Navigation

Konut Sorunu Nasıl Çözülür?

Son dönemlerde hükümet, gecekondu semtlerinin iyileştirileceği, buraların toplu konut alanları haline getirileceği, semt sakinlerinin çok daha iyi koşullarda yaşayacağı ve daha iyi evlere sahip olacakları vaatleriyle, bazı semtlerde geniş kapsamlı yıkımlara girişeceği mesajını veriyor. Bununla eşgüdümlü olarak ise, “mortgage” sistemi ya da Türkçe ifade edecek olursak ipotekli kredi sisteminin uygulanmaya başlanacağı söyleniyor. Konut sorununa köklü çözüm olarak sunulan bu sistemi daha ayrıntılı olarak ele alacağız. Ama her şeyden önce belirtmeliyiz ki hükümetin maksadı, gecekonduların iyileştirilmesi ve gecekondu sahiplerinin daha sağlıklı evlere kavuşturulması değil, muhtemelen kendi etrafındaki inşaat şirketleri için yeni kâr kapıları açmaktır.

Kemer sıkma politikaları çerçevesinde, yatırım cephesinde ciddi ölçüde kısıtlanmış olduğu halde, hükümetin özellikle inşaat alanına ilişkin “duble yol”, “vasfını yitirmiş orman arazilerinin satışı” gibi çıkışlar yapmasının ardındaki motivasyon budur. Gecekondu alanlarına dönük girişimler de aynı kapsamda değerlendirilmelidir. Kentin olağanüstü ölçüde genişlemesiyle birlikte artık merkezi ve rantı yüksek bölgeler haline gelen bu semtler, doğal olarak iştah kabartıyor ve yağlı yatırım alanları haline getirilmek isteniyor. Hükümet buralarda yaşayanların barınma sorunuyla gerçekte zerrece dahi olsun ilgilenmiyor. Aksine buralardaki yoksul kesimleri giderek daha gözden uzak bölgelere sürmek, zenginlerin göz zevkini bozmalarını engellemek istiyor. Geçtiğimiz aylarda Pendik Aydos’ta yaşananlar tam da bunları doğrular niteliktedir. Belediyenin buradaki yıkım seferberliği tam da bir belediye şirketi olan KİPTAŞ tarafından yapılan ve “KİPTAŞ villaları” olarak bilinen evler burada belirdikten sonra başlamıştır.

Elbette hükümet tepkilerin önünü almak için, eskiden buralarda evleri olan mülk sahiplerine de, doğrudan ya da sözde ucuz kredilerle yeni evler vereceğini söylemektedir. Oysa şu anda bu semtlerde yaşayanların çok büyük bölümü, yeni kurulacak “uydu kent”lerde ev sahibi olabilecek ya da yaşayabilecek gelir düzeyine sahip değildir. Demek ki var olan gecekondular ya da kaçak yapılar yıkılıp buralara tam denetimli ve planlı konutlar yapıldığında da sorun hallolmayacaktır. Yapılan yeni konutlarda oturmak ortalama bir işçi ya da emekçi ailesi için olanaksız olacaktır. Pek çok örnek bunu gösteriyor. Eskinin gecekondularının arasında yükselen Ataşehirler, Bahçeşehirler bunun kanıtıdır. Eski sakinler kendilerine yeni semtler aramak zorunda kalacak ve eskinin benzeri yerleşim yerleri bu kez daha uzaklarda kendini tekrar edecektir.

Mortgage ya da ipotekli kredi sistemi

Bugünlerde burjuva cenahta, konut sorununu kökten halledeceği söylenen ve sihirli bir yöntem olarak sunulan Mortgage sistemi parlatılıyor. Yani uzun yıllara yayılan banka kredileriyle, kişinin dilediği evi kira öder gibi satın alması, ama taksitler bitene kadar evin bankanın ipoteği altında olması. Böylece herkes ev sahibi olacak ve sorun çözülecek!

Çeşitli ülkelerde, farklı biçimlerde olsa da aynı öze dayanarak uygulanan bu sistem, her şeyden önce ev sahibi olmak isteyenlerin düzenli bir işi ve geliri olmasını öngörüyor. Örneğin bir işçi, eğer gelir düzeyi yeterli görülüyorsa, almak istediği evi bankaya ipotek ettirerek, aldığı banka kredisini 15-20 yıla yayılan taksitlerle geri ödüyor. Genelde taksit miktarı kira miktarına yakın bir bedel olarak tutuluyor. Ama en ufak bir geri ödeme gecikmesinde, işçinin gözünün yaşına bakmaksızın sistemin çarkları işlemeye başlıyor. Ücrete, eşyalara koyulan hacizlerle banka parasını tıkır tıkır alıyor. Bunlar da yetmedi mi? O zaman işçi kapı dışarı ediliyor ve evine el konuyor.

