Navigation

Nisan 2016 tarihli yazılar

Yaşasın 1 Mayıs, Yaşasın Sosyalizm!

1 Mayıs... Burjuvaziyi yeryüzünden söküp atmak üzere insanlığın son kavgasına atılan proletaryanın, kızıl bayrağını göklere çıkardığı mücadele günü olan 1 Mayıs! Sömürüye, zulme, açlığa ve yoksulluğa karşı dünyanın her köşesinden birlik, dayanışma ve kardeşlik çağrılarının yükseldiği şanlı gün!

Kinini ve Öfkeni Burjuvaziye Savur!

İşçiler, kendi sorunlarıyla yüzleşip mücadele etmesinler diye kardeş halklara düşman ediliyorlar. Elbette bu vahşeti gerçekleştiren egemenler, bunu yaparken bir amaç güdüyorlar. Ortadoğu’da yoğunlaşan dünya savaşına doğrudan dâhil olan Türkiye egemenleri, güçlü bir iktidara ve Erdoğan gibi bir mutlak lidere ihtiyaç duyuyorlar. Bunun için milliyetçilik kışkırtılıp, yan yana yaşayan halkların arasına kin ve nefret tohumları serpiliyor. Fakat biz biliyoruz ki işçilerin milliyetçilikten bir çıkarı olamaz. Burjuvazi bir silah olarak işçiler arasında kini ve nefreti besleyip büyütmek için elindeki her olanağı kullanıyor.

Historical Experience and the Theory of Permanent Revolution

Therefore the petty bourgeois intelligentsia which led the national liberation movements on the second half of the twentieth century has not played an independent role in conformity with the predictions of Trotsky, and has marched along the way opened by the Soviet bureaucracy which had been an international power in the given international conjuncture. And in the case of conquering power it transformed himself to a ruling bureaucratic class. This fact is so obvious that, a few national liberation movements still continuing to exist in the last decade of the past century, have begun to get rid of all their “Marxist-Leninist” symbols, rhetoric and programs just after the collapse of the USSR. And now they are trying to become reformist parties inside the capitalist system by abandoning their existence as guerrilla organisations, to rediscover the way of “democracy” and to find a “democratic” solution under the patronage of “international public opinion”.

Maraş’ta Mülteciler Üzerinden Oynanan Oyunlar

Kürt illerinde kanlı operasyonlar sürdüren AKP, Alevilerin yaşadıkları bölgelerde de kirli planları devreye sokuyor. Maraş ile Pazarcık ilçesi arasındaki Alevi ve Kürt köylerinin tam ortasındaki Terolar köyünde yapılmak istenen mülteci kampına karşı bölgedeki köylüler epeydir rahatsızlar. Yöre köylüleri, Mart sonundan bu yana, inşaatın iptal edilmesi için jandarmaya ve çevik kuvvete direniyorlar.

“Bir Kereden Bir Şey Olmaz” Diye Diye

Tecavüze uğrayıp çocuğunu aldırmak isteyen kadına bir de katil muamelesi yapan zihniyetin mağduru oluyor kadınlarımız. Psikolojisi dağılmış, hayatı başına yıkılmış bir kadından sağlıklı bir evlat yetiştirmesini bekliyorlar. “Kızlarına sahip çıksaydılar” diyen emniyet müdürleri, “ailesi sahip çıksaydı böyle olmazdı” diyen yöneticiler, “anası tecavüze uğruyorsa çocuk niye ölsün? Anası ölsün!” diyen belediye başkanları… Bu sözler iktidarın kadına bakış açısını gösteriyor. Tecavüz, taciz yüzünden kadınların kararan hayatları umurlarında bile değil.

