Navigation

Irak’taki İşgale Karşı Proleter Devrim Bayrağını Yükselt!

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

14 Aralık 2003 günü ABD emperyalizminin Irak’taki işgal temsilcileri burjuva medyaya Saddam Hüseyin’i yakaladıklarını açıkladılar: “Baylar ve bayanlar, onu yakaladık”. Saddam’ın içinde bulunduğu durum tüm dünya televizyonlarında peşpeşe ekranlara getirildi. Emperyalist medya baronları kapitalist bir devletin eski diktatörünün yakalanmasını, ABD emperyalizminin kudretini ispatlamak ve emperyalizmin üstünlüğünü vurgulamak amacıyla ideolojik bir saldırıya dönüştürdüler.

Oysa yakalanan eski diktatör burjuva Saddam’dır ve işçi sınıfının onun için dökecek tek bir damla gözyaşı yoktur. İşçi sınıfını sömüren, toplumu burjuva devletin mengenesinde sıkan ve Kürt halkının üzerine bombalar yağdıran Irak kapitalist devletinin ve Irak burjuvazisinin başı Saddam’ın yakalanması, olsa olsa onun kendisinden daha da zalim bir başka sömürücü güç tarafından, ABD emperyalizmi tarafından diskalifiye edilmesidir. Saddam bir burjuva devletin başkanıydı, Bush ise kapitalist sistemin hegemon gücü ABD’nin başkanlık koltuğunda oturmaktadır. Proletaryanın burjuva sınıfın şu ya da bu temsilcisi arasında bir tercihte bulunmak gibi bir sorunu olamaz. İşçi sınıfının devrimci hedefi, Saddam’ıyla Bush’uyla tüm bu burjuva egemenleri ve onların sömürü düzeni olan kapitalizmi tarihin çöp sepetine göndermektir.

Fakat, tüm bu karmaşık süreçlerde olayları doğru tahlil edip, doğru sonuçlar çıkarması gereken sol hareketin önemlice bir çoğunluğu hiç de doğru bir çizgi tutturabilmiş değildir. Solun önemlice bir kesiminin tutturduğu kuyrukçu çizgi, esasen yanlış bir emperyalizm ve anti-emperyalist mücadele anlayışından kaynaklanıyor. Saddam’ın yakalanmasını kimi sosyalist gazeteler ve dergiler “Saddam esir alındı, Irak halkı direniyor” şeklinde verdi. Kimileri varolan sınırlı direnişi anti-emperyalist olarak niteliyorlar. Birçok sol çevre “Irak’ta cesur bir direniş hareketinin” varlığından emin görünüyor. Onlara göre direniş büyüyerek gelişiyor. Lakin, garip olan, bu direnişin başında hangi sınıfın çıkarlarını savunan, nasıl bir örgütlenmenin olduğunun açıklanmamasıdır! Solun önemlice bir kesimi bir kez daha, ABD’ye karşı mücadeleyi emperyalist sisteme karşı mücadele olarak görme yanlışlığına düşüyor. Böylelikle, sınıfsal karakterine ve önderliğine bakmaksızın ABD karşıtı gelişen her hareketin kuyruğuna takılıyor.

