Navigation

İran Devrimi

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

11 Eylül saldırılarından sonra siyasal İslâm yeniden gelip tartışma gündemine oturdu. Acaba yeni bir savaş mı başlıyordu, bu savaş dinler arası bir savaş mı olacaktı, ve siyasal İslâm bu savaşta bir tarafı mı temsil ediyordu? Amerikan emperyalizmi, öz evlâdı olan bin Ladin ve Taliban’a saldırdı ve bu saldırı ABD’nin dünya jandarmalığını ve sarsılan hegemonyasını korumaya yönelikti. ABD, siyasal İslâma yönelik bir politika değişikliğine gitmiş ve ona şimdilik ihtiyacı kalmamıştır.

Bu konjonktürde, İran’daki kitle hareketi siyasal İslâmın kalesine yeni bir saldırıdır. Uzun bir dönemdir İran’ın ezilen yığınları, despotik köhne kafalı molla rejimine karşı tahammülsüzlüklerini ortaya koyuyorlar. 1997’de Hatemi’yle başlayan burjuva reformu (Hordad), toplumsal gelişmenin molla rejiminin kalıplarına sığmadığının bir ifadesiydi. İran, derin çelişki ve çatışmalarla yüklü olarak patlamaya hazır bir bomba gibi, siyasal İslâmın yakasında asılı duruyor.

Ezilen kitlelerin molla rejiminden duydukları hoşnutsuzluğun farkında olan kapitalistler ve ayrıcalıklı mollalar, çelişkilerin burjuva sistemini ve İslâmı hedef almadan bir son bulmasını istiyorlar ve çelişkilerin çözümünü zamana yayarak yığınların öfkesini düzen içi kanallara akıtarak boşa çıkartmayı arzuluyorlar. Bu yönde rejim kısmi tavizler vermek zorunda kalmıştır. Aksi taktirde kitle hareketi, burjuvazinin de dünya sermayesiyle bütünleşme çerçevesinde desteklediği Hatemi’yi de aşarak kapitalist sistemin temellerine yönelebilir. Bu ise, onların tümünün sonu demektir. 1979’un üzerinden çok uzun bir zaman geçmedi ve mollalar bunu iyi bilmekteler.

İran’daki yığınsal çatışmaların tüm dünya TV’lerinde gösterildiği bir süreçte, Türkiye’deki seçimleri AKP kazandı ve yıllardır emekçilerin gündemine sokulan laiklik-şeriatçılık tartışması yeniden hortlatıldı. AKP’nin, Türkiye’ye şeriatı getireceği söylenmeye başlandı: Acaba Türkiye yeni bir İran olur muydu? Türk sermayesinin dünya sermayesiyle bütünleşmesini hızlandıracağını ve devleti sermeyenin önünü açacak şekilde yapısal değişime tâbi tutacağını söyleyen ve kendini AB yollarına atan AKP ile şeriatın bağdaşması mümkün mü?.

Devlete hakim olan sivil-asker Kemalist bürokrasi, yıllardır devam eden ayrıcalıklarını laiklik kisvesi altında savunuyor. Laikliği siyasal bir üst-kimlik olarak kullanan ve söz konusu yapısal değişimlerle siyasal egemenliğini yitireceğini bilen Kemalist bürokrasi çığlığı basıyor: Laiklik elden gidiyor, Türkiye yeni bir İran olabilir!

Bu bağlamda, siyasal İslâmın şekil değiştirdiği ve şeriat İran’ının parçalanma sürecine girdiği bir dönemde, İran devrimini incelemek önem kazanıyor. Olayları tarihsel materyalist bir anlayışla incelemek ve İran’ın tarihsel gelişimini, o dönemin sosyal-siyasal koşullarını anlamak gerekir. Bu, İran’da şeriatın ne gibi koşullarda ortaya çıkan bir fenomen olduğunu ve Türkiye’de neden şeriatın hakim olamayacağını tarihsel bir perspektifle ortaya koyacaktır.

1900’den 1950’ye

İran 1900’lere gelindiğinde yaklaşık 2500 yıllık Asyatik-despotik bir geçmişi arkasında bırakmıştı. Tarihsel süreç içinde onlarca antik ve modern ülkeyle savaşmasına rağmen ayakta kalmayı başarmıştı ve hiçbir ülke İran’ı yutamamıştı. Fakat bu içe kapalı yapı, kendini değiştirici iç dinamiklere de sahip değildi. 20. yüzyılın başında kentlerde yaşayan nüfus bir milyonu geçmiyordu ve 9,9 milyonluk nüfusun geri kalanı taşra ya da köylerde yaşıyordu.

Milyonlarca köylü topraksızdı ve toprak büyük toprak sahiplerinin elinde toplanmıştı. Şah despotizmi bu büyük toprak sahiplerinin temsilcisiydi ve devletin gelir kaynaklarını toprak sahiplerinin verdiği vergiler oluşturuyordu. Şehirlerde ise, tüccarlardan, geleneksel küçük-burjuvaziden, din adamlarından (ulema) oluşan ve bazaari denilen ticaret burjuvazisi hakimdi. Din adamlarıyla bazaari burjuvazisinin bu şekilde kaynaşması ve dinin toplumsal alanda böylesine ağır basması, İran’ın tarihsel gelişiminde çok büyük bir iç etken olacaktı.

Tüccarların ekonomide önemli bir ağırlık oluşturdukları İran’da, din adamlarının bu kesim içerisinde baştan beri bir üstünlüğü mevcuttu. Çarşı esnafı içinde hakim politik güç olan mollalar, örgütlenme merkezleri olarak camileri seçmişti. Daha doğrusu ipler camilerden bazaari burjuvazisine doğru uzanmaktaydı. Bazaari tüccar takımı, en çabuk örgütlenebilen tek sınıftı.

19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren, yabancı sermayeye birtakım ayrıcalıklar tanınmış ve demiryolları, telgraf, karayolları, tütün, tekstil gibi sektörlerde ilerlemeler kaydedilmişti. Yerli burjuvazi gelişmeye başlamıştı. Bu arada ülkeye giren ucuz ithal ürünler, İran’ın yerli üretimine büyük bir darbe indirmişti. Dini liderler ve bazaari tüccarları, yerli ürünlerin iç pazarda satışının engelleneceğini düşündüklerinden, yabancı şirketlerin metalarına karşı yerli şirketlerin desteklenmesini dini bir görev olarak ilan etmişlerdi.

