Navigation

Vietnam Işığında Irak’taki Direnişin Sınırları

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Solun büyük bölümü Irak’taki gelişmeler nedeniyle ABD’nin Vietnam benzeri bir “batağa saplandığı” değerlendirmesini yapıyor. Ama bu ne ölçüde gerçeği yansıtıyor? Bize göre artık neredeyse harcıalem haline gelmiş olan bu değerlendirme ne yazık ki gerçeklerden çok beklentileri ve en çok da küçük-burjuva sosyalizminin dar ulusalcı bakış açısını yansıtıyor.

ABD için Irak’ta işlerin tıkırında gitmediği, ortaya sıkıntı verici bazı pürüzlerin çıktığı bir gerçek. Sürecin başlangıçta ümit edildiği tarzda tereyağından kıl çeker gibi yürümediği söylenebilir. Bu nedenle ABD zaman zaman geri adımlar da atmak zorunda kalıyor. Ancak bu durumun ABD için bir batak olduğunu söylemek, birazdan göreceğimiz gibi bir abartmadır. Marksistler durum değerlendirmelerini gerçeklere dayandırmak zorundadırlar. Elbette emperyalist işgalciye karşı mücadele dinamiklerinin gelişmesi, güçlenmesi genel olarak olumludur ve arzulanır bir şeydir. Ve yine şüphesiz özel olarak bu mücadelenin işçi sınıfının örgütlü öncülüğünde olması en çok istenilen şeydir. Ancak işler böylesine bir noktaya varmışçasına körü körüne bir bataktan bahsetmek, emperyalizmin gerçek doğası ve ona karşı mücadelenin asli gerekleri hakkında büyük yanılsamalar doğurabilir ve doğurmaktadır. Özellikle küçük-burjuva sol içerisinde geçmişten kalan, emperyalizmin “kağıttan kaplan” olduğu şeklindeki yanılsama yeniden depreşmektedir. Bu yanılsamanın bir parçası olarak emperyalizmin ancak kapitalizmi hedef alan bir mücadeleyle yenilgiye uğratılabileceği de tamamen unutturulmaktadır.

Vietnam benzetmesi

“Batak” benzetmesi esasen ABD’nin geçmişte Vietnam’da yaşadıklarına atfen yapılmaktadır. Vietnam’da gerçekten de ABD için bir batak söz konusu olmuştu, ama bugün Irak’taki mevcut durum Vietnam’a benzemekte midir? Bize göre arada temel nitelikte büyük farklar bulunmaktadır.

Her şeyden önce Vietnam’daki mücadele bugünkünden bambaşka bir dünya konjonktürü içinde gerçekleşmişti. O günlerde Amerika’nın karşısında bir süper güç olarak SSCB vardı ve dünyanın değişik bölgelerindeki ulusal kurtuluş mücadeleleri iki büyük güç arasındaki hegemonya mücadelesinin yarattığı fırsatlardan yararlanma avantajına sahiplerdi. Öte yandan ne kadar yanılsamalı da olsa SSCB’nin şahsında oluşan bir tür mitleştirilmiş kalkınma modeli, ulusal kurtuluşçu önderliklere güçlü bir esin kaynağı oluşturuyor ve bu çoğu durumda bir süper devlet olarak SSCB’nin fiili yardımları biçiminde de somutlanıyordu. Bunun yanı sıra ikinci emperyalist paylaşım savaşından sonra tüm dünyayı saran çok geniş bir ulusal kurtuluş mücadeleleri dalgası mevcuttu. Böylece sonuç olarak yeryüzündeki tüm azgelişmiş ülke halklarında bir moral yükseliş dalgası yaşanıyor ve emperyalist sömürgeciler tam anlamıyla manevi bir ricat durumu yaşıyorlardı. İşte Vietnam da bir anlamda bu dalganın zirve noktasını temsil ediyordu.

