Navigation

Yeni Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

2821 Sayılı Sendikalar Kanunu ile 2822 Sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanununu birleştirip yeniden düzenleyen Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu 18 Ekimde Meclis’ten geçti. İşçi sınıfının sendikal örgütlülüğünün önündeki engelleri kaldıracağı iddiasıyla takdim edilen bu yasa, makyaj kabilinden birkaç düzenlemenin dışında sendikal yasak ve sınırlamaları olduğu gibi korumaktadır. Bu yasayla altına imza atılan ILO sözleşmesinin çok gerisinde kalındığı gibi, eski yasanın da gerisine düşülen bazı yönler mevcuttur.

Yasaya geçmeden önce Türkiye’nin ILO üyeliğine dair birkaç noktayı hatırlatmakta fayda var. Türkiye ILO’ya (Uluslararası Çalışma Örgütü) 1932 yılında üye oldu. Üye olduğundan bu yana da pek çok ILO sözleşmesinin altına imza attı. Örneğin 1949 yılında ILO tarafından kabul edilen 98 no’lu “Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkı Sözleşmesi” 1951 yılında Türkiye tarafından da kabul edildi. Ancak bu sözleşmeyi kabul eden Türkiye, bundan bir yıl önce, yani 1948 yılında ILO tarafından kabul edilen 87 no’lu “Sendika Özgürlüğüne ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına İlişkin Sözleşme”yi ancak 1993 yılında kabul edecekti. Fakat gerek 1951 yılındaki, gerekse geç de olsa kabul edilen 1993 yılındaki sözleşme maddeleri gerçek anlamıyla hayata geçirilmedi. Kâğıt üzerinde birtakım iyileştirmeler yapılmış gibi görünse de bu iyileştirmeler başka ek maddelerle zaten işlemez hale getirildi. Bu durum hem işçi sınıfının örgütlenmesinin önünde engel oldu hem de işçi sınıfının örgütsüzlüğünün sonucuydu aslında.

AKP hükümeti de açgözlü patronlar sınıfının isteklerini tam gaz yerine getirirken, uluslararası antlaşmaları kendi elleriyle defalarca çiğnedi ve çiğnemeye de devam ediyor. Oysa anayasada da yer alan hükme göre: “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.” Bu maddeye göre ILO’nun uluslararası sözleşmelerinin altına imza atan Türk devletinin, kendi yasaları ne olursa olsun bağlı olduğu ILO sözleşmelerini hayata geçirmesi gerekiyor. En basitinden kamu ya da özel sektör olduğuna bakılmaksızın tüm çalışanların, emeklilerin, öğrencilerin, tarım ve ev işçilerinin sendika kurma ve toplu sözleşme yapma hakkı ve bu haktan doğan grev hakkının tanınması ve bu hakların güvence altına alınması gerekiyor. Ama gerçeklik bunun çok uzağındadır. Nitekim geçtiğimiz yıl Haziran ayında Türkiye ILO tarafından kara listeye alınmıştır. Kara listeye alınma nedenleri ise şu şekilde sıralanmıştır:

· Türkiye, imzaladığı halde, ILO’nun sendikal hakları düzenleyen 87 ve 98 numaralı sözleşmelerine uymuyor.

· Sekiz yıldır tartışılan Sendikalar Yasası hâlâ Meclis’ten geçirilmedi.

· Avrupa’nın tümündeki sendikal nedenlerle işten atmaların yüzde 66’sı Türkiye’de yaşanıyor.

· Türkiye’de sendikaya üye olan her 5 metal işçisinden 3’ü işten atılıyor.

· Sendikacılar sadece sendikal faaliyette bulundukları için gözaltına alınıp tutuklanabiliyor.

· Sendikaların eylemlerinde polis aşırı güç kullanıyor.

Yeni yasada değişenler

Şüphesiz işçi sınıfı en fazla hak gaspını 12 Eylül faşist cuntasının çıkardığı yasalarla yaşadı. İşte bugün değiştirilen Sendikalar Kanunu ve Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu da faşist darbenin ardından 1983 yılında kabul edilen kanunlardır. Yasakçı zihniyetle hazırlanmış bu kanunların değişmesi ve işçi sınıfının örgütlenme özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması işçi sınıfı için büyük önem taşıyor. Ancak işçi sınıfının örgütsüzlüğü koşullarında ILO sözleşmeleri ve AB yasalarına uyum adına yapılan yasal düzenlemelerin güdük kalacağını da bu yeni yasayla bir kez daha görmüş olduk.

Öncelikle yıllarca taslak olarak gündemde tutulan bu yasada, tüm bu süreçte, devede kulak misali kalan iyileştirmelere bile tahammülü olmayan işverenlerin itirazları ve talepleri doğrultusunda pek çok değişiklik yapıldığını belirtelim.

Yeni yasanın 5. maddesi, işverenlerin işkolu itirazının toplu sözleşme sürecini etkilemeyeceğini söylüyor. İşkolu itirazı işverenlerin sendikalaşmanın önüne geçmek için zaman kazanmak adına uyguladığı yöntemlerden biriydi. Bu madde bunun önüne geçmektedir. Ancak aynı düzenleme yetki itirazında yapılmamıştır. Yasaya göre işverenin yetki itirazı sonuçlanıncaya kadar yetki işlemleri ve yetki olmaksızın yapılan toplu sözleşmelerin uygulanması durdurulacak.

