Navigation

Emekçileri Aldatma Oyunu: Milli Piyango

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Televizyonda her iki günde bir canlı yayında piyango çekilişi yapılıyor. Milyonlarca işçi ve emekçi ekran karşısında umut ve heyecanla elindeki bilete sarılıyor. Az sonra açıklanacak sonuçlar merakla bekleniyor. Acaba bu kez bin umutla alınan bilete, beklenen büyük ikramiye çıkacak mı?

Ve bu oyun uzun yıllardır milyonlarca işçi ve emekçi için böyle süregeliyor. Ucuz bir bilet zengin olmayı sağlayacak, işsizlik ve yoksulluk belâsından kurtulmuş olunacak. Kapitalizmin yarattığı “kısa ve ucuz yoldan kurtuluş” hayali, her hafta milyonlarca insanı esir alıyor.

Hayatını işçi sınıfının kurtuluşuna yani sosyalizm mücadelesine adayan Ekim Devrimin önderlerinden Lenin, sermayenin piyango oyunlarıyla halkı nasıl aldattığını 1903 yılında kaleme aldığı Kır Yoksullarına adlı broşüründe şöyle anlatıyor: “Hemen piyangonun ne olduğunu anlatayım. Örneğin benim 50 ruble değerinde bir ineğim var. Bu ineği piyango ile satmak istiyorum ve o nedenle herkese 1 ruble değerinde bilet almayı öneriyorum. 1 ruble ile inek sahibi olma olanağı var! Herkes ineği satın almak istiyor ve rubleler yağmaya başlıyor. 100 ruble toplandığında, piyangoyu çekiyorum: piyangoyu kazanan, ineği bir rubleye almış oluyor, diğerleri hava alıyor. İnek insanlara “ucuza” mı geldi? Hayır, çok pahalıya geldi, çünkü değerinin iki katı para ödendi, çünkü iki kişi (piyangoyu düzenleyen ve ineği kazanan) hiçbir şey yapmadan kazanç sağladılar, hem de paralarını kaybeden 99 insanın sırtından. Demek ki piyangonun halk için kazançlı olduğunu söyleyenler halkı basitçe aldatmaktadırlar. (Lenin, Kır Yoksullarına, İnter Yay., 1993, s.45-46)

Lenin’in özlüce ifade ettiği “basitçe aldatma” oyunu, yaşadığımız ülkede de Osmanlı’nın son dönemlerinden günümüze dek sürüyor. Türkiye Cumhuriyeti’nde ise ilk piyango 1925 tarihlerinde, bugünkü adı Türk Hava Kurumu olan Türk Tayyare Cemiyeti’ne maddi destek sağlamak üzere düzenlenmiş. “İstikbal göklerdedir” diyen Kemalist bürokrasi, bir yandan kendi egemenliğini koruyup güçlendirmeye çalışırken diğer yandan da işçi ve emekçilerin umudunu piyangolara bağlamasını sağlamıştır. Sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda “milli” piyangonun evrimi de o günlerden bugünlere sürmüştür. 1939 yılında, yaklaşmakta olan İkinci Dünya Savaşı nedeniyle, piyangodan elde edilen gelirler bu kez “Milli Savunma”ya aktarılmıştır. 1939’dan günümüze şans oyunları Milli Piyango İdaresi Genel Müdürlüğü denetiminde sahte umutlar dağıtmaya devam ediyor.

Boşuna umutlanma, talih kuşu devlete konar!

Milli Piyango İdaresi bünyesinde, her ayın 9, 19 ve 29’unda Milli Piyango, her pazartesi On Numara, her çarşamba Şans Topu, her perşembe Süper Loto, her cumartesi Sayısal Loto çekilişleri yapılmakta ve her gün Hemen Kazan dağıtımı yapılmaktadır. Bu denli çeşitlendirilen ve sık aralıklarla çekilişleri yapılan bu şans oyunları, işçi ve emekçilere sahte umutlar pompalamaya ve devlete devasa bir fon yaratmaya yarıyor. Milyonlarca işçi ve emekçi bu oyunlar vasıtasıyla bireysel kurtuluş düşleri kurmaya zorlanıyor. Her köşede gördüğümüz bayilerle ve yapılan reklâmlarla, “talih kuşu size de konabilir” klişesi beyinlere empoze ediliyor. Oysa bu oyunlarda yüksek ikramiyeler kazanma olasılığı milyonda birler düzeyinde. Örneğin Sayısal Loto’nun bir kişiye çıkma olasılığı 14 milyonda 1, Hemen Kazan’ın çıkma olasılığı 10 milyonda 1, Şans Topu’nun çıkma olasılığı 3 Milyon 900 binde 1 veya Milli Piyango’nun çıkma olasılığı 700 binde 1’dir.

Çekiliş sonunda, piyangoyu düzenleyen devlet ve birkaç kişi kazançlı çıkarken, geri kalan milyonlar kaybetmeye devam etmektedirler. Elbette pastadan en büyük payı devlet almaktadır. Elde edilen muazzam gelirin en büyük payı ise %38 ile “savunma sanayiini destekleme” adı altında savaş sanayiine gitmektedir. Gelirin geri kalanının %28’i Hazineye, %25’i vergi olarak Maliye Bakanlığına, %6’sı Tanıtım Fonuna, %2’si Olimpiyat Oyunları Fonuna ve %1’i de Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumuna aktarılmaktadır.

