Navigation

Dersim Özrü ve Onuru Kurtarma Meselesi!

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 1937-38 döneminde Dersim’de bir katliama imza attığı bizzat başbakan Erdoğan tarafından itiraf edildi. Erdoğan resmi arşivlere dayanarak, Dersim’de 13 bin 806 kişinin katledildiğini, on binden fazla insanın zorunlu göçe tâbi tutulduğunu, binlerce kız çocuğunun evlâtlık verildiğini söyledi. “Tarihle yüzleştiklerini, karanlıkları aydınlattıklarını” ileri sürdü ve “eğer devlet adına özür dilenecekse, böyle bir literatür varsa ben özür dilerim, diliyorum” dedi. Ardından CHP adına özür dilemesi için Kemal Kılıçdaroğlu’na seslenen Erdoğan, “bir Dersimli olarak onur duyuyorum diyorsun ya, hadi onurunu kurtar bakalım” diye seslendi. Kılıçdaroğlu’nun titrek ve gülünç cevaplarıyla ilerleyen pespaye söz düellosu, Dersim mağdurları açısından herhangi bir olumlu somut sonuç doğurmaksızın devam ediyor.

Aslında başbakan Erdoğan’ın Dersim Katliamı konusunda CHP’ye yönelik ilk çıkışı değil bu! Erdoğan’ın ilk hamlesi referandum ve seçim öncesine denk gelmişti. Kürt sorununda “açılım” kararı alan AKP, meclisteki görüşmelerde CHP Grup Başkanvekili Onur Öymen’in sarf ettiği “Dersim’de analar ağlamadı mı?” sözleri üzerine, CHP’nin Dersim Katliamındaki rolünü tartışmaya açmıştı. Erdoğan miting meydanlarında Kılıçdaroğlu’na yüklenmiş, gerçeklerle yüzleşmesini ve CHP’nin kirli geçmişiyle hesaplaşması gerektiğini söylemişti. Ayrıca Dersim üzerinden statükocu güçlere yüklenmiş ve demokrat pozlar takınmıştı. Erdoğan’ın bu ilk çıkışı CHP’deki statükocu zihniyeti epeyce köşeye sıkıştırmış ve Alevi Kürtlerin bir bölümünün düzenle hesaplaşmasının önünü açmıştı. Fakat CHP bildik tutumundan geri adım atmamış, ne Öymen istifa etmiş ne de Kılıçdaroğlu CHP’nin Dersim Katliamındaki rolü dolayısıyla “özür” dilemişti. Erdoğan ve hükümetiyse Dersim Katliamını meydanlarda kullandıkları bir polemik düzeyinde tutmuş ve hiçbir ciddi adım atmamıştı. Dahası çöken “açılım” stratejisi yerine “milli birlik ve beraberlik” söylemi tutturulmuş, Dersim kenti de dâhil olmak üzere birçok Kürt kentinde askeri operasyonlara AKP eliyle hız verilmişti.

Erdoğan’ın ikinci Dersim açıklamaları, dışarıda Suriye’ye yönelik tehditlerin alenen tırmandırıldığı, içeride Kürt siyasetçileri üzerinde tutuklama terörünün bir kez daha yoğunlaştığı konjonktüre denk geldi. Öncesinde Dersim Katliamının yıldönümü vesilesiyle Dersim dernekleri, sendikalar ve sosyalist partiler yıllar yılı savundukları talepleri yeniden gündeme getirdiler. Dersim arşivlerinin açılması, Dersim isminin iade edilmesi, katledilen Dersim önderlerinin mezar yerlerinin belirlenmesi ve devletin Dersim halkından özür dilemesi gerektiği, basın açıklamaları, yürüyüş ve toplantılarla dile getirildi. Fakat bütün bu talepleri hem AKP hem de CHP üç maymunu oynayarak görmezden geldi, sessiz kaldı. Bardağı taşıran son damla, CHP Tunceli milletvekili Hüseyin Aygün’ün, “Dersim’de katliam yapıldı ve Atatürk’ün bilgisi vardı” şeklindeki açıklaması oldu. Aygün bu açıklamayı yapar yapmaz CHP’de bilindik statükocu koro sesini yükselterek Aygün’ün susturulmasını ve “istifa” etmesini istedi. Başbakan bu gelişmeler üzerine İl Başkanları toplantısında Dersim Katliamında CHP’nin rolünü yeniden gündeme getirdi ve AKP’nin yıpranan imajını parlatmak üzere yeni bir fırsat yakalamış oldu. Bu Dersim çıkışıyla devlet içindeki ağırlıkları büyük ölçüde geriletilen statükocu güçlere bir gözdağı verildiği, AKP’nin elde ettiği üstünlüğün kabul edilmesi gerektiği, aksi takdirde Dersim benzeri olaylar üzerinden daha ağır darbeler vurulacağı mesajının verildiğini de belirtmek gerekiyor. Diğer taraftan bu çıkışın, Kürt siyasetine dönük yürütülen operasyonu kamuoyunun dikkatinden kaçırmayı, gündemi değiştirmeyi ve bu arada son dönemde eleştirileri artan liberallerin de gardını düşürmeyi hedeflediğini belirtelim.

