Navigation

Vietnam Korkutmaya Devam Ediyor Hâlâ

ABD’nin Irak’a saldırıyı başlatmasının onuncu günündeyiz. Amerikan ve İngiliz kuvvetleri ellerindeki son teknoloji ürünü katliam silahlarını ilkin sınırlı bir tarzda kullanarak savaşı başlattılar. O zaman bazı burjuva yorumcular, “Powell doktrini”nin askıya alındığını, “Rumsfeld doktrini”nin hayata geçirildiğini söylemişlerdi. Powell doktrini, ABD’nin son derece tahrip edici vurucu gücünü en son sınırına kadar kullanıp, mümkün olan en kısa zamanda askeri zafer elde etmesine dayanıyor. Rumsfeld doktrini ise, savaşı tedrici bir biçimde tırmandırarak daha uzun zamana yaymak üzerine kurulu.

Aslında Batılı burjuva yorumcuların çok sevdiği bu doktrin kavramını bir tarafa bırakacak olursak, sorun, bu savaşın nasıl bir taktik üzerine oturtulduğunda yatıyor. Bu gerçekte yalnızca askeri bir taktik sorunu değildir. Savaşların politikanın başka araçlarla devamından başka bir şey olmadığını biliyoruz. Bugün ABD ve İngiltere’nin askeri saldırısı, Vietnam sendromunun halen ne denli yaygın olduğunu gösteriyor. Tüm askeri uzmanlar savaşın çok yoğun, sarsıcı ve şok edici bir bombardımanla başlayacağını ileri sürüyorlardı. Oysa ilk adımda böyle bir şey olmadı. Besbelli ki ABD, belli hedeflerle sınırlı bir bombardımanla Irak ordusunun emir-komuta zincirini kırıp, moralini bozmaya, böylelikle de ordu içinde çatlaklar yaratıp, Irak yönetimini içeriden dağıtacak dinamikleri harekete geçirmeyi düşünüyordu. İzlenen bu taktikle hedeflenen daha önemli bir sonuç da, gerek Irak halkının gerekse de dünya halklarının tepkisini mümkün olduğunca azaltmaktı. Irak’taki ve dünyadaki tepkileri azaltabilirlerse, çok daha az bir dirençle karşı karşıya kalacaklarını ve böylelikle de kendi askeri kayıplarını olabilecek en asgari düzeyde tutabileceklerini hesap ediyorlardı. ABD’nin gerçek korkusu, birinci Körfez savaşı sonrasında neredeyse tümüyle tahrip ettiği Irak ordusu değildi. Onlar gerçekte Irak halkının silahlı direnişinden korkuyorlardı.

Açık ki, emperyalistlerin bu korkusu hiç de yersiz değildi. Nitekim, geçen on gün içinde emperyalist askeri güçler, girmeye çalıştıkları irili ufaklı tüm kent ve kasabalarda beklemedikleri bir direnişle karşılaştılar. O kadar ki, topu topu iki-üç caddeden ibaret olduğu söylenen Ümmü Kasr kasabasını bile ancak yeni ele geçirebildiler. Bu küçük kasabadaki direnişle karşılaştırıldığında, şüphesiz Bağdat yakınlarındaki direniş çok daha büyük olacaktır. ABD’nin en büyük korkusu budur. Çünkü direniş, ABD kayıplarının artması anlamına geliyor. Bu ise, gerek kendi güçlerine son derece güvenen ABD komutanları üzerinde, gerek o komutanların beyinlerini yıkadığı ABD askerleri üzerinde, gerekse de Irak’tan gelecek ceset torbaları karşısında ruh hali gittikçe değişecek olan Amerikan halkı üzerinde büyük bir moral bozucu etki yapacaktır. Savaş sadece cephede kazanılmaz. Ve hatta birçok askeri uzmanın da kabul ettiği gibi savaşlar cephe gerisinde kazanılır. ABD’nin Vietnam’da aldığı bozgun askeri bir bozgun olmaktan ziyade kendi ülkesinde en başta emekçiler olmak üzere, aydınların ve öğrencilerin tepkisinden kaynaklanıyordu. Vietnam sendromu denilen de budur.

Bağdat’a doğru ilerleyen Amerikan zırhlı birlikleri, yolları üzerinde girmeye çalıştıkları her kent ve kasabada büyük bir direnişle karşılaştı ve Irak kuvvetleri tarafından durduruldu. Direnişin bu boyutları ABD’nin Bağdat’ta nelerle karşılaşacağına dair önemli bir göstergedir. Üstelik güney bölgelerindeki bu kentler, daha çok Şiilerin yaşadığı ve emperyalistlerin, Saddam rejimine karşı ayaklanarak işgalcilerin yanında yer alacağını, onları çiçeklerle karşılaşacağını öngördükleri kentlerdi. Kelli felli askeri stratejistlerin ve akıl hocalarının hesapları bu yöndeydi. İngiliz birlikleri savaşın ikinci günü, o akşam Basra kentini almayı hedeflediklerini açıklamıştı. Ancak Basra’da da direnişle karşılaştılar ve kent hâlâ direniyor. Bu açılardan baktığımızda, aslında beklenenin aksine emperyalist kampta gittikçe artan bir güven kaybı söz konusudur. Amerikan ve İngiliz komutanlar ve şüphesiz onların askerleri kısa bir süre içinde pikniğe gitmediklerini kavramaya başlamışlardır.