1905 Rus devrimi etkisini İran’da da göstermişti. Yeni gelişmeye başlayan burjuvazinin, ticaret burjuvazisinin ve ulemanın bir kısmının baskısıyla gerçekleştirilen 1906-1911 Anayasa Devrimi sonucunda İran monarşiyle idare edilen bir ülke haline gelmişti. Aynı yıllarda, gelişen işçi sınıfı mücadelelere girişmiş ve bu süreç grevlerle kendini göstermişti.

1908 yılında İran’da petrolün bulunması, İran kapitalizminin ve toplumsal hayatının kaldıracı olacaktı. 1921’de 100 bin işçiden söz ediliyordu ve bunların 20 bini sendikalarda örgütlüydü.

1925’te yabancı sermayeye tanınan ayrıcalıkları kısıp, yerli burjuvazinin gelişmesinin önünü açmak için korumacı bir ekonomik model benimsendi. Aynı dönemde ordu modernize edildi. Bu giderler petrol gelirinden karşılanacaktı.

1940’lı yıllar, İran kapitalizminin gözle görülür bir şekilde gelişmeye başladığı yıllardır. 1941’de 346 modern işletme mevcuttu. Aynı dönemde sanayi işçi sayısı 525 bin olarak ifade edilmektedir. 1944’te kurulan ve Tudeh’in denetimin olan Birleşik İşçi Sendikaları Merkez Konseyine (CCFTU) 400 bine yakın işçi üyeydi. Buna karşın sanayi birkaç büyük şehir olan Kuzistan, Tahran, Tebriz, İsfahan’da gelişmişti ve ağırlık büyük işletmelerde değil küçük işletmelerdeydi.

1950’den 1970’e

1950’lere gelindiğinde gelişen burjuvazi siyasal iktidara ortak olmak istiyordu. Şah, o güne kadar genel olarak toprak sahiplerinin ve yabancı sermayenin temsilcisi olarak kalmıştı. İran burjuvazisi petrol yataklarını yabancı sermayenin elinden alıp kendisi işletmek istiyordu. Burjuvazi, Ulusal Cephe kimliği altında faaliyet yürütmeye başlamış ve ezilen yığınları yanına çekebilmek için bazı demokratik değişimler vaat etmişti.

1951’de Ulusal Cephe Musaddık önderliğinde iktidara geldi. Aynı günlerde Anglo-İran Petrol Şirketi işçileri grevdeydi ve kısa zamanda grevcilerin sayısı 45 bine çıkmıştı. Musaddık bir dizi kamulaştırmaya girişti ve Şahın görevlerine sınırlamalar getirerek toprak reformunu kapsayan bir kararname imzaladı.

Musaddık hükümetiyle birlikte işçi sınıfı mücadeleyi İran çapına yaymaya girişti ve taleplerini genişletti. Bu talepler içinde cumhuriyetin kurulması da vardı. Ama burjuvazi işçi hareketinden korktu ve zikzaklar çizerek bağımsız bir varlık gösteremedi; işçi hareketini zorla bastırmaya girişti.

Ulusal Cephe bir ikilemle karşı karşıya kalmıştı; çünkü reformlar İran toplumsal çelişkilerinin su yüzüne çıkmasını sağlamıştı. İşçi sınıfının devrimci yükselişi karşısında cılız burjuvazi isteri nöbetleri geçiriyordu. Ulusal Cephe çarçabuk dümeni monarşiye kırdı ve yabancı sermaye ile birlikte saldırıya geçti. Buna rağmen Musaddık, 1953’te CIA destekli bir darbeyle devrildi ve burjuvazi hiçbir tepki göstermedi. Korkak burjuvazinin almış olduğu tavır, onun tarihsel gerici karakterini ortaya koyuyordu.

Şah, bu dönemden sonra dengeli bir politika izledi ve İran petrol gelirindeki artış Şaha yardımcı oldu. 1963’te Şah, Beyaz Devrim diye bilinen reformları gerçekleştirdi. Amaç, sermaye birikiminin önündeki engelleri ortadan kaldırmaktı. Toprak reformunu, kadınlara oy hakkının tanınmasını, okuma yazma oranının arttırılması doğrultusunda eğitim sisteminin değiştirilmesini vs. içeren bu reformlara, din adamları ve Humeyni çok sert tepki gösterdi; çünkü reform, geniş topraklara sahip olan üst düzey din adamlarının ve dini vakıfların topraklarına ve ayrıcalıklarına da dokunuyordu.

Büyük toprak sahiplerinin yanı sıra din adamlarının bir kısım toprağı da kamulaştırılınca Humeyni önderliğinde bir ayaklanma patlak verdi. Şah, ayaklanmayı bastırıp Humeyni’yi önce Türkiye’ye sonra da Irak’a sürgün etti.

İran gizli servis şefi Pekrevan, Humeyni tutuklandıktan sonra onunla bir konuşma yapar. Pekrevan’ın “politika pis bir iştir ... siz bu işleri bizlere bırakın” demesi üzerine Humeyni şu cevabı verir: “İslâmiyet politikadan başka bir şey değildir.”

1960’lar, petrol sanayiinin gelirleri sayesinde İran ekonomisinin muazzam derecede geliştiği bir dönemdi. Bu dönemde yabancı sermaye yatırımları daha da hız kazandı. Bunun yanı sıra yerli sermaye güçlenirken, bazaari burjuvazisinin bir kısmı büyük burjuvazinin saflarına katılmıştı. İşçi sınıfındaki artış inanılmazdı. ILO verilerine göre 1966 yılında İran’da 2 milyon 150 bin işçi mevcuttu. Köylülüğün çözülmesi ve kente göç hızla devam ediyordu ve 1970’e gelindiğinde inanılmaz boyutlara varmıştı. Yoğun toplumsal çelişkiler içindeki İran yeni olaylara gebeydi; ama bu ortamda sol bambaşka işlerle uğraşıyordu.