Yaklaşık her on yılda bir kriz döngüsüne giren kapitalizm, görece bir refahın, rahat iş bulma olanaklarının ve büyüyen bir ekonominin yaşandığı genişleme dönemlerinde, işçileri bu sistemle ev sahibi yapıyor ve belli bir süre boyunca işçi pek bir ödeme zorluğu çekmiyor. Ardından, “her şey ne de güzel gidiyor, bir daha asla olmaz” derken, mukadderatta yazılı olan hiç beklenmedik bir anda çıkıp geliveriyor: kriz! İflâslar birbirini kovalıyor ve kapitalistlerin ilk yaptıkları şey üretimi kısmak ve işçi atmak oluyor. İşsiz kalan işçi, belki aylarca hiçbir iş bulamayabiliyor. Bu sırada eldeki avuçtaki tükenmiş, satılabilecek eşyalar satılmış, ama kredinin geri ödemesinin sürdürülmesine o da yetmemiştir. Eşyalara konan hacizlerin ardından, banka bir kuzgun gibi eve de el koymuştur ve işçi, ailesiyle birlikte sokaktadır. Pek çok aile bu gerginliğe dayanamaz ve kapitalizmin zaten pek de güçlü kılmadığı ipler kopuverir. Herkes kendi yoluna, herkes bir çöp tenekesinin başına! İşte ABD’de filmlere konu olan ve yüz binlerce insanı sokaklarda yatmaya ve çöplerden beslenmeye sürükleyen süreç bu şekilde gelişmektedir. Yanlış anlaşılmasın! Bu acımasız kapitalizmin gazabına uğrayanlar sadece düşük gelir düzeyine sahip işçiler değil, çeşitli düzeylerdeki müdüründen mühendisine varıncaya kadar her meslek ve eğitim düzeyinden insanlardır.

Bu sistemde ortalama bir işçinin evinin kaderi aşağı yukarı böyleyken, işin bir diğer boyutu daha bulunuyor. Çok daha önemli bir boyut. Mortgage sistemi yalnızca evleri değil insanların hayatlarını da ipotek altına almakta, onları kapana sıkıştırmaktadır. Geri ödemeleri yapamayacağı ve evsiz kalacağı korkusunu yaşayan işçi, işten atılmamak için tam bir köle olmaya hazır olmak zorunda kalmaktadır. Uzun çalışma saatleri, tatillerin sınırlanması, ücretlerin düşürülmesi, sağlık sigortasının kuşa çevrilmesi, yani her türden saldırıya boyun eğmek zorunda hissetmektedir kendini. Diğer yandan, çoğunlukla eşlerin her ikisi birden çalışmaktadır ve ancak bu gelirler toplamı hesaplanarak ev gibi büyük bir borcun altına girilmektedir. İşte ikinci bir kapan da buradadır. Evden olmamak için, ister mutlu olunsun ister olunmasın, “kutsal” aile kurumunu sürdürmek her iki taraf için de Allahın emridir. Aksi takdirde haciz memurlarının kapıda görünmesi an meselesidir. Böylece, bin bir zorlukla satın alınmaya çalışılan “pembe panjurlu ev”, işçi sınıfını sisteme boyun eğmeye zorlamanın bir aracı haline gelmektedir.

“Konut sorununu işçiyi kendi «evine» bağlayarak çözme yolunun … hızla büyüyen Amerikan kentlerinin yakınlarında doğduğu”nu belirten Engels, kentten bir saat uzaklıkta, çamurlu bir çöl içindeki küçük sefil bir kulübe için işçiden 4800 mark istendiğini aktarır. “… işçilerin bu meskenleri almak için dahi ağır ipotek borçları altına girmeleri gerekmekte ve böylece işverenlerin açıkça kölesi haline gelmektedirler. Evlerine bağlıdırlar, uzaklaşamazlar, ve kendilerine sunulan çalışma koşulları ne olursa olsun tahammül etmek zorundadırlar.”[1]

Böylece Engels, önemli bir sorunu daha gündeme getirmektedir: Burjuvazi ve küçük-burjuvazi tarafından konut sorununa bir çözüm olarak sunulan şey, yani işçilerin kendi evlerinin sahibi olmaları, aslında onların ayaklarına pranga bağlamak anlamına gelecektir.

