Navigation

Sakarya’daki Provokasyonların Sorumlusu Burjuva Devlettir!

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

28 Nisanda Sakarya’da bir düğün salonunda etkinlik yapan DTP’lilere, ellerinde Türk bayraklarıyla faşist bir grup saldırmak istedi. Faşistler istedikleri gibi salonu basamadılar, fakat polisin onları dağıtmaması sayesinde DTP’lileri 6 saat boyunca salonda mahsur bırakmayı becerdiler. Salonda havasız kalan DTP’li Ebubekir Kalkan, ambulansın geç gelmesi ve zamanında müdahale edilmemesi nedeniyle yaşamını yitirdi.

1 Mayıs’ın hemen öncesinde yaşanan bu olayda polisin tutumu ibret vericiydi. Yasal olarak gerçekleşen bir etkinliğe başka bir kalabalığın müdahale etmeye kalkışması halinde, normal şartlarda, polis araya girer ve müdahaleci grubu dağıtıp “olay yerinden” uzaklaştırır. Lakin etkinliği düzenleyen DTP olunca iş değişiyor.

Etkinliğin daha başlarında, Alperen Ocaklarından olduğu söylenen 30 kişilik faşist bir grup, salonun önünde PKK’ye karşı bir süre slogan attıktan sonra oradan ayrıldı, ama kısa bir süre sonra, bu defa 100 kişilik bir faşist güruh salonun içine girmek istedi. Polis bu güruhun içeri girmesine izin vermedi, fakat oradan uzaklaştırmadı da. Olay yerine teşrif eden vali, sayıları gittikçe artan faşist güruha, nazikçe “dağılmaları” uyarısında bulundu. Derken faşist güruh salonu taşlamaya başladı. Polis, sayıları 500’e ulaşan bu güruha içeri girmelerini engellemek dışında herhangi bir şey yapmazken, DTP’lilerin salondan ayrılmalarına izin vermedi. Salonun içinde bir süre sonra havanın tükenmesi nedeniyle sağlık durumu bozulanlar ambulanslarla hastanelere götürülmek istendi. Ambulansların önünü kesip hastaları linç etmek isteyen güruha polis yine nazikçe “engel oldu”. 6 saat sonunda, gece saat 01.30’da faşist güruhun yorulup çekilmesinin ardından DTP’liler salondan çıkarıldı. Otobüslere bindirilen DTP’lilerin araçları, hızlarını alamayan faşist gruplar tarafından taşlandı.

1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmaya hazırlanıldığı günlerde gerçekleştirilen bu saldırı, aslında bildik senaryonun tekrarından ibarettir. Sakarya’da yaşanan olaydan kısa bir süre sonra, hükümet sözcüsü Cemil Çiçek, İstanbul valisi ve emniyet müdürü, burada yaşanan provokasyonun Taksim’de de yapılacağı istihbaratını aldıklarını iddia ederek Taksim Meydanını emekçilere kapattıklarını ve emekçilerin ısrarcı olmaları halinde “gereğinin yapılacağını” ilan ettiler. Hemen belirtelim ki, bu sermaye uşakları, faşistlerin değil DTP’nin provokasyon yaptığını açıkladılar.

Oysa günler öncesinden provokasyonu elektronik posta yoluyla hazırlama işine girişenler bizzat faşistlerdi. Aynı kentte kısa zaman önce yaşanan iki olaydan birinde benzer duygularla dolduruluşa getirilenler, geçtiğimiz yıl, Ahmet Kaya resimli tişört giyen gençlere saldırmışlardı. Diğer olayda ise, fındık işçilerine Kürt kimlikleri nedeniyle saldırıda bulunulmuştu.

Faşist güruh, “Türklük ve Türklüğü korumak, Cumhuriyeti korumak” bahanesiyle, ulusal-demokratik hakları için mücadele eden Kürtlerin veya demokratik-ekonomik hakları için mücadele eden işçilerin üzerine salınıyor. Bu durumda demokratik hakların genişletilmesi için mücadele etmek “terör suçu” olurken, faşistlerin saldırısı ise “milli hassasiyetlerle” yapılan eylemler olarak lanse ediliyor ve faşist saldırganlığın önü açılıyor.

Bu yaşanan olay ne ilk ne de sondur. Üzerinde yaşadığımız topraklar benzer olaylara sıkça tanık olmuştur. Özellikle sınıf mücadelesinin yükseldiği, patronlar sınıfının uyanan kitleleri dizginleyemediği 12 Eylül öncesi dönemde, sermayenin finanse ettiği para-militer güruhlar, grevleri ve direnişleri basmayı kendilerine iş edinmişlerdi. O dönemde yaşanan Maraş ve Çorum olayları da, böyle bir tezgâhın ürünüydüler. Katliamcılara dönük uyduruk davaların zaman aşımına uğratılarak düşürülmesi, bu gerçeği ortaya koymaktadır. 1993’te yaşanan Sivas katliamında da devlet benzer bir tutum takınmış, otelin etrafını saran, kan isteyen kudurgan kalabalığı dizginlemeyip, katliama davetiye çıkarmıştı.

Benzeri saldırılar üniversitelerde de sürüyor. Okul dışından gelen faşist sürüler herhangi bir müdahaleyle karşılaşmaksızın okullara rahatça girebiliyor. Kendilerini korumak ve faşistleri okuldan uzaklaştırmak isteyen devrimci öğrencilerse, polisin gazı ve copuna maruz kalıyor. Bu da yetmiyor soruşturmalar ve uzaklaştırmalarla boğuşmak zorunda kalıyorlar.

Burjuva devletin sıradanlaşan uygulamaları olan bu olayları ancak örgütlü işçi sınıfı engelleyebilir. Bu olayların sorumluları, bizzat oyun yazarı ve baş aktörü olan sermaye devleti tarafından ortaya çıkarılmayacaktır. Ama bağımsız sınıf çıkarları etrafında örgütlenmeyi başaran işçi sınıfı, bu provokasyonların ve katliamların hesabını zamanı geldiğinde soracaktır.