Doğmadan ölen İran solu ya da Stalinizm

İran solu daha doğmadan boğulmuştu. Kapitalizm az gelişmişti, işçi sınıfı cılızdı, kırda köylülük, şehirlerde ise küçük-burjuvazi ve ticaret burjuvazisi ağır basıyordu. İran’ın içinde bulunduğu bütün bu koşullar ile Sovyetler Birliği’nde Stalinist bürokrasinin iktidarı ele geçirdiği yıllar çakışmıştı. İşçi sınıfının az gelişmişliği koşullarında, İran Komünist Partisi (İKP) kadrolarını aydınlardan devşiriyordu.

Gelişmekte olan işçi sınıfıyla henüz sağlam bağlar kurulamadan, Sovyetler’de işçi devrimi bürokratik karşı-devrimle son bulmuştu. Aşamalı devrim ve burjuvaziyle birlikte anti-emperyalist mücadele anlayışının bu dönemde hakim anlayış haline getirilmesiyle, çeşitli yerlerde gelişen proleter devrimlerin desteklenmesi anlayışı da terk edilmiş oluyordu.

1929’da Stalin, Şahla yakın ilişkiler kurdu. Stalin, Tahran elçiliğine İKP ile ilişkilerin kesilmesi emrini vermişti. Stalinist bürokrasinin çıkarları her şeyden önemliydi. Bu ihanet, 1920’li yıllar boyunca İKP’ye önderlik etmiş militanlara büyük bir darbe indirmiş ve partiyi dağıtmıştı.

İKP’nin dağılması ile 1941’e kadar sol varlığını koruyamadı. 1941’de Kitleler Partisi (Tudeh) kuruldu. Tudeh kendini Marksist olarak tanımlamıyordu ve işçilerden çok küçük-burjuvazi içinde örgütleniyordu. İKP’den gelenlerin oluşturduğu bu parti, Stalinist bürokrasinin çıkarlarını göz önünde tutuyordu. Birçok grevi Şah rejimiyle bozuşmamak için desteklemiyor ve hatta bu grevleri faşizm yanlısı ilan ediyordu. Tudeh, Stalinist bürokrasinin çıkarları için, Şah hükümetine üç bakan vermekten dahi kaçınmamıştı.

1953’te Musaddık iktidarında Tudeh, Ulusal Cepheye eleştirel destek verdi ve burjuvaziyle birlikte anti-emperyalist mücadele verme umutlarıyla avundu. Parti, işçi sınıfını örgütlemektense küçük-burjuvazi ve diğer kesimlerle ittifak arayışına girdi. Tudeh şunları söylüyordu: “Küçük kapitalistlerle proletarya arasında esaslı çelişkiler yoktur.” Tudeh, 1953’te Musaddık ile bir anti-emperyalist blok kurmaya çalıştıysa da Ulusal Cephe bunu kabul etmedi ve darbeden sonra Tudeh geri çekildi.

1953 darbesinden sonra Tudeh ve Ulusal Cephe ikiye bölündü. Tudeh’in gençlik örgütü partiden koptu ve Halkın Fedaileri örgütünü kurarak silahlı mücadeleye girişti. Aynı süreç Ulusal Cephe içinde de işledi ve Halkın Mücahitleri adında bir örgüt kuruldu. Halkın Mücahitleri de, Halkın Fedaileri gibi silahlı mücadeleyi savundu ve hatta İslâmla Marksizm arasında bir sentez kurmaya çalıştı.

1960’lı yıllar gerilla hareketlerinin yükseldiği bir dönem olmuştur. Örneğin Halkın Fedaileri liderlerinden Amhadzedeh şunları yazıyordu: “Neden kitlesel bir ayaklanmanın ancak kitlelerin kendisi tarafından başlatılabileceği dogmasına inanmak zorunda olalım? Küba Devrimi küçük bir gerilla birliğinin kitlesel bir ayaklanmayı başlatabileceğini ve işçileri aşama aşama mücadeleye çekebileceğini bize göstermedi mi?” Ancak ne yazık ki, Halkın Fedaileri iki bini aşkın, Halkın Mücahitleri grubu da bir o kadar silahlı eylem gerçekleştirmesine rağmen, kitleler 1978’e kadar bir türlü ayaklanmadılar!

Tudeh, Halkın Fedaileri ve Halkın Mücahitleri: bu örgütlerin hepsi, Stalinizmin etkisi altında, emperyalizmi sömürgecilik olarak kavradılar ve her adım attıklarında aşamalı devrim teorilerine dolandılar, emperyalizmi kovmak adına gerici Humeyni ve burjuvaziyle ittifak yaptılar; daha doğrusu onların kuyruğuna takıldılar. 1979’da devrim başladığında milyonlarca işçinin bağımsız mücadelesini görmezden geldiler ve ülkeyi gerici mollalara teslim ettiler.

Toplumsal yapıda derin çatlaklar

1956 ile 1971 yılları arasında üç milyon köylü kırdan kente göç etmişti. Ve 1970’ler boyunca her sene 380 bin köylü köyünü terk ediyordu. Bu köylüler, başta Tahran olmak üzere büyük şehirlerin etrafında gecekondu mahalleleri inşa ettiler. 1970’lerde petrol krizinin patlak vermesi ve petrol fiyatlarının artması, sermaye birikimine inanılmaz bir aşama kaydettirmişti. Bu dönemde istihdam artmış, ücretler yükselmiş, toplum zenginleşerek kısmi bir rahatlama dönemi yakalamıştı. Ancak ekonominin krize girmesiyle yüz binlerce işçi işsiz kaldı; örneğin 1974 ile 1976 arasında ihracat artışı yüzde 60 iken bu rakam 1977’de yüzde 3’e düşmüştü. Aynı yıllar işçi sınıfının artış gösterdiği bir dönemdir. İşçi sınıfının büyük fabrikalarda çalışan kesimi 3,5 milyonu geçiyordu.

Ekonomik kriz ve kentleşme aynı döneme rastlamış ve kitleleri derin hayal kırıklığı içinde açlığa sürüklemişti. Aynı şekilde toplumsal çelişkileri de muazzam ölçüde artırmıştı. Tahran’ın güneyi gecekondularla dolmuştu ve halk sefalet içinde yaşıyordu. Şah, 1977’de Tahran’ın görüntüsünü bozuyor diye gecekonduların yıkılmasını emretmişti. Yoksul halkın üzerine sürülen polisler direnişle karşılaştı ve geri püskürtüldüler. Böylelikle Şaha karşı direniş başlamış oluyordu.