Olumlu bir değişiklik olarak, sendika üyelik yaşının 16’dan 15’e indirilmesini söyleyebiliriz. Ayrıca sendikaya üye olmak ya da istifa etmek için artık noter şartı aranmayacak olması da önemlidir. Üye işçilerin iş güvencesinin korunması konusunda yapılan değişikliklerse hiçbir şey ifade etmiyor. Eski yasayla yenisi arasındaki tek fark, işe iade davası açmadan da sendikal tazminat davasının açılabiliyor olmasıdır. Ama örneğin hem işe iade davası hem de sendikal tazminat davası açan bir işçi her ikisini de kazandığı takdirde sendikal tazminat alacağı için, kendisini işe geri almayı reddeden işverenden yasalarda belirtilen tazminatı ayrıca alamayacaktır. Yani sendikal nedenlerle işten atılan işçi işe iade davasını kazandığı halde onu işe alıp almama tasarrufu hem de hiçbir yaptırım olmaksızın yine işverene bırakılmıştır. Üstelik işe iade davası açmak 30 işçiden fazla işçi çalıştıran işyerinde çalışıyor olmak ve 6 aylık kıdeme sahip olmak koşuluna bağlanmıştır. Oysa yasa taslağının daha önceki halinde sendikal nedenle işten atılan işçiye bu şart aranmaksızın işe iade davası açma hakkı veriliyordu. Üstelik işverenin sendikal tazminat ödemek durumunda kalması halinde işe geri almadığı işçi için ayrıca tazminat ödemeyeceğine dair bir ibare de yer almıyordu. Yani işçi her iki davayı kazanması halinde ve işverenin işe geri almayı reddetmesi durumunda çift tazminat alabilecekti. Ancak işverenlerin itirazı üzerine bu değişiklikler geri çekildi.

Sendika yöneticiliği yapanların ya da işyeri temsilcilerinin çalışma haklarının korunması eski yasaya nazaran biraz daha iyileştirilmiş durumda. Eskisinden farklı olarak yeni yasaya göre sendika yöneticiliği yapanlar dilerlerse kıdem tazminatlarını talep ederek işten ayrılabiliyorlar. İşyeri temsilcilerinin işten atılmaları halinde, mahkeme işe iadelerine karar vermişse, fesih tarihinden iade kararının verildiği tarihe kadar geçen sürenin ücretleri işçiye ödenecek ve işverenin işçiyi işe geri almama gibi bir hakkı olmayacak.

Bununla birlikte, işyeri temsilcisinin sendika tarafından atanmasını öngören anti-demokratik uygulama yeni yasada da aynen korunuyor. Tek fark olarak sendika tüzüğünde temsilcinin seçimle belirleneceğinin yazılması halinde atama yerine seçim yapılabileceği belirtiliyor.

Yeni yasada işkolu barajı %10’dan %3’e düşürülmüştür ve bu baraja kademeli bir geçiş öngörülmektedir: 2016 yılına kadar %1, takip eden iki yıl %2 ve 2018’den itibaren de %3 olarak uygulanacaktır. Ne var ki bu kademelendirme, yalnızca Ekonomik ve Sosyal Konsey’e üye konfederasyonlara bağlı sendikalar için geçerli olacak, diğer sendikalar daha baştan %3 barajına tâbi olacaklardır. Barajın düşürülmesi ilk bakışta bir olumluluk gibi görünebilir, ancak gerçeklik tam olarak göründüğü gibi değil. Bir kere yetki sorununun çözümü, barajı düşürmekten değil tamamen ortadan kaldırmaktan geçmektedir. İkincisi, taslakta önerilen baraj %0,5 iken işverenlerin itirazı üzerine %3’e çıkarılmıştır. Üçüncüsü, baraj yüzdesi düşürülmüş olabilir, ancak işkolu sayısının 28’den 20’ye düşürülmesiyle her bir işkolunda çalışan işçi sayısının daha da artacağı düşünüldüğünde sendikaların yetki alabilmesi için örgütlemesi gereken işçi sayısı otomatik olarak artmıştır. Dördüncüsü, 2009 yılında yapılan düzenlemeyle işkolunda çalışan işçi sayısının tespiti için Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının gerçek dışı istatistiklerinin değil de SGK verilerinin dikkate alınmasına karar verildi. Ancak bu karar yeni yasa çıkana kadar ertelendi. Şimdi yeni yasanın onaylanmasıyla beraber artık Bakanlığın gerçek dışı verilerine kıyasla çok daha yüksek olan sigortalı işçi sayılarının baz alınacağı düşünülürse, %3’e rağmen neden pek çok sendikanın baraj altında kalacağı anlaşılabilir. “Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in açıklamasına göre, kanun tasarısında öngörüldüğü üzere işkolu yetkileri için SGK verileri esas alındığında 41 bağımsız sendika da dâhil, var olan 100’den fazla sendikadan Türk-İş’e bağlı 11, Hak-İş’e bağlı 1 sendika olmak üzere yalnızca 12 sendika yetki alabilecek. DİSK’e bağlı sendikaların ise tümü barajın altında kalacak.” (Ezgi Şanlı, Yetki Krizi Sendikal Hareketin Krizidir, MT, Eylül 2012)

İşkolu barajının yanısıra işyeri barajının %50+1 olarak devam ettiğini de hatırlatalım. İşletme düzeyinde (örneğin market zincirleri, benzin istasyonları vb.) barajın %50+1 yerine %40’a düşürülmüş olması da tek başına çok fazla bir anlam ifade etmemektedir.

