Hemşirelerin Sorunları

Derya Çınar

1 Temmuz 2009

Her yıl, hemşirelik mesleğinin kurucusu kabul edilen Florance Nightingale’in doğduğu gün olan 12 Mayıs, Hemşireler Günü ve 12-18 Mayıs arası da Hemşirelik Haftası olarak kutlanıyor. Bu tarihlerde dünyada ve Türkiye’de çeşitli etkinlikler düzenleniyor. Hemşirelik mesleğini icra edenler bu haftayı sınırlı da olsa sorunlarının gündeme gelmesi ve çözümler üretilmesi için değerlendirmeye çalışırken, ister özel, ister devlet kurumlarında olsun işveren ve işveren temsilcileri ise bu haftayı kendi çıkarlarına uygun biçimde değerlendiriyor. Bu yıl da yine amaç ve içerikleri farklı çeşitli etkinlik ve eylemliliklerle bu ülkede çalışmakta olan 100 bine yakın hemşirenin gönlü alınmaya çalışıldı. KESK’e bağlı Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikasında (SES) örgütlü olan sağlık çalışanları ise, Hemşireler Günü nedeniyle basın açıklamaları ve yürüyüşlerle sorunlarını gündeme taşımaya ve duyarlılık yaratmaya çalıştılar. Başta Kanada olmak üzere, dünyanın çeşitli ülkelerinde de, ağır ve güvenliksiz çalışma koşullarına, ücret düşüklüğüne, fazla mesai ve nöbet uygulamalarına karşı grevler yapıldı ve eylemler düzenlendi.

Burjuvazinin sağlık hizmetlerine ilişkin kâr amaçlı uygulamalarından nasibini alan hemşireler, giderek artan sorunlarla boğuşmaya devam ediyorlar. Sendikaların 2009 yılı başında yaptığı araştırma sonuçlarına göre Türkiye’de 1000 kişiye 1,3 hemşire düşmekte. OECD ülkeleriyle kıyaslandığında bu rakam oldukça kötü bir duruma işaret ediyor. 1000 kişiye 9,6 hemşirenin düştüğü Almanya ve Fransa’daki rakamlarla kıyaslandığında ise durumun vahameti daha iyi anlaşılıyor. Türkiye’de binlerce hemşire, neredeyse 10 kişinin yapması gereken işi tek başına yapmakta.

67 binden fazlası ağırlıkla Sağlık Bakanlığına bağlı kurumlar bünyesinde çalışan hemşireler, çalışma hayatının yaklaşık 3,5 yılını nöbetlerde tüketmekte. Dünya Sağlık Örgütü, sağlık hizmetlerinin “bilimsel ve kaliteli” sunulabilmesi için hemşire başına düşecek hasta sayısının 3’ü aşmaması gerektiğini belirtiyor. Ayrıca özellikli ve bakım gerektiren hastalar söz konusu olduğunda bu sayının “bir hastaya bir hemşire” olması gerektiği vurgulansa da, kapitalizm koşullarında nasıl ki bilimsel ve kaliteli sağlık hizmeti alamıyorsak hemşireler için de sağlıklı ve ideal çalışma koşulları ufukta görünmüyor.

Ağır ve sağlıksız çalışma koşullarında uzun saatler boyunca ve genelde ayakta çalışan hemşireler, ömürlerinin en üretken çağlarında, yani daha 30’lu yaşlarında, birçok sağlık problemiyle de yüz yüze gelmektedir. Gece çalışmasını düzenleyen ve çalışma sürelerini sınırlayan yasalar olmasına ve her yıl binlerce hemşire okullardan mezun olup işsiz kalmasına rağmen, zorunlu gece nöbetlerinin sayısı ve süresi insan aklının sınırlarını zorlamaktadır. Kimi zaman 32 saate varan aralıksız çalışma, dinlenme odalarının bile olmaması, tıbbi atıkların ve ilaçların bulunduğu odalarda dinlenebilme çabalarıyla geçirilen ömürler… Ortaya çıkan tükenmişlik, mutsuzluk ve öfke, çoğu zaman doğru hedefe yönelmeyip yine kendisi gibi kapitalist sistemin mağdur ettiği insanlara, hasta ve hasta yakınlarına yönelmektedir.