“Büyük Felâket”in Failleri Bugün de İşbaşında

Osmanlı egemenlerinin İstanbul’da 235 Ermeni aydını ölüme göndermek üzere tutukladıkları 24 Nisan 1915 tarihi, yüz binlerce Ermeninin katledilmesiyle sonuçlanan sürecin de başlangıcı kabul ediliyor. 24 Nisanlar bu yüzden Ermeni halkı için özel bir anlam taşıyor. Anadolu’yu kana bulayan bu büyük kıyımdan canını kurtarıp dünyanın dört bir tarafına dağılan Ermenilerin çocukları, torunları, tarihin gördüğü en kanlı kıyımlardan biri olan bu “büyük felâket”i lanetlemek ve hayatlarını kaybedenleri anmak üzere 24 Nisanda çeşitli törenler yapıyorlar. Ecdatları eli kanlı Osmanlı egemenleri olan TC egemenleriyse, var güçleriyle bu insanlık suçunu inkâra devam ediyorlar. Abdülhamit’ten İttihat Terakki’ye, Kemalizmden AKP’ye birbirine zıt siyasi uçların temsilcileri, bu konuda domuz topu gibi birleşiyorlar. Bir milyona yakın Ermeninin katledilmesini, “gerçekleştirilmek zorunda kalınan bir tehcirin arzu edilmeyen sonuçları” olarak açıklayıp politik sorumluluk üstlenmemeye dayanan bu yaklaşım, aradan geçen yüz yıla rağmen değişmez bir devlet politikası olarak varlığını koruyor.

Ehrenburg’un “Fırtına”sı: Faşist Barbarlığın, Körleşmenin, Savaşın ve Direnişin Öyküsü

İlya Ehrenburg, “Fırtına” adlı romanında, faşizm ve savaş dönemini pek çok yönüyle, farklı karakterlerin yaşamı üzerinden sürükleyici anlatımıyla konu edinir. II. Dünya Savaşına giden süreçte fırtına öncesi sessizliği andıran kitlelerdeki ruh halini ve savaş sürecindeki değişimi çarpıcı bir şekilde gözler önüne serer. Muazzam bir belgesel tadındaki bu roman, savaş sürecindeki gelişmeleri esas olarak Fransa ve Rusya üzerinden aktarmaktadır. Üzerinde yaşadığımız topraklarda faşist bir tırmanış söz konusuyken Fırtına gibi değerli bir yapıt, faşist barbarların neler yapabileceklerini kavramak ve tarihsel deneylerden dersler çıkarmak bakımından yararlı bir kaynak olarak öne çıkıyor.

Sıradan Faşizm

Hitler iktidarı geçmişte yaşanmış olsa da sizce de bugünle bir benzerlik yok mu? Bugün Türkiye’de bir tarafta savaş varken, diğer tarafta hiçbir şey yokmuş gibi yaşamını sürdüren, gerçekleri görmezden gelen insanlar yok mu? Erdoğan’ın iktidar hırsı emekçileri her geçen gün emperyalist savaş bataklığına daha fazla çekmiyor mu? Erdoğan’ın her söylediğini koşulsuz kabul eden insanlar yok mu? İçeride ve dışarıda yürüyen bu savaşın büyük bir felâketle sonuçlanacağı açık değil mi?

Çocuk Tacizi ve Kapitalist Çürüme

Kapitalizm çürüdükçe toplumu da çürütüyor. Bunun bir ifadesi de cinsel taciz ve tecavüz vakalarında yaşanan çarpıcı artıştır. Bugünlerde medyaya sıkça yansıyan “çocuk istismarı” haberleri, aslında muhafazakârlaşma görüntüsü altında insani değer yargılarının yitirilmekte olduğu bir toplum gerçeğiyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Bir yandan cinselliğin medya, sinema, internet, reklâmlar vb. aracılığıyla alabildiğine kışkırtılması, öte yandan erkek egemen anlayışın ve dinsel taassubun baskınlığı, toplumsal bünyede çatlamaya yol açacak denli derin çelişkiler yaratıyor. Sonuç, toplumun en savunmasız kesimlerine, yani çocuklara ve kadınlara yönelik taciz, tecavüz ve şiddet vakalarında sıçramalı bir artışın yaşanması oluyor. Bunu engellemeye dönük kararlı bir devlet politikasının bulunmaması ise durumu iyice vahim hale getiriyor.