Statükocu Kemalist çevreler ilkinde olduğu gibi ikincisinde de Erdoğan’ın açıklamalarını “bu milli birlik ve bütünlüğe indirilen bir darbedir” hezeyanları içinde eleştirdiler. Bu cenahtan yükselen eleştirilerde, “özürle” birlikte Cumhuriyete, Atatürk’e, CHP’ye düşmanlığın körükleneceği ileri sürüldü. Bu çevrelere göre devletin şerefli geçmişine gölge düşürülmüş, leke sürülmüştür. Onlara göre devlet Dersim’de katliama girişmemiş, tersine “çıbanbaşı” diyarına medeniyet götürmüştü! Dersim’de katledilenler emperyalist güçlerin maşaları, vatan haini şakilerdi! “Tek devlet, tek millet, tek bayrak” söylemine sarılan bu kesimler, tarihsel gerçeklerin üzerini örtmeye devam ediyorlar. Tarihsel gerçeklerden ölümüne korkan, gerçekler karşısında kafalarını devekuşu misali toprağın altına gömen bu devletlû beyler, Dersim Katliamı konusunda resmi politikalara yönelik en ufak eleştiriye dahi tahammül edemiyorlar.

Diğer yandan burjuva liberallerin bir kısmı Erdoğan’ın açıklamalarına mal bulmuş mağribi gibi atıldılar. Bu açıklamaları, devletin faşist, kanlı geçmişiyle yüzleşmek, ileri demokrasi bayrağına sahip çıkmak olarak nitelendirdiler ve coşkuyla alkışladılar. Dersim’den sonra özür sırasının nice acılar yaşamış, kıyımlardan geçirilmiş Alevi, Ermeni, Rum ve Yahudilere geldiği beklentisi içine girdiler. Oysa Erdoğan’ın Dersim hamlesi kuru bir özrün ötesine geçmiş değildir. Dokuz yıllık iktidarı boyunca Erdoğan hükümeti, Dersim Katliamı konusunda atılabilecek asgari adımları bile atmamıştır. Genelkurmay arşivi başta olmak üzere devletin bütün gizli arşivleri başbakanın elinin altında bulunuyor. Neden arşivler açılmıyor ve tarihsel gerçekler gün yüzüne çıkartılmıyor? Neden Mustafa Kemal başta olmak üzere dönemin yöneticilerinin sorumluluğu açıklanmıyor? Neden Dersim halkının talepleri karşılanmıyor? Neden sadece Kılıçdaroğlu ve CHP eleştirilerek, AKP kendi üzerine düşeni yapmıyor? Neden “literatürde varsa” denilerek gönülsüzce ve yarım ağız “özür” dilenerek sorumluluktan kaçınılıyor? Aslında bu ve daha nice sorunun cevabı çok açık: Türkiye’deki burjuva rejim karanlık ve kirli bir miras üzerinde yükseldiği için düzen güçleri asla gerçek bir hesaplaşmaya giremez. Burjuva egemenliğin tarihi, dünüyle bugünüyle baskı ve katliamlar üzerine kuruludur. Bu topraklarda yaşayan gayrimüslimler, Kürtler, Aleviler kimliklerinden dolayı tüm burjuva hükümetlerin baskısı altında katliamlara uğradı, susturuldu ve yok edilmeye çalışıldı.