Diğer taraftan ABD içinde etkisi giderek artan bir savaş karşıtı hareket yükseliyor ve daha da önemlisi ordu içinde etkili bir isyan dalgası kabarıyordu. Esasen 60’ların başından itibaren ABD’de toplumsal mücadeleler çeşitli kanallardan bir yükseliş içindeydi. Gerek siyah hareket, gerek gençlik hareketi, gerekse de işçi hareketinde, değişik tempo ve düzeylerde de olsa genel bir hareketlenme mevcuttu. Özellikle gençlik hareketinde çok belirgin bir radikalizm söz konusuydu. İşte ABD içindeki savaş karşıtı hareket de bu dalganın doğal bir parçası ve sonucu oldu.

Oysa bugün bu saydığımız etmenler mevcut değil. Ne ABD’yi dünya ölçeğinde kendine çeki düzen vermeye zorlayacak SSCB benzeri bir süper güç var, ne de böylesi bir süper gücün kapitalizme alternatif rejimi. Dolayısıyla büyük güçler açısından ABD’nin elinin geçmişe nazaran daha rahat olduğu bir durum söz konusu.

İkinci husus ise işgal karşıtı direniş hareketinin güç ve potansiyelleri açısından mevcut olan farktır. Vietnam’daki hareket esasen ikiye bölünmüş bir ülkenin parçalarından birinde varlığını sürdüren devletin (Kuzey Vietnam) uzantısı niteliğindeydi. Yani Vietnam ulusal kurtuluş hareketi doğrudan doğruya Kuzey Vietnam’ın Güney’deki emperyalist işgale karşı mücadelesini yürüten bir hareket idi ve Kuzey Vietnam önce Çin’den sonra da Sovyetler Birliği’nden yardım almıştı. Vietkong’u (Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi) oluşturan da, sürdüren de Kuzey Vietnam’daki devlet iktidarının sahibi Vietnam Komünist Partisiydi. Hareket bugün Irak’taki hareketle karşılaştırılamayacak ölçüde merkezi ve örgütlüydü. Yine bu bağlamda, bugünkü Irak’taki gibi hareketi zayıf düşürücü dinsel, mezhepsel, etnik ya da aşiretsel ayrışmalar ve çok başlılık söz konusu değildi

Üçüncü olarak ABD içindeki savaş karşıtı hareket henüz çok cılız vaziyette. Buna ek olarak ABD ordusunda da Vietnam’dakine benzer asker isyanları en azından henüz söz konusu değil. Elbette bazı tekil örnekler ve daha önemli olarak yaygın bir huzursuzluk mevcut. Ancak bunlar henüz Vietnam’daki gibi bir ordu içi isyan hareketinden söz etmeye elverecek düzeyde bir anlam ifade etmiyor. Zaten hatırda tutulması gereken bir diğer nokta da, Vietnam savaşında gerek ABD içindeki savaş karşıtı hareketin olsun gerekse de ordu içindeki isyanın olsun ancak uzun yıllardan (yaklaşık 10 yıl) sonra ortaya çıkabildiğidir. Irak’taki süreç ise Vietnam’la karşılaştırıldığında henüz nispeten tazedir.

Sıraladığımız bu temel faklılıklar ABD emperyalizminin en azından henüz bir Vietnam batağında olmadığını göstermektedir. Ancak yine de sürece derinlemesine baktığımızda böyle bir olasılığın hiçbir surette söz konusu olamayacağını söylemek de yanlış olur. Irak’taki durum şüphesiz bir potansiyel olarak bu olasılığı içermektedir. Tüm süreçlere olduğu gibi Irak’taki sürece de diyalektik olarak bakmak gerekiyor. Son çözümlemede bir halkın ezici çoğunluğunun yabancı işgalciye karşı nefretle dolu olması ve işgal karşıtı mücadeleye destek vermesi durumunda, askeri olarak ne denli güçlü olursa olsun işgalcinin o topraklarda uzun dönemli olarak tutunması mümkün değildir. Tüm modern tarih bunu göstermektedir.