Yükseltilen Irkçılık ve Burjuva İkiyüzlülük

Her tarafından irinler akan, pislikler dökülen kapitalist sömürü düzeni miadını fazlasıyla doldurmuş durumda ve yıkılmayı bekliyor. Sermaye küresel ekonomik krizini atlatmak için 3. paylaşım savaşını çoktan başlatmış durumda. Kriz derinleştikçe emperyalist paylaşım savaşının şiddeti artıyor, kapitalizmin çelişkileri de artık gizlenemeyecek derecede gün yüzüne çıkıyor. Burjuvazi, ırkçılığı ve milliyetçiliği yükselterek kapitalist sömürü sisteminden kaynaklanan açlığı, yoksulluğu, savaşı, yıkımı ve ölümleri, işçi-emekçi kitlelerin gözünde perdelemeye çalışıyor. Burjuvazi SSCB’nin çöküşüne kadar kitleleri “komünizm öcüsüyle” korkuttu. SSCB’nin çöküşüyle birlikte burjuvaziye kitleleri uyutabileceği, çelişkilerin üstünü örtebileceği yeni bir ideolojik argüman gerekiyordu. Bu ideolojik argüman “medeniyetler çatışması” safsatasıydı.

Yaşasın 1 Mayıs! Yaşasın İşçilerin Uluslararası Birlik, Dayanışma ve Mücadelesi

Egemenler, bir taraftan çok büyük acılara yol açan ve daha da açacak olan maceracı bir siyaset izlerken, öte taraftan da işçilerin haklarına saldırıyor ve bizleri köle gibi yaşamaya mahkûm ediyorlar. Ama bir yerde baskı, zulüm ve sömürü varsa, orada direniş ve dünyayı değiştirme isteği de vardır. Ezilenler her daim zalim egemenlere karşı mücadele etmişlerdir. Gelin işçilerin birliği ve halkların kardeşliği temelinde 1 Mayıs’a sahip çıkalım! Zalimlere ve sömürücülere karşı işçilerin dayanışmasını ve taleplerimiz için mücadeleyi büyütelim.

Kavel Dersleri Işığında Renault İşçilerinin Mücadelesi

Tam da “metal fırtına”nın yıldönümü yaklaşırken, Renault işçilerinin, asgari ücrete yapılan zammın kendilerine de yansıtılması talebiyle başlattıkları mücadele kırıldı. Renault işçileri, geçen sene bu günlerde Türk Metal’e ve MESS’e karşı mücadelenin kıvılcımını çakmış ve o günden bu yana, birçok metal fabrikasında mücadele şu ya da bu şekilde kırılmasına rağmen onlar ayakta kalmayı başarmışlardı. Lakin 29 Şubatta Renault yönetimi işçilere karşı saldırıya geçti ve aralarında işçi temsilcilerinin de olduğu birçok öncü işçiyi işten attı. Bu saldırının ardından binlerce işçi üretimi durdurarak direnişe geçti ve işten atılan arkadaşlarının derhal geri alınmasını talep ettiler. Ancak fabrikaya doldurulan yüzlerce “güvenlik” görevlisi içeride, polis ise dışarıda işçiler üzerinde yoğun bir baskı kurdu. Gazla, tazyikli suyla ve copla dışarıdaki işçilere saldıran polis, onlarcasını da gözaltına aldı. Renault yönetimi ise direnen tüm işçileri tazminatsız olarak işten atmakla tehdit etti. İşten atma, tehditler, valilik ve polis baskısı sonucunda işçilerin direnişi kırıldı ve üretim yeniden başladı. Böylece son bir senedir “metal fırtına”nın merkezinde yer alan, birliklerini koruyan ve tüm işçilere ilham olup cesaret veren Renault işçilerinin mücadelesi önemli bir darbe almış oldu.

“Kapitalizmin Krizi Derinleşiyor, Tekelleşme Artıyor”

Burjuvalar tekelleşmenin, farklı şirketlerin birleşmesinin olumlu bir şey olduğundan bahsediyorlar. Fakat burjuvazi için iyi olan tekelleşme işçi sınıfı için işsiz kalmak, daha fazla iş yükü, daha düşük ücretler demektir. Aslında buna şirketlerin birleşmesi diyemeyiz. Çünkü bir şirket diğer şirketi yutarak onun pazar alanını ve üretim araçlarını ele geçirmiş oluyor.