Şehrin varoşlarında milyonlarca işsiz ve aç insanın toplandığı ve umutsuzluk içinde kıvrandığı bir süreçte, Humeyni bu kesimlere kurtuluş vaat etti: İslâm Cumhuriyeti ve Allahın yönetimi. Tahran’ın güneyi yoksulluk içinde kıvranırken, zenginlerin olduğu bölgeler adeta başka bir dünyayı temsil ediyordu ve varsıllık içinde yüzüyordu. Ekonomik krizden sonra açlık ve sefalet korkunç boyutlara varmıştı; tepkiler giderek artıyordu. varoşların tek umudu İslâma sığınmak olmuştu ve camiler bu yoksullar için hem bir sosyal aktivite merkezi, hem de insan yerine kondukları tek yer olmuştu. Şahın baskı ve zulmüne karşı koyabildikleri tek örgütlenme alanları camilerdi.

Marx’ın şu sözleri adeta İran’ı tasvir etmek için söylenmişti: “Din, baskı altında ezilen insanın derin iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbi ve ruhsuz koşulların ruhudur. O, halkın afyonudur”. Şehir varoşlarından gelen işsiz-güçsüz lümpen proletarya, kalpsiz bir dünyaya inat mollaların safına dizildi. İleriki günlerde hizbullahların temelini bu lümpen proletarya atacaktı. Humeyni, kurduğu “Devrim Muhafızları”nı (Pasdaran) bu lümpen ve en alt molla takımından devşirmişti ve gençler Humeyni için ölüme hazırdılar. Bu muhafızlar, Humeyni’nin militarist vurucu gücünü teşkil ediyordu; sokaklara çıkıp insanları tahrik edip, korkutup sindirmeyi amaçlıyorlardı.

Ekonomik krizle birlikte Şah, bazaari burjuvazisine saldırmış, müfettişler binlerce esnaf hakkında soruşturma yürütmüş, 23 bin esnaf başka şehirlere sürülmüş, 200 bini ise para cezasına çarptırılmıştı. Bu gelişmeler, bazaari burjuvazisini ve din adamlarını harekete geçirmişti. Humeyni gelecek günlerde bu kesimin ve kent yoksullarının özlemlerine seslenecekti.

Şah tüm çelişkilerin üstesinden, kitleler üzerinde baskı ve şiddeti artırarak gelmeye çalışıyordu. 60 bin kişilik gizli polis teşkilatı SAVAK ve 400 bin kişilik ordu, yığınların üzerinde terör estiriyordu. SAVAK, toplumun her alanına sızıp tutuklamalara girişiyor, muhalif kesimleri işkenceden geçiriyor, kitle hareketini bastırıyor ve kimsenin başını kaldırmasına izin vermiyordu.

... ve devrim

1978 tam anlamıyla yığınların ayağa kalktığı bir yıl oldu. Yılın ilk aylarında gerçekleşen gösteriler, esas olarak dinsel muhalefetin egemenliğindeydi. Dinsel muhalefet, kent yoksullarından büyük bir destek görüyordu.

Hareketin geldiği boyut, Şahı 4 Ağustosta halka demokrasi vaadinde bulunmak zorunda bırakmıştı. Ama o güne kadar Şahı çok dinlemiş ve aldatılmış olan yığınlar artık ona inanmıyorlardı. Şah, sürekli zikzaklar çiziyordu. Kimi zaman baskıları yumuşatıyor ve halka şirin gözükmeye çalışıyordu; ama kitle hareketi durulmuyordu ve bu durum karşısında Şah, hareketi bastırmaya ve sıkıyönetim ilan etmeye girişiyordu. Anlaşılacağı üzere Şah, iktidarını fiilen yitirmiş ve psikolojik olarak çökmüştü. Tüm kitleler Şaha baş kaldırmış ve yığınların bindirdiği basınçla bir demokrasi ortamı yaratılmıştı. Artık kapatılan gazeteler yeniden çıkıyor ve yurtdışındaki sürgünler İran’a dönüyordu.

8 Eylülde gerçekleştirilen bir gösteriye devlet güçlerinin müdahale etmesi sonucu, yüzlerce kişi öldü. Petrol sektöründeki işçiler, bunu ve sıkıyönetim ilanını protesto etmek üzere 9 Eylülde greve gittiler. Başlayan grevler kısa zamanda diğer kentlere sıçramış, talepler sadece ekonomik taleplerle sınırlı kalmayıp politik talepleri de içerir hale gelmişti. Her yerde grev komiteleri örgütlenmeye başlanmıştı.

Grevcilerin sayısı 2,5 milyonu geçmiş ve grev tüm Şahlık kurumlarına sıçramıştı. Bankacılar, radyo ve TV çalışanları, bakanlık çalışanları greve gitmişti; 400 banka göstericiler tarafından ateşe verilmişti. 11 Aralıkta Tahran’da 2 milyon kişi yürüyordu: “halk silahlansın!”, “Şah devrilmeli!”, “kahrolsun Şah!”

İşçi sınıfının açtığı yoldan kitleler politikleşerek geçiyorlardı. Üretim alanında ve sokaklarda verilen mücadeleyle iktidar el değiştiriyordu. Olayların keskin bir hal alması emperyalistleri dehşete düşürmüştü ve sistemi kurtarmak için Şahı gözden çıkardılar. Şah, bir Kraliyet Konseyi atadı ve başbakan olarak Ulusal Cepheden Şahbatur Bahtiyar’ı seçerek 14 Ocak 1979’da İran’ı terk etti. Böylelikle 2500 yıllık İran Şah devleti de son bulmuş oluyordu.

Ancak, Şahın ülkeyi terk etmesi ve Bahtiyar’ın başbakanlığa atanması da kitlelerin öfkesini dindirmeye yetmemişti. Halk hâlâ sokakta ve işçiler grevdeydi.

