Navigation

Sendika Bürokrasisi ve Sendikal Yasalarda Değişiklik

Türkiye’de 12 Eylül faşizmi, Şili’de Pinochet diktatörlüğünün veya Yunanistan’da Albaylar Cuntasının yıkılışında olduğu gibi toplumsal muhalefetin yükselişi sonucunda değil, tepeden kontrollü bir şekilde çözüldü. Bu biçimde çözülmenin işçi sınıfı örgütlerinde de farklı sonuçları oldu. 12 Eylül faşizminin ürünü olarak, sendikal örgütlülükler çeşitli yasal düzenlemelerle daha baştan cendere altına alındı. Burjuvazi faşizmin temizlediği yoldan yürüyerek işçi sınıfı hareketinin önünü daha baştan kesebileceği kanun ve uygulamaları hayata geçirmeye başladı. 1983’te 2821 sayılı Sendikalar Kanunu ve 2822 sayılı Toplu Sözleşme Grev ve Lokavt Kanununu meclisten geçirdi.

Her iki kanunun da amacı işçi sınıfının örgütlenmesinin önüne çeşitli bariyerler koyup, boyunduruk altına alıp, onu kontrol etmekti. Bu amaçla, işkolları tanımlanarak bir sendikanın sadece tanımlı işkollarından birisinde faaliyet gösterebilmesi ve toplu sözleşme imzalayabilmesi için de o işkolunda çalışan kayıtlı işçilerin en az %10’unu örgütlemiş olmasının yanı sıra ilgili işyerinde çalışanların %50’sinden fazlasını sendikaya üye yapma zorunluluğu getirildi. Ayrıca, sendikaya üyelik ve ayrılma işlemlerinin noter aracılığı ile yapılma mecburiyeti gibi pek çok engel dikildi mücadelenin karşısına. Bunun yanı sıra, sendika genel merkez yöneticilerine, yani sendika bürokrasisinin en kaymak tabakasına geniş yetkiler (istediği şubeyi açma ve kapatma, istediği işyerinde delege ve temsilci ataması yapma vb.) verilerek, kontrol altındaki bu bürokrasi aracılığıyla da dizginlendi sınıf mücadelesi.

Bu sınırlama ve engellerle, işçi sınıfının çıkarları temelinde hareket edip militan bir mücadele yürütmek isteyenleri dikenli bir tarlaya doğru sürüyorlardı. Burjuvaziye güvenilirliğini kanıtlamış, darbe ile kapatılmayıp faaliyetlerini sürdürmüş sendika yönetimleri, kendilerini istenen koşullara hızlıca adapte ettiler. Ardından da onlara “yürü ya kulum!” denildi. Bu güvenin arkası boşa çıkmamalıydı. Bu amaçla, devlet işletmelerinde işçi statüsünde çalışanların tamamı ilgili işkolundaki sendikalara “otomatik” üye yapıldı. Maaşlarından kesilen aidatlar sendika genel merkezlerinin kasasına aktarıldı. Hiçbir şubenin bağımsız mali işlem yapabilmesine müsaade edilmedi ve en tepedeki bürokrat sendikacıların kontrolü garanti altına alındı. Genel merkezlere kongre, seçim vb. hususlarda olağanüstü haklar verildi ve mevcut sandalyelerin istenmeyen ellere geçmesi olasılığı bertaraf edildi. İlerleyen yıllarda, sendika liderlerinin inisiyatifi haricinde ortaya çıkan muhalefet hareketleri, ne kadar küçük olursa olsun, ibret olsun misali ezilmeye çalışıldı.

Bu sendikal yapının, darbe ile üzerinden silindir gibi geçilmiş sınıf mücadelesinin belini bir türlü doğrultamamasında oynadığı rol muazzamdır. Sendika bürokratları, gülme sırasını eline geçiren burjuvazinin muazzam kârlar elde etmesini sağlayan bir ortamın oluşmasına yardım etmişlerdir. Gerektiğinde işçilerin gerçekleri görmesini engelleyen birer asma yaprağı rolüne soyunarak, bazen ikna aracı veya sistem için emniyet sübabı kesilerek, kimi zaman ise sınıf içinde polis misyonunu yerine getirerek burjuvaziye yıllarca hizmet etmişlerdir. Halen görevlerini sadakatle yerine getirmeye devam etseler de nesnelliklerinde ciddi değişiklikler olduğu bir gerçektir. Özelleştirmeler nedeniyle devlet sektöründe çalışan işçilerin sayısında epeyce azalma olmuştur. Aidatlar sendika merkezlerine artık nehir gibi akmamakta ama bu durum 20-30 yılda yükünü zaten tutmuş bürokratları pek de etkilememektedir. Ancak küçük sendikalarda yeni göreve gelen başkan vb. düzeydeki yöneticiler ister istemez eski yöneticilerin ihtişamını arayıp, hayıflanmaktadırlar. “Eski başkan 5 yıldızlı otelin kral dairesini kapatmış (örneğin Ankara Kent Otel) orada yaşıyordu, yanında korumalar, bir endam etti miydi! Bir de bizim şu halimize bak!” diyen sendika yöneticilerini hatırlayanlar vardır.

