Navigation

“Büyük Ortadoğu” ya da Genişletilmiş Emperyalist Paylaşım

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Emekçi yığınların bu kan ve barut atmosferinde ayağa kalkması ezilen ulusların emekçi kitlelerinin hareketinin proletaryanın mücadelesiyle birleşmesi “Büyük Ortadoğu”yu bir devrimci buhran sürecine itecektir. “Büyük Ortadoğu” sonuna kadar devrim, karşı-devrim anaforuna çekilecektir. Böyle bir gelişme döneminde ise ya proletarya başında bir devrimci önderlik bularak devrimi başarıya ulaştıracak veya karşı-devrim başarı kazanarak proletaryanın devrimci hareketini ezecektir. Karşı-devrimin gelişimi ve başarılı olması toplumsal hareketin ezilmesi, ezilen ulusların boynuna vurulan boyunduruğun sıkıştırılması ile sonuçlanacak ve koyu bir gericilik dönemi başlayacaktır. Sınıf mücadelesi basıncından kurtulan emperyalistler kapitalizmin krizini çözmek için savaşı daha da genişleteceklerdir. Kapitalizm bir dönem için yeniden soluklanma ortamı bulacaktır. Şurası açıktır ki dünya tarihi yeni bir döneme girmiştir ve genişletilmiş emperyalist paylaşım olan “Büyük Ortadoğu Projesi” ancak proletaryanın devrimci iktidarıyla parçalanabilir.

Emperyalist paylaşımın yeni adı: “Büyük Ortadoğu Projesi”

Dünya üzerinde uzun bir çatışma ve istikrarsızlık dönemi kendi yolunu açıyor. Emperyalist sistemin çelişkileri derinleşiyor ve dayanılmaz çelişkiler sistemin her köşesinde çeşitli şekillerde patlak veriyor. Kriz ve savaş kitlelerin gündeminde ve bilincinde giderek daha fazla yer tutuyor. Bu durum kimi yerlerde devrimci durumların ortaya çıkmasını sağlarken, kimi yerlerde ise bizzat savaş ve yıkım olarak kendini açığa vuruyor. Latin Amerika’da devrimci durumlar, ABD ve Avrupa’da savaş karşıtı gösteriler, işçi sınıfının kazanımlarına dönük saldırılar, Ortadoğu ve Kafkasya’nın barut fıçısına dönüşmesi, içinde yaşadığımız sistemin ve dönemin gerçek karakteristik özelliğini ortaya koymaktadır.

Emperyalist savaş, birinci ve ikinci dünya savaşlarında olduğu gibi büyük güçler arasında doğrudan bir savaş biçiminde yürümüyor. En azından şimdilik böyle yaşanmıyor. Bunun yerine bölgesel savaşlar üzerinden yürüyen bir dolaylı savaşlar silsilesi söz konusu. Emperyalist paylaşımın konusu olan bölgeler tüm istikrarsızlıklarıyla emperyalist ülkelerin hegemonya savaşına sahne oluyor. İşte Ortadoğu bu bölgelerin başında geliyor. Irak’ın işgali ve son bir sene içinde dünya üzerinde yaşananlar da bunu göstermektedir.

Kuzey Afrika’dan Güney Asya’ya uzanan sınırları içine alan “Büyük Ortadoğu Projesi” ile, ABD emperyalizmi, bu bölgeleri ortak bir plan etrafında yeniden ve kendi çıkarları çerçevesinde yapılandırmak istiyor. Böylece söz konusu bölgeleri yeniden ve baştan aşağıya kendi siyasal hegemonyası altında tesis etmiş olacaktır. Bölgenin temel iktisadi-siyasal-sosyal özellikleri hemen hemen aynıdır. Ancak “BOP” sınırları içinde, şu an iktidarda bulunan burjuva güçler ABD’nin müdahalelerine karşıdırlar.

ABD emperyalizmi, ideolojik söylemini de Ortadoğu’nun yeniden “demokratikleştirilmesi”, “statükocu düzenlerin yıkılması” ve “özgürlüğün gelmesi” gibi temalarla oluşturmaya çalışıyor. “BOP” yepyeni bir proje olarak sunulurken, emperyalist ülkeler ve bölgedeki ülkeler de bu projeyi tartışmaya başlamışlardır. Ancak “BOP”un hayata geçirilmesi için Haziran ayında yapılacak G-8 ve NATO zirvesi beklenecektir. Yani emperyalistler bu zirvede paylaşım pazarlığı yapacaklardır. Emperyalist ülkeler bu paylaşım pazarlığında daha fazla söz sahibi olmak amacıyla kendi planlarını hayata geçirmeye, bölgedeki olaylara daha fazla dahil olmaya, müttefik devletler kazanmaya çalışıyorlar. Ortadoğu’da, Balkanlar’da, Kafkasya’da, Güney Asya’da bir dizi olay gelişiyor. Irak’ta ve İspanya’da patlayan bombalar, Filistin’de düzenlenen suikastlar ve halk kitlelerine karşı İsrail’in yürüttüğü savaş, Kosova’da patlak veren çatışmalar, Gürcistan’da yaşanan istikrarsızlık, Güney Asya’da Çin’in homurdanması ve ABD ile dalaşması “Büyük Ortadoğu”nun paylaşımında taraf olanların mevzilenme süreçlerinin bir ifadesi olarak gelişiyor.

Aslında emperyalistlerin Ortadoğu’ya ilişkin bu tarz planları hiç de yeni değildir. Ortadoğu, yaklaşık bir yüz yıldır bu sorunlarla içli dışlıdır. Her dönem Ortadoğu, emperyalistler için yeniden ve yeniden bir paylaşımın konusu olagelmiştir. SSCB’nin tarih sahnesinde olduğu dönemler boyunca paylaşım mücadelesi asgari düzeyde kalmış ve esas olarak Sovyetler Birliği’nin bu bölgedeki etkisi zayıflatılmaya çalışılmıştır. Yine de emperyalistler Ortadoğu’ya ilişkin planlar geliştirmekten geri durmamışlardır. Yeni olan, bu planların hayata geçirilebileceği daha elverişli bir nesnel zeminin varlığı ve bu nesnel zemini koşullandıran dünya ekonomisinin içine yuvarlandığı krizin emperyalistleri paylaşıma itmesidir.

“Büyük Ortadoğu”yu önceleyen süreç

Berlin duvarı yıkıldığında o güne kadar var olan dengeler altüst olmuş; eski iki kutuplu ve iki ekonomik formasyona sahip dünya düzeni çökmüş, emperyalist dengeler rayından çıkmıştı. Artık “yeni bir dünya” mevcuttu: Kapitalizmin tüm dünyada hakim olduğu ve hükmünü sürdüreceği bir düzen! Ancak bu “yeni” dünya düzeni “sosyalist” dünyanın tamamen kapitalizme bağlanıp onun sınırlarına dahil olmasıyla, kapitalist üretim ilişkileri ve mülkiyet tarzına entegre olmasıyla sınırlı değildi. “Yeni” dünya düzeni, emperyalist-kapitalist sistemin hegemon gücü ABD’nin rakipsiz kalması ve hakimiyeti demekti. O güne kadar emperyalist ülkeler, SSCB’nin varlığından dolayı aralarındaki çelişkileri belirli düzeylerde bastırmış, ABD önderliğinde bir blok oluşturmuşlardı. SSCB’nin çökmesi ile birlikte ABD bir anda rakipsiz kaldı. ABD, hükmünü ilelebet icra edebilmek amacıyla diğer emperyalist ülkelerin kendisine karşı rakip güçler olarak gelişip, emperyalist bir kamp oluşturmaması için yeni stratejiler geliştirdi veya iki kutuplu dünyada mevcut stratejilerle bağlaşık kılınmış Avrupalı emperyalistleri bu sayede bertaraf etmeyi planladı. ABD emperyalizmi tüm dünyadaki rakiplerine karşı borusunu öttürmek, kapitalist dünyaya yeni bir düzen vermek, emperyalist hiyerarşiyi kendi çıkarları doğrultusunda yeniden düzenlemek, yapılandırmak istiyordu.