Azerbaycan-Ermenistan: Güney Kafkasya’da Sular Durulmuyor

Ermenistan-Azerbaycan sınırında aylardır devam eden ve kimi zaman çatışmalara neden olan gerginlik 1 Nisanda doruğa ulaştı. İki ülke arasında çıkan çatışmalarda her iki taraftan onlarca asker öldü. Sivillerin de öldüğü çatışmaların nedenini her iki ülke de karşı tarafın provokasyonu olarak nitelendirdi. Azerbaycan Savunma Bakanlığına göre, Ermenistan ordusu Azerbaycan mevzilerine ve yerleşim birimlerine havan topları, top ve büyük çaplı silahlarla ateş açmıştı. Ermenistan Savunma Bakanlığına göre ise, Azerbaycan güçleri yerleşim yerlerine ve askeri güçlerin mevzilerine ateş açmıştı. Her iki taraf saldırıya uğradığını ve mağdur olduğunu iddia etti. Kayıpların ve itidal çağrılarının ardından çatışmalar 5 Nisanda sona erdi. Ancak yaşanan gerginliğin sürmekte olan üçüncü emperyalist paylaşım savaşının Kafkasya’daki tezahürlerinden biri olduğu ve daha büyük çatışmaların kapıda olduğu aşikârdır.

Birinci Dünya Savaşının Işığında Osmanlı’dan Bugüne

Bugünkü iç ve dış siyasi gelişmeler beraber okunduğunda, devlet ile bütünleşip faşist tırmanışa kapı aralayan AKP ve Sarayın, bu topraklarda yaşanacak muhtemel acıların zehirli mayasını çoktandır ortalığa saçtığını anlatmaktadır bizlere. Birinci emperyalist paylaşım savaşı sürecinde birbirlerine boğazlatılan bu toprakların yoksul emekçi kitleleri bugün de aynı tehlikeyle yüzyüzedirler. Bugünün yoksul emekçi kitleleri de, geçmişteki söylemlerinin aksine devletle bütünleşmiş ve kendini devlet olarak tepeden tırnağa yeniden örgütlemiş olan AKP’nin faşizan politikalarını bilinçsiz bir cehaletle destekler pozisyona düşmüş durumdadırlar. Bu topraklarda hafızası silinip, devlet kanallı resmi tarih yorumları ile doldurulanlara, geçmişte yaşanmış büyük tarihsel deneyimleri kavratmak gerçekten de zor bir iştir. Egemenler, örgütsüz emekçi kitlelere televizyonlardan seyrettirerek alıştırdıkları savaşı, şimdi yaşatarak benimsetme safhasına geçmiş durumdalar. Belli ki yoksul kitleler, gerçek durumu, gerçek yaşam deneyimlerinin acılarından fark ederek ve öğrenerek ilerleyecekler.

10 Ekim Katliamının Altıncı Ayında Anma

10 Ekimde Emek, Barış ve Demokrasi Mitinginde katledilen emekçiler, katliamın altıncı ayında Ankara’da anıldı. Yakınlarını kaybedenler, yaralılar, demokratik kitle örgütleri ve sendika temsilcileri Emek, Barış ve Demokrasi Anıtı’nda buluştular. Anma, saat 10.04’te yapılan saygı duruşuyla başladı.

Erdoğan’ın ABD Gezisi ve Kürt Sorunu

Erdoğan’a ne gözle bakıldığı açıktır, fakat Suriye ve Irak açısından kritik adımların atıldığı bu süreçte Türkiye’yle ipleri koparmak ABD’nin ve diğer emperyalist güçlerin işine gelmemektedir. Bu yüzden de Erdoğan’ın Biden ve Kerry’nin yanı sıra, kıvrandırarak da olsa Obama’yla görüşmesi sağlanmıştır.

Müzik Kimin İçin?

TRT başta olmak üzere havuz medyasının eğlence programlarında bile “ülkem, vatanım, senin için canımı veririm, kanla kurduk bu vatanı, son kanımıza kadar savunacağız, teröriste bırakmayacağız” benzeri cümleler eşliğinde şarkılar söyleyen şarkıcılar revaçta.  Daha düne kadar kimsenin yüzüne bile bakmadığı, müzik bilgisi ve becerisi yetersiz adamlar şimdilerde bir sihirbazın şapkasından çıkan tavşan misali sahnelere fırlamış durumdalar. Peki, bunca “sanatçı”, “şarkıcı” düne kadar neredeydi? Neden çoğunun adları dahi anılmıyordu? Ve neden bugün, tam da bu sürecin ortasında bir anda hortladılar?