Yapılan işin ağırlığı ve sağlık üretirken sağlıksız koşullarda çalışmak, hemşirelerin sağlığını fazlasıyla bozmakta ve onları tehlikeli ve ölümcül hastalıklara maruz bırakmaktadır. Bolu’da nöbet tutarken Kırım- Kongo kanamalı ateşi hastalığına yakalanmış bir hastadan kan bulaşması sonucu hayatını kaybeden Arzu Hemşire gibi nice hemşire, kapitalizmin kâr hırsına kurban gidiyor. Hemşireler yüksek oranlarda bel ve boyun fıtığını mesleklerinin doğal sonucu olarak kabullenseler de, bunların yanı sıra akciğer tüberkülozu, hepatit B ve C, AIDS gibi mesleki hastalıklara karşı da savunmasızdırlar. Uyku bozukluğu, stres ve aşırı yorgunluk gibi sıradanlaşmış sorunlar nedeniyle psikolojik rahatsızlıklar da yaşamaktadırlar.

Her yıl hemşirelik haftası geldiğinde başta burjuva medya olmak üzere ensesi kalın, sırtı pek nice bürokrattan, samimiyetsiz, bilinç bulandıran demagojik konuşmalar duymaya alışan hemşireler, iş ve yaşam koşullarında dişe dokunur bir düzelme olmadan çalışmaya devam ederler. Hemşireleri, “hemşirelik, insan sevgisiyle dolu, şefkatle, sabırla yapılan kutsal ve onurlu bir meslektir”, “hemşireler beyaz meleklerdir” gibi söylem ve ucuz ödüllendirme sistemleriyle iliğine kadar sömüren burjuvazi, bu meslek grubunu sadece fiziksel olarak tüketmemekte, ideolojik aygıtlarıyla bilincini dumura uğratarak onu örgütsüzlüğe de mahkûm etmeye çalışmaktadır.

Şimdilerde eğitim verilen kurumlar çoğalsa da, bu ülkede uzun yıllar boyunca sağlık sektörünün hemşire ihtiyacı özellikle yatılı olarak eğitim veren sağlık meslek liselerinden karşılanmıştır. 18-19 yaşlarında bu okullardan mezun edilen çoğunluğu yoksul işçi ve emekçilerin kız çocukları, işçilik hayatı ve sağlık sektörüyle aynı anda tanışmıştır. Anadolu’nun çeşitli kentlerinden yatılı okullara gelen binlerce kız çocuğu, başka bir öğrenim olanağına sahip olamadığı için bu okullara gönderilmiştir. Mezun olduktan sonra, çalıştıkları yerleri kendini koruyabileceği tek çatı olarak görmüş ve başta burjuva devletin sağlık kurumlarındaki yöneticileri olmak üzere tüm işyerlerindeki patronlarının her türden saldırılarını bilinçsizce sineye çekmiştir. Devlet kapısında çalışmayı iş güvencesi için yeterli gören hemşirelerin çoğunlukta olması mücadele eden meslektaşlarının gücünü de zayıflatmış ve kalıcı kazanımlar elde edilmesine engel teşkil etmiştir.