Dahası “Irak halkı” diye yekpare bir bütün söz konusu değildir. Irak’ta esas olarak iki ulus vardır. Kürtleri bir tarafa bıraktığımızda bile Araplar kendi içlerinde egemenlerin çıkarları ve iktidar kavgaları temelinde bölünmüş bulunuyor. şii Araplar ile Sünni Araplar birbirlerine karşı sürekli kışkırtılmakta ve ayrılık tohumları ekilmektedir. şiilerin başında bulunan “dinsel maskeli” burjuva egemenler Irak’ta daha çok söz sahibi ve iktidar olmak istemekteler. Bu yönde ABD’yi sürekli sıkıştırıyorlar ve şii kitleleri koz olarak kullanıyorlar. önceki Baas rejiminin arkasını dayadığı Sünni Arap azınlığı ise tüm süreçlerden dışlanmış gözüküyor. En azından Baas rejiminin çeşitli düzeylerinde örgütlenmiş kesim iktidar nimetlerinden men edilmiştir. Sünni Arap burjuvazisinin bir kesimi ise, Adnan Paçacı önderliğinde ABD’nin güvencelerini alarak GHK içinde iktidar oyunlarına tutuşmuş bulunuyor. Arap halkı egemenler tarafından parçalanmış durumdadır ve bu parçalanmayı ortadan kaldıracak proleter bir alternatif yoktur. Ulusal düzeyde yürüyen bir direnişten söz etmek de mümkün değildir. Bugün, işgalci askerlere saldırılar düzenleyenlerin bir kısmının eski Baasçılar olduğu ve bunların temel kaygılarının eski ayrıcalıklarını geri almak ve yeni iktidarda da söz sahibi olmak olduğu apaçıktır. Elbette bunların dışında ve kendi çaplarınca ABD’yi Irak’tan kovmak üzere harekete geçmiş gruplar vardır. Ne var ki, bunların çok büyük bir çoğunluğu İslamcı gruplardan oluşmakta geri kalanlarıysa küçük-burjuva bir milliyetçilikten bir adım öteye gidememektedir. Dolayısıyla, Irak’ta ABD’ye karşı girişilen silahlı saldırıların temel özelliği, bu saldırıların dağınık, merkezi bir önderlikten yoksun ve gerici ideolojilerin belirleyiciliği altında yürütülüyor oluşudur.

Bu dağınık, merkezi bir örgütlülükten yoksun ve geri hareket noktalarından kalkan saldırıların kendisini geçmişte Vietnam’da yürüyen ulusal kurtuluş savaşımına benzer bir direniş olarak değerlendirmek burjuva ideolojisine boyun eğmek ve işçi sınıfının bağımsız sınıf çıkarlarını unutmak demektir. Gerçek hiçbir direniş sınıflar üstü değildir ve her direnişe belli bir sınıf önderlik eder. Irak’ta işçi sınıfı örgütsüz ve dağınıkken, kendine “komünist” diyen partiler (Irak Komünist Partisi) ABD emperyalizminin dümen suyuna girmişken ve ortada enternasyonalist bir devrimci önderlik yokken işçi sınıfının çıkarlarını öne alan ya da onun denetiminde olan bir anti-emperyalist direnişten söz edilemez.

Irak işçi sınıfının gerçek kurtuluşu, yeni bir Irak kapitalist devletinin inşasından geçmiyor. Irak işçi sınıfının önünde ikili bir görev durmaktadır. Irak proletaryasının tarihsel kurtuluşu, bir taraftan yerli Irak kapitalistlerine (şiisinden, Sünnisine kadar) karşı mücadele etmekten ve öte yandan ise ABD emperyalizmine karşı savaş açarak devrim bayrağını yükseltip, kapitalizmi yerle bir ederek kendi siyasal iktidarını kurmaktan geçiyor. Emperyalist güçlerin işgaline uğrayarak ulusal bağımsızlığını kaybetmiş bir ülkede, kitlelerin haklı tepki ve öfkelerini toplumsal bir devrim kanalına akıtmak tek gerçek Marksist çizgidir. Burada komünistlerin başlıca tarihsel kalkış noktası Paris Komünü olmalıdır. Paris Komünarları bir taraftan Paris’i Almanya’nın kanlı diktatörü Bismarc’a açmış ve Versailles’a kaçmış Thiers burjuva hükümetine yani burjuva sınıfına karşı savaş açarken, öte yandan ise Paris’i işgale gelen Almanya’ya karşı ayaklanarak siyasal iktidarı ellerine almışlardı. Bu tarihsel perspektifle değerlendirecek olursak eğer, Saddam yakalanmasaydı olsa olsa bir Thiers olurdu.