Irak’ta da Arap halkının büyük bir bölümü işgalcilere duyduğu nefreti çeşitli biçimlerde gösterdi. Özellikle son aylarda Şii kesimlerin de işgal güçlerine karşı saldırılara başlaması, hatta bunun bazı kentler ölçeğinde ayaklanma boyutlarına varması bunun en belirgin göstergesi. Ancak hemen belirtmek gerekiyor ki, Irak’taki etnik, mezhepsel ve aşiretsel bölünmelerin fazlalığı, işgal karşıtı hareketin güçlü ve merkezi bir örgütlülüğe ulaşmasının önünde çok büyük engel oluşturmaktadır. Her şeyden önce Irak nüfusunun önemli bir kesimini oluşturan Kürtler, bırakalım işgal karşıtı hareketin dışında olmayı, bilakis işgalciyle işbirliği içindedir. Bu noktada, tümüyle kendi ulusal davalarını güden Kürtleri dışarıdan bakarak kınamak ne kadar yersizse, gerçekte sınırları cetvelle çizili yapay bir ülke olarak kurulmuş olan Irak’ta güçlü bir ulusal birlik ruhunun kolayca oluşabileceğini sanmak da o kadar yersizdir. Bu nedenle Irak’taki işgal karşıtı direniş sorununu daha baştan Irak Arap halklarının direniş sorunu olarak görmek ve Iraklı Kürtlerin sorununu tümüyle başka bir çerçeveye oturtmak gerekiyor. Bir an için emperyalist işgalin sona erdiğini düşünecek olursak, Kürtlerin bağımsızlaşmasını asla hazmetme niyetinde olmayan Iraklı Arap önderliklerin başını çekeceği bir iç savaşın yaşanması büyük olasılıktır. Buna başta Türkiye olmak üzere diğer bölge ülkelerinin karışacağı da diğer bir konudur vs. Aslında daha şimdiden Kürt yönetim bölgesinde Kürtlere yönelik olarak yaşanan bir dizi bombalı saldırı bu olasılığın ipuçlarını vermektedir. Diğer taraftan iyi bilindiği gibi Iraklı Arap kitleler Şii ve Sünni olarak bölünmüşlerdir ve bunlar da kendi içlerinde sayısız aşiretlere ve dinsel gruplara ayrılmaktadır. Üstelik bunların birçoğu da çeşitli bölge ülkeleriyle bağlantı halindedirler.

Öte yandan tabloyu diyalektik bütünlüğü içinde görebilmek için, ABD bakımından Vietnam günlerine göre daha dezavantajlı bazı yönlerin de mevcut olduğunu belirtmekte yarar var. Her şeyden önce kapitalist dünya sistemi 60’lardan farklı olarak genel ve uzun dönemli bir kriz konjonktürü içinde ve bunun Amerikan ekonomisi üzerindeki baskısı hayli fazla. İkinci olarak başta Latin Amerika olmak üzere dünyanın çeşitli bölgelerinde devrim dinamikleri artan bir hızla birikiyor ve bu durum dünyanın efendisi olarak ABD’yi her yere yetişme sorunuyla karşı karşıya bırakıyor.