1990’ların başı emperyalistler için eski iki kutuplu dünyanın “sosyalist” coğrafyasını kapitalizme entegre etmek, bu yeni yatırım alanlarını ve pazarları paylaşmaktı. ABD emperyalizmi her ne kadar dünyada tek hegemon güç olarak kalmışsa da, kadiri mutlak olmamıştır. Kapitalist gelişmeyi eşitsiz ve bileşik kılan kapitalist üretici güçler yasası, emperyalistlerin gelişimini ve siyasal nüfuz alanlarını da belirlemiştir. Ortaya çıkan yeni iktisadi-siyasal dünya konjonktürü ABD’nin karşısına yeni rakipler çıkartacak şekilde işlemiştir. Diğer emperyalistleri ABD’nin arkasında “hizaya” sokan iki kutuplu dünya dengeleri ortadan kalktığında, Avrupalı emperyalistlerin önüne çekilen bent de kalkmış oldu. Alman ve Fransız emperyalist sermayeleri hızla Doğu Avrupa’ya, Balkanlar’a aktılar ve buralarda rakiplerine karşı üstünlük elde ettiler. 1970’lerden beri kendi aralarındaki çelişkileri gizlemeyen, çatışmaları bastıramayan emperyalistlerin önü açıldığında Avrupalı emperyalistler (başta Almanya), daha önce alttan yürüyen, emperyalistler arası çatışmaya neden olan yatırım alanlarına ve pazarlara açıktan nüfuz ettiler. Ortadoğu ve Kafkasya Almanya ile Fransız sermayesinin hücumuna uğradı, bu ülkeler bu bölgelerde kendi siyasi nüfuz alanlarını açıktan oluşturmaya giriştiler.

ABD emperyalizmi bir taraftan tek hakim güç olma konumunu sürdürmek isterken, öte taraftan da dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda yeniden tesis etmek istiyordu. Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesini bahane olarak ileri sürüp Ortadoğu’ya savaş yoluyla müdahalenin ve yeniden yapılandırmanın ilk perdesini açan ABD’nin (bunu daha önceki yazılarımızda da belirttik) temel stratejisi, yeni bir rakip emperyalist gücün küresel düzeyde karşısına çıkmaması, çıkacak olanların şimdiden etkisizleştirilmesi, bu zeminin ortadan kaldırılması yönündeydi. Birinci Körfez Savaşı rakip emperyalist ülkelere karşı gözdağı vermek amacıyla bir anlamda erken başlatılmış bir savaştı. ABD emperyalizmi “yeni” dünyanın düzenine bir yön verirken petrol kuşağı olan ama aynı zamanda geniş doğal kaynakları ve sermayenin yeniden üretimine olanaklar sunan geniş yatırım ve pazar alanlarına sahip bu coğrafyaya özel bir önem verdi, burayı yeni bir adla tanımladı: “Güneybatı Asya.” Yani bugünkü “Büyük Ortadoğu”nun 1990 sonrası ilk versiyonu. Emperyalist ülkelerin strateji merkezlerinde yeni planlar yapan burjuva stratejistler, petrol kuşağı olan ve Kuzey Afrika’dan (Fas, Tunus, Mısır) başlayarak Ortadoğu’ya (Suudi Arabistan, Irak, İran) ilerleyen ve geniş SSCB topraklarından (Azerbaycan, Gürcistan, Türkmenistan, Kazakistan ve diğerleri) geçerek Güney Asya’ya (Afganistan Endonezya, Çin) kadar uzanan bu hatta “Güneybatı Asya” adını vermişti. Aslında bu projenin en yaygın adı “Avrasya Stratejisi”dir. Şüphesiz önemli olan nüfuz alanlarına ne ad verileceği değildir.

“Güneybatı Asya” ya da “Büyük Ortadoğu” bir coğrafyadan çok benzeri ekonomik ve siyasal özelliklere sahip, kapitalizme entegre edilecek yeni yatırım alanları ve pazarları, dolayısıyla da yeniden emperyalist paylaşımın üzerinde yürüyeceği petrol ve doğalgaz kuşağını ifade etmektedir. İki kutuplu dünyada, Kuzey Afrika’dan sınır alıp yatay geçişle Kafkasya uçlarına kadar uzanan bölgedeki Ortadoğu ülkeleri SSCB ile ABD önderliğindeki emperyalist kamp arasında denge durumundan istifade etmekteydiler. Bu coğrafyada kapitalist üretim ilişkileri ve ulus-devletler yer almasına karşın yatırım alanları yeterince kullanılamamış, pazarlar gerçek potansiyellerinin gerisinde kalmış, sermayenin yeniden üretimi sınırlı düzeylerde gerçekleşmiş, bölgede kapitalizm az gelişmişlikle karakterize olmuştur. Siyasal olarak totaliter ve askeri diktatörlüklerin yaygın olduğu Kuzey Afrika ve Arap devletlerini ABD emperyalizmi Sovyetlere karşı kendi yanına çekmeye çalışmış, SSCB’ye karşı giriştiği kuşatma stratejisinden ötürü mevcut gerici siyasal yapıları desteklemiştir. Komünizm korkusu karşısında siyasal İslam’ı beslemiş ve palazlandırmıştır.

Aynı şekilde SSCB, uluslararası düzeyde yürüyen mücadelede Cezayir, Mısır, Suriye, Irak gibi ülkelerle ilişkilere girerek, bu ülkelerin başında bulunan milliyetçi önderleri yanına çekerek nüfuz alanını geniş tutmaya çalışmıştır. Devletçi kapitalist ekonomi ve bu ekonomik düzen üzerinde yükselen sivil-asker bürokrasi, ayrıcalıklarını korumaya geçtiğinde SSCB gibi bir alternatifle karşılaşmıştır. Ya da bu alternatif, baskıcı rejimler eşliğinde devlet kapitalizminin hüküm sürdüğü bu ülkelerdeki ayrıcalıklı bürokrasiyi cesaretlendirmiştir. Bu ülkelerdeki egemenler ile SSCB’nin çıkarları örtüştüğünde, Sovyet bürokrasisi bu ülkelerin izlediği yola özgün bir isim de taktı: “Kapitalist olmayan kalkınma yolu”. Başında milliyetçi önderlerin bulunduğu sivil-asker bürokrasi, geniş küçük-burjuva yığınlar, burjuvazinin devlet destekli kesimi kendi çıkarlarını “devletçi sosyalizm” ile ifade etmekten geri durmamıştır. Fakat SSCB bu ülkeleri Doğu Avrupa’daki gibi kopyaları yapamazken, bu ülkeler de böyle bir şeye yanaşmamışlardır. Uluslararası konjonktür böylesi bir dönüşüme izin vermezken, bu ülkelerdeki burjuvazinin iç iktidar mücadelesine göre siyasal yönelimler de değişime uğramıştır. Mısır’da Nasır, Irak’ta Abdülkerim Kasım saf dışı kaldığında bu ülkeler, ABD emperyalizmi şemsiyesi altına girdiler. Cezayir’de ise, ABD’nin desteklediği İslamcı örgütlerin başlattığı uzun bir iç savaş yaşandı.

İki kutuplu dünyanın çökmesiyle birlikte eski dengeler tepe taklak olmuş, SSCB ile ABD arasında sıkışıp kalan Afrika ve Arap ülkeleri eski rollerini oynayamaz olmuş, yeniden düzenlenecek alan sınırlarının giriş güzergâhına oturmuşlardır. Böylelikle kuzey Afrika’dan Güney Asya’ya kadar uzanan uçsuz bucaksız petrol ve doğalgaz kuşağı, benzeri ekonomik ve siyasal özellikler taşıyarak emperyalist sistemin derin entegrasyon ve yeniden paylaşım alanına girmiştir.

“Büyük Ortadoğu”da ne amaçlanıyor?