19 Ocakta mollalar, monarşinin kaldırılması ve İslam Cumhuriyetinin ilanı talebiyle gösteriler düzenlediler. İran, tarihinin en büyük mitinglerinden birine tanık oluyordu. Üstelik miting tümüyle mollaların egemenliğinde yapılıyordu. Mollalar denilen din adamları, din hiyerarşisi içinde en alt katmanı oluşturuyordu. Humeyni gibi seçkin din adamları politik bir figür olarak ortaya çıktıklarında, Şaha karşı mücadelelerinde çabucak emir altına girebilecek bu mollaların çıkarlarına ve duygularına seslendiler: bir İslâm Cumhuriyeti kurulacaktı ve bunu mollalar yönetecekti. Bu, mollaları cezbediyordu.

Humeyni sürgün edildiği Irak’tan Paris’e geçmiş ve Batı medyasının ilgi odağı olmuştu. Çok keskin, çok net ve etkileyici konuşuyordu: “Şah gitmeli”. Sanki bütün kitleler Humeyni’nin arkasındaymışçasına bir tablo ve kesinlik çiziyordu: “Şerefli İran halkı ... grevlerini sürdürmeli.” Aynı Humeyni kısa bir süre sonra işçilerin grevini emperyalizm ajanlığıyla suçlayacaktı.

Humeyni Paris’teyken birçok ülkenin istihbarat birimleriyle görüşmeler yapmış ve Şahı kurtaramayacağını anlayan emperyalistler İran’ı bir işçi devriminden kurtarmaya girişmiştiler. ABD başkanının güvenlik danışmanı Brzezinski durumu şöyle özetliyordu: “Önümüzdeki haftalarda Şahı gözden çıkardık ve İran’ı nasıl kurtarırız diye kafa yormaya başladık.”

Humeyni ile Amerika arasında bir bağ kurulmuştu ve görüşmeler yapılıyordu. Şah, “benim arkamdan oyun oynuyorlar” diyerek gelişmeleri haber veriyordu. Askeri darbe söylentileri yayılınca Humeyni bir açıklama yapmıştı: “Askeri darbe, halkımızın da, ABD’nin de çıkarlarına aykırıdır.... Tekrar söylüyorum: İran’da huzur istiyorsanız, bunun tek yolu monarşinin kaldırılmasıdır.” Amerika Dışişleri Bakanı Vance ise şunu söylüyordu: “Yeni rejim ister monarşi, ister İslâm cumhuriyeti olsun, bizim için ikisi de bir.” Humeyni, planlar yapıldıktan ve Şah ülkeyi terk ettikten sonra, 1 Şubatta İran’a dönüp İslâm karşı-devrimini örgütlemeye girişti.

9 Şubatta, bir hava üssünde Humeyni ile ilgili bir film izleyenlerin üzerine Kraliyet Muhafız Birliği ateş açtı. Olayın Tahran’da duyulması üzerine kitleler ayaklanmış ve Genelkurmayın bir bildiri yayınlayıp sokağa çıkma yasağı ilan etmesine rağmen kimse dinlememişti. Akşama doğru Humeyni, halkın evlerine dönmeyip direnmelerini isteyen bir bildiri yayınlamıştı.

12 Şubatta halk kışlaları basıp silahlara el koydu ve tüm hapishaneler boşaltıldı. Sabah saat sekizde başlayan ayaklanma ile 300 bin insan silahlanmış ve binlerce silaha el konmuştu. Kitlelerden yana geçen askerler tankları alarak halkla birlikte sokaklarda yürüyüşe geçmiş ve böylelikle o muazzam, tam donanımlı, modern ordu da çökmüştü. Şahın Kraliyet Konseyi ve Bahtiyar hükümeti İran’ı terk etmişti.

Yıllardır Şahın zulmüne ve sömürüsüne maruz kalan emekçi yığınlar, despotik iktidarı yerle bir etmiştiler. Fakat kitleler eski iktidarın yerine ne koyacaklarını bilmemekteydi. İran devrimi kitlelerin elinde adeta bir boşluğa doğmuştu. Ortada duran iktidarı kim alacaktı?

İslâm karşı-devrimi

Humeyni İran’a döner dönmez bir İslâm Devrim Konseyi kurduğunu açıkladı. Burjuvazi Humeyni’yle ittifak arayışına girmiş ve bir Geçici Hükümet kurulmasına karar verilmişti. Geçici Hükümetin başına Ulusal Cepheden Bazargan getirilmişti ve bütün sol, bu hükümeti emperyalizme karşı “milli burjuva hükümet” olarak ilan ederek desteklemişti. Oysa hem Bazargan ve hem de Humeyni’nin amacı bir an önce grevlere son vermek, devrimin toplumsal dayanaklarını ortadan kaldırmak ve devrimi sona erdirmekti.

1979’da işçi sınıfı ve ulusal hareket bir yükselişe geçmişti. Devrimle birlikte Kürtlerin, Türkmenlerin, Belucistanlıların ulusal hareketleri gelişmişti ve bir özgürlük havası esiyordu. İşçi sınıfı tüm fabrikalarda önce komiteler sonra da şuralar halinde örgütlenmiş, devrimle birlikte yurt dışına kaçan kapitalistlerin fabrikalarına el konmuş, fabrikalarda işçi denetimi başlatılmıştı. Aynı dönemde şuralar örgütlenmesi köylere, üniversitelere, kışlalara kadar yayılmıştı.

İşçi ve köylü şuraları, devrimci durumla birlikte ortaya çıkan örgütlülüklerdi. Grev komiteleri işçi şuralarının çekirdeği vazifesini görmüş ve giderek bu oluşumlara doğru evrilmişlerdi. 1979 yılının Şubat-Kasım ayları arasında şuralar bütün işyerlerine yayılacaktı. İşçiler, şuralar aracılığıyla fabrikalarda üretim ve yönetim üzerinde söz sahibi olmuşlardı. Şuralar, yalnızca işyeri sorunlarıyla ve ekonomik sorunlarla değil siyasal sorunlarla da ilgileniyordu. Halkın Fedaileri ve Halkın Mücahitleri, bu organların bağımsız organlar olarak kalma mücadelesine destek verirken, Tudeh sendikalara evrilmeleri doğrultusunda bir çaba harcıyordu.