İşte tüm bu faktörler, soruna çelişkileri içinde diyalektik olarak baktığımızda ortaya ne denli karmaşık bir manzara çıkacağı konusunda fikir vermekte ve iyi düşünülmemiş benzetmelere bel bağlamanın yersizliğini göstermektedir. Irak’ta ABD’nin bir bataklığa saplanması olasılığı yukarıda da belirttiğimiz gibi yok değildir. Ancak ABD’nin yaşamakta olduğu zorlukların böylesi bir boyuta evrilmesi için şartlar toplam olarak Vietnam günlerine nazaran daha elverişsizdir. Stalinist SSCB’nin varolduğu dönemde bir proleter devrim biçiminde olmasa da kapitalizmin tasfiyesini mümkün kılan SSCB örneğinde bürokratik diktatörlükler oluşabiliyordu. Ama tarihsel açıdan tümüyle özgün bir döneme ait olan bu olasılığın önü artık tümüyle kapanmış durumda. Dolayısıyla hem anti-kapitalist nitelikte olmayan hem de sayısız çelişkiyle kötürümleşmiş bir direniş hareketinden Ortadoğu’da ciddi bir anti-emperyalist yükselişin esinleyici gücü olmasını beklemek doğru değildir. Aslında Irak’taki mevcut hareketten çok daha ilerici bir nitelik taşıyan ve yıllardır dirençle sürdürülen Filistin mücadelesinin bile böylesi bir dalgayı şimdiye dek yaratamamış olması yeterli bir ipucu vermektedir.

ABD emperyalizminin kazandığı mevziler gözden kaçırılıyor

ABD’nin sıkıntılarının abartılması yönündeki eğilimler aynı zamanda onun şimdiye kadar kendi kanlı çıkarları adına kazanmış olduğu mevzilerin göz ardı edilmesine, hafife alınmasına da yol açıyor. Gerçekte Amerikan emperyalizmi muazzam bir savaş makinesiyle Irak’a yerleşmiş durumdadır. Sorunun sadece Irak sorunu olmadığı gün gibi açıktır. Büyük Ortadoğu Projesi gibi projelerde de ifade bulduğu gibi, sorun daha geniş anlamda tüm Ortadoğu bölgesi üzerinde hakimiyet sorunudur. Bu bölgede kartların yeniden karılarak yeni bir düzenleme ve paylaşımın yapılması, havuç ve sopa taktiklerinin konjonktürel gelişmelere bağlı olarak değişik bileşimlerle kullanılmasını gerektirecektir. Irak’a yerleşmiş Amerikan savaş makinesi bu taktiklerin empoze edilmesinde kilit güç olacaktır. Bu nedenle söylem ne olursa olsun gerçekte diğer tüm emperyalist güçler bu noktada ABD’ye gıpta ile bakmaktadırlar. Onlar tam da mevcut güçleri buna elvermediği için ABD’nin ilerleyişinin kâh tökezlemesi kâh kendi çıkarlarıyla daha uyumlu kılınması yönünde bir ayak direme stratejisi izliyorlar. Elbette ABD’nin sendelemelerinin onu kendilerine daha fazla taviz vermeye zorlayacağını hesap ediyor ve bekliyorlar. Ancak bu sendelemelerin toptan bir fiyaskoya dönüşmesini arzulamadıkları da bellidir. Çünkü bu tür bir fiyasko, genel olarak konuşmak gerekirse Batı ittifakının tümden mevzi kaybetmesi anlamına gelebilir. Bu nedenle onlar ABD’nin daha dengeli ve ölçülü gitmesini, kendilerini de ganimete “adilâne” biçimde ortak etmesini, daha yumuşak ve “insani” taktikler kullanmasını istiyorlar. Büyük güçler arasında görece daha küçük ve geride olanlar her zaman “büyük patron”a karşı mücadelelerini daha insani, daha demokratik ve özgürlükçü bir maske takarak sürdürmüşlerdir. Nitekim geçmişin süper gücü Britanya’ya karşı o zamanlar onun gerisinde olan ABD benzer bir “insani” rol benimsemişti. Birinci emperyalist paylaşım savaşının bitiminde ABD’nin, eski sömürgeci büyük güçlere karşı başkan Wilson’un sözcülüğünde ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesinin şampiyonu kesilmesini hatırlamak bile yeterlidir.