“BOP”un savunucularının en önemli savı ABD’nin bölgedeki devletlerin statükocu ve totaliter düzenlerine bir son vererek modernizmi, liberalizmi ve demokrasiyi getireceğidir. Oysa tüm bu argümanlar emperyalistlerin bu bölgeleri kapitalist ekonomiye entegre edebilmelerinin ve hegemonya alanları oluşturabilmelerinin siyasal ifadesinden başka bir şey değildir. Modernizmden kastedilen bölgenin tam anlamıyla kapitalizme entegre edilmesidir, pazarların tüm potansiyelinin kullanılmasıdır. Bu meyanda tabii eski toplumsal ilişkilerin tasfiye edilmesi, kapitalizmin gelişimini engelleyen siyasal yapıların dağıtılması zorunluluktur.

Bugün için bölgede totaliter ve tek kişi diktatörlüğüne dayanan devletlerin bulunması sermayenin aradığı siyasi istikrarı bozan faktörlerdir. Sermayenin çıkarlarının garanti altına alınması, bölgenin toplumsal dokusunun dönüştürülmesi için siyasi istikrarın sağlanması gerekiyor. Bundan dolayıdır ki, ABD emperyalizmi bir zamanlar ihtiyaç duyup müttefik olarak kabul ettiği şu anki Arap yönetimlerini tasfiye etmek istemektedir. Artık bu devletlerin başında bulunan Şeyhler, Emirler, Krallar SSCB’nin tarih sahnesinde olduğu dönemdeki gibi bir rol oynama pozisyonunda değillerdir. Bu geri-despotik siyasal yapılar bir zamanlar statükonun korunması için gerekliyken artık emperyalizmin değişen hesaplarının önünde bir engel teşkil etmektedirler.

“Büyük Ortadoğu Projesi” kapitalizmin içine düştüğü krize ve ABD emperyalizminin nüfuz alanlarının kendi hegemonyası altında yeniden tesis edilmesine bir yanıt olarak gelişmiştir. Fakat aynı şekilde tüm emperyalist çelişkiler de fay hatlarını zorlayarak kırıklarından dışa vurma eğilimine girmiştir.

Emperyalist çelişkiler derinleşiyor

ABD’nin Afganistan’a açtığı savaş ve Ortadoğu’ya doğru ilerlettiği emperyalist sefer, derinleşen ekonomik kriz ve dünya çapında siyasal istikrarsızlığın hakim olmaya başladığı bir atmosferde gerçekleşti. ABD emperyalizmi elinde tutuğu savaş makinesini yeni bir savaşa koşmadan, böylelikle dengeleri yeniden kendi lehine çevirmeden üstünlüğünü sürdüremezdi. ABD ve İngiltere’nin başlattığı savaş mevcut dengeleri altüst etmiş, emperyalistler arası çelişkileri derinleştirmiş, sınıf çelişkilerini de keskinleştirmiştir.

Irak’a açılan savaş birinci yılını doldurdu. Bugünkü siyasal gelişmeler bir sene öncesinden farklı işliyor. Dünya kapitalizminin krizi ile emperyalistler arası siyasal kriz birbirini tamamlayan, koşullandıran diyalektik bir gelişim olarak tezahür ediyor. Her yerde emperyalistler arası kapışma ve bu kapışmanın yerel aktörlerine rastlanıyor. Ortadoğu’da, Kafkasya’da, Güney Asya’da önemli gelişmeler oluyor. Yapılan hamlelerin cevabı çabuk geliyor. Birinci ve İkinci emperyalist savaşlarda paylaşımın konusu olan, kendi devletlerini kuramamış ve dolayısıyla da siyasal bir aktör olamayan eski sömürgeler ve SSCB’ye dahil olmuş devletlerin bir kısmı, artık bugünkü dünya konjonktüründe kendi çaplarında bölgesel rollere soyunmuş bulunuyorlar. Bunlar kendi kapitalist ulus-devletlerini kurarak siyasal bir aktör durumuna geldiler. Gelişen orduları, silahlı güçleri ve burjuva sınıflarıyla emperyalist hegemonya mücadelelerine dahil oluyorlar. Emperyalist savaşın alanı genişledikçe nüfuz alanları üzerinde yer alan devletler ve bu devletler içinde burjuvazinin bir kesiminin çıkarları hangi tarafla örtüşüyorsa o yöne geçerek saf değiştiriyorlar. Aslında bu olgu sürecin ne denli çok yönlü ve karmaşık olduğunu gösteriyor.

Örneğin Gürcistan’da yapılan darbe ile birlikte Gürcistan bir taraftan ABD’nin nüfuz alanına girmiştir ama öte taraftan da bölgede yeni çatışmalara kaynaklık edecek bölgesel bir aktör konumuna yükselmiştir. Buna karşın, Gürcü burjuvazisinin bir kesiminin çıkarları ABD ile örtüşürken diğer bir kesiminin çıkarları ABD ile ters düşmekte ve Rusya, Almanya, Fransa gibi ülkelerle kesişmektedir. Gürcistan’a bağlı küçücük özerk bölgeler Rusya’nın arkasına saklanarak siyasi nüfuz dengelerini değiştirecek stratejik alanlarda yeni çatışmalara temel hazırlıyorlar. Bu durum “Büyük Ortadoğu” ülkelerinin ve emperyalist savaşın çelişkili, girift ilişkilerinin karakteristik yapısını ortaya koymaktadır.

Güney Asya’da derinden işleyen bir gelişme söz konusudur. Rusya ve Çin, Çin ve Fransa ortak çıkarlar temelinde bir araya geliyorlar. Çin ile Fransa arasındaki yakınlaşmaya özellikle dikkat çekmek gereklidir. Zira Fransız burjuvazisi Çin Devlet Başkanı Hu Jintao’nun ziyareti ile coşmuş 2004 yılını “Çin Yılı” ilan etmekle kalmamış Eyfel Kulesi kırmızı ışıkla aydınlatılarak kendisine jest yapılmıştır. Çin ile yapılan ticaretin onlarca milyar dolar olduğu hatırlanırsa Fransız egemen sınıflarının neden coştuğu ve Hu Jintao’yu neden jestlere boğduğu da anlaşılır. Çin ve Fransa her alanı kapsayan bir işbirliğine vardıklarını açıklamışlardır. Aynı günlerde Rusya, Çin ve Hindistan’ında içinde yer aldığı Şanghay İşbirliği Örgütü ve Bağımsız Devletler Topluluğu 2004 yılında Kazakistan’da ortak bir askeri tatbikat yapma kararı almışlardır. Ayrıca Moskova’da gerçekleşecek toplantılar ile savunma konuları tartışılacaktır.

ABD emperyalizmi “Büyük Ortadoğu Projesi” kapsamında başta Ortadoğu ülkeleri olmak üzere her yere müdahale ediyor ve buralardaki ülkeleri ehlileştirmeye çalışıyor. Irak’ın işgalinden sonra Suriye ve İran’ının sıkıştırılması karşılığını bulmuş gözüküyor. Suriye egemen sınıfları ve İran burjuvazisinin bir kesimi ABD ile uzlaşmak peşindedir. Yıllardır emperyalistlere atıp tutan anti-emperyalist(!) Libya lideri Kaddafi ABD karşısında yelkenleri suya indirmiştir. Ortadoğu’da Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün gibi ülkelerin başında bulunan ve çıkarlarını mevcut düzenin devamında bulan egemenler ABD’nin müdahalelerine karşı durmaya çalışıyorlar. İçeride gelişebilecek hareketlere karşı duran bu yönetimler muhaliflerini bastırmaktan da geri durmuyorlar. 16 Martta Suudi Arabistan’da onlarca reformcu tutuklanarak cezaevlerine tıkıldı.

