Navigation

Fatmagül’ün Suçu Ne?

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Kapitalizm, bir bataklık gibi giderek daha fazla çürüyor ve etrafa ürettiği pisliklerin kokusunu salmaya devam ediyor. Yarattığı hiçbir pisliğini gizleyemiyor, bunların çığ gibi büyümesine yol açıyor, seyirci kalanları da mıknatısın çekim alanından kurtulamayan demir tozları misali içine çekip yutuyor. Patronlar sınıfının sömürü çarkının girdabında debelenen insanlık, insanca yaşayacağı, insanca düşüneceği, insanca hissedeceği ahlâk ve kültürden giderek yoksunlaşıyor. Cinsler arasındaki eşitsizlik, kadınlar üzerindeki baskı, işkence, taciz ve tecavüzler bunun önemli bir göstergesi.

Geçen ay gösterime giren bir dizinin reytingini arttırmak için yapılanlar, toplum olarak nasıl bir çürümüşlük noktasına geldiğimizi gösterdi. İşçileri evde geçirdikleri kısıtlı zamanlarında düzenin daha fazla kölesi haline getirmeye çalışan, onu sanal eğlence âleminde kaybolarak gerçeklikten daha fazla uzaklaştıran, yalan haberlerle, sahte dünyalarla meşgul eden düzenin ideolojik aygıtı olan medya kültürel olarak da yozlaşmaya ne kadar hizmet ettiğini bir kere daha gösterdi.

Yıllar önce Vedat Türkali’nin senaryosunu yazdığı, orijinal adı “Umutsuz Şafaklar” olan “Fatmagül’ün Suçu Ne” adlı film, ilk kez 1986 yılında çekildi. Aynı senaryo geçen ay dizi film olarak gösterime girdi. Dizide burjuvaların ikiyüzlülüklerini, kendi rahatları ve eğlenceleri için kimseyi harcamaktan çekinmediklerini, dünyalarında dostlukların, arkadaşlıkların hiçbir değerinin olmadığını, tek değerlerinin para olduğunu görüyoruz. Fatmagül’ün ise hayalleri var, saf ve naif abisinin ondan, onun sağlığından başka bir düşüncesi yok. Birbirlerine saf sevgilerle kenetlenmiş insanların yaşamı var bu tarafta. Ta ki, Fatmagül burjuva piçlerinin bir gecelik eğlencelerine meze olana kadar.

Gösterime girmeden günlerce önce dizinin tanıtımı tecavüz sahnesiyle yapıldı. İlgili bölüm gösterildikten sonra da hem medyada tecavüz görüntüleri eğlence pazarına hizmet etmeye devam etti, hem de internet bu tecavüz sahnelerini gösteren binlerce sayfayla doldu. Gelen başlıklar, dizinin konusunu anlatmaktan öte bu dizide ve daha önceki filmde oynayan karakterlerden hangisinin daha iyi tecavüz sahnesini oynadığı, kime daha iyi tecavüz edildiği yönünde idi. Haberlerde kullanılan dil, tarz ve fotoğraflara baktığımızda tecavüzün insanlık dışı olduğuna dair bir izlenim elde etmemiz mümkün değil. 3’ü burjuva olan 4 sarhoş ve uyuşturucu kullanmış genç birçok hayali olan yoksul bir kıza tecavüz ediyor ama olay “bütün Türkiye ekran başına kilitlendi”, “işte o sahne”, “internette rekor kırdı”, “tecavüz ekrana kilitledi” başlıklarıyla veriliyor. “İşte Beren’li tecavüz sahnesi” ve “İşte Hülya’lı tecavüz sahnesi” diye karşılaştırma yapılarak izleyiciye alternatif bile sunuluyor. Medya, filmde burjuva dünyanın çirkinliklerini gözler önüne seren kesitlerinin üstünü örtme telâşında sanki!

Dizi, toplumsal bir gerçeği de karşımıza dikiyor. Burjuvazinin, yoksul emekçilere karşı nasıl sınıf refleksiyle hareket ettiğini, kendi sınıfından olmayanları nasıl kullandığını, harcadığını, her işlediği suçta utanma duymadan, vicdan muhasebesi yaşamadan, arsızca ve kâr hesabıyla yaşamına devam ettiğini, her türlü ahlâksızlığı kendine hak gördüğünü sergiliyor. Tüm olumlu yönlerine rağmen dizinin tecavüz sahnesinin gölgesinde kalması, tecavüz sahnesinin reyting rekorları kırması ise temel bir soruna işaret ediyor: Toplum artık bir kadının başına gelebilecek en korkunç durumlar karşısında bile gizli bir haz duyacak şekilde çürümeye başlamış durumda.