“Bir bürokrat mevki ve makamına, ona ömür boyu ayrıcalıklı bir yaşam sunacak kaynak olarak bakar ve bu kural sendika bürokratı için de geçerlidir. Seçildiği pozisyon sendika bürokratı açısından işçilere hizmet sunması gereken bir görev alanı değil, burjuva düzenle bütünleşmiş bir yaşam fırsatı sunan mevkidir. İşçilerin oyuyla seçilmiş olsalar bile büyük ayrıcalıklara kavuşan ve işçiler tarafından denetlenmeyen sendika yöneticilerinin bürokratlaşması neredeyse kaçınılmaz olmaktadır. Ve böyleleri konumlarını güvenceye almak için sınıfa her türlü ihanete açık hale gelmektedir.” (Elif Çağlı, Sendikal Mücadelede İlkeli Tutum, www.marksist.com)

Sendika bürokratları mecvut yapıyı on yıllarca koruyarak işçi sınıfının örgütlenme bilincinde de muazzam bir çarpılmaya neden oldular. İşçi sınıfının büyük çoğunluğu, kuşaklararası deneyim aktarımının da kesintiye uğraması sebebiyle, “sendika” kavramını bu mevcut yapıdan ibaret bir şey olarak algıladı. Ne acıdır ki, sendikacılığı gördüğü sendikacılarla, sendikal mücadeleyi de duyduğu ya da başından geçen kötü deneyimlerle özdeşleştirdi. Bundan başka türlü sendikacılık hiç olmamış ve olmaz sanılıyor. Zaman zaman beliren mücadeleye daha istekli görünen yeni kuşak sendikacılar da esasen aynı atmosfer altında bulunuyor ve bu nedenle başka türlüsünü pek tasavvur edemiyorlar.

Sendikal yasalar değiştiriliyor

2821 sayılı Sendikalar Kanunu ile 2822 sayılı Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt Kanununu değiştirmek yedi yıldır hükümetin gündeminde. Bugün gelinen noktada AKP hükümeti, bu iki yasayı “Toplu İş İlişkileri Yasası” adı altında birleştiren bir yasa taslağı hazırlamış ve bu taslağı Meclis’e getirmiş bulunuyor. Bu taslakta yer alan bazı maddelere yönelik birtakım pazarlıklar burjuva hükümetle sendika bürokrasisi arasında kapalı kapılar ardında yürütüldü. Bu iki kanundaki değişikliklerle ilişkili olarak daha 2008’de, hükümetin işkolu barajını kaldırma önerisine Türk-İş’in ayak dirediğini ise sağır sultan dahi biliyor.

Hükümet, sendikaları sermayenin günümüz gereksinimlerine adapte olmaları için itelemek ve Türkiye’yi ILO’nun kara listesinden çıkarmak için bastırmakta. Türk-İş, Hak-İş türlü bahanelerle işkolu barajının %5 civarlarında tutulmasına ve daha aşağıya çekilmesini engellemeye çalışıyordu. Türk-İş bürokrasisinin muhalefetinin en önemli sebeplerinden biri ise, işkolu barajı %5’in altına düşürüldüğünde sendikaya üye işçi sayısı işkolu barajını tek başına aşabilecek büyük işyerlerinin (örn: Erdemir, İsdemir gibi fabrikalar) bağlı oldukları sendikadan ayrılıp kendi sendikalarını kurabilme olanağının ortaya çıkmasıdır. Böylece şube başkanları genel merkezden para dilenmek yerine kendi sendikalarında toplanan aidatları diledikleri gibi kullanabilirler. Ancak bu sorun tek başına bu muhalefetin gerekçesi değil. Zira büyükler çoktan yolunu tutmuş durumda. İlla da yüz binlerce üyemiz olsun derdinde olmadıklarından, üstelik ayrılma potansiyeli olan büyük işyerlerinin bağlı olduğu şube yöneticilerini gerektiğinde ihya, gerektiğinde ise ikna edebilecek güce de sahip olduklarından, işkolu barajı onlar için üzerinde anlaşılması imkânsız bir mesele değildi.