Tüm bu gelişmeler emperyalist savaş yatağına akarken yeni olayların kıvılcımları da çakılıyor. Kosova’da başlayan etnik çatışma, Kilise ve Camilerin yakılması, Sırp ve Arnavut halklarının meydan muharebesi şeklinde birbirini boğazlaması emperyalist çatışmanın bu bölgeleri bir kez daha, yeniden savaş alanına çektiğini gösteriyor. BM ve NATO güçleri ne hikmetse çıkan olayları durduramadıklarını(!) açıklıyorlar. Kosova’da başlayan olaylar bir kez daha Balkanlar’a yayılabilir ve başlayan çatışmalar halkların boğazlaşmasını getirebilir. Şurası açıktır ki, emperyalist sistem krizdedir ve her yerde istikrarsızlık üretmektedir.

Kriz ve istikrarsızlık İspanya’da patlayan bombalarla kendini açığa vururken, emperyalist savaşın akışını da değiştirmektedir. İspanya’da patlayan bombaların ne anlam ifade ettiğine değineceğiz. Ama öncelikle İspanya’da Sosyalist Partinin seçimleri kazanmasının emperyalist hegemonya kavgasının gelişimini ne yönde etkileyeceği üzerinde duralım. İspanya’da seçimleri kazanan Sosyalist İşçi Partisinin başkanı Zapatero’nun yaptığı ilk açıklama Irak’tan askerlerini çekecekleri yönünde olmuştur. ABD ve İngiltere’yi eleştiren Zapatero’nun eleştirisinin ve açıklamasının gözden kaçan tarafı ise, onun savaşın devamından yana olan tavrıdır. İspanya’daki seçimlerde İspanya burjuvazisinin, çıkarlarını Almanya-Fransa-Belçika eksenine yaklaşmakta bulan kesimi zaferle çıkmıştır. Alman ve Fransız burjuvazileri adeta bayram etmiştir. Zapatero, Irak’taki işgalin bitirilmesinden yana değildir. O, ABD ve İngiltere’nin Almanya-Fransa’yı dışlayarak Irak’ın işgaline karşıdır. Zapatero, Haziran ayına kadar Irak’ın BM’ye devredilmesi gerektiğini ileri sürüyor. Yani Fransa ve Almanya’nın paylaşıma dahil edilmesini istemektedir. Almanya ve Fransa önderliğindeki emperyalist kampın paylaşıma dahil olamaması ABD karşısında savaş gücünün yetersizliğinden ileri gelmektedir. Onlar ABD ve İngiltere’ye karşı koyacak silah gücüne kavuştukları andan itibaren politikaları daha saldırgan olacaktır.

Ancak her şeye rağmen İspanya’da gerçekleşen seçimler İspanya burjuvazisinin bir kesiminin çıkarlarını Almanya, Fransa ve Belçika eksenine ortak etmiştir. Bu, bir taraftan AB’nin siyasal olarak güçlenmesini getirirken, öte taraftan da emperyalist çelişkilerin derinleşmesini getirecektir. Emperyalist ülkeler arası çelişki ile ülke burjuvazisi içindeki çelişki ve çatışmalar emperyalist paylaşımı daha da karmaşık hale sokacaktır.

Bağdat’ta, İstanbul’da, Hewler’de, Moskova’da, Madrid’te bombalar patlıyor ve bu bombaların geride bıraktığı ölülerin sayısı yüzlerle ifade ediliyor. Savaş sürecinin bir parçası olarak gelişen bu saldırılar, sermayenin kitleleri dehşete düşürmesine ve kitleleri çıkarları doğrultusunda manipüle etmesine hizmet etmektedir. Tüm ülkelerin egemen sınıflarına göre “dünya üzerinde bir terörizm heyulası” dolaşıyor! Kimdir, amacı nedir, hangi sınıfın çıkarlarını ifade ediyor bilinmiyor! “Terörizm” insan üstü, insansız, bir takım canilerin öldürmekten zevk almasının ürünü gibi sunuluyor. Oysa bu saldırılar emperyalist savaşın yeni bir biçimi, yöntemi olarak gelişen olgunun bizzat kendisidir. Yüzlerce insanın ölümüne neden olan saldırılar emperyalist-kapitalist sistemin artan çelişkilerinin, çatışmaların ve emperyalistler arasında yürüyen hegemonya savaşının görünmeyen, dipten gelen dışavurumundan başka bir şey değildir.

Patlatılan bombaların ortaya çıkardığı dehşet, emperyalist bir kampın, bölgedeki ülke devletlerinin ya da bu ülke burjuvalarının bir kesiminin çıkarlarını yansıtan yeni bir savaş tarzıdır. Şimdilik düzenli ordu ve açık cephelere genişletilmeyen emperyalist paylaşım, bu savaş yöntemi ile hem savaşın eşitsiz ve bileşik gelişimine işaret ediyor, hem de diplomasi için bulunmuş yeni bir ifade aracı oluyor. Hegemonya savaşının bu yöntemi, altta derinde yürüyen bir kavganın, üstte ise burjuva kesimlerin çıkarlarının savaş diplomasisine uyarlanmasıdır.

“Büyük Ortadoğu” sınırlarına giren ülkelerin bir kesim burjuvazisi ABD’ye karşı cephe alırken, paylaşımın aktörü olan emperyalist ülkeler ile yakınlaşmaktan da geri durmuyorlar. Örneğin Suudi Arabistan burjuvazisinin bir kesimi El-Kaide’yi desteklemekten ve onu finanse ederek kendi çıkarları için kullanmaktan çekinmiyor. Ortadoğu ve Orta Asya’da bu tarz onlarca örgüt var ve bu örgütler giderek burjuvazinin düzenli ordusu biçiminde olmasa da, savaş örgütlerine dönüşüyorlar. Emperyalist hegemonya kavgasına açıktan dahil olmaya cüret edemeyen burjuva kesim ya da devletler emperyalist hegemonya savaşının taraflarının birinin yanında yer alarak ve bu tarz savaş örgütlerini devreye sokarak gelişmelerin dışında kalmamaya çalışıyorlar. İspanya’da patlayan bombaların hem Almanya-Fransa burjuvazisinin çıkarları ile ve hem de El-Kaide’yi destekleyen çeşitli ülke burjuvalarının (ve bu arada) Rusya’nın çıkarları ile örtüşmesi, ABD etrafında toplananların ise bundan zarar görmesi oldukça anlamlıdır.

Bu tarz savaş örgütleri önümüzdeki yıllarda yürüyen emperyalist hegemonya savaşına daha çok bağlanacak, bu örgütler yürüyen kavgada manipüle edilecek ve bu tip saldırılar savaşın doğrudan bir parçası olarak, rakip devletlerin çıkarlarını baltalamak amacıyla kullanılacaktır. Bu tip saldırılar toplumda infial, korku, güvensizlik yaratacak ve emekçi sınıflar egemen sınıfların peşine takılmaya çalışılacaktır. Emperyalist çelişkiler derinleştikçe savaş alanı genişleyecektir.

“Büyük Ortadoğu”, ABD ve Almanya

Irak savaşı sırasında karşı karşıya gelen ve gerçekte emperyalist paylaşımın iki ana tarafını temsil eden ABD ile Almanya arasında son günlerde bir yakınlaşma(!) gözlemleniyor. Almanya Başbakanı Schröder Şubat ayında ABD’yi ziyaret etti ve Bush ile görüştü. Schröder “BOP”a karşı olmadıklarını açıkladı. Ortak açıklama metninin başlığı dikkat çekicidir: “21. yüzyılda Alman-Amerikan Birliği”. Yapılan açıklamada: “Avrupa ve ABD olarak, Ortadoğu’daki devletler ve halklarla birlikte çalışıp adil hedeflere ulaşılması ve barış içerisinde yan yana yaşamın sağlanması için gerçek bir ortaklık kurmalıyız. Avrupa olarak, Yakın ve Ortadoğu’daki dost ve müttefiklerimizle birlikte bu çabalarımızı yakından paylaşıp kararlaştırarak, G8’ler, AB-ABD Zirvesi ve hazirandaki NATO Zirvesi’nde, bölgede gerekli olan reformlar için reaksiyon göstermek ve somut öneriler üzerinde çalışmamız gerekiyor” deniyor. (Başbakanlık Açıklaması, 27.02.04)

Yapılan bu açıklamaya karşın gerçek pazarlığın henüz daha bitmediği ortaya çıkıyor. Asıl pazarlıklar G-8 ve NATO zirvesinde yapılacaktır. Nitekim pazarlıklara oturan ABD ve AB sözcüleri de bu yönde açıklamalarda bulunmuşlardır. ABD Dışişleri Bakanı Powell “Haziranda yapılacak G-8, ABD-AB ve NATO zirvelerine doğru Büyük Ortadoğu girişimi üzerinde işbirliği için büyük fırsat ve imkân görüyoruz” açıklamasını yapmıştır.