Kısa zamanda “Tüm İran İşçileri Kurucu Meclisi” kuruldu ve 1 Martta bir bildiri yayınladı: “Biz, İran işçileri, grevlerimizle, işgal eylemlerimizle ve gösterilerimizle Şah rejimini yıktık; grevin sürdüğü aylar boyunca işsizliğe, yoksulluğa ve açlığa katlandık. Pek çoğumuz mücadele sırasında öldürüldü. Bütün bunları sınıf baskısından ve sömürüden kurtulmuş bir İran’ı yaratabilmek için yaptık. Devrimi, işsizliğe ve evsizliğe bir son verebilmek, SAVAK’ın yönlendirdiği sendikaların yerine –kendi ekonomik ve siyasi ihtiyaçlarını karşılamak üzere her fabrikada işçiler tarafından kurulmuş– bağımsız işçi şuralarını geçirmek için yaptık”.

Ancak ne yazık ki, şuraları ulusal ölçekte birleştirecek, onlara siyasi olarak önderlik edecek ve siyasi iktidarı fethetmesinde yol gösterecek Bolşevik bir önderlik yoktu ve solun ağırlıklı bir kısmı Bazargan hükümetinin kuyruğuna takılmıştı. Eğer böyle bir önderlik olsaydı, şuraların iktidarı alması kısa zamanda gerçekleşebilirdi.

Üretim merkezlerinde tek örgütlü güç işçi sınıfıydı ve Bahtiyar hükümeti devrildikten sonra devrimin yeni başladığı düşünülüyordu. İşçi hareketi en yüksek seviyesine çıkmıştı ama iktidar hâlâ onda değildi. Proleter sınıf mücadelesi en üst seviyesine çıktığında, politik iktidarı fethedemezse keskin bir düşüş eğilimine girer ve devrim bir karşı-devrimle son bulur. Nitekim İran’da da sınıf mücadelesinin yasaları işledi ve sınıf mücadelesi geriye düştüğünde, İslâm karşı-devrimi yükselen bir süreç olarak kendini açığa vurdu.

Humeyni’nin dini retoriği hiçbir zaman sanayi işçilerini cezbetmedi ve işçiler sonuna kadar İslâm cumhuriyetine karşı oldular. Zaten Humeyni de, Ulusal Cephe ve Bazargan hükümetini tasfiye etmeden önce işçi hareketini bastırıp, şuraları ve komiteleri ezmek istiyordu.

İlk saldırı Ulusal Cepheden geldi. Bazargan’ın sözcüsü Abbas Amir Enntezmam şöyle diyordu: “Devrimin devam ettiğini sananlar yanılıyor. Devrim bitti. Yeni inşa dönemi başladı”. Humeyni bir bildiri yayınlamış ve tüm işçilerin grevleri bitirmelerini istemişti: “Geçici Hükümetin planlarına karşı her türden itaatsizlik ve bu planların yürütülmesine karşı yapılacak her türden sabotaj, gerçek İslâm Devrimine karşı muhalefet olarak görülecektir. Provokatörler ve ajanlar karşı-devrimci unsurlar olarak halkın önüne çıkartılacaklar, Şahın karşı-devrimci rejimi için olduğu gibi, bu kişilerin yazgısını da ulus tayin edecektir”. Humeyni ilerleyen günlerde kendisine karşı çıkan tüm muhalifleri ya emperyalizmin ajanı veya Siyonist, karşı-devrimci, İslâm düşmanı ilan edecekti.

Bazargan, komiteleri, “istikrarsızlık, terör, huzursuzluk ve korku” olarak tanımlarken; Humeyni’nin yardımcısı Rafsancani, “komiteler varlıklarını sonsuza dek sürdüremeyecekler; yakında bunların dağıtılmaları gerekir” diyordu. Gerek mollalar gerekse de burjuvazi işçi sınıfına karşı aynı cephede birleşmişlerdi. 1979’un sonuna doğru mollalar grevleri, direnişleri zorla bastırmış veya şuraları ve komiteleri dağıtmışlardı. Birçok şurayı imam komiteleri ele geçirmişti. Özellikle petrol işletmelerinde, sol eğilimli işçiler işten atılmış ya da sürgüne gönderilmişti.

Aynı şey Bazargan hükümetinin de başına geldi. Humeyni İran’a döndükten sonra İslâmi Cumhuriyet Partisini (İCP) kurmuş ve hükümet içinde tüm kontrolü kendi elinde toplamaya başlamıştı. Devlet iktidarı yavaş yavaş fethediliyor, ordu mollalara bağlanmaya çalışılırken, aynı süreçte işçi hareketi bastırılmaya çalışılıyor ve Humeyni hükümet içinde ağırlığını koyuyordu.

Tüm bu süreçte Humeyni, amaçlarına adım adım yaklaştı ve yoksulluk içinde kıvranan kent yoksullarını amaçları doğrultusunda kullandı; Ulusal Cephe ve sol karşısında tek alternatif haline geldi. Cumhuriyetin karakteri, tartışmaya açılmadan Humeyni’nin dayatmaları sonucunda belirlendi. Devletin karakteri şu şekilde referanduma sunulmuştu: “İslâm Cumhuriyeti mi” yoksa “Şahın monarşist diktatörlüğü mü”? Bu Humeyni tarafından düzenlenmiş bir tuzaktı ve başta sol olmak üzere çoğunluk bu tuzağa düştü.

Halkın Fedaileri referandumu boykot etme çağrısı yaparken, Halkın Mücahitleri ve Tudeh referandumu destekledi. 20 milyon kişinin evet oyu verdiği referandumda, hayır oyu verenler 140 bin kişiyle sınırlı kaldı. Böylece halk, ciddi bir alternatif görmediğinden, yıllardır zulüm gördüğü Şah monarşisi karşısında İslâmı seçti.