Irak’ın işgal edilmesinden hareketle yerli sermayenin bir kesimi, en azından iktidardan istediklerini alamamış olanları yoğun bir ideolojik bombardıman başlatmaktan geri durmayacaktır. ABD emperyalizminin postalları altında inleyen Irak emekçileri önderliksiz kalarak burjuva ideolojisine açık hale gelecek ve onun peşinden gidecekledir. Yerli egemen burjuva sınıflar işçi sınıfına, verilmesi gereken mücadelenin bir ulusal kurtuluş mücadelesi olduğunu ve işgal altındayken sınıf mücadelesini bir kenara bırakmalarını öğütlemekten geri durmayacaklardır. Bunlara göre asıl çelişki sınıfsal değil, ulusaldır. Hatta bu burjuva sınıflar işçi sınıfının bilincinde çarpılmalara ve bulanıklıklara yol açmak maksadıyla sözde bir “anti-emperyalizm” vurgusu yapmaktan geri durmazlar.

Oysa Irak egemen sınıfları, daha düne kadar mazlum ve ezilen bir ulusun değil, egemen ve ezen bir ulusun bir parçası olarak hüküm sürüyorlardı. Bu egemenliklerini gerek Irak sınırları içerisinde gerekse de dışında geliştirmek, pekiştirmek için her türlü zalimce girişimden geri de durmamışlardı. Baas rejiminin şemsiyesi altında birleşmiş Irak egemen sınıfının Kürtüyle Arabıyla yoksul halklara, emekçilere ve işçi sınıfına sunduğu tek şey daha fazla sömürü, daha fazla baskı ve katliamlar olmuştur. Bugün bu egemenlik konumunu kaybedenlerin kitlelerin haklı ulusal taleplerini suistimal ederek ulusal kurtuluşçu bir söylem tutturmaları sahtekarlıktan başka bir şey değildir.

ABD emperyalizmi şimdilik Irak’ı işgal etmişse de ilhak etmemiştir. Verili koşullarda bunun gerçekleşmesi de imkansız gözükmektedir. ABD eninde sonunda bugünkü işgalci konumundan en azından uluslararası burjuva hukuk çerçevesinde sıyrılacaktır. ABD emperyalizminin yerli egemenlerle anlaşması bu bağlamda oldukça kolaydır ve istediklerini Irak’ı ilhak etmeden, Irak devletinin yönetimini yerli egemenlere bırakarak ama tüm taleplerini de kabul ettirerek hayata geçirebilir. Emperyalist devletlerin sisteme olan hakimiyetinden ileri gelen bir manevra kabiliyeti vardır ve nüfuz alanları üzerinde yürüttükleri kavgada savaş onlar için bir manevradır, bir araçtır. Bu araç başarıyla kullanılmışsa ve nüfuz alanları üzerinde tam hakimiyet sağlanmışsa buraların siyasal yönetimini yerli burjuvaziye bırakmakta bir sakınca görmezler.

Küçük-burjuva solcusu akademisyenlerin ABD emperyalizminin savaş araçlarını doğrudan devreye sokmasını ileri sürerek “kolonyalizmden”, “yeni emperyalizmden” dem vurmaları kafaları bulandırmaktan öteye geçmez. Bu tür küçük-burjuvalara göre, bir tarafta “imparatorluk” var ve öte tarafta ise imparatorluğun sert politikaları altındaki ezilen uluslar! ABD, 18. ve 19. yüzyılın kolonyalist politikalara geri dönmüştür ve Irak ABD’nin kolonisidir, sömürgesidir! Gelişmeleri böyle yorumlayanlar, Irak’ta verilecek mücadelenin içeriğini de anti-kapitalist anti-emperyalist proleter mücadele yerine burjuva ulusalcı bir mücadele olarak ortaya koymaktadırlar. Irak’ta işgalcilere karşı girişilen saldırılara küçük-burjuva solun methiyeler düzmesinin altında yatan neden proleter bir perspektiflerinin bulunmayışıdır. çünkü, özünde onlar da üçüncü dünyacı sol liberallerden farklı düşünmüyorlar. Siyasal bağımsızlığını kazanmış ulusal devletleri bile ezilen uluslar kategorisinde değerlendirmeye devam etmek ve sınıfsal çelişkileri ikinci plana atarak ulusallık temasını öne çıkarmak işçi sınıfı açısından ölümcül bir tehlikedir. Ne idüğü belirsiz akademisyenlerin ortaya attığı ve her zamanki gibi bir çok küçük-burjuva sol grubun sorgulamaksızın kullanmaya başladığı “İmparatorluk” kavramıyla açıklanmaya çalışılan gerçeklik, Lenin’in yaklaşık 90 yıl önce temel hareket noktalarını doğru bir biçimde betimlediği emperyalizmden başka bir şey değildir. Bugün nüfuz alanlarının yeniden paylaşımı amacıyla emperyalist büyük güçler arasında yürüyen kavganın artık silahların devreye girdiği bir aşamaya ulaşması, asıl çelişkinin “imparatorluk” ile ulusal devletler arasında olduğu anlamına gelmiyor. Irak’ta yürüyen savaşta yalnızca ABD ve Irak’ı birer taraf olarak algılamak, dünyayı burjuva medyasının sunduğu bir pencereden kavramak anlamına gelir. Gerçek son derece daha karmaşıktır. Ve komünistlere düşen görev de yüzeyde görünenleri değil, altta işleyen mekanizmaları kavramak ve işçi sınıfını bu kavrayış temelinde mücadeleye atılmaya sevk etmektir.

Emperyalist burjuvaziyle yerli kapitalist burjuvazi arasında eşitsizlik temelinde olsa bile karşılıklı bir bağımlılık ilişkisi mevcuttur ve çürüyen kapitalizm anlamına gelen emperyalizm çağında burjuvaziden ilerici bir rol beklemek en hafif ifadeyle saflıktır. Ondan ezilen yığınları genel mücadelenin içine katmasını bekleyemeyiz. çünkü burjuvazinin tarihsel hafızası kuvvetlidir ve o tarihinden bilmektedir ki, işçi sınıfı bir kez harekete geçip mücadele içinde devrimcileştiğinde mücadelesini burjuva sınırlarda tutmayacaktır ve toplumsal devrime doğru ilerleyecektir. Ve o zaman “imparatorluk” ile ulusal burjuvalar, işçi sınıfına karşı birleşmekten geri durmayacaklardır. Burjuvazi, temsilcileri Thiers’e ve sınıfdaşlarına Fransız işçi sınıfının 1871’de neler yaptığını unutmuş değildir. Ama biz enternasyonalist komünistler de unutmuyoruz ve unutturmayacağız.

Tüm Ortadoğu’da ve Irak’ta gerçek çözüm, mücadeleyi burjuva ufukla sınırlamamak ve toplumsal devrime ilerletmekten geçer. İşçi sınıfı siyasal iktidarı ellerine almadan kapitalizmin getirdiği belâlardan kurtulamaz. Bölgeye barışın gelmesinin ve emperyalizmin bölgeden defedilmesinin biricik yolu proletaryanın sovyetik iktidarını kurmasından geçmektedir. Irak işçi sınıfının iki cephede başlatacağı bir mücadele sovyetik iktidarın kurulmasıyla sonuçlanabilir ve bu gelişme tüm Ortadoğu Sovyetler Cumhuriyeti’nin yolunu açabilir. Kapitalist-emperyalizme karşı başlayan mücadele gerek Filistin gerekse Kürt halkına gerçek özgürlüğü de sunacaktır. Irak işçi sınıfı emperyalist-kapitalizme karşı mücadele ederken Kürt halkının özgürlüğünü tanımalı, onun taleplerini savunmalı ve Kürt ulusal mücadelesini sınıf mücadelesiyle birleştirerek toplumsal devrime doğru ilerletmelidir. Bu mücadelede Paris Komünü ve 1917 Ekim Devrimi yolumuza ışık tutacaktır. O halde, Irak’ta savaş sloganlarımız “yerli ve yabancı kapitalistlere, emperyalistlere karşı proleter devrim bayrağını yükselt!” olmalıdır.