Emperyalist çelişkilerin şiddetlendiği bir dünyada bu yakınlaşma çabası olsa olsa geçici olabilir. Böylesi yakınlaşma arayışlarına bakarak ABD ve Almanya önderliğinde AB’nin ortak çıkarlar etrafında bir araya geldiğini ileri sürmek saflık olacaktır. Alman ekonomisi uzun bir süredir büyümüyor. Kriz ve durgunluk yaşamın bir parçası haline gelmiş durumda. Krizden çıkmaya çalışan Alman burjuvazisi işçi sınıfına kapsamlı saldırılar yöneltiyor. Schröder’in başında bulunduğu SPD yeni saldırıları gündeme getirirken, işçi sınıfı tabandan SPD’yi zorlamaya başlamıştır. İşçi hareketinin gelişmesi ve sınıf mücadelesi olayların gelişimine doğrudan ağırlığını koyarak egemen sınıfları sıkıştırabilir. Dışarıda nüfuz alanları üzerindeki etkisi sınırlanan ve içeride ekonomik kriz ve sınıf mücadelesinin yükselmesi ile sıkışan burjuvazi daha saldırgan politikalar geliştirmekten geri durmayacaktır.

Alman egemen sınıfları ABD ile pazarlığa girerek, onun Ortadoğu’da sıkışmasından yararlanarak nüfuz alanlarını genişletmeye çalışıyorlar. Bu bir savaştır ve her savaşta olduğu gibi hegemonya savaşında da, düşman güçler geçici anlaşmalar, ateşkesler yapmaktan çekinmezler. Zira böylesi bir “ateşkes” durumu her iki düşman kamp için de yararlı olacaktır. Savaşa aktif olarak girmiş taraf kısmi tavizler vererek cephe hattında soluklanmaya, ordularını yeniden düzenlemeye, yeniden organize ederek dinlendirmeye, silahlarını tamir etmeye ve moral açıdan savaş gücünü diri tutmaya çalışarak yeni saldırılar için strateji geliştirir. Diğer taraf ise düşmanın zayıflığından yararlanarak ondan tavizler koparmaya, düşmanının gücü karşısında kendi gücünü toplamaya, savaş makinesini geliştirip düşman kampını yakalamaya, ordularını eğitmeye ve düşmanının açıklarını beklerken savaş stratejileri geliştirmeye yani zaman kazanmaya çalışır. Olan tastamam bu yöndedir. ABD ordusu uzun bir dönemdir yeni bir yapılanma içindedir. Güçlerini daha geniş alanlara yaymış olan ABD, yeni dönemde ordularını kalıcı merkezlerde toplayarak, ordunun harekât kabiliyetini ve vuruş gücünü artırmak istemektedir. Açık denizlere yayılmış Amerikan ordusunun yeni bir plan dahilinde belirli stratejik merkezlerde toplanması amaçlanıyor.

Çıkar bölgelerine müdahale etmekten geri durmayan Alman emperyalizmi ise 2004’ün ilk aylarında ordusunu modernizasyona tabii tutacağını açıklamıştır. Alman ordusu etkin müdahale kabiliyeti olan bir aygıta dönüştürülmek istenirken, bu geliştirilecek yeni silahlarla tamamlanacaktır. Olayların gelişiminin ifadesi budur. Alman emperyalizmi gelişecek olaylara hazırlanmak için kapsamlı adımlar atmaktadır. Öyle ki, Alman ve Fransız emperyalistleri Avrupa Birliği projesi bağlamında yeni değişimlere gitmeyi hedefliyorlar. Çünkü emperyalist hegemonya savaşının alanı genişlemektedir ve buna göre örgütlenmiş askeri-siyasal bir yapı söz konusu değilse paylaşımda belirleyici olmak zordur. Bu kapsamda bir taraftan AB’ye bir düzen vermeye çalışan Almanya, öte taraftan da egemenlik alanını genişletecek askeri-siyasi örgütlülüğü artıracak bir tutum içine girmiştir. Schröder’in son bir ay içinde onlarca ülkeyi ziyaret etmesi Alman emperyalizminin gerçek arayışını ortaya koymaktadır. Schröder Türkiye’ye de geldi ve birdenbire “Almanya ile Türkiye’nin stratejik müttefik” olduğunu ilan etti. Alman gazeteleri Türkiye’nin AB’ye alınmasını hararetli bir şekilde savunmaya giriştiler. Berliner Zeitung’a açıklamalarda bulunan Almanya Dışişleri Bakanı Joschka Fischer, uzun süre savunduğu “çekirdek Avrupa” fikrinden vazgeçtiğini açıklamıştır. Fischer’e göre “Küçük Avrupa tasarımı öyle kolay işlemiyor.” Kuşkusuz bu açıklamalar egemen sınıfların niyetlerinin Fischer nezdinde dışa vurumudur. Fischer, Türkiye’ye ilişkin ise şu açıklamaları yapmıştır: “Dünyadaki çatışmalar sadece, ‘kıtasal büyük düzenlemeler’le önlenebilir. Rusya, Çin, Hindistan ve tabii ki ABD yeteri kadar büyük. Biz Avrupalılar, yakın işbirliğiyle birlikte büyüyüp büyümeyeceğimiz, bir ağırlığa sahip olup olmayacağımız sorusu ile karşı karşıyayız. Bu çerçevede Türkiye boyutunu görmeliyiz.” (Berliner Zeitung)

Uzun dönemli bir durgunluk eğilimi gösteren kapitalist ekonominin kısa aralarla canlanacağını ve hatta kısa dönemli yükselişler yaşanabileceğini söyleyen Troçki, bu yükselişin dipte daha sert gelişmelerin mayalanmasına yol açtığına, basıncın artması ile krizin daha ağır bir çöküşle karakterize olacağına işaret eder. ABD ve Almanya’nın kısa bir dönem için yakınlaşması ve birbirlerinden tavizler koparmaları mümkündür. Ancak emperyalist ülkeler arasındaki şiddetli ve uzlaşmaz kapitalist çelişkilerin üzerinin örtülmesi ve çelişkilerin çözümünün ertelenmesi ne emperyalistler arası rekabetin durulmasını ne de onları savaş alanlarında boğazlaşmaya iten kapitalizmin doğasından gelen kriz ve çöküşleri engelleyebilir. Bu yakınlaşma, uçsuz bucaksız yatırım ve pazar alanları üzerinde kendi çıkarları peşinde koşmaktan başka gayesi olmayan emperyalistleri zıt ve düşman varlıklar olarak yan yana getirmekten, böylelikle nihai hesaplaşmayı ertelemekten başka işe yaramayacaktır. Bu yan yana oluş çelişkili ve çatışmalı, her an birinin diğerine üstün geleceği hamlelerin bekleneceği gergin ve yıpratıcı, bir bu kadar da çelişkilerin yoğunlaşacağı ihtilaflı bir süreç olacaktır. Bu ise emperyalistler arası hesaplaşmanın şiddetini onlarca kat artırabilir ve savaşın korkunç boyutlara genişlemesiyle katlanılmaz yıkımlara yol açabilir. ABD ve Almanya’nın “Büyük Ortadoğu Projesi” içinde yakınlaşmasının zeminini, dipten gelen ve sıkışan enerjinin dışa vurarak kırılmalara, çöküşlere yol açtığı bir fay hattı oluşturmaktadır.

“Büyük Ortadoğu” “Büyük Türkiye” mi?