Engels ve Konut Sorunu

Engels’in Konut Sorunu adlı eseri, bu konuda Proudhon’un sosyalizm adına savunduğu küçük-burjuva fikirlerin bir eleştirisidir. 1872’de kaleme alınan üç yazıdan oluşan bu esere, Engels, 1887 tarihli bir Önsöz yazmış ve soruna Marksist yaklaşımın temel çerçevesini burada özetlemiştir.

Engels, “Büyük modern kentlerimizde işçilerin ve küçük-burjuvazinin bir kısmının sıkıntısını çektiği konut darlığı, günümüzdeki kapitalist üretim biçimi sonucu ortaya çıkan sayısız daha küçük, ikincil kötülüklerden biridir” der ve şöyle devam eder:

“Büyük modern kentlerin genişlemesi, bu kentlerin belirli kesimlerine, özellikle merkezi konumlu bölgelere yapay ve çoğu kez çok büyük ölçüde artan bir değer vermiştir; bu bölgelerde yükselen binalar, bu değeri artıracak yerde düşürmektedirler, çünkü artık değişen koşulları karşılayamamaktadırlar. … Bu, hepsinden çok … merkezi konumlu işçi evleri için geçerlidir. Bunlar yıkılmakta, ve yerlerine dükkanlar, depolar ve resmi binalar dikilmektedir. … Sonuç olarak, işçiler, kentlerin merkezinden dış mahallelere sürülmekte; işçi meskenleri ve genel olarak küçük meskenler nadir, pahalı ve çoğu kez bütünüyle elde edilemez bir hale gelmekte, çünkü bu koşullar altında daha pahalı konutlar ile çok daha iyi bir spekülasyon alanına kavuşan yapı sanayii, ancak istisnai olarak işçi konutu yapmaktadır.”[2]

Anlatılan, bugün özellikle İstanbul’da pek çok gecekondu semtinin de hikâyesidir aslında.

Konut sorununun sadece işçi sınıfının değil küçük-burjuvazinin bir kesiminin de sorunu olduğunu belirten Engels, küçük-burjuva sosyalizminin mantığını teşhir etmek amacıyla bir Prudoncunun şu sözlerini aktarır: “O pek yüceltilen yüzyılımızın bütün kültürü içinde, büyük kentlerde nüfusun %90’ından fazlasının benim diyebileceği bir yere sahip olmayışı gerçeğinden daha korkunç bir saçmalık olmadığını ileri sürebiliriz. Manevi ve ailevi varlığın gerçek düğüm noktası, aile ocağı ve yuva, toplumsal girdapla silinip süpürülmektedir. ... Bu açıdan, vahşilerden çok gerideyiz. Mağara adamının mağarası, Avustralyalının kilden kulübesi, Hintlinin kendi ocağı varken, modern proletarya pratikte havada asılı durmaktadır.”[3]

Gecikmiş bir sanayileşmenin yaşandığı ve işçinin bir ayağının kırda olduğu, kapitalizmin kırı tam olarak çözemediği ülkelerde bu tür küçük-burjuva görüşler sosyalizm adına yaygın bir şekilde savunulagelmiştir. Hele bizim gibi ülkelerde, bu küçük-burjuva mülk tutkusunun işçi sınıfının büyük bir bölümüne egemen olduğu ortadadır. Ama Engels’in de belirttiği gibi, modern proletaryanın yaratılması için geçmişin işçisini toprağa bağlayan tüm bağın kesilmesi şarttır:

“Modern devrimci proleter sınıfın yaratılması için, geçmişin işçisini toprağa bağlayan bağın kesilmesi kesinlikle zorunluydu. Dokuma tezgahının yanısıra küçük evi, bahçesi ve tarlasına sahip olan el dokumacısı, bütün acılara ve siyasal baskılara karşın, sessiz, halinden memnun «dindar ve onurlu» bir insandı; zenginlere, rahiplere ve devlet yetkililerine şapkasını çıkarırdı ve aslında tam bir köleydi. Önceleri toprağa zincirlenmiş olan işçiyi tümüyle mülksüz bir proleter, bütün geleneksel ayakbağlarından kurtarılmış, bir kuş kadar özgür hale dönüştüren tam da bu modern büyük sanayidir; işçi sınıfı sömürüsünün sonal biçimi içinde, kapitalist üretim içinde alaşağı edebilecek biricik koşulları yaratan işte tam da bu ekonomik devrimdir. Ve bu gözüyaşlı prudoncu, gelerek, işçilerin aile ocağı ve yuvalarından uzaklaştırılışı için, bu sanki onların entelektüel kurtuluşunun en birinci koşulu değil de büyük bir gerilemeymiş gibi yakınmaktadır.