Bu durum, gelişmelerin ne yönde olacağına dair ipuçları da sunuyordu. Humeyni, Hizbullah ve “Devrim Muhafızları” örgütü aracılığıyla toplum üzerinde baskı kurmaya ve yığınları sindirmeye yönelik bir politikaya girişti. Humeyni, bu süreçte yeniden emperyalizm silahına sarıldı ve “İslâm kıyafeti emperyalizme karşı en tesirli silahımızdır” diyerek kadınların çarşaf giymesini zorunlu kıldı. Kadınlara baskı uygulandı ve çarşaf giymeyenler işten atıldı, sokaklarda dövülüp cezalandırıldı. Sol ise Humeyni’yi destekleyip bu olanları “devrimin yan çelişkileri” olarak değerlendirdi.

Emperyalizm vurgusu solu adeta mest etmişti ve Humeyni rakiplerini tasfiye etmek için sözde “anti-emperyalist” bir mücadeleye girişti. 4 Kasımda ABD büyükelçiliği işgal edildi ve ABD emperyalizmin başı, “şeytan” ilan edildi. Günlerce elçilik önünde gösteriler yapıldı ve sol bu tuzağı da görmedi. Elçiliğin işgalini, emperyalizme karşı gelmek adına destekledi. Bu fırsattan yararlanan mollalar, önce kendilerinin egemen olamadığı üniversiteleri kapattılar ve bir adım sonrasında da, Bazargan hükümetini emperyalizmin ajanı olarak suçlayıp tasfiye ettiler.

Burada, bu işgalin amacının gerçekten Amerikan emperyalizmine karşı olmadığını belirtmek gerekir. İşgal aylarında ABD’de seçimler vardı ve iktidarda Carter bulunmaktaydı; Cumhuriyetçi Partinin adayı ise Reagan’dı. Reagan 1980’de Humeyni’yi bizzat telefonla aramış ve seçimler bitene kadar elçiliğin işgalini bitirmemesini istemişti. Nitekim seçimlere iki gün kala Humeyni işgali bitirmek için bazı talepler sundu. Ama iki gün sonra iktidarda Reagan vardı ve elçilik işgali sona erdi.

Şimdi sıra burjuvazinin diğer temsilcilerini tasfiye etmeye gelmişti. Bu noktada mollaların imdadına Saddam Hüseyin yetişti: 22 Eylül 1980’de Irak orduları İran’a saldırmıştı. Saddam Hüseyin, İran’daki durumu hesaba katarak Basra Körfezi’ni işgal edip bölgesel güç olma hayallerini gerçekleştirebileceğini sandı. Bir önemli faktör de İran’daki devrimin Irak’a sıçrama tehlikesiydi. Saddam İran’a saldırarak hem devrim tehdidinin önüne geçmeyi hem de iç karışıklıkları bastırmayı amaçlıyordu. Saddam’ın hesaplarında Batının kendisini desteklemesi vardı ve kısa bir süre içinde zafer kazanmasını sağlayacak ölçüde olmasa da beklediği desteği aldı.

Savaş, Şii mezhepçiliğini ve Fars milliyetçiliğini ateşledi ve tüm kitleleri Humeyni’nin peşine taktı. Humeyni, Saddam’ı emperyalistlerin desteklediğini ve amaçlarının devrimi bastırmak olduğunu söyledi. Ne trajiktir ki sol, yine Humeyni’nin kuyruğuna takıldı. Savaş, sistemin sağlamlaştırılmasını da beraberinde getirdi. Şahı deviren devrimci yığınların savaşla birlikte olanları sorgulamaya fırsatı kalmadan, karşı-devrim boğucu bir şoven propaganda ve şiddetle kitleleri bastırdı; sesini çıkaranlar bozguncu ve emperyalizmin ajanı olarak suçlandı. Aynı süreç toplumsal gelişmeyi de etkiledi ve toplum onlarca yıl gerilere itildi.

İslâm karşı-devrimi pervazsızca davranmaya başlamış, işçi sınıfı üzerinde ve sokaklarda şiddet hakim olmuştu. Artık iktidar mollalardaydı. Sol ve Ulusal Cephe durumu kavradığında, ne yazık ki geç kalmıştı. Halkın Mücahitleri başarısız bir ayaklanma gerçekleştirdi. Mollalar ayaklanmayı bastırdılar ve emekçi yığınlara gözdağı vermek için bir günde 165 kişiyi idam ettiler.

İran bir anda iç savaşın eşiğine gelmişti; ülke peş peşe idamlarla sarsılıyordu. Bir günde 200 kişinin ismi birden yayınlanıyor ve asılarak idam edilecekleri açıklanıyordu. Muhalefet ise, Humeyni’nin önemli adamlarını suikast düzenleyerek ortadan kaldırıyordu. 28 Haziran 1981’de Halkın Mücahitlerinin İCP merkezine düzenledikleri bombalı saldırı sonucunda, aralarında 14 bakan ve 27 meclis üyesinin bulunduğu 74 kişi öldü. 30 Ağustos 1981’de düzenlenen ikinci saldırıda ise yeni cumhurbaşkanı ve başbakan öldürüldü. Mollaların terörü bu saatten sonra çığrından çıktı; “Devrim Muhafızları” ve Hizbullah sokaklarda rastgele ateş açmaya, insanları keyfi bir şekilde kurşuna dizmeye başladılar.

Nitekim birkaç ay içinde idam edilenlerin sayısı 10 bini aşmış, Kürt ulusal hareketi başta olmak üzere tüm ulusal hareketler bastırılmış, grevler yasaklanmış, şuralar ve komiteler dağıtılmış ve devrim İslâm karşı-devrimiyle son bulmuştu.

İslâm karşı-devrimiyle ekonomik hayat bazaari burjuvazisinin çıkarları temelinde yeniden yapılandırıldı ve Humeyni önderliğinde kurulan rejim yine sermayeye hizmet etmeye devam etti. Emekçi yığınların sorunsuz sömürüsü Şah döneminden onlarca kat daha kolaylaştı. İşçi sınıfı örgütlenme hakkını kaybetti; açlık ve sefalet yaşamın bir parçası olurken, sınıfsal çelişkiler alabildiğine derinleşip kökleşti.

Toplum faşizan şeriat tarafından hadım edildi. Kitlesel katliamlara girişildi, politik mahkûmlar yığınlar halinde idam edildi. Kadınlara uygulanan recm cezaları ve yığınsal idamların kitlelerin önünde yapılması, toplumu ve özünde emekçi sınıfları sindirip bastırmaya yönelik bir gözdağı olarak kullanıldı, halen de kullanılıyor. “Devrim Muhafızlarının” terör estirmesi de cabası.