“Büyük Ortadoğu Projesi” açıklandığında Türk egemen sınıfları bir kez daha coştular. Ortadoğu’nun ve Kafkasya’nın çoktan beri yeniden düzenlenmesi için hegemonya savaşı veren emperyalist ülkeler Türkiye’ye yeni payeler biçmeye, onu stratejilerinin merkezine oturtmaya karar vermişlerdir. ABD emperyalizmi “BOP”un merkez ülkesinin Türkiye olacağını ve dönüşümlerin başını Türkiye’nin çekeceğini açıklamıştır. Ortadoğu’da Müslüman, demokratik ve laik(!) bir ülke olarak TC model ülke sıfatıyla ileri çıkartılmıştır. Bu meyanda tabii bölgenin gelişmiş silahlı gücü olan TC, yeni düzenlemelerin askeri gücü de olmaktan geri durmayacaktır. Bunun bir anlamı da Türkiye topraklarının ABD emperyalizmin Ortadoğu ve Kafkasya’da yürüteceği aktif savaşın üssü olacağı ve TC’nin de bu savaşın aktif unsurlarından birini oluşturacağıdır.

Emperyalistleşme niyetleri besleyen ama işlerin bir türlü yolunda gitmemesinden dolayı hevesleri kursaklarında kalan Türk egemen güçleri bir kez daha kıymete binmiş ve yeni fırsatlar yakalamış gözüküyor. Irak krizini şimdilik unutan ABD, Türkiye ile “BOP” çerçevesinde pazarlıklar yapmaktadır. Erdoğan’ın ABD ziyaretinin açıklanmayan en önemli yanı Ortadoğu ve Kafkasya’da gerçekleştirilecek savaşta TC’nin alacağı roldür. Ancak bu rolün ne olduğu yeterince açıktır. Zira egemen sınıfın sözcüleri her fırsatta ABD ile Türkiye’nin iyi bir pazarlık yaptığını ve TC’nin bu pazarlıktan “artılar”la çıktığından dem vuruyorlar.

Nüfuz bölgelerini ABD’ye kaptırmak istemeyen Alman emperyalizmi müdahale alanını genişletiyor ve kendi stratejisini geliştiriyor. Daha düne kadar AB kapısına bile yaklaştırılmayan TC, birdenbire Avrupa’nın savunmasının stratejik giriş kapısı olarak değer görmeye başladı. Almanya kararlı bir şekilde Türkiye’nin AB’ye girişini savunuyor, Fischer “Genişletilmiş Avrupa”dan söz ediyor. ABD’nin “BOP”unun içinde nasıl ki TC merkez ülkeyse, “Genişletilmiş Avrupa”nın Ortadoğu’daki çıkarlarının merkezi ve savunucusu da Türkiye olarak görülüyor.

Türk egemen sınıfının sözcüleri gittikleri yerlerde demokrasiden ve özgürlükten söz ediyorlar. Bir taraftan da Arap devletlerine ABD karşısında boşuna direnmemeleri yönünde çağrılar yapıyorlar. TC bölgedeki ülkelerin Dışişleri Bakanlarını toplayarak zirveler düzenliyor, diplomasiyi kullanarak manevra alanını genişletiyor ve bölgeye müdahale ediyor. Başbakanlık Başdanışmanı TC’nin niyetlerini şöyle açıklıyor: “Türkiye yeni dönemde ‘köprü’ değil, ‘merkez’ ülke olarak tanımlanmalıdır. 2004 yılının hedefi küresel aktör olmaya aday bir bölgesel güç olarak Türkiye’nin uluslararası örgütlerdeki etkinliğinin artırılması olacaktır.” (Radikal, 26 Şubat 2004)

Emperyalistlerin ve Türk egemen sınıfının Ortadoğu’ya ilişkin planları yeni değildir. Emperyalistler 20. yüzyılın ilk çeyreğinden sonlarına kadar Türkiye’yi emperyalist sistemin en uç kalesi olarak tasarlamış ve SSCB’ye karşı kullanmışlardır. Ortadoğu’nun Sovyet nüfuz alanına girmemesi için Türkiye bölgede etkili bir silahlı güce dönüştürülmüştür. İkinci Emperyalist Savaş sonrasında Türkiye’nin Soğuk Savaşta rolünün ne olacağı tartışılırken Türkiye’nin NATO üyeliğine karşı çıkan İngiltere, yeni bir proje ileri sürmekteydi. İngiltere’nin ileri sürdüğü gerekçeler, yaşanan bugünkü tartışmalar göz önünde bulundurulduğunda ilginçtir. İngiltere, bir “Ortadoğu Komutanlığı Projesi” ileri sürmekte ve Türkiye’nin bu proje içinde Batı’nın çıkarlarını savunması gerektiğini düşünmekteydi. Türkiye Müslüman ve demokratik bir ülke olarak yer aldığı Ortadoğu’ya sızacak, bir Truva atı rolü oynayarak Ortadoğu’daki ülkeleri bu projenin içine dahil ederek kapitalist dünyanın çıkarlarını garanti altına alacaktı. İngiltere Dışişleri Bakanı Ortadoğu’nun SSCB’ye karşı savunulmasını bizzat Türkiye’nin üstlenmesini istemekteydi: “Ortadoğu’nun savunulmasıyla olan ilgisi dolayısıyla, Birleşik Krallığın, bu bölgenin savunmasında Türkiye ile işbirliği yapmakta özel menfaati vardır... Türkiye’nin Orta Doğu’nun savunmasında kendisine düşen rolü oynaması üzerinde hassasiyetle duruyoruz. Türk Hükümeti de bu görüşü paylaşmaktadır. Dünyanın bu önemli bölgesinin güvenliği için yapılan planlara Türkiye’nin katılması için gerekli çalışmaların bir an önce tamamlanmasını ümit ederim.”[1]

İngiltere’nin ileri sürdüğü “Ortadoğu Komutanlığı Projesi” gerçekleşmeyince ABD Kongresi 1957’de “Ortadoğu’da Barış ve İstikrarı Koruma” başlığı altında bir kararı kabul etti. Eisenhower Doktrini olarak anılan bu proje bugünkü “BOP”dan hiç de farklı değildir. Hemen tüm özellikleriyle bu plan, Ortadoğu’ya hakim olmak, buraları SSCB’nin etkisinden yalıtmak ve ABD emperyalizminin nüfuz alanı olarak yeniden tesis etmek üzerine kurulmuştur. TC’nin bu dönemdeki Başbakanı Adnan Menderes’in yaptığı açıklama oldukça tanıdıktır: “...Çünkü, istikrar ve milletlerin istiklali gayesini güden garb devletlerinin siyaseti bakımından, Türkiye, bu bölgede büyük ehemmiyet arzetmekte ve bu bakımdan gerekli vasıfları haiz bulunmaktadır.” Hükümetin yarı-resmi sözcüsü Zafer gazetesi Menderes’ten daha açık konuşurken bugünkü “BOP” savunucularının söylediklerini 1957’de aynen tekrarlıyordu: “...Eisenhower Doktrini’nin doğruluğu ve sakatlığını tarih huzurunda... Amerika’nın bu planda ve bu hesapta, Türkiye Cumhuriyeti’ne vereceği yer, mevki ve ehemmiyet tayin edecektir.”[2]

