Navigation

Aşamalı Devrim mi, Proleter Devrim mi?

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

20. yüzyılın başlarında emperyalist aşamaya geçişini tamamlayan kapitalizm, yalnızca burjuvazi açısından değil proletarya açısından da yepyeni bir dönemin habercisi olmuştur. Kapitalizmin dünyanın en ücra köşelerini bile emperyalist dünya ekonomisine bağlaması, geri üretim ilişkilerini her geçen gün yerle bir etmesi, dünya proleter ordusunun giderek gücü daha da artan bir deve dönüşmesini de beraberinde getirmiştir.

Emperyalist dönemle birlikte işçi sınıfı, kapitalizmin serbest rekabetçi dönemine oranla çok daha evrensel bir sınıf haline gelmiştir. Marksizmin öncüleri, “işçi sınıfının kurtuluşunun ne yerel, ne de ulusal bir görev olmayıp, modern toplumun bulunduğu tüm ülkeleri kapsayan, çözümü de en ileri ülkelerin pratik ve teorik alanda birlikte eylem göstermesine bağlı olan toplumsal bir görev olduğunu,” Birinci Enternasyonal’in kuruluş gerekçelerinden birisi olarak ortaya koymuşlardı. Emperyalizmle birlikte işçi sınıfının önündeki yerel ve ulusal engellerin ortadan kaldırılması koşulları olgunlaştıkça, toplumsal kurtuluşun nesnel zemini de döşenmiştir.

19. yüzyılın son çeyreğine kadar Avrupa’da gerçekleşen burjuva demokratik devrimlerde, proletarya devrimin temel kitlesel gücü olarak ortaya çıktı. Ne var ki, kapitalist üretim ilişkilerinin aşılma koşullarının tam bir olgunluk düzeyine varmadığı bu dönem, aslında proleter devrimler çağının henüz başlamadığı anlamına geliyordu. Ancak proletarya henüz iktidarı alabilecek bir olgunluktan, örgütlülükten ve bilinçten uzak olsa bile, onun devrimlerde sergilediği muazzam potansiyel, tüm Avrupa’da iktidarda olan ya da siyasal iktidara talip olan burjuva kesimleri korkutmaya yetti de arttı bile. Avrupa burjuvazisi ensesinde proletaryanın soluğunun tehdidi altında, monarşilerin kucağına oturmaya, onlarla uzlaşmaya ve en iyi durumda tepeden burjuva siyasal devrimlerle durumunu pekiştirmeye girişti.

Kapitalizmin emperyalist aşamaya “geçiş döneminin” yaşanmakta olduğu son çeyrek yüzyılın başında gerçekleşen Paris Komünü, artık işçi sınıfı devrimlerinin gündeme girmeye başladığının da müjdecisi oluyordu. Proletaryanın olgunlaşması, mali-sermayenin uluslararası egemenliği demek olan emperyalizm dönemiyle birlikte, burjuvaziyi de tam bir siyasal gericiliğe itiyordu. Ayağa kalkan işçileri ve köylüleri yatıştırmak için vereceği tavizlerin, kendi iktidarının da temellerini oyabileceği korkusu, burjuvaziyi alabildiğine gerici kılıyordu. Demokratik taleplerle başlayan mücadelelerde hegemonyayı eline alma cesaretinden tümüyle yoksunlaşan burjuvazi, bu görevleri eski sömürücü sınıflarla uzlaşma temelinde kısmen ve çok güdük biçimde çözmenin yollarını aradı. Ve genelde konuşacak olursak buldu da. Nitekim 20. yüzyıla girerken, Avrupa’da birkaç istisnasıyla tüm kapitalist ülkeler, şu ya da bu şekilde burjuvaziyle monarşinin uzlaşmasını temsil eden meşruti krallıklar durumundaydı.

Emperyalizmle birlikte devrimci Marksistlerin karşısına yepyeni bir tablo çıkıyordu. Bir tarafta, sayısal olarak sıçramalı bir gelişim yaşayan, sendikal ve siyasal alanda yerel ve uluslararası örgütlerini inşa eden proletarya, diğer tarafta tarihsel devrimci misyonunu en azından ileri kapitalist ülkelerde tümüyle yitiren ve gericileşen bir burjuvazi. Bu durum aslında, kapitalizmin tarihsel ilericiliğinin de son bulduğunun, kapitalist üretim ilişkilerinin artık üretici güçlerin daha da gelişmesinin önünde bir ayak bağı haline geldiğinin ve böylece büyük bir toplumsal dönüşüm mücadelesi dönemine girildiğinin dışa vurumuydu. Yani proleter devrimler çağı başlıyordu.

