanlar «iyi doktor çok ilaç verir» ya da «iyi hastaneler pahalı tıbbi donanıma sahiptir» diye düşünme eğilimindeler. Bu düşünme şeklini değiştirmek zorundayız. Aksi halde sağlık harcamaları arttıkça artar. Yalnızca ilaç firmaları, medikal malzeme üreticileri ve hastaneler kâr elde ederler. Biz, burada yaşayanların ihtiyaçlarını karşılayacak güvenilir bir klinik inşa etmek istiyoruz.”

Sağlık alanında kitleleri kendi kaderine terk eden hükümet, işçi ve emekçiler için bilgilendirme çalışması bile yapmıyor. Nükleer Savaşları Engellemek İçin Uluslararası Doktorlar (IPPNW) adıyla bir araya gelen duyarlı doktorlar, Dünya Sağlık Örgütü’ne yazdıkları bir mektupta hükümetin ve nükleer temsilcilerinin Japon halkını bilgilendirmediğini ve hatta kandırdıklarını belirtiyorlar. Fukuşima’da yaşanan durumu özetleyen doktorlar, medyanın hiçbir zaman bu haberlere yer vermediğini söylüyorlar. Hükümetin 2012 yazında Fukuşima’da 20 km’lik şerit içinde 11 ayrı bölgede radyoaktif kirlilikten arındırma ve rehabilitasyon çalışmalarına başladığını, ancak bu alanın dar kaldığını ve radyasyon miktarının 1 milisieverte çıktığı 8 ayrı bölgede 104 mahallenin daha olduğunu ifade ediyorlar. Radyasyon seviyesinin yükselmesine rağmen, Japon hükümeti ve yerel yöneticiler, evlerini boşaltanların çocuklarıyla birlikte buralara geri dönmesini istiyorlar.

Felâket yalnızca fiziksel olarak değil aynı zamanda ruhsal olarak da insanların dünyalarını altüst etti. Deprem ve nükleer felâketin ardından insanların ruh sağlığı bozuldu ve intihar vakalarında büyük bir artış yaşandı. 2010 ve 2011 Mayıs ayı karşılaştırıldığında Japonya’da intihar eden insan sayısında %20’lik bir artış olduğu görülüyor. Resmi verilere göre 2011 yılında 30 bin 651 kişi intihar ederek hayatına son verdi. Yani Japonya’da günde yaklaşık 80 kişi intihar ediyor.

İnsanları aldatma ve kandırma işini üniversitelerin yanı sıra okullar da yapıyor. Okutulan kitapların birçoğunda nükleer enerjinin Japonya için tek ve ekonomik bir enerji kaynağı olduğunun propagandası yapılıyor. Yerel yönetimler, belediyeler, insanları kandırmak için halkla toplantılar yapıyorlar. Çevrenin radyasyondan temizlenebileceğini ve felâketi kontrol altına alabildiklerini söylüyorlar. Fukuşima’yı özel ekonomi bölgesi olarak ilan ederek de yeni bir yatırım alanı yaratmak istiyorlar. Hastane ya da klinik açmak kârlı olmadığı için bunu pek tercih etmiyorlar.

İşin kötü yanı sendikaların bir kısmının da devletten yana tavır almasıdır. Japonya’nın en büyük sendika konfederasyonu RENGO, insanların ölmesini ve doğanın tahrip olmasını umursamayarak, nükleer enerjinin desteklenmesi gerektiğini savunuyor. Ülkedeki 50 nükleer santralin yeniden açılmasını destekliyor. Nükleer santrallerin yeniden açılması için çığırtkanlık yapan bu sendika, arındırma çalışmalarında yer alan, ancak hiçbir kaydı bulunmayan ve dolayısıyla da hiçbir sosyal güvenceleri olmayan, kanser ve diğer hastalıklara yakalanma riskiyle burun buruna çalışan on binlerce işçi için kılını dahi kıpırdatmıyor.

Radyoaktif kirlenmeye maruz kalan bölgelerden 160 bin insan tahliye edildi. Ancak onlara gittikleri yerde hayatlarını yeniden kurabilmeleri için tazminat ya verilmedi ya da günlük ihtiyaçlarını bile karşılayamayacak düzeyde bir tazminat ödendi. Ancak nükleer felâketin yaşanmasına sebep olan TEPCO firmasına her türlü yardım yapıldı. 2012 Haziran ayında ise firma kamulaştırılarak devletin himayesine alındı ve böylece patronları büyük bir zarardan kurtarılmış oldu. Bugüne kadar TEPCO’nun kasasına 36,5 milyar dolar para aktarıldı. Bu kaynağı yaratmak üzere vergileri arttırıp çeşitlendirerek işçilerin cebini boşaltan hükümet şimdi ise fonlardan kesintiler yapacak. Diğer taraftan Abe hükümeti milliyetçiliği yükseltmeye uğraşıyor. Yaşanan felâketin ulusal birliği pekiştirmesini hedefliyor.

Yaşanan onca felâkete rağmen burjuva hükümet ya da partiler nükleer santralleri kapatmayı ya da doğaya ve insanlığa uyumlu, yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmiyorlar. Aksine, izledikleri politikalarla dünyayı yok oluşa sürüklüyorlar. Platformumuz’da dediğimiz gibi;

“Üstelik bu kara tablo, bir yeryüzü cenneti yaratmanın araçları insanlığın elinin altındayken oluyor. Bilim ve teknolojinin çığır açıcı başarıları, insanlığı özgürleştirmek yerine daha da köleleştiriyor. Üretici güçlerin gelişiminin önündeki özel mülkiyet ve ulus devlet engeli artık dayanılmaz bir cendereye dönüşmüştür. Bu durum insanlığın önündeki tek çıkış yolunun sosyalizm olduğuna işaret ediyor. Ya sosyalizm ya barbarlık!

“İnsanlığı bu bataklıktan kurtaracak ve sosyalizme götürecek tek güç, artık «nesli tükendi» denilen işçi sınıfıdır. Gerçekler inatçıdır! İşçi sınıfı yok olmak şöyle dursun, büyümüş, gelişmiş ve nesnel olarak daha da güçlenmiştir. Bugün dünya nüfusunun çoğunluğunu işçi sınıfı oluşturmaktadır. Gerçekte işçi sınıfının «bitişine» kanıt olarak gösterilen olgular, sadece işçi sınıfının bileşimi ve kapsamındaki değişimleri göstermektedir. Bu değişim ise, sadece bugün değil işçi sınıfı varolduğundan beri vardır. Gerçek şu ki, dünya üzerinde işgücünü bir ücret karşılığında satarak yaşamaya çalışan milyarların yani işçi sınıfının bugün de zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri yoktur. Kazanacakları ise koskoca bir dünyadır!”

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 96, Mart 2013