Navigation

Güneşi Göremeyen Bir Film!

Kürt halkının uzun yıllardır yaşadığı zulmü gerçekten anlayabilmek için burjuva ideolojisinin gözlüklerinden kurtulmak gerekir. Burjuva devletin işçi ve emekçilerin bilincine kazıdığı Kürt düşmanlığı ortadan kalkmadan, beyinlere zerkedilmiş milliyetçilik zehri temizlenmeden gerçek bir kardeşleşme yaşanamayacak. Bu ülkede Türk ve Kürt işçi ve emekçilerinin gönüllü, gerçek bir kardeşleşme yaşamasına da Türk egemen sınıfı öyle kolayından geçit vermeyecek. Bunu görmek için âlim olmak gerekmiyor. Ancak Kürt sorunu da bırakılan yerde durmuyor. Kürtlerin mücadelesinin geldiği noktanın en somut göstergelerinden birisi de Kürtçe konusundaki durum. Halen anlamsız yasaklar sürse de, artık televizyonlarda Kürtçe türküler dinliyoruz. Kürtçe yayın yapan bir devlet kanalı bile kurulmuş bulunuyor. Ve tabii sinema filmleri de çekiliyor. Aslında “çekilir gibi oluyor” demek daha doğru. Çünkü yıllardır oluk oluk kan akıtılmış, acının alevden çemberinden geçilmiş bir coğrafyanın halkının acılarını, asıl önemlisi bu acıları yaşatanları anlatan filmleri çekmek öyle her yiğidin harcı değil.

Kendisi de bir Kürt olan Mahzun Kırmızıgül’ün “Güneşi Gördüm” filmi, filme piyasa yaptıracak “acı” sosunu bolca kullanmış. Acıların ticaretini yapan kapitalizm gerçeği bu filmde de kendini bize hissettiriyor. Acıların, kederlerin, katliamların, bir ulusun yok sayılışının, hatta yok edilişinin üzerini çirkin bir ağlaklıkla örtüyor bu film. Milliyetçilikle doldurulmuş Türk izleyici kitlesinin belki önemli bir kısmı film için, Kürtlerin propagandasını yapıyor, “bölücülere” sempati yaratmaya çalışıyor diye düşünebilir. Hatta bir kısım hümanistlerimizin de gözlerini ıslatmıştır film. Ama filmi izledikten sonra filme, Kürt sorununun siyasi bir mesele oluşu gerçeğinin değil de, meseleyi yoksulluk sorununa indirgeyen inceltilmiş bir sahtekârlığın hâkim olduğudur. Nerdeyse başbakanın konuştuğu kadar bile Kürtçe konuşulmuyor filmde ve Türkçeden bozma bir şive ile “devlet babaya” her ne olursa olsun güvenmeyi ve onun gücü karşısında boyun eğmeyi işliyor film.

Dağ başında bir mezrada tüm yoksulluğu ile iki Kürt ailesinin sonu trajediye bağlanan uzun yolculuğudur hikâye. Bu ailelerden birinin evlatlarından biri gerilladır. İşte bu yüzden sık sık ziyaret eder Türk askeri bu mezrayı. Bir dönem hani binlerce Kürt köyü zorla boşaltıldıydı. Dağları ormanları bir daha börtü böcek bile yetişemesin diye yakıldıydı. Yok, yanlış anlaşılmasın burada hikâye öyle devam etmiyor. Burada Türk askeri çok saygılı, “farklılıklara” tahammülü var. Kürt halkının yaşama hakkına saygılı. “Ekolojik nedenlerle” köyü boşaltıyor. Hem de öyle kaba saba, ite kaka değil. Nazikçe, kibarca, rica ederek, ikna ederek yapıyor. Derin yeşil gözleriyle duygulu bir komutan bu ailelerin durumuna kederlenip bir ara yardım bile teklif ediyor. Memleketi Giresun’a gitmelerini, babasının onlara yardımcı olacağını söylüyor. Ama gerçek hayattan sahneler eksik burada. Bu hikâye fındık bahçelerine fındık toplamaya giden Kürt işçilerinin bu şehirlerin girişlerinde nasıl karşılanıp aşağılandıklarını anlatmıyor. Yol boyunca balık istifi gitmek zorunda kaldıkları araçlarda ölüm yolculukları yaptıklarını anlatmıyor. Bu şehirlerde Kürt olmanın insan sayılmamak olduğunu anlatmıyor. 