ABD’nin yaygın bombardımandan son günlere kadar kaçınmış olmasının sebeplerinden birisinin Irak ordusunda bir bölünme yaratıp, muhtemelen bir askeri darbenin gerçekleşmesine zemin hazırlamak olduğunu yukarıda belirtmiştik. Böylece başta Amerikan kamuoyu olmak üzere dünya kamuoyu nezdinde de Saddam’ın hiçbir desteğe sahip olmadığı iddiasını doğrulamış olacaklar ve tüm dünyayı saran tepkileri yumuşatma yolunda ellerini bir nebze kuvvetlendirmiş olacaklardı.

Ne var ki, umduklarını bulamadılar. Şu ana kadar Irak ordusunda söz edilmeye değecek bir çözülme ve karşı safa geçme olmadı. Ayrıca Saddam’a karşı bir darbe teşebbüsü de olmadı. Rejim şimdilik bütünlüğünü muhafaza ediyor.

21 Mart akşamı, Bağdat başta olmak üzere, Musul, Kerkük ve Basra şehirleri eşi görülmedik bir saldırıyla bombalandı. İngiltere’deki üslerinden kalkan B-52 ağır bombardıman uçakları akşam saatlerinde Bağdat’ı cehenneme çevirdiler. 320 Tomahawk füzesi ve tonlarca bomba yağdırıldı Bağdat üzerine. Emperyalistler bir direniş işaretiyle karşılaşır karşılaşmaz tüm kanlı yüzlerini açığa çıkarıverdiler. ABD Savunma Bakanı Rumsfeld, artık eskisi gibi “aptal” bombaların olmadığını, kullanılan “akıllı” bombalarla sivillere zarar verilmemesine çalışıldığını açıklasa bile gerçeğin bu olmadığı çok çabuk ortaya çıkmıştır. Bağdat caddelerinde yıkılmış evlerin, binaların ve insan cesetlerinin görüntüleri, emperyalizmin bir ülkeyi nasıl “özgürleştiğini” gayet güzel gösteriyor. Saldırgan ABD-İngiltere koalisyonunun Bağdat dışında ilk olarak Basra, Musul ve Kerkük kentlerini hedef alması bile ABD’nin bu savaştan ne umduğunu dışa vuruyor. Herkes gibi ABD de savaşın gerçekte Bağdat çevresinde gerçekleşeceğini biliyor. Ama yine de bu üç şehri bombalıyor. Neden? Yanıtı çok basit: bu üç şehir Irak’ın petrol bölgelerinin tam üstünde ve petrol rafinerileri de oralarda. Hatırlanacak olursa, Bush, saldırının başlamasından hemen önce Irak’a petrol kuyularını ateşe vermemesi uyarısında bulunmuş, böyle bir davranışın savaş suçu sayılacağını buyurmuştu. Emperyalizm daha savaşın başlangıcında nereleri hegemonyası altına almayı amaçladığını böylelikle dile getiriyordu. Bu iş o denli pervasız boyutlara ulaşmış durumda ki, olası petrol kuyusu yangınlarının söndürülmesi işi bile daha savaş başlamadan ABD’deki savaş çetesinin bir parçası olduğu şirketlere ihale edilmişti.

Direniş artıp daha da keskinleştikçe, kolaycı ve sabırsız pragmatik Amerikan kafasının, kendi amaçlarına ulaşmak için ilk günkü ihtiyatlı yaklaşımı bir tarafa bırakacağı, birçok psikolojik faktörü de hesaba katan o ilk soğukkanlılığını yitireceği ve sinirlerin gerileceği anlaşılıyordu ve nitekim öyle de oldu. Son günlerde sivillerin yaşam alanlarına yönelik kanlı bomba ve füze saldırıları bunun en bariz göstergesi. İlk kez kitle zaiyatını amaçlayan türde büyük hacimli kitle tahrip bombaları kullanıldı. Çocukların ve kadınların ağırlıkta olduğu yüzlerce sivil hayatını kaybetti ve yaralandı.

Neresinden bakılırsa bakılsın, ABD ve İngiliz emperyalizmi Fırat ve Dicle’nin bataklıklarından kolayca paçalarını kurtaramayacaklar. Savaşın çok bilinmeyenli denklemlerinin nasıl bir sonuç vereceğini önceden kestirmek imkânsız olsa da, bir kara savaşı gündeme geldiği andan itibaren, savaşı kazanacak olanın, moral gücünü yüksek tutmayı başaran taraf olacağını unutmamalıyız.

Emperyalist güçlerin bölgede hedeflerine ulaşamaması ve hatta askeri hedeflerine planladıklarından daha geç ulaşmaları, ABD emperyalizmine karşı dünya çapında gelişen tepkinin daha da güç kazanması, dünya işçi sınıfının kendine güveninin daha da artması anlamına gelecektir. Evet, ABD burjuvazisi Vietnam sendromundan kurtulabilmiş değil. Bu sendromu tam bir paniğe çevirmek biz dünya işçi sınıfının elindedir. Ne var ki, bu sonucun elde edilebilmesi için, başta Amerikan işçi sınıfı olmak üzere dünya işçi sınıfının savaşa karşı mücadeleyi kendi sınıf mücadelesinin bir parçası olarak örgütlemesi, ona önderlik edebilmesi gerekir. Bu ise kaçınılmaz olarak bir kez daha işçi sınıfının uluslararası devrimci bir siyasal önderliğe olan ihtiyacının altını çizmemizi gerektiriyor.