“27 yıl önce, İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu’nda, 18. yüzyılda İngiltere’de gerçekleştiği şekliyle, işçilerin tam bu aile ocağı ve yuvalarından uzaklaştırılışı sürecini ana çizgileriyle açıklamıştım. … Ancak, o koşullarda kesin olarak zorunlu bir tarihsel evrim süreci olan bunu «vahşilerin de altında» bir gerileme olarak düşünmek aklıma gelir miydi? Olanaksız. 1872’nin İngiliz proleteri 1772’nin «aile ocağı ve yuvasıyla» kırsal dokumacısından ölçülmeyecek kadar yüksek bir düzeydedir. Ve mağarasıyla mağara adamı, kilden kulübesiyle Avustralyalı, ya da kendi ocağıyla Hintli, hiç bir şekilde bir Haziran Ayaklanmasını ya da bir Paris Komününü gerçekleştirebilir miydi?

“…Tam tersine yalnızca modern büyük sanayi tarafından yaratılan, onu toprağa zincirleyenler de dahil olmak üzere miras kalan tüm kısıtlamalardan kurtarılmış ve büyük kentlerde kümelenmiş olan proletarya, bütün sınıf sömürüsüne ve sınıf egemenliğine son verecek olan büyük toplumsal dönüşümü gerçekleştirebilir. Eski kırsal el dokumacıları, aile ocakları ve yuvalarıyla bunu hiç bir şekilde yapamaz; onu yapma isteklerinden sözetmek şöyle dursun, böyle bir fikri hiç bir şekilde kavrayamazlardı bile.”[4]

Bu tutum, herhangi bir soruna küçük-burjuva sulugöz yaklaşımla Marksist yaklaşımın nasıl taban tabana zıt olduğunu gösteren tipik bir örnektir. Küçük-burjuva sosyalistler konut sorununa kapitalizm altında şu ya da bu geçici ve ütopik çözümü ararlarken ve sıradan bir işçi ya da küçük-burjuvanın bulduğu bireysel çözümden (bir şekilde ev sahibi olmak) bir adım öteye gidemezlerken, Marksistler soruna kalıcı bir toplumsal çözüm arayışı içindedirler.

Engels, haklı olarak, proletarya için birincil varlık koşulunun hareket özgürlüğü olduğunu belirtir. İşçilerin kendi evlerine sahip olmasının onların hareket özgürlüğünü kısıtlamak ve burjuvazinin ücret azaltması karşısındaki direncini kırmak anlamına geleceğini söyler. İşçilerin kendi evlerinin sahibi olmalarının onlara ekonomik bağımsızlık sağlayacağını, bir güvencelerinin olacağını, işsizlik halinde korunmuş olacaklarını savunanların tam bir hayal dünyasında yaşadıklarını, bir grev örneğinden yola çıkarak gösterir. “Tek tek işçi kendi evini gerekirse satabilir. Ancak büyük bir grev ya da genel bir sınai bunalım sırasında bundan etkilenen bütün işçilere ait evler satışa çıkarılmak zorunda kalınacak ve dolayısıyla hiç alıcı bulamayacak ya da maliyet bedellerinin çok altında satılacaktır. Ve hepsi alıcı bulsa dahi Herr Sax’ın muazzam konut reformu tümüyle sıfıra inecek ve yeniden baştan başlamak zorunda kalacaktır.”[5]