Askerlerin, dağda gerilla olan oğlunu çatışmada kaybeden aileye gösterdikleri ihtimam gözlerimizi yaşartıyor! Baba oğlunun ölüsünü teşhis ederken dikkatlice bakınmayın boşuna. Öyle hoyratça soyulmuş, iç çamaşırlarıyla ortaya atılmış, belki kulağı belki burnu kesilmiş birini görmüyorsunuz sahnede. Bu film boyunca kendinize JİTEM de neymiş, kontrgerilla da neymiş, kim demiş, kim uydurmuş bu yalanları deyip duruyorsunuz! Kim 1938’de 80 bine yakın Kürdü katletmiş? Kim gerillaların kesik başlarına yüce dağları fon yaparak resim çektirmiş? Kim kulak koleksiyonu yapmış? Kim yapmış bunları; ben yapmadım, sen yapmadın, o yapmadı. Peki, o zaman kim yaptı bunları?

Türk devletinin yoksul ve kederli Kürt çocuklarını şefkatli kollarıyla kapısında karşıladığı o güzel Çocuk Esirgeme Kurumu için ne diyebiliriz? Ve ruhumuzu ısıtacak kadar sıcak, anne şefkatinin timsali gibi gösterilen bir müdire! Günahların ve kötülüklerin üstü ince bir tülle ancak bu kadar örtülebilir. Bu çocuk esirgeme yurtlarında kapitalist sistemin yarattığı sefaletin, yoksulluğun, yalnızlığın, sevgisizliğin yaralarının izleri vardır çocuklarımızın yüzlerinde. Çocuk esirgeme yurduna bıraktığımız çocuklarımız gerçekten kaybettiğimiz çocuklarımızdır. Artık o çocuğun gülen gözleri olmaz. Kapitalizm cehenneminin küçük, gizli ve terkedilmiş köşeleridir yurtlar. Bu filmde gördüğünüz gibi, müdireler merdivende anne şefkati ile öpmez çocukları.

Demek ki, sinema sektörünü de bu egemen devlet anlayışından ayrı görmemek gerekiyor. Ve tam da bu nedenle bugün için bu ülkede sinema sektöründen gerçek sorunları, gerçeğe yakın bile işlemesi beklenmemeli. Hele de işlenecek konu sakıncalı bir sorun, yani “Kürt sorunu” olacaksa, onu işlerken gerçeğe yaklaştığınız oranda üzerinize giydiğiniz ateşten gömlek sizi biraz daha fazla yakacaktır. İşte bu yüzden bu sorunu şu ya da bu düzeyde samimiyetle işlemeye, filmini veya belgeselini çekmeye çalışmış insanlar üçü, beşi geçmez. Oysa Mahzun Kırmızıgül gibi adamlar büyümekte olan ve tatlı kârlar vadeden sinema sektörüne daha fazla kazanmak isteği ile girmiş ve her konuyu daha çok kazanmak uğruna istismar edecek kadar hırslı adamlar. Aynı durum sermaye sınıfı ile işçi sınıfı arasındaki çelişkileri, çürüyen, dünyayı ve insanlığı çürüten kapitalist sistemi anlatmak söz konusu olduğunda da geçerlidir. Medya araçları tek yönlü ve egemen sınıfın ideolojik hegemonyasını her geçen gün biraz daha pekiştirmek üzere çalışmaktadır. Ancak bir gün adaletsizlik ve sömürü düzeninin zinciri bir yerden kırılacak ve her şey değişecek…