Ne var ki, kapitalizm eşitsiz gelişmeye devam ediyordu. Batı ülkelerinde burjuva demokratik devrimler çağı kapanırken, Avrupa’nın doğusunda tarihsel olarak bu devrimlere ait görevler hâlâ yakıcı ve ivedi görevler olarak çözülmeyi bekliyordu. Başta Rusya olmak üzere, tüm Doğu Avrupa ülkeleri ve bu arada Osmanlı İmparatorluğu gibi Asyatik despotik toplumlar, kapitalizmin çözücü etkisi altında yeni bir toplumsal dönüşümün sancısını çekiyorlardı. Asya’nın sömürge ve yarı-sömürge ülkelerinde ise burjuva demokratik talepler toplumun gündemine henüz girmemiş ya da daha yeni girmek üzereydi.

Kapitalizmin Avrupa’daki “kendi dinamikleri” temelinde uzun yıllara yayılan gelişimiyle, kapitalistleşmeleri yabancı sermaye yatırımları temelinde gerçekleşen ülkelerdeki gelişimi arasında oldukça büyük bir farklılık bulunmaktaydı. Avrupa’da yüzyıllara yayılan kapitalist gelişme, bu ikincilerde çok daha kısa bir süre içinde oldukça sıçramalı ama o nispette de sancılı, çelişkili, gelgitli bir süreci kapsamaktaydı. Pek çok ülke serbest rekabeti yaşamadan tekelci kapitalizmle, büyük sanayi ile tanışmıştı. Hele hele Rusya’da bu işletmeler, on binlerce işçinin çalıştığı dev fabrikalar olarak örgütlenmişti. Bu ülkelerde, pre-kapitalist üretim ilişkileriyle en gelişmiş haldeki kapitalist üretim ilişkilerinin sarmaş dolaş olması, elbette muazzam çelişkileri de beraberinde getirmişti.

İşte 1900’lerin hemen başlarında devrim stratejisi tartışmalarının alevlendiği Rusya, gecikmiş bir kapitalist gelişmenin çelişkilerini en yakıcı biçimiyle yaşayan ülkelerin başında gelmekteydi. Nüfusun ezici çoğunluğunu kırsal nüfus oluştururken ve bu kırsal nüfus Orta Çağ kurumlarını ve ilişkilerini hâlâ bünyesinde barındırırken, Rusya’nın kentlerinde Avrupa’daki kapitalist gelişmeyle etkileşim içinde daha baştan tekelci tarzda bir kapitalist gelişme yaşanıyordu. Bu gelişmeyle hiçbir biçimde örtüşmeyen despotik devlet yapısının yarattığı çelişkiler, Rusya’yı Avrupa’nın en çalkantılı ülkesi haline getirmişti. Söz konusu nesnel çelişkilerle tüm toplumsal ve ekonomik yapısı altüst olan bu ülke, aslında o günlerde dünyanın gidişatını da altüst edecek ilk adımları atmakla meşguldü. Aristokrasinin temsilcisi olan Çarlığın siyasal baskısını tüm eziciliğiyle yaşayan, bununla birlikte ekonomide burjuvazinin ağırlığı gittikçe artan Rusya, burjuva demokratik devrimin sancılarıyla kıvranmaktaydı.

Eski kapitalist ülkelerle Rusya gibi yeni kapitalistleşen ülkeler arasındaki bu eşitsiz gelişme durumu, Rus Marksistlerin izlemesi gereken strateji ve taktikler konusundaki tartışmanın da arka planını oluşturur. Rus devrimi nasıl bir devrim olacaktı? Avrupa’da burjuvazi gericileşirken, burjuva demokratik görevlerin gündemde olduğu yeni kapitalistleşen ülkelerde, burjuvazi ilerici-devrimci bir rol oynayabilir miydi? Burjuvazi bu rolü oynamazsa, bu durumda önde duran tarihsel-toplumsal görevleri hangi sınıf çözecekti? Devrimci mücadelede hegemonya hangi sınıfta olacaktı ve iktidar hangi sınıf tarafından ele geçirilecekti? Bu sınıflar bu görevleri yerine getirebilecek ve iktidarı alabilecek olgunluk düzeyinde miydi? Ve dolayısıyla olgunluk düzeyini saptamak için hangi kriterlere bakılması gerekiyordu?