Varsayalım der Engels, belli bir sanayi bölgesinde her işçinin kendi küçük evine sahip olması genel kural olsun: “Bu durumda, o bölgenin işçi sınıfı kirasız yaşamaktadır; konut harcamaları, artık onun işgücü değerine girmemektedir. İşgücünün üretim maliyetindeki her azalma, yani işçinin geçim araçlarındaki her kalıcı fiyat düşüşü, «ulusal ekonomi öğretisinin tunç yasaları uyarınca» işgücünün değerinde bir gerilemeye eşdeğerdir ve dolayısıyla sonunda ücretlerde bunu karşılayan bir düşme ile sonuçlanacaktır. Böylece ücretler ortalama olarak kiradan tasarruf edilen ortalama miktar kadar düşecek, yani işçiler kendi evlerine eskiden olduğu gibi ev sahibine para ile değil, ama kendisi için çalıştığı fabrika sahibine ödenmemiş emekle kira ödeyeceklerdir. Bu yolla işçinin küçük evine yatırılmış olan tasarrufları bir anlamda sermaye olacak, ancak kendisi için değil, kendisini istihdam eden kapitalist için sermaye haline gelecektir.”[6]

Marksist bir perspektiften bakıldığında sorun bu kadar basittir. Yani burjuva ve küçük-burjuva anlayışların herkese bir ev hayallerinin hayata geçtiği ideal bir kapitalizmde yaşansa dahi, işçi sınıfının ortalama ücretleri ortalama kira bedeli kadar düşmeye mahkûm olacaktır. Proletaryayı kapitalizm altında daha rahat bir hayata kavuşturmayı arzulayanlar, dönüp dolaşıp yine kapitalizmin yasalarına toslamak zorunda kalmaktadırlar.

Çözüm nerede

O halde konut sorununun çözümünün kapitalizm yıkılmadıkça mümkün olamayacağı bir kez daha ortaya çıkıyor. Özel mülkiyetin insan yaşamını tehdit eden başlıca engel olduğu kapitalist sistemde, milyonlarca konut boş olarak bekleyip içten içe çürürken, milyonlarca insan başını sokacak bir çatıdan yoksun durumda yaşıyor. Devlet arazileri süper lüks konutların inşası için burjuvaziye peşkeş çekilirken, tozdan çamurdan geçilmeyen yoksul semtlerindeki izbeler işçiye çok görülüyor.

Diğer pek çok sorunda olduğu gibi bu sorunun da çözüm yolu, kapitalizmi alaşağı edecek ve bütün üretim araçlarına bizzat işçi sınıfının el koyacağı bir toplumsal devrimden, proleter devrimden geçmektedir. Özel mülkiyetin ortadan kaldırılacağı, üretimin merkezi bir plana uygun olarak yapılacağı, insanların eğitim, sağlık, barınma, ulaşım, elektrik, su gibi en doğal ihtiyaçlarının ücretsiz ya da çok cüzi ücretlerle karşılanacağı, tüm iktidarın sovyetler aracılığıyla işçi sınıfının elinde olduğu bir işçi devleti. Tıpkı konut sorunu gibi, işçi ve emekçilerin kapitalizmin kangren haline getirdiği tüm sorunlarının çözümü, sınıfsız ve devletsiz topluma, yani sosyalizme ilerleyen böyle bir devletten geçiyor. Proleter devrimin ardından bizzat proletarya tarafından oluşturulacak bu devlette, büyük mülk sahibi sınıfların mülklerine el konulacak ve tüm boş mülklerle birlikte buralar da işçilerin kendi devletinin mülkiyetinde yerleşime açılacaktır. Doğayı tahrip etmeyen, onunla uyumlu, sağlıklı ve güvenli konutlar bizzat bu devlet tarafından yapılarak işçilerin buralarda sağlıklı bir şekilde yaşamaları sağlanacaktır.

Enerji ihtiyacı doğaya zarar vermeyen yöntemlerle karşılanan, ulaşım sorununun güvenli bir şekilde toplu taşıma araçlarıyla çözüldüğü, kreşinden okuluna, sağlık merkezlerine, spor alanlarından kültür ve sanat merkezlerine, çamaşırhanesinden yemekhanesine her türlü temel ihtiyacın kolayca karşılandığı yaşam alanları: Üretici güçler, tüm bunların bugünden yaşama geçirilmesinin önünde hiçbir engelin bulunmadığı bir gelişmişlik düzeyine sahiptir. Tek engel kapitalizmdir. O da devrimci proletaryanın kendi elleriyle onu ortadan kaldırmasını bekliyor.




[1] Engels, “Konut Sorunu”, Seçme Eserler, cilt 2, s.379 (dipnot)

[2] Engels, age, s.365-6

[3] Engels, age, s.371

[4] Engels, age, s.371-2

[5] Engels, age, s.393

[6] Engels, age, s.394-5