AABD kazandığı bu altın değerindeki mevzi sayesinde bölge üzerindeki tüm operasyonları için büyük bir avantaj elde etmiştir. Etkili bir işçi sınıfı ve emekçi yığın hareketinin devrimci başkaldırısı söz konusu olmadıkça, Irak’ta olan bitenler ne denli çalkantıya yol açarsa açsın, ABD’nin askeri varlığının oradan sökülüp atılması pek mümkün değildir. Bugün eksik olan da zaten hem Irak’ta hem de diğer bölge ülkelerinde böylesi örgütlü bir işçi sınıfı hareketi ve buna öncülük edecek etkili bir Marksist örgütlenmedir. Bu da dünya ölçeğinde bir öncü örgütlenmenin yaratılması mücadelesinin parçasıdır. Bunlar olmadıkça ABD’nin bölgeden sökülüp atılabileceğini düşünmek sorunu hafife almaktır. Vietnam’da bile bölgesel açıdan düşündüğümüzde bu tam olarak gerçekleşmemişti. ABD başta Tayland ve Endonezya üzerinden olmak üzere bölge üzerindeki etkisini bir biçimde sürdürmeyi başardı.

ABD’nin emperyalist Irak seferiyle diğer bölge ülkeleri üzerinde de şimdiden bazı ilerlemeler kaydettiği görülüyor. Bu husustaki en somut gelişmeler, şimdiye kadar ABD karşısında diklenen Libya, İran ve Suriye’nin hizaya girme yolunda somut adımlar atmaları oldu. ABD’nin ilan ettiği Büyük Ortadoğu Projesinin anlamını iyi kavrayan Ortadoğu’daki despotik rejimler, bir yandan bu projeye karşı olduklarını açıklarlarken öte yandan birdenbire artık “demokratikleşeceklerine” ve “modernleşeceklerine” dair sözler etmeye başladılar. Hatta bölgenin en gerici rejimi olan Suudi rejimi bile bazı “reformlar” yapmaya başladı. Bu arada ABD bölge dışındaki faaliyetlerini de kimsenin ses çıkarmadığı bir biçimde yürütmeye devam ediyor. Haiti’ye yaptığı müdahale neredeyse hiçbir tepkiye yol açmadı. Çok daha kilit bir ülke olan Venezuela’da ise açıktan darbe girişiminde bulundu ve halen de bu girişimleri devam ediyor.

Ama belki de en önemlisi, ABD gelecekteki tüm yeni saldırıların zeminini oluşturacak biçimde emperyalizmin yeni ideolojisini oluşturma ve herkese benimsetme yolunda büyük kazanımlar elde etti. “Terör” denilen bu yeni ideolojinin tarif ettiği düşman, ele avuca gelmez niteliğiyle her türlü keyfiliğin önünü açacak nitelikte. Stalinist diktatörlüklerin çöküşüyle birlikte düşmansız kalarak bir ideolojik bunalıma sürüklenen emperyalist gericilik, bu yeni keşfi sayesinde bunalımı atlatma yolunda önemli mesafe kat etti. “Komünizm” yine de başı sonu belli, gözle görülür elle tutulur, somut bir düşmandı. Oysa yeni umacı, nereden gelip ne zaman vuracağı ve ne şekle gireceği belli olmayan, çok şeytansı, soyut bir tehlike olarak inşa ediliyor. İşte ABD’nin muhtemelen en büyük zaferi, bu yeni ideolojiyi, gerçek kaynağını belki de hiçbir zaman tam olarak öğrenemeyeceğimiz sansasyonel şok eylemlerinin katkısıyla yavaş yavaş gündelik bilincin derinlerine yerleştirmeye başlaması oldu.