Aslında buna benzer sorular Marksistlerin gündemine ilk kez geliyor değildi. Hatta Marx ve Engels’in dönemi bile, sınıf çatışmalarının çok değişkenli karmaşık bir denkleme dönüştüğü, eski ile yeninin unsurlarının iç içe geçtiği çelişkilerle yüklü bir dönemdi. Özellikle 1848 devrimleri sürecinde Marx ve Engels, Alman burjuva demokratik devrimi nedeniyle bu konu üzerinde yoğunlaşmışlar ve izlenmesi gereken yolun genel çizgilerini, yani temel stratejiyi belirtmişlerdi. Ne var ki, 20. yüzyılın başlarında Avrupa’da bir başka dönüşüm daha yaşanıyordu. İşçi sınıfı hareketi, kendi içinde oportünizm ve devrimci eğilim olarak ikiye bölünüyor ve bu saflaşmada işçi hareketinin resmi otoritesi durumundaki II. Enternasyonal önderliği oportünizm safında yer alıyordu. Bu oportünist eğilim, Marx ve Engels’te devrimci olan ne varsa budamaya girişmiş, bu arada, onların Alman devriminden çıkardığı sonuçları da sulandırmış ve Marksizmi bir çeşit “ekonomik determinizm”e indirgemişti. II. Enternasyonal önderliği giderek devrimcilikle bağını tamamen kopardı ve reformlarla gerçekleştirilecek bir asgari programla, sonsuza kadar ertelenen bir azami program ayrımında ifadesini bulan reformist, legalist bir zihniyeti yerleştirdi. Rus devrimcileri arasında sorgulanmaya başlanan bu zihniyet, Birinci Dünya Savaşının yarattığı derin altüstlüğün etkisiyle resmen ve apaçık ortaya çıktı.

İki Taktik adlı eserinden başlayarak, Birinci Dünya Savaşı sırasında oportünizm-emperyalizm ilişkisini analiz ettiği yazılara, ardından Nisan Tezleri’ne ve Ekim Devrimi deneyimine ve en önemlisi Komünist Enternasyonal belgelerine uzanan bir süreçte Lenin, devrim perspektifleri konusunda görüşlerini dile getirmiştir. 1905’ten başlattığımızda on yedi yıla yayılan, üç Rus devriminin deneyimlerini içeren ve Komintern’le birlikte zirvesine ulaşan bu süreçten, Lenin kuşkusuz gerekli dersleri çıkarmış ve ortaya koymuştur.

Ne var ki bugüne gelindiğinde, Marksist olduğu iddiasını taşıyanların büyük bir bölümünün bu dersleri yeterince dikkate aldıklarını ya da özümsediklerini söylemek biraz güç görünüyor. Neredeyse yüz yıl öncenin yanlış görüşleri, bugün kendini Marksist olarak adlandıran pek çok yapı arasında temcit pilavı gibi ısıtılıp yeniden gündeme getiriliyor. Devrimci hareketteki bölünmelerin hatırı sayılır bir kısmı bu konu üzerinden yaşanıyor; suçlamalar, savunmalar ve saflaşmalar yüz yıl önceki kamplaşmanın tarafları etrafında gerçekleşiyor.

Bu nedenle devrim perspektifleri konusu, özel önem verilmesi gereken bir konu olmaya devam ediyor. Daha sonra yapılan tüm tartışmaların temelini oluşturduğu için, 1905’te yürüyen tartışmalara kısaca bakmanın yararlı olacağını düşünüyoruz. Zira günümüzde de devam eden saflaşma, kökünü 1905 Rusya’sında yaşanan saflaşmadan almaktadır.

1905 Devriminin Estirdiği Fırtınalar

Rusya’da Çarlığın yıkılması sorununun, yaklaşan devrimin nasıl bir devrim olduğu sorusunu da gündeme getirdiğini belirttik. Aslında 19. yüzyılın sonlarında, Marksizmin yavaş yavaş Rus aydınları arasında da itibar görmesinin bir ürünü olarak, bu sorun başka bir bağlamda gündeme gelmişti. Rusya’da kapitalizm atlanabilir miydi? Açıkçasını söylemek gerekirse, bu konu bir