Erdoğan’ın Ulusalcı Müttefikleri

Ulusalcılar uğursuz tarihsel rollerini yine oynamaktadırlar. Sol görünümlü de olsalar, hatta kimileri sosyalistliği kimselere bırakmayan pozlar da kesseler, devletçilik ve milliyetçilikle malûl politikaları, yükselen faşizmin sağlam dayanakları olmuştur. Bunların sol siyasetle hiçbir ilişkisinin olmadığı da bu tutumları ile bir kez daha ortaya çıkmıştır. Hele, 70’li yıllarda devrimci gençlik hareketinin bir bölümünü etkileyen, sonra da yıllarca “İşçi Partisi”nin lideri olarak siyaset sahnesinde arzı endam eden Perinçek, İtalya’da Sosyalist Parti’nin yayın organı Avanti’nin başyazarlığına kadar yükselmiş ama faşist rejimin de kurucusu olmuş Mussolini’den aşağı kalmayan bir politik şahsiyet olduğunu her dönemde olduğu gibi şimdi de ortaya koymaktadır. Hangi soslara bulanmış olurlarsa olsunlar, milliyetçi ve devletçi politik çizgiler her zaman burjuvaziye hizmet ederler. Sonuçları ortaya çıkmış pek çok tarihsel örnek de, bugün Türkiye’de yaşanan gelişmeler sırasında gördüklerimiz de bunu doğrulamaktadır.

“Ayaklar Baş Olmaz” mı? İşçiler Yönetemez mi?

İşçiler yönetebilir, yönetmelidir de. Ve onun için kendi siyasal örgütünü kurmak, mücadele örgütlerinde örgütlenmek, sendikalarını mücadeleci sendikalara dönüştürmekten başka çıkar yol da yoktur. Bu hem tüm dünya insanlarının ve hem de dünyanın geleceği açısından elzem ve hayırlı olandır.

Ne Yapmalı?

Faşist tırmanış süreci hız kesmeden ilerliyor. Gün geçmiyor ki, bu tırmanışı somutlayan, onun basamaklarını oluşturan yeni bir gelişme olmasın. Gazetelere el koyma, Sur’a ve Silopi’de bazı mahallelere toptan ve acilen devlet kamulaştırması adı altında el konulması, yasaklanan Newroz kutlamaları, akademisyen ve aydınlara yönelik baskıların artarak devam etmesi, basına ve gazetecilere yönelik baskıların düzenli olarak ve çok yönlü artması, devlet memuru statüsündeki çalışanlara yönelik yeni baskı düzenlemelerinin hazırlanması, yasalardaki terör tanımının genişletilmesi hazırlıkları, kıdem tazminatı ve kiralık işçi büroları saldırıları vb. gitgide uzayan bir liste oluşturuyor. Kürt illerinde artık açıktan yürütülen sömürge savaşı, ülkenin dört bir yanında patlayan bombalar adeta normal addedilmeye başlanmış durumda. Faşist tırmanış süreci bu savaş ve bombalarla mahmuzlanarak yol alıyor.

Çürümüş Sisteminizi Başınıza Çalın

Zamanı, yoksulluklarımızın, ölümlerimizin, ölülerimizin, yıkılmış kentlerimizin, çöplüğe dönmüş sokaklarımızın, dilenen savaş mağduru insanlarımızın, cinsel istismara uğramış, kıyılarda yüzükoyun yatmış çocuklarımızın, çocukluğumuzun, artık dinmeyen gözyaşlarımızın tiktakları ölçüyor, ne yazık! Yıllar geçti büyüdük, boyumuz posumuz değişti. Artık metro var meselâ, hızlı trenlerimiz ya da fiyakalı elbiselerimiz. Bindin mi uçağa iki saat sürüyor Van,  taa İstanbul’dan.