Bugün Dersim’dekiler de dahil olmak üzere Kürt halkına kan kusturan Erdoğan’ın hükümeti değil midir? Geçmişle yüzleştiğini iddia eden başbakanın Kürt sorununda izlediği siyaset, ormanları yakmak, yol geçişlerini engellemek için barajlar inşa etmek, askeri operasyonlarla dağı taşı bombalamak, kimyasal silahlar kullanarak Kürt gerillalarını vahşice katletmektir. Seçimlerde kitlelerden yüksek oylar almış Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku milletvekillerinden altısı hâlâ meclise sokulmuyor. DTP’den sonra BDP de kapatılma tehlikesiyle karşı karşıya bırakılıyor. BDP’li siyasetçiler, BDP’ye üye olanlar, seçim çalışmalarına katılanlar dahi tutuklanarak siyasal mücadeleden kopartılıyorlar. KCK bahane edilerek başlatılan gözaltı dalgalarında bütün Kürtler hedef tahtasına oturtuluyor. Avukatlardan yazarlara, gazetecilerden belediye başkanlarına kadar kim varsa uyduruk delillerle zindanlara dolduruluyor. Böylesi bir dönemde “özür” dileyen Erdoğan’ın izlediği siyasetin tek parti dönemindeki CHP’nin izlediği siyasetten ne farkı vardır? Askeri bürokrasi eliyle kurulan burjuva cumhuriyetin kuruluş yıllarında Kürt kentleri siyasi abluka altına alınmış ve dağlar taşlar bombalanmıştı, bugün de Kürt halkına siyasetin önü tıkanıyor ve askeri operasyonlardan medet umuluyor.

Başbakan Erdoğan ve AKP, Dersim Katliamını diline dolayarak, CHP’ye yüklenip sözde “demokrat” imajını tazelerken, aslında tarihsel gerçeklerin kenarından dolanmaya çalışmaktadır. İnönü’yü veya üçüncü dereceden sorumlu olabilecek bakanları, Genelkurmay’ı, emniyet müdürlerini hedef tahtasına oturtmak, sorunun temelini görmemek anlamına gelir. Dersim şahsında Kürt sorunu ve Alevi inancı hakkındaki devletin resmi ideolojisi inatla gözlerden gizleniyor. Mustafa Kemal’in Dersim Katliamı konusunda verdiği emirler, sessizlik içinde geçiştiriliyor. Oysa Dersim Katliamı, 1918’den 1938’e kadar geçen 20 yıllık dönemde Kürt halkı üzerinde estirilen Hitlervari tedip ve tenkil operasyonlarının son halkasıydı. 1921 Koçgiri, 1925 Şeyh Sait, 1926-30 Ağrı ve 1937-38 Dersim Katliamları tam kadro Kemalist devletin hükmü altında hayat buldu. Burjuva cumhuriyetin baskıcı ve katliamcı politikalarını rehber edinen sonraki hükümetler, geçmiş dönemi aratmayacak uygulamaları devam ettirdiler. Baskı ve asimilasyon, köy yakmalar ve yargısız infazlar devletin sıradanlaşan uygulamalarına dönüştü. Ancak Kürt halkının 1990’lardan itibaren geçmişle kıyaslanmayacak ölçüde kitleselleştirerek yükselttiği mücadele burjuva hükümetleri köşeye sıkıştırdı ve tavizler verilmeye başlandı. Kürt kimliği, dili, kültürü üzerindeki baskılar bu mücadele sayesinde zayıflatıldı. Fakat burjuva devlet atması gereken gerçek adımları atmaya hâlâ rıza göstermiyor ve Kürt halkının haklı taleplerini zor yoluyla bastırmaya çalışıyor. Son olarak AKP hükümeti de “Kürt sorunu yoktur” incisini yumurtlayarak, tekrar inkâr söylemine dönme işareti vermiştir.

Kürt halkını ezen burjuva devlet diğer yandan işçi ve emekçilere saldırmaktan da geri durmuyor. Halkların katili olan burjuva düzen, işçi ve emekçilerin hayatını da cehenneme çeviriyor. Siyasal ve ekonomik haklar budanıyor. Toplum bir bütün halinde burjuva rejimin darbelerine maruz kalıyor. Bu abluka Kürt ve Türk emekçilerin ortak mücadeleleriyle parçalanacak. Gerçek insanlık onurunu kurtaracak olan işçi sınıfının devrimci mücadelesidir. Burjuvazinin katliamcı, baskıcı ve zorba düzeni işçi sınıfının Kürt halkına uzatacağı enternasyonalist kardeşlik eliyle parçalanacaktır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 81, Aralık 2011