Bugün şeriat, İran kapitalizminin gelişiminin önünde ciddi bir ayakbağı oluşturuyor. Dünya sermayesiyle bütünleşmek isteyen İran kapitalistlerinin cüssesine şeriat gömleği dar geliyor. Toplumsal çelişkilerin yükü altında olan İran, değişime yönelik her adımında büyük çatışmalar yaşıyor. Toplumsal muhalefet giderek artıyor ve bu burjuvazinin yüreğine büyük korkular salıyor. Şimdi tüm dertleri, pimi çekilmiş bomba yüklü bu tankeri nasıl etkisiz hale getirecekleridir.

Tüm Ortadoğu’ya yeni bir şekil verilmek istendiği bu dönemde, İran da diğer bölge ülkeleri gibi pek çok gelişmeye gebedir. İran halkına yıllardır zulmeden şeriat rejiminin kaderini kendi çıkarları doğrultusunda belirleyecek olansa İran işçi sınıfından başkası değildir.

Sonuçlar

İran’da şeriat rejimi, daha önce de anlattığımız gibi esas olarak din adamları katmanıyla yakın ilişki içinde olan bazaari esnafına dayanarak hayata geçirilmiştir. Bu rejim, kapitalizmin henüz büyük sanayi temelinde gelişmediği ve pek çok özgün çelişkileri içinde barındıran bir ülkenin ürünü olarak doğdu. Şeri rejimlerin uygulandığı Ortadoğu ve Afrika ülkelerine bakacak olursak, bu ülkelerde de kapitalizmin sınırlı gelişimine tanık oluruz. Emirliklerin, prensliklerin ya da krallıkların egemen olduğu bu ülkelerde, daha çok petrole dayalı bir sanayinin geliştiğini, fakat diğer sektörlerin oldukça geri kaldığını, gelişmiş bir yerli proletaryadan ziyade, büyük bir göçmen işçi kitlesinin var olduğunu görürüz. Devrimin gerçekleştiği yılları esas alırsak, bunların arasında en gelişmiş olanı yine de İran’dır.

Bugünün Türkiye’sini ve tarihini söz konusu ülkelerle kıyaslarsak, başlıca farklılıkları şöyle sıralayabiliriz.

1) Anadolu’da din güçlü bir unsur olmakla birlikte, bu topraklara, kendine özgü bir İslam anlayışı damgasını vurmuştur. Bu, Müslümanlığı oldukça geç bir tarihte kabul eden Türklerin çok tanrılı dinlerinden gelen pek çok inanç ve geleneği de içeren bir İslamdır. İslamda yeri olmayan pek çok Batıl inancın İslam adına, üstelik de çok yaygın kabul görür bir şekilde savunulmasının kökeninde bu olgu yatmaktadır.

2) Şeriatın uygulandığı Osmanlı döneminde dahi, din hiçbir zaman bir Arap ülkesindeki ağırlığıyla toplumsal hayata egemen olmamıştır. Bunda, Osmanlı İmparatorluğunun çok çeşitli bir etnik ve dini yapıya sahip olmasının da belirleyici bir önemi vardır. Örneğin, padişah eşlerinin ve dolayısıyla analarının neredeyse tamamının gayri-Müslimlerden oluşması dikkat çekicidir.

3) Diğer şeri ülkelerle kıyas kabul etmeyecek gelişmişlikte bir kapitalizme sahip olan Türkiye, özellikle 1970’lerden itibaren çok hızlı bir kapitalistleşme süreci geçirmiştir. Türkiye, burjuva devrimini İran’a kıyasla çok erken bir tarihte tamamlamıştır. Kapitalistleşme sürecinde, küçük-burjuvazi toplumsal ağırlığını giderek yitirmiştir. Belirleyici ekonomik ve siyasal güç ise tümüyle tekelci büyük burjuvazinin elindedir.

4) Özellikle 1980 sonrasında, “yeşil” sermaye diye nitelenen bir “İslamcı” sermaye ortaya çıkmıştır. Ne var ki bu sermaye grubunun, İran’daki gibi bir “bazzari” esnafıyla en ufak bir ilgisi yoktur. Bunlar, Özal döneminde çeşitli teşviklerle türedi bir biçimde ortaya çıkan büyük burjuvazinin unsurlarıdır.

5) Bunlar, yaşam tarzları itibarıyla da, geleneksel İslamcı unsurlardan tümüyle farklıdırlar. Aslında varlıklarının tek nesnel zeminini günümüzün “modern” ve “seküler” kapitalizmi oluşturmaktadır.

Bütün bu özgül yapısı, Türkiye’yi İran ve benzeri ülkelerden köklü bir biçimde ayırmaktadır. Dolayısıyla bu topraklarda, şeriata dayalı bir rejimin uzun süreli bir şekilde hayat sürmesi mümkün değildir.

Tüm bu olgulara rağmen, devletin sahibi olduğunu sanan Kemalist sivil-asker bürokrasinin ve bunların etrafında toplanmış ayrıcalıklı bir kesimin “Türkiye yeni bir İran olabilir” çığlığını atmalarının tek nedeni, toplumsal statülerinin elden gidebileceği korkusudur. Kendi çıkarlarını laiklik siyasi üst-kimliği altında saklamaya çalışan bu kesimler, ceberut devlet yapısının korunmasını devletin bekâsından çok kendi çıkarlarının bekâsı için savunuyorlar. İşçi ve emekçi yığınları şeriat korkusuyla gerip, toplumu laikler ve şeriatçılar olarak bölmeyi amaçlıyorlar. Oysa yıllarca dini eğitimi bir devlet dayatması olarak uygulayan ve dini kendi çıkarları temelinde kullanmak için her an bir silah olarak tutan yine bu çıkar gruplarıdır.

Böyle bir süreçte şeriattan söz etmek, toplumu bu temellerde bölmek, olayları saptırmak ve emekçilerin kafasını bulandırmak, sömürücü sistemin temel çelişkilerini gözardı etmeye, unutturmaya yöneliktir. Sömürülen yığınlar bu oyuna gelmemelidir.