Suriyeli Mülteciler ve Bitmeyen Hesaplar

Tüm ipuçları Türkiye’nin şimdi Suriyelileri ve özellikle Suriyeli Arapları yerle bir edilen ve yeniden inşa edilmesi düşünülen Kürt kentlerine yerleştirme niyeti taşıdığını gösteriyor. Daha şimdiden Sur’da 6300 parselin acele kamulaştırma uygulamasıyla gasp edilmesi bu konudaki kuşkuları arttırıyor. Kürt halkının eşitlik ve özgürlük mücadelesini ezmek isteyen devlet çareyi bölgenin demografik yapısını değiştirmekte arıyor. Savaşın şiddetinden kaçarak Türkiye’ye gelen ve Erdoğan’ın kendilerini himaye ettiğini düşünen Suriyelilerin AKP için oy deposu, Erdoğan’ın başkanlık hayalleri için payanda olacağı hesap ediliyor. Mazlum Kürt halkı ile savaş mağduru Suriyeliler arasında oluşacak düşmanlık, kırımlar, acılar egemenlerin umurunda bile değil.

Savaşı Sadece Biz Durdurabiliriz

Patlatılan bombalarla ve terörizm propagandasıyla işçi sınıfı korkutularak baskı atına alınmak isteniyor. Bu ortamdan yararlanan egemenler işçi sınıfının kazanılmış haklarına da saldırıyor. Kıdem tazminatına fon adı altında el koyulmaya çalışılırken iş güvencesi de ortadan kaldırılıyor. Özel istihdam büroları ile işçileri kölece çalışma koşulları bekliyor. Mültecilik sorunu da, “terör” eylemleri de, devletlerin baskı politikaları ve işçi sınıfının haklarına dönük saldırılar da Üçüncü Dünya Savaşının ve krizin dünya genelinde işçi sınıfına çıkan faturasıdır.

Sykes-Picot, Yalanlar, Gerçekler

Savaş, kriz ve yükselen faşizm tehdidiyle yoğrulan günümüz dünyası, tarih tekerrürden ibarettir sözünü hatırlatırcasına, bundan 100 yıl öncesiyle büyük benzerlikler taşıyor. Elbette tarih birebir tekrar etmiyor. Değişen koşullar emperyalist-kapitalist güçleri farklı yol ve yöntemlerle hedeflerine ulaşmaya ve çıkarlarını korumaya itiyor. 100 yıl kadar önce emperyalizmin buhranı Birinci Dünya Savaşına yol açmış fakat savaşın yarıda kalması, paylaşımın tam olarak yapılmasına engel olmuştu. Yarım kalan bu savaş ikincisiyle tamamına erdirilmişti.

“Gençlik Yeni Anayasa İstiyor”

İstanbul’un birçok ilçesindeki sokaklarda, metro istasyonlarında, toplu taşıma duraklarında ve bazı okulların duvarlarında HAD imzasıyla “gençlik yeni anayasa istiyor” afiş ve pankartları göze çarpıyor. Hürriyet ve Adalet Derneği denilen bir dernek tarafından yürütülen bu kampanyanın sloganlarına bakacak olursak, hangi amaçla yapıldığını tahmin etmek zor olmasa gerek.

Milyonlar Açlık ve Savaşla Boğuşuyor

Milyarlarca insan kapitalist sistemin yarattığı açlığa, yoksulluğa, sömürüye ve savaşlara maruz kalmaya devam ediyor. Bugün savaşların yakıp yıktığı şehirlerdeki emekçiler ölülerini bile geride bırakarak, uzun, sonu görünmeyen göç yollarına dökülüyor. Sanki bugüne kadar yaşanan acılar, akıldışı katliamlar, açlık, yoksulluk ve yıkımlar az gelmiş gibi, yeni ve daha korkunç savaş araçlarının denemeleri yapılıyor. Şehirler yanıyor, yıkılıyor ve her bir günün sonunda dünya üzerinde 25 bin insan doğrudan gıda ihtiyacı karşılanamadığı için açlıktan veya açlığın yol açtığı sebeplerden ölüp gidiyor.

Menfur Devletin Pislikleri!

Erdoğan’ın ve AKP hükümetinin son aylarda dozunu arttırdığı baskı, tehdit ve faşizan uygulamalar ülkeyi kaosa doğru sürüklemeye devam ediyor. Geçmişe rahmet okutur şekilde Kürt illerinde tam bir katliam devreye sokulmuş durumda. Dokuz ayı aşan süreçte Diyarbakır, Şırnak, Mardin, Hakkâri illeri faşist cellâtlar tarafından ablukaya alınıp terör estiriliyor. Siviller bodrumlarda yakılmakta, katledildikten sonra çırılçıplak teşhir edilmekte, cenazelerinin üzerinden tankla geçilmektedir.