Görülmektedir ki, Türk egemen sınıfının Ortadoğu’ya özlemlerinin tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Türk burjuvazisi emperyalistleşme niyetleri çerçevesinde emperyalistlerin şemsiyesi altına girmekten, onların planlarını uygulamaktan geri durmamıştır. Tüm bu zamanlarda Türkiye Cumhuriyeti Devleti bölgede gerici ve karşı-devrimci bir güç olarak şekillenmiştir. TC’nin tüm politikası bölgedeki statükonun değişmesine karşı olmuştur. Emekçi yığınların ve yoksul Kürt halkının özgürlük için ayağa kalkmasını TC egemenleri acımazsızca bastırmışlardır. Bölgenin SSCB’nin etkisine girmesine veya devrimci gelişmelere karşı TC, emperyalistlerin jandarmalığını yapmış ve elbette kendisine düşen kırıntıları da midesine indirmekten çekinmemiştir. Karşı-devrimci bir güç olarak emperyalist sistemin uç beyliği TC, 1970 sonrasında bölgede gelişen olayların bastırılması için bir kez daha sahneye sürüldü. Eisenhower Doktrini Jimmy Carter Doktrini olarak yeniden gündeme getirildi. SSCB’nin Afganistan’ı işgal ettiği, İran’da devrimin patlayıp Şah’ın tepelendiği, Türkiye toprakları üzerinde yığınların devrimci bir kabarışla ayağa kalktığı bir konjonktürde ABD emperyalizmi telaşa kapılmıştı. Başarılı bir proleter devrim tüm bölgede devrimci patlamalara neden olabilirdi. Bunu yanında SSCB Afganistan işgalini ilerleterek petrol alanlarına inebilir ve buraları ABD’nin denetiminden yalıtabilirdi. Bir kez daha TC olayların merkezinde karşı-devrimci bir güç olarak yer aldı. Körfez bölgesindeki petrol yataklarının tehlikeye girmesi ve gelişecek devrimlere karşı ABD emperyalizmi bugün Türkiye’de “Çevik Güç” diye bilinen “Acil Müdahale Birliği” ve bir Merkezi Komutanlık oluşturdu. ABD’nin SSCB’yi çökertmek için tasarladığı yeşil kuşak projesi de bu dönemde gündeme geldi. Irak’ı İran’ın üzerine saldırtırken Türkiye’de 1980 askeri diktatörlüğü ile karanlık bir dönemin kapısını açıyorlardı.

Emperyalistlerin şemsiyesi altında bölgesel güç rolüne soyunan Türk egemen sınıfı, SSCB dağıldığında bu niyetlerini açıktan dillendirdi: “Adriyatik’ten Çin Seddine!” Şimdi de aynı politika devam ediyor: ABD emperyalizminin nüfuz alanı olarak “Büyük Ortadoğu” ve “Büyük Ortadoğu” içinde “Büyük Türkiye!” ABD emperyalizmi Türk egemen sınıfının özlemlerini görmekte ve kendi planları çerçevesinde TC’yi kullanmak istemektedir. Zbingniev Brezinski “Türkiye Karadeniz bölgesini istikrar içinde tutar, Akdeniz’e girişi kontrol eder, Kafkasya’da Rusya’yı dengeler, hâlâ Müslüman fundamentalizmine karşı panzehirdir ve NATO’nun Güney kanadının dayanağıdır” diyerek ABD egemen sınıfının niyetlerini oldukça net ortaya koyarken TC’ye biçilen rolü de yeterince açıktan ifade etmektedir. Türkiye’ye “Büyük Ortadoğu Projesi” kapsamında düzeni sağlayan, sesini çıkartan devletlerin başına çöken, kapitalist entegrasyonu garanti altına alacak ekonomik gelişmenin motor gücü olan ve gelişecek toplumsal hareketleri bastıran karşı-devrimci bir güç olarak rol biçilmektedir. ABD sözcüleri ve Bush İkinci Dünya Savaşı sonrasında Federal Almanya ile TC’nin bugünkü rolü arasında bir analoji kuruyor. İkinci Dünya Savaşından sonra ne olduğuna bakmak gerek.

Avrupa’da taş taş üstünde kalmamış, Almanya’nın, Fransa’nın ve İtalya’nın bayındırlık ve sanayi altyapısı tahrip olmuş, nitelikli işgücü savaşta tükenmiş, ekonomileri çökmüştü. Tüm burjuva devlet kurumları işlevlerini yitirmiş, Avrupa’da devrimci durumlar baş göstermişti. Fransa’da ve İtalya’da direniş komiteleri ve işçilerin öz-örgütleri iktidarı fiilen ellerine almışlardı ve her an burjuvazi siyasi iktidardan resmen defedilebilirdi. Aynı şekilde Japonya’da ordu ile birlikte devlet kurumları, sanayi ve ekonomi çökmüş, kitlelerin ABD emperyalizmine karşı haklı öfkesi harekete geçerken devrimci bir kalkışmanın tüm koşulları vücut bulmuştu. Almanya ise Sovyet tankları altında tümden tehlikeye girmişti.

ABD emperyalizmi bu ülkelerdeki boşluktan bir proleter devrimin gelişmesini önlemek amacıyla Almanya, İtalya ve Japonya’yı işgal etti. Federal Almanya yeniden ve Avrupa’nın motor gücü olarak yapılandırıldı. Marshall Planı ile birlikte bu ülkelere muazzam bir sermaye aktarıldı. Almanya çökmüş Avrupa’nın merkezi olarak alındı ve ABD şemsiyesi altında ayağa dikildi. Böylelikle ABD orduları uzun bir süre Almanya’da kalarak devlet kurumlarının yeniden yapılandırılmasını, düzenin kendini yeniden onarmasını sağladı ve Avrupa’da devrimci durumlara yol açabilecek boşluklar kapatılmış oldu.

Bugün Ortadoğu ve Kafkasya adeta bir barut fıçısına dönmüştür. Arap halkları yıllardır baskı ve zülüm altında yaşıyor, Filistin halkı yıllardır katlediliyor, Kürt halkı bir yüzyıldır inkar ediliyor. Başta Kürt yoksul yığınlarının hareketi olmak üzere “Büyük Ortadoğu” sınırlarında yer alan ülke emekçi yığınları tüm düzeni değiştirecek devrimci dinamikleri bağrında taşıyor. ABD’nin nüfuz alanlarına müdahale ve yeniden düzenlemelerine karşı toplumsal dinamiklerin harekete geçmesi ve devrimci durumların yaşanması emperyalistlerin korkulu rüyasıdır. İşte TC böylesine bir sürecin karşı-devrimci aktörü olarak “Büyük Ortadoğu” içinde yer almak istiyor. Bu durumda TC, büyük ordusuyla düzensizliği bastıran, devrimci patlamalara yol açacak gelişmeleri ezen karşı-devrimci bir güç ve merkez olacaktır.

“Büyük Ortadoğu” mu, savaş, devrim, karşı-devrim anaforu mu?

ABD projenin hayata geçirilmesi için önüne bir 15 yıl koymuştur. 11 Eylül sonrasının jargonuyla söylersek, savaş 15 yıl sürecektir. ABD’nin projeyi uygulayabilmesi hiç de kolay olmayacaktır. Emperyalistler arası süren rekabet ve hegemonya mücadelesinin yanı sıra bölgedeki kapitalist ülkelerin derinden işleyen engellemeleri, karşı çıkmaları söz konusu olacaktır. Birçok çelişki, çakışan ve ayrışan etmen gelişmeler üzerinde etkili olacaktır. Bu öğeler kimi zaman yan yana duracak, kimi zaman kısmi anlaşmalara gidilirken ilk fırsatta süreç tersine çevrilmeye, denge bozulmaya çalışılacaktır. Çatışmalar, anlaşmalar, saf değiştirmeler ve yeniden boğazlaşmalar ve nihayetinde emperyalistler arası açıktan cephe savaşı bu dönemin karakteristik eğilimini oluşturmaktadır.

ABD, projeyi uygulayabilmek amacıyla bölgeye ilişkin her müdahalede bilinmedik, keskin ve ani dinamiklerle karşı karşıya gelecektir. Birçok devletin sürece karışması, bu devletlerin burjuvalarının kendi iç mücadeleleri, karşı çıkmaları, alttan ve derinden yürüyen karşı koyma istekleri, kimi zaman açıktan ve emperyalist devletlerin bir kesiminin yanında emperyalist savaşın bir parçası olmaları; bütün bunlar süreğen savaşın görünümleri olarak gelişecektir. Bu dinamiklerin harekete geçmesi süreci baltalayan, gerilere düşüren, çatışmaları kimi zaman alevlendirip kimi zaman gerileten ve kısmi “barış” dönemlerinin yanında bambaşka faktörlerin de devreye girmesiyle sonuçlanacaktır.