Gelelim 12 Eylül 1980 faşist darbesinin yasakçı zihniyetinin ürünü olan ve aslında sendikal örgütlenme özgürlüğü ile ilgili tüm olumlu düzenlemeleri otomatik olarak devre dışı bırakan grev yasağı meselesine. Hatırlayacak olursak 2010 yılında yapılan referandumla anayasada genel grev, dayanışma grevi, siyasi grev yasakları kaldırılmıştı. Ancak 2822 sayılı yasada bu grevler halen “kanun dışı grev” olarak adlandırılıyordu. Dolayısıyla ortada çözülmesi gereken bir tezatlık vardı. Şu anda eski yasanın 25. maddesindeki “Kanunî grev için aranan şartlar gerçekleşmeden yapılan greve kanun dışı grev denilir. Siyasî amaçlı grev, genel grev ve dayanışma grevi kanun dışı grevdir. İşyeri işgali, işi yavaşlatma, verimi düşürme ve diğer direnişler hakkında kanun dışı grevin müeyyideleri uygulanır” ibareleri kaldırılarak, bu tezatlığın çözülmesi için bir adım atılmış görünüyor. Ama yeni yasanın 58. maddesinde “Toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması hâlinde, isçilerin ekonomik ve sosyal durumları ile çalışma şartlarını korumak veya geliştirmek amacıyla, bu Kanun hükümlerine uygun olarak yapılan greve kanuni grev denir. Kanuni grev için aranan şartlar gerçekleşmeden yapılan grev kanun dışıdır” ifadesi korunmakta, dolayısıyla basit bir ifade sadeleştirilmesine gidilerek gerçekte hiçbir değişiklik yapılmamış olmaktadır. Sonuçta adı konmasa da toplu iş sözleşmesi dışında alınacak tüm grev kararları kanun dışı ilan edilerek grev yasağı devam ettirilmektedir. Ancak bu kadarına bile işveren örgütlerinin tahammülü olmadığını söylemeden geçmeyelim.

Sendikaların tutumu

Ne yazık ki işçi sınıfının haklarından ziyade kendi çıkarlarını korumak peşinde olan sendikal bürokrasi sayesinde sendikaların tepkisi, mesai saatleri dışında yapılan cılız katılımlı basın açıklamalarının ötesine geçememiştir. Türk-İş ve Hak-İş konfederasyonları bu kadarına bile tenezzül etmemişler, tersine hükümetle al gülüm ver gülüm bir anlaşma içine girmişlerdir. Türk-İş’in yasa Meclis’ten geçtikten sonra iki maddeyi gerekçe göstererek Cumhurbaşkanına iade çağrısında bulunması tam bir sahtekârlıktır. Yasanın asıl vurucu maddelerine ses çıkarmayan Türk-İş, “sendika kurucusu olmak için aynı işkolunda çalışıyor olma” ve “Türkçe okur-yazar olma” koşullarının kaldırılmış olmasına ve 30 ve daha az işçi çalıştıran işyerlerinde sendikal tazminat hakkının kaldırılmasına itiraz etmiştir. DİSK ise taslak görüşmelerinin başında görüşmelerden çekilerek yeni yasada hâşâ hiçbir günahının olmadığını kanıtlamaya girişmiştir. İşçi sınıfını ve sendikaları bu kadar yakından ilgilendiren böyle bir konuda soru işaretlerini giderecek, yeterince anlaşılır ve sağlam bir temele oturan açıklamalar ve tabanı harekete geçirerecek ciddi eylemler ne DİSK’ten ne de başka herhangi bir konfederasyondan gelmiştir.

Anlaşılan o ki sendikalar son ana kadar hükümetin yetki krizi konusunda kendilerine bir “güzellik” yapacağı umudunu korumuşlardır. Adı konmamış bir anlaşmanın gereği olarak da bu umuda karşılık “kısık sesli protestoları” tercih etmişlerdir. İşçi sınıfının örgütsüz olduğu, militan sınıf sendikacılığı anlayışının güçlü olmadığı böyle bir dönemde daha fazlası da beklenemezdi zaten. Şu anda yasa Cumhurbaşkanlığında. Cumhurbaşkanının onayının ardından yürürlüğe girecek. Türkiye’de işçi sınıfının örgütlenme sorunu çok ciddi boyutlarda devam etmektedir. Var olan sendikal anlayışla da bu sorunun çözülemeyeceği ortadadır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 92, Kasım 2012