Orta büyüklükteki (10-25 bin üyeli) ve küçük (1-10 bin üyeli) sendikalar için ise bu bir hayat memat meselesi. Bu sendikaların büyükler gibi otelleri yok, eski yöneticiler geliri ceplediklerinden üzerinden yürüyebilecekleri mali birikimleri diğerlerine kıyasla daha az. İşkolu barajının düşmesi ile büyük işyerlerinin ayrılmasını engelleyebilecek veya bundan doğacak zararı kaldırabilecek konumda değiller. Sendikaların tepesine çöreklenip bürokrat koltuğunun sıcaklığına alıştıktan ve içinden geldiği işçi sınıfından koptuktan sonra bir sendika başkanının işyerine dönüp işe başlaması ölümcül bir travma olacağından, bir şekilde emekliliklerini garanti altına almanın kaygısını taşımaktadırlar. Aksi durumda sendika bina ve arazilerini kendi kıdem tazminatları için satmaktan da imtina etmemektedirler.

AKP hükümeti, reform için sendikalara fırça atmayı iki sene önce bırakıp, aba altından sopa göstermeye başlamıştı. Önce mali konularda denetim ve beraberinde usulsüz işlemler için hapis de içeren ağır cezalar öngören yasal düzenlemeler getirdi. Ağustos 2009’da SGK Kanununun 5. maddesine yapılan bir ek ile, işkolu barajının belirlenmesine esas teşkil etmesi bakımından artık Çalışma Bakanlığı’nın istatistiklerinin değil, SGK’nın verilerinin baz alınmasını yürürlülüğe koydu. Bunun anlamı şuydu: “İstediğimiz bir sendikanın defterlerini açıp, duman edebiliriz. Çalışma Bakanlığı’nın Türk-İş ile danışıklı hazırlanmış 5 milyonluk kayıtları yerine, 15 milyonluk ‘güncel’ verileri kullanır, en büyük birkaç sendika haricindeki tüm sendikaları işkolu barajının altında bırakır, yasaya dokunmadan hepinizin toplu sözleşme imza yetkinizi de düşürebiliriz. Alternatif sendikalar kurulmasın, tekelimiz devam etsin derken, 15 kişinin bir araya gelip kuracağı yeni bir sendikadan hiçbir farkınız kalmaz, bitersiniz.”

Ancak son anda sadece bir yıllığına geçerli olmak üzere, 2009 yılı Çalışma Bakanlığı kayıtlarının 2010 yılı için de geçerli olduğuna hükmeden kanun hükmünde kararnameyle hükümet sendikalarla müzakere sürecinde elindeki sopayı havada tuttu. Sendikalarla yürüttüğü pazarlık masasına ise check-off sisteminin (aidatların maaşlardan otomatik kesilmesi) kaldırılması ve aidat toplama işinin sendikaların kendilerine bırakılması, sendika ve konfederasyon başkanlarının maaşlarının Başbakanlık Müsteşar maaşının iki katı ile (yaklaşık 11.000 TL) sınırlandırılması gibi kozlarla yüksek elle girdi. Kanun kapsamında olmamakla birlikte, pazarlıkların bir ayağını da kıdem tazminatlarının oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz.

Bu ortamda girilen son dönem üçlü müzakere görüşmelerinden 2821 sayılı Sendikalar Kanunundaki değişiklikler tam mutabakat ile geçti. Genel hatlarıyla, sendikacılar için ceza hükümlerinin hafifletilerek adli para cezalarına çevrilmesi; mali denetimin yeminli müşavirler aracığıyla yapılması; sendika üyeliği ve istifalarda noter şartının kaldırılması; aidat meblağlarının sendikalar tarafından belirlenebilmesi; işkolu sayısının 27’den 18’e düşürülmesi; aynı işkolunda, birden fazla işyerinde çalışan işçiye, birden fazla sendikaya üye olma hakkının tanınması; sendikalara radyo televizyon kurma hakkının verilmesi; sendikalara üye olma yaşının 16’dan 15’e indirilmesi ve üye işçinin geçici süre işsiz kalması durumunda sendika üyeliğinin bir yıl devam etmesi gibi maddeleri içeren taslak Bakanlar Kurulundan geçti.

Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt Kanununundaki değişiklik için ise önce işkolu barajının binde 5 olması üzerinde anlaşıldığı söylendiği halde, meclise gelen taslakta hükümet bu barajı %3’e çekti. İşçi sayısının güncellenmesi ve işkollarının birleştirilmesi sonucunda hemen her sektördeki işçi sayısının üç kattan fazla artacağı düşünülürse bu barajın kimi sektörlerde fiilen eski %10 barajının bile üstüne çıkacağı görülmektedir. Taslakla ilgili önemli bir nokta da, pazarlıkların, tartışmaların kapalı kapılar ardında yapılmasıdır.