Öyle ya da böyle bölgedeki emekçi yığınlar yukarıdaki gelişmelere bağlı olarak olayların dışında kalamayıp çatışmaların içine sürüklenecektir. Emekçi yığınlar çatışma, kan ve barut kokan bu büyük coğrafyada ayağa kalkmaktan, siyasal alana müdahale etmekten geri durmayacaktır, duramayacaktır. Eğer kitleler devrimci bir önderlikten yoksun kalırlarsa burjuvazinin çeşitli kesimlerinin arkasından gidecektir. Ancak her şeye rağmen şurası çok açıktır ki, işçi sınıfı gelişen olayların dışında bağımsız, izleyen ve edilgen konumda kalamayacaktır. Artan sınıf çatışmaları ve yükselen sınıf mücadelesi emperyalistler arası hegemonya savaşının ne yönde ilerleyeceğini belirleyen tarihi bir etmen olacaktır.

Emperyalist savaşın ve emperyalist sistemin geleceğini belirleyecek olan temel faktör, bizzat sınıf mücadelesi ve proletaryanın devrimci hareketidir. Irak Savaşı sırasında milyonlarca emekçi sokaklara dökülerek ABD emperyalizmine öfkelerini dile getirdiler. Dünyanın her köşesinde kendiliğinden de olsa ve başında bir devrimci önderlik bulunmasa da milyonlarca işçi ABD’nin Irak’a açtığı savaşa karşı çıktı. Aslında ABD emperyalizmine karşı duyulan tepki her ne kadar bilinçli bir ifadeye kavuşturulmuş değilse de, kapitalizme duyulan öfkenin bir yansımasıydı. Savaşın birinci yıldönümünde yine milyonlarca işçi ve emekçi dünyanın her köşe-bucağında sokaklara dökülmekten, ABD emperyalizmini protesto etmekten geri durmadı. Bu da gösteriyor ki, emekçi yığınların tepkisi bir dönemle sınırlı değildir. Dünya sınıf hareketinde yeni bir canlanma söz konusudur. İşçi sınıfı savaş gösterilerinin dışında da ve özelikle Avrupa’da uzun bir süredir tepkisini ortaya koyuyor. Avrupa’da işçi sınıfının kazanımlarına dönük saldırılar birçok ülkede kısmen de olsa geri püskürtüldü. Fransa’da gelişen emekçi kitlelerin tepkisine İngiltere ve Alman emekçileri de ortak oluyor.

İspanya ve İtalya’da milyonlarca işçi yeni iş yasalarına ve kazanımlara dönük saldırılara karşı greve gitti, sokaklara dökülerek hayatın durmasını sağladı. İspanya’da patlayan bombalardan sonra 11 milyon insanın sokaklara çıkması dikkate alınması gereken bir olgudur. Gelişen hareketlere burun kıvırıp küçümsemek Marksistlere değil, anarşistlere özgü bir tutumdur. Bugün “terörizm”e ve savaşa karşı sokakları zapteden milyonlar yarın çelişkiler derinleşip sınıf çatışmaları arttıkça kendi çıkarları için mücadele bayrağını yükselteceklerdir. Ve işte o gün geldiğinde, bugün emekçileri kendi paylaşımlarına alet etmek amacıyla sokağa çağıran burjuvazi kaçacak delik arayacaktır. Yeter ki işçi sınıfının başında devrimci bir önderlik olsun!

“Büyük Ortadoğu” sınıf çelişkilerinin keskinleşmesinin yanında, halkların totaliter devletlerin mengenesinde sıkıldığı ve ezilen ulusların baskılanmasıyla karakterize olmaktadır. Ortadoğu ve Asya halkları, emekçi yığınları yoksulluk, sefalet, açlıkla boğuşmaktadır. Irak işgal altındadır. Yoksul Irak halkı ABD emperyalizmi tarafından horlanmakta, aşağılanmakta, potansiyel suçlu görülmekte, sürekli katliamlar yapılmaktadır. Irak emekçi yığınları işsizlik, açlık ve kaosa sürüklenmiştir. Ama elbette gelecekte emekçilerin öfkesi örgütlü biçimde patlarsa ABD emperyalizmini ve tüm yerli burjuva kesimleri boğacak bir güçte olacaktır.

Filistin ve Kürt halkları özgürlükleri için yıllardır mücadele bayrağını ellerinden bırakmıyor. Filistin halkının başlattığı intifada tüm bölgeyi ateşleyecek ve devrimci bir yükselişe sürükleyecek güçtedir. Gerici despotik Arap yönetimleri Filistin halkının militan mücadelesi karşısında sıkışmış durumdadırlar. Üzerine bastıkları toprağın çekilmesinden korkan bu gerici rejimler Filistin halkının militan mücadelesini manipüle etmek, ehlileştirmek istiyorlar. Filistin’deki kalkışmanın tüm Arap ülkelerine sıçraması tüm Şeyhlerin, Emirlerin sonu olacaktır. Hamas liderinin öldürülmesi vesilesiyle sokaklara dökülen Filistin yoksul halkı mücadeleden kaçınmayacağını ortaya koymuştur. Emekçi yığınlar gerici önderliklerden kopartılıp doğru bir devrimci önderlik etrafında birleştirildiğinde mücadele bizzat kapitalist düzene, İsrail’e ve bununla birlikte tüm bölgedeki gerici devletlere karşı yönelecektir.

Suriye’de yaşanan ayaklanma bir kez daha göstermiştir ki, Kürt burjuvazisinin siyasi ufuk darlığına ve burjuva çözümleri ileri sürerek hareketi burjuva kanallarda boğmak istemesine karşın Kürt yoksul hareketi devrimci bir dinamik taşımaktadır. ABD’nin Güney Kürdistan’da Kürt burjuvazisiyle işbirliğine gitmesi ve Kürt burjuvazisinin ABD işgalini “demokrasi”, “özgürlük” olarak sunması Kürt yoksul yığınlarının devrimci dinamiklerini ortadan kaldırmamaktadır. Burada önemli olan, bölge ülkelerinin emekçi yığınlarının başlatacağı hareketi aynı cephede birleştirecek, her ulustan emekçilere siyasal otoritesini kabul ettirecek ve emperyalizmin oyunlarına karşı emekçi yığınları uyanık tutacak bir dünya devrimci önderliğinin eksikliğidir.

Sonuç olarak, emekçi yığınların bu kan ve barut atmosferinde ayağa kalkması ezilen ulusların emekçi kitlelerinin hareketinin proletaryanın mücadelesiyle birleşmesi “Büyük Ortadoğu”yu bir devrimci buhran sürecine itecektir. “Büyük Ortadoğu” sonuna kadar devrim, karşı-devrim anaforuna çekilecektir. Böyle bir gelişme döneminde ise ya proletarya başında bir devrimci önderlik bularak devrimi başarıya ulaştıracak veya karşı-devrim başarı kazanarak proletaryanın devrimci hareketini ezecektir. Karşı-devrimin gelişimi ve başarılı olması toplumsal hareketin ezilmesi, ezilen ulusların boynuna vurulan boyunduruğun sıkıştırılması ile sonuçlanacak ve koyu bir gericilik dönemi başlayacaktır. Sınıf mücadelesi basıncından kurtulan emperyalistler kapitalizmin krizini çözmek için savaşı daha da genişleteceklerdir. Kapitalizm bir dönem için yeniden soluklanma ortamı bulacaktır. Şurası açıktır ki dünya tarihi yeni bir döneme girmiştir ve genişletilmiş emperyalist paylaşım olan “Büyük Ortadoğu Projesi” ancak proletaryanın devrimci iktidarıyla parçalanabilir.



[1] Aktaran: Ömer Kürkçüoğlu, Türkiye’nin Arap Orta Doğu’suna Karşı Politikası, A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yay., 1972, s. 43-44

[2] Aktaran: Haluk Gerger, Türk Dış Politikasının Ekonomi Politiği, Belge Yay., İstanbul, Ağustos 1999, s. 83-84