Şans oyunlarından elde edilen gelir her geçen gün büyümektedir. Milyonlarca insanın “1 liradan ne çıkar” diyerek oynadığı şans oyunlarının hasılatı, artık milyar dolarlarla ifade edilen bir büyüklüğe ulaşmıştır. Türkiye’de şans oyunları sektörü her yıl 1 milyar doların üzerinde bir kâr getiriyor. Devletin kontrolündeki bu kârlı sektör, yerli ve yabancı büyük sermaye gruplarının da fazlasıyla iştahını kabartıyor. İtalya, Çin ve Yunanistan’ın lotarya şirketlerinin yanı sıra yerli tekeller de bu sektöre egemen olmak için birbirleriyle yarışıyorlar. Bir süre önce devlet tekeli kaldırılan şans oyunları sektöründe, Milli Piyango’nun özelleştirilmesi doğrultusunda da bir yasal düzenleme yapıldı. Nihayetinde, altın yumurtlayan bu tavuğun özel sektöre armağan edilmesi için 8 Mayısta ihaleye çıkıldı. Söz konusu ihaleye, 10 yıl boyunca Milli Piyango’ya bağlı şans oyunlarının lisansını almak için iki büyük sermaye grubu katıldı. Bunlardan ilki, Doğuş Holding/Alarko Holding/Fina Holding üçlüsünün oluşturduğu DAF Araştırma Geliştirme A.Ş. idi. İkincisi ise Yunan şirketi OPAP ile Turkcell’in bu ihale için kurduğu Şans Oyunları Yatırım Holding A.Ş. idi. Bu tekeller 1 milyar 662 milyon dolarlık açık arttırma bedelini çok buldular ve ihaleden çekildiler.

Ancak yerli ve yabancı sermaye gruplarının kelepir fiyata peşine düştükleri özelleştirme ihalesinde şimdilik hedeflerine ulaşamamış olmaları, bu tatlı kâr kaynağından vazgeçtikleri anlamına gelmiyor. Tersine krizin yarattığı fırsatı değerlendirerek, devletin yeni bir özelleştirme hamlesi yapacağına adları gibi eminler. Yunanistan ile Türkiye’yi karşılaştırdığımızda sermayenin beklentilerini daha iyi açıklamış oluruz. Yunanistan 20 milyonluk nüfusuyla kişi başına 430 dolarla dünyada en fazla şans oyunlarının oynandığı ülkelerden biridir. 70 milyonluk Türkiye’de ise bu miktar kişi başına 15 dolardır. Bu sektörün özel sermaye gruplarının eline geçmesiyle birlikte, oyunları çok daha sık aralıklarla oynatacakları ve kişi başına yatırılan para miktarını arttırarak kârlarına kâr katacakları da aşikârdır.

Sermayenin oyunları mı, devrimci mücadele mi?

Kriz dönemleri işçi ve emekçilerin şans oyunlarına en çok ilgi gösterdiği dönemler olmuştur. Devlet Denetleme Kurulunun raporunda yer alan verilere göre son bir yılda şans oyunu oynayanların oranı yüzde 67’ye ulaşmış durumda. İşsizliğin, yoksulluğun ve pahalılığın artmasıyla birlikte şans oyunlarına olan ilgi de artmaktadır. Milyonlarca işçinin işsizler kervanına katıldığı bu dönemde, işsiz kalan bir işçi, kendisine güvenli bir gelecek sağlama umuduyla elindeki son kuruşları da şans oyunlarına yatırmaktadır. Şans oyunları büfelerinin önünde oluşan kuyruklar, örgütsüzlüğü, çaresizliği resmetmektedir. Sınıf mücadelesinden bihaber olan genç işçiler, milli piyangonun yanı sıra at yarışlarına ve İddaa türü şans oyunlarına olağanüstü bir ilgi göstermektedirler. Yaşadığı ülkedeki işçi mücadelelerinden bihaber olan genç işçiler, dünyanın dört bir yanındaki futbol takımlarını adları gibi bilmekte ve her hafta bu takımların hangi performansı göstereceklerini tartışmaktadırlar. İş ve yaşam koşullarına ilişkin sorunları tartışmayan ve bu sorunların nasıl çözüleceğine kafa yormayan işçiler, fabrikalarda saatlerce şans oyunları üzerine tartışıp konuşabilmektedirler.

Elbette bu durumun günümüzde bu denli yaygınlaşmasında 12 Eylül faşist darbesinin de büyük bir rolü bulunuyor. 12 Eylül darbesi işçi sınıfının örgütlü mücadelesine indirilen çok büyük bir darbeydi. Gençleri futbol, şans oyunları ve popüler kültür sarmalında yetiştiren faşist düzenin etkileri on yıllar boyunca sürdü, sürüyor. Hedeflenen şey, gençlerin sınıf mücadelesinden uzak durması ve bencilleşmesiydi. Bu uğurda çok büyük çabalar harcandı. Bireysel kurtuluş umudu olarak pompalanan şans oyunları da bu amaca hizmet etmek üzere alabildiğine kullanıldı. Artık her mahallede, her köşe başında şans oyunlarının oynandığı bir bayi bulmak mümkün. Sermaye bu oyunlarla bir taşla birkaç kuş birden vuruyor. Bir yandan işçi ve emekçi kitlelerden toplanan küçük meblağlar büyüdükçe trilyonlara ulaşıyor, diğer yandan da milyonlarca insan sahte bir umudun peşine takılmış oluyor.

Her gün, her saat kafamızın içinde döne döne bizlere zarar veren bu oyunu bozmak bizlerin elinde. İşçi sınıfının ihtiyacı olan şey, kendi örgütlü gücüne güvenerek bu köhnemiş sisteme karşı mücadeleye dört elle sarılmasıdır. Bir kişinin kazandığı ve milyonlarca kişinin kaybettiği bu sistemi yıkmak, işçi sınıfının örgütlü mücadelesiyle mümkündür.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:52, Temmuz 2009