Burjuvazinin arzusu, işçi ve işveren tarafını temsil edenlerin iş hayatını ilgilendiren konularda burjuvazinin çıkarları temelinde uyumla çalışmasıdır. Avrupa’daki gibi sendikaların ve patron örgütlerinin, içinde devlet temsilcilerinin de yer alacağı üçlü kurullar aracılığıyla, ihtiyaç duyulan yönetmelik ve düzenlemeleri dolaysız olarak çıkarabilmesidir. Böylece sermayenin ihtiyaç duyduğu düzenlemeler zamanında, seri biçimde ve tam da ihtiyaç duyulduğu biçimde yapılsın, sorumluluk da tüm taraflarca paylaşılmış olsun istenmektedir. Sendikacıların özlemi ise yine Avrupa’da örneklerini gördükleri, bir sektördeki tüm işçileri kapsayan toplu sözleşmeler imzalamak (DİSK bunu çerçeve sözleşme olarak adlandırıyor), kanunlar yapılırken söz sahibi büyük adamlar olarak muhatap alınmak vb. gibi şeylerdir.

İlgili değişiklikler işçi mücadelesinin basıncı ile gerçekleşmiyor, tam tersine, mücadelenin dipte seyrettiği bir ortamda gerçekleşiyor. Masadaki taraflar, işçi kesimi adına Türk-İş, Hak-İş ve DİSK (son anda DİSK birtakım gerekçelerle görüşmelerden çekildi) ile işveren örgütleri ve “arabulucu” olarak da devlet idi. Böyle bir masadan işçi sınıfı lehine ciddi kazanımlar veya sınıf mücadelesini ileri taşıyabilecek değişiklikler çıkabileceğini ummak büyük bir saflık olurdu.

Bugün işçilerin burjuvaziye karşı mücadelesinde fabrika fabrika örgütlenmekle uğraşması gereken sendika yönetimleri, bunun yerine şaşalı kongreler gerçekleştiriyorlar. İşçi sınıfının en temel örgütlülüklerinden biri olan sendikaların genel kurullarında burjuva özentili sendika bürokratları, mücadele etmek isteyen ve tehlikenin farkında olan işçileri kendi kürsülerinde bile konuşturmuyorlar. Bu bürokratlar burjuvazinin hangi kanadının altında çöpleniyorlarsa o kanadının siyasi temsilcilerine açıyorlar kürsüleri. Birinin kürsüsünde (Türk-İş) AKP hükümetinin çalışma bakanı işçilerin gözlerinin içine baka baka son dönemde planladıkları saldırıları anlatırken, diğerinin kürsüsünde (DİSK) ise CHP genel başkanı işçilere mücadele dersi verebiliyor. İşçi sınıfını burjuvazinin şu ya da bu kanadının peşine takmak için adeta birbirleriyle yarışan sendika bürokratları, kendi meşreplerini şüphe götürmez bir biçimde ortaya koymaktadırlar.

Sendikalar işçi sınıfının kapitalistlere karşı mücadelesinde her zaman önemli silahlarından biri olmuştur. Bu örgütlerin bugünkü pozisyonları değişmez bir durum değildir. Öyle algılanmasına izin verilmemeli ve mücadeleden yan çizilmemelidir. Sınıf hareketi sürekli yükselen bir çizgi izlemediğinden, sınıfın genel olarak örgütsüz, dağınık ve burjuva ideolojisi tarafından cendereye alınmış olduğu durumlarda sendikal örgütlülüklerinin bu durumdan bağımsız bir mücadele çizgisi izlemesi beklenemez. Ancak içine girdiğimiz tarihsel dönem çok önemli değişikliklere ve fırtınalara gebe bir dönemdir. Mevcut yasalarla ve hazırlıkları sürdürülmekte olan yeni saldırı paketleriyle burjuvazi bu döneme hazırlık yapmaktadır. Mücadeleci işçilere ve devrimcilere düşen görev, mücadelede militanlık düzeyi arttıkça burjuva yasal engellerin kâğıt üstünde kalacağını ve aşılıp geçileceğini işçi kitlelerine anlatabilmektir. Her türden yasal engelin ve bu engellerin bekçiliğini yapan sendika bürokratlarının geleceğini de işçi sınıfının mücadelesinin militanlık düzeyi belirleyecektir.