Devlete ait kuruluşlarda “devlet memuru” statüsüyle çalışan kamu emekçileri, kendilerini işçi sınıfının genelinden ayrı görmeye kadar varan bir bilinç bulanıklığı içindedirler. Hemşireler de aynı bilinç bulanıklığı nedeniyle, örgütlenme mücadelesinden çoğunlukla uzak durmaktadırlar. Kamu emekçileri tam da bu yüzden, son yıllarda arka arkaya çıkarılan saldırı yasalarına hazırlıksız yakalanmışlardır. 657 sayılı kanunda yapılan değişikliklerle, iş güvencelerini kaybetmiş ve 4b, 4c gibi yasa maddeleriyle sözleşmeli çalışmaya mahkûm edilmişlerdir. Bu saldırılar iş güvencesinin ortadan kaldırılması ile sınırlı tutulmamış, birçok ekonomik ve sosyal hak da gasp edilmiştir. Güçlü ve örgütlü bir mücadele ve sağlam bir karşı duruşun gerçekleşmediği koşullarda, kamu emekçilerinin burjuva düzenden haklarını koparabilmeleri yine burjuva hukuk sisteminin insafına bırakılmıştır.

Bir süredir bu meslekte erkek işçilerin de çalışmaya başlamasıyla genel tablo biraz değişse de, yine de ağırlığı kadın hemşireler oluşturmakta ve bundan doğan sorunlar da giderek artmaktadır. Bunların başında da kreş sorunu yer almaktadır. Kapitalizm bu alanda da kadın çalışanların anne olma hakkını ve olanaklarını kendi kâr hırsının önünde engel olarak görmektedir. Sağlık çalışanlarının örgütsüzlüğü, burjuva AKP hükümetinin daha önce var olan kreş, lojman, 8 saat çalışma hakkı, sosyal tesislerden yararlanma gibi hakları tırpanlamasını kolaylaştırmıştır. Yeni emeklilik yasasının uygulamaya geçmesiyle birlikte, mezarda emekliliğe mahkûm edilen hemşireler de henüz topyekûn bir şekilde saldırıların ciddiyetini kavramış durumda değildir.

AKP hükümetinin uygulamaya soktuğu “Sağlıkta Dönüşüm Programı”, sağlık çalışanlarının ağır sömürü koşullarına dayanabilmeleri için “mutasyon geçirmelerini” zorunlu kılıyor. Hemşireler bu yoğun sömürü koşullarında, boyunlarına “eğitim sertifikaları” denilen kâğıt parçalarını asarak, birer ahtopot gibi, daha fazla kolla ve insanlıktan çıkarak çalışmaya zorlanmaktadırlar.

Sağlık kuruluşlarında “performansa dayalı döner sermaye” gibi uygulamalar, özellikle hekim grubunun büyük çoğunluğunu alacakları parayı artırabilmek için birer kapitalist gibi düşünmeye sevk etmiştir. Bu çarpıklık birçok başka sorunu da beraberinde getirmiştir. Doktorun yardımcısı, hizmetçisi olarak görülen hemşirelerin iş yükü alabildiğine artmıştır. Hemşireler her türlü angaryaya katlanmak zorunda bırakılmışlardır. Bu uygulama, tüm sağlık çalışanları arasında bilinç çarpılmalarına sebep olurken, diğer yandan da rekabeti artırmakta ve bölünüp örgütsüzleşmeyi de körüklemektedir.

Eşit, parasız ve kaliteli sağlık hizmetinin verileceği, koruyucu sağlık önlemlerinin alınacağı, insanlığın yaşam kalitesini yükseltmeyi amaç edinen bir dünyayı kurma mücadelesi verilmeden ne hemşireler ne diğer sağlık çalışanları ne de işçi sınıfı gerçek ve kalıcı kazanımlar elde etmeyi başaramaz. Gerçek düşman olan kapitalist sistemi hedef tahtasına koyup örgütlü bir kavgaya giriştiğimizde, çalışma ve yaşam koşullarımıza dönük saldırıları bir kenara savurup kazanımlarımızı artırmayı başarabiliriz. Kapitalizmin kendi ideolojisi aracılığıyla yarattığı bilinç bulanıklığına işçi sınıfı kendi ideolojisinin bayrağına sarılarak cevap vermeden, bu yolda mücadeleye atılmadan kurtuluşumuz mümkün olmayacaktır.

(Kaynak: Marksist Tutum dergisi, no:52, Temmuz 2009)