Anti-emperyalizmin anlamı

Bizim bir yandan Irak’taki işgal karşıtı mücadelenin diğer yandan da ABD’nin sıkıntılarının abartılması yönündeki eğilimlere ilişkin eleştirimizin temel nedeni, Türkiye solunda oldukça yaygın olan küçük-burjuva anti-emperyalizm anlayışını sergilemek isteyişimizdir. Bu yanlış anti-emperyalizm anlayışına sahip küçük-burjuva sol çevreler, özü itibariyle ulusal kurtuluş mücadelesi niteliğindeki hareketlere ve mücadelelere anti-emperyalist payesi vermektedirler. Oysa emperyalizm özünde mali sermayenin dünya hegemonyası demek olan tekelci kapitalizmdir ve kapitalizmin en yüksek aşamasını temsil etmektedir. Özetle o, kapitalizmin halen dünya ölçeğinde içinde olduğumuz aşamasının adıdır, kapitalizmin ta kendisidir. Bu bakımdan kapitalizme, kapitalist üretim ilişkilerine karşı olmayan, yani anti-kapitalist olmayan hareketlerin anti-emperyalist olmaları tanımı gereği mümkün değildir.

Bu böyle olmakla birlikte, ne ezilen ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının tanınması için, ne de ulusal kurtuluş mücadelelerinin, işçi sınıfı ve komünistlerin sempatisini, desteğini ve işbirliğini kazanması için bu mücadelelerin anti-emperyalist olmasına, yani anti-kapitalist olmasına gerek vardır. Destek sorunu özel olarak bazı şartlara bağlı olmakla birlikte, bu şartlar arasında anti-kapitalistlik ya da aynı anlama gelmek üzere anti-emperyalistlik yoktur. Şu çok basit nedenle ki, ulusal kurtuluş mücadeleleri doğaları gereği yalnızca kendi ulus devletlerini kurma ve bu anlamda siyasal bağımsızlıklarını kazanma mücadeleleridir. Bu kapsamıyla onlar, özel birtakım durumlar dışında, zaten tarihsel olarak meşru ve ilerici bir nitelik taşırlar. Dolayısıyla onlara taşımadıkları payeler vermeye ve ideolojik bulanıklık yaratmaya gerek yoktur. Unutulmamalıdır ki bir hareketin politik bağımsızlığının temel şartı ideolojik netlik ve bağımsızlıktır.

Solun büyük bölümüne hakim olan küçük-burjuva anti-emperyalizm anlayışının temel nedeni tüm siyasetin, mücadelenin ve devrimin genel olarak ulusal bir darkafalılık içinde kavranışıdır. Bunlar emperyalizmden, kapitalizmden kurtuluş sorununu ulusal bir sorun olarak görürler. Doğal olarak bunlar için sosyalizm de ulusal ölçekte kurulabilecek bir toplum biçimidir. Böyle olunca Marksizmin vazgeçilmez nitelikteki temel kavramları ulusal bir çarpılmaya uğramakta, gerçek anlam ve kapsamlarından uzaklaşmaktadır. Ulusal hareketlere anti-emperyalizm payesinin bol keseden verilmesi, emperyalizmin, kapitalizmin gerçek niteliğinin anlaşılmasını engellemekte ve emperyalizmin yok edilmesi mücadelesinin proleter devrimci özünün karartılmasına yol açmaktadır. Bu şekilde ulusal mücadelelerle de bu işin olabileceği hayali yayılmakta ve genellikle de işçi sınıfının özü gereği enternasyonalist olan devrimci sosyalist mücadelesi başka bahara kalmaktadır.

Bu nedenle enternasyonalist komünistler ulusal hareketlerin kızıl renklere boyanmasına karşı çıkarlar ve anti-kapitalist olunmadan anti-emperyalist olunamayacağını ısrarla vurgularlar. Ulusal hareketlerle emperyalizmin yıkılması mümkün olmadığı gibi, ona Ekim devriminde olduğu tarzda ciddi bir darbe indirilmesi de mümkün değildir. Emperyalizme karşı gerçekten mücadele etmek isteyen iyi niyetli herkesin öncelikle bunun bir proleter dünya devrimi sorunu olduğunu anlaması ve mücadeleye bu perspektifle atılması gerekiyor.