Filmde Fatmagül’ün başına gelenler dünya üzerinde her gün binlerce kadının başına geliyor. Kadına yönelik cinsel şiddet, tecavüz olayları ve bu olaylardan sonra katledilen kadınların, çocukların ve bebeklerin sayısı da giderek artıyor. Tecavüz yalnızca kadının bedenine dönük bir saldırı değil, onun kişiliğine ve ruhuna dönük bir saldırıdır. Telafisi çok güç olan bir travma yaşar saldırıya uğrayan kadın. Yıllar boyu süren bir korku yaşar, hem kendi bedeninden hem erkeklerden tiksinir. Kendini aşağılanmış hisseder. Ciddi bir güvensizlik duygusuna kapılır ve o anı yıllarca kâbuslarında yaşamaya devam eder. Bu bir insanın hissedebileceği en kötü duygulardan biridir. Çoğu kadın başına gelenleri en güvendiği yakınlarına bile anlatamaz. Olay duyulduğunda zaten kendini de suçlu hisseden kadının toplum tarafından suçlu ilan edilme riski vardır: Eğer düzgün giyinse, gecenin o saatinde o ıssız yerde olmasa, cazibeli görünmeye çalışmasa bunlar gelmezdi başına anlayışı oldukça yaygındır zira. Halk arasında söylenen “dişi it kuyruğunu sallamazsa, erkek peşinden gitmez” sözünün anlamı herkesçe malûmdur.

Türkiye’de yakın zamana kadar erkeği bu suçta koruyup, kollayan, onu nerdeyse suça teşvik eden yasalarda değişiklikler oldu. 1990 yılına kadar tecavüz mağdurunun hayat kadını olması durumunda ceza indirimi söz konusu idi. Yine yakın bir zamana kadar tecavüz ettiği kadınla evlenen tecavüzcü beş yıl boyunca mağdur ettiği kadınla evli kalırsa suçundan kurtulmuş oluyordu. Dolayısıyla bu beş yıl boyunca mağdur kadına tecavüz edilmeye devam ediliyordu. Yasalarda değişiklik olmasına rağmen fiiliyatta halen tecavüzcüler suçlarının cezasını yasalar gereğince bile çekmiyorlar. Çünkü o yasaları yorumlayanlar da yapanlar gibi erkek egemen bir zihniyete sahipler!

Yasalar hâlâ erkeği korurken ve bu suçun devamına onay verirken, bilim adamları boş durmuyor. Her sorunun kaynağını kapitalist toplumun çürümüşlüğünde değil de insan doğasında arayan burjuva “bilim” burada da imdada yetişiyor. Amerikalı biyolog Randy Thornhill ile antropolog Craig Palmer tecavüzün atalarımızdan bize kalan biyolojik bir miras olduğunu iddia ediyorlar. Kur yapmada başarısız olan erkekler, üreme şansını kaybetmemek için saldırganlaşıyorlarmış! Yani bu işin suçlusu erkeğin doğası! Toplumsal değerler, toplumun insanı insan yapacak gelişmişlik düzeyi, insanı bir başka insanın acısını, kederini düşünemeyecek bir duyarsızlığın içine iten yaşadığı koşullar değil de her şeyden soyut bir insan doğasıymış asıl suçlu olan!

Daha eğitimli erkeklerde durum değişiyor mu? Sıklıkla bu soruna eğitimsizlik ve gelişmemişlik yönünden yaklaşılıyor. Oysa kadına yönelik şiddet olsun, cinsel taciz ve tecavüz olsun hangi birine bakarsak bakalım, hem gelişmiş hem de az gelişmiş ülkelerde sorunun boyutu çok fazla değişmiyor. Yapılan bir araştırmaya göre genel olarak şiddet eğilimi üniversite mezunu olanlarda %19,96 iken üniversite düzeyinin altındaki okur-yazar olmayanlarda %11,9’dur. Okur-yazarlık oranlarının giderek arttığı günümüzde suç oranlarında, cinsel şiddet olaylarında bir düşüş yaşanmıyor.

Genel kanı kadına yönelik her türlü şiddetin kırsal alanda daha yoğun olduğudur. Oysa gerçekte durum çok daha başkadır. Hem eğitim hem ekonomik düzeyin daha yüksek olduğu bölgelerdeki suç oranıyla kırsal bölgelerdeki suç oranı nerdeyse eşit durumdadır. Burjuva medya, taciz ve tecavüz olaylarında mal bulmuş mağribi gibi olayların üzerine gidiyor. Bu tür olayları Kürtlerin ve o bölgede yaşayan insanların cahilliğine bağlama konusunda tüm maharetini ortaya koyarak buradaki asıl sorumlu olarak icat ettiği “feodal” düzeni gösteriyor. Bu sorunun hem eğitim sorunu hem de Kürtlere özgü bir sorun olduğunun altını çizmeye çalışıyor. Elbette ki, Kürt illerinde bu yönde yaşanan her olay da yaşadığımız düzenin çürümüşlüğünün işaretidir. Bu bölge de cinslerin eşitliği anlamında kadının kendini güvende hissedeceği, mutlu ve huzurlu bir kadınlık yaşayacağı bir bölge değil. Tıpkı metropollerde olduğu gibi. Gece vardiyadan dönen kadın ıssız bir sokaktan içi titreyerek evine vardığında “bu gece de paçayı kurtardım” diye düşünüyor. Evine giden en güvenli yol için kilometrelerce yürümeyi tercih etmek zorunda kalıyor. Tecavüze uğramasa da, bir toplu ulaşım aracında, dar bir yolda, bir üst geçitte taciz edilmekten kendini kurtaramıyor. Sadece Türkiye’de değil çok daha gelişmiş Avrupa’da ve ABD’de de kadın, erkek egemen toplumun onu mahkûm ettiği kaderden kaçamıyor. Cinsel şiddete dair aşağıdaki istatistikler yüzlerce istatistikten yalnızca birkaçı ve durumun ciddiyetinin ne boyutta olduğunu gösteriyor:

· ABD’de her 90 saniyede 1 kadın tecavüze uğruyor.

· Fransa’da her yıl 25.000 kadın tecavüze uğruyor.

· Dünyada her 5 kadından 1’i hayatında en az bir kere tecavüz ve tecavüze teşebbüs kurbanı oluyor.

· Tecavüz kurbanlarının %70’i tecavüzcüyü tanıyor: Ya kocası, ya akrabası, ya arkadaşı.

· Kadınların %54’ü bunu 18 yaşına gelmeden yaşıyor.

· Türkiye’de her 4 saatte 1 tecavüz veya tecavüze yeltenme suçu işleniyor

· Türkiye’de kadınların en az %16,3’ü sık sık aile içi tecavüze uğruyor.

Tüm sınıflı toplumlarda kadın toplumsal yaşamda hep ikinci plana atıldı. İkinci sınıf cins ilan edildi, değersizleştirildi, aşağılandı, babası, erkek kardeşi sonra kocası tarafından istismar edildi. Erkek bunda hakkı olduğunu, kadın da bunun tanrı yazgısı bir kader olduğunu kabul etti. Kadına bu kaderi kabul etmesi gerektiği öğretildi. Erkek, kadını kendine hizmet etmek için yaratılmış bir varlık olarak gördü; bu yüzden o, kendini doyurmalı, giydirmeli, neslini devam ettirmeli, cinsel ihtiyaçlarını karşılamayı görev bilmeliydi. Kocalık hakkı ona sahip olma hakkıydı.

Tecavüz edilenin de tecavüz edenin de giderek yaşının küçüldüğü çürümüşlük düzeyinin duyularımızı daha fazla köreltmesine izin vermemeliyiz. İnsani değerlerin ayaklar altına alındığı, her şeyin alınır satılır olup, getirdiği kâr kadar değerli olduğu bu insanlık dışı sistemi ortadan kaldırmamız gerekiyor. Zenginliğin bir avuç asalağın elinde toplanmayıp tüm toplumun ortak kullanımına sunulduğu bir düzende, insanlar birbirini içten ve karşılıksız sevecekler. Maddi ilişkilerin yerini her türlü yüce insani duyguların aldığı bir dünyada eşler birbirini bulmakta, birbirini seçmekte bugünkü gibi zorluk yaşamayacaklar. Böyle bir dünyayı kurmak mümkün, yeter ki bugün içinde yaşadığımız bataklığı kurutmak için mücadele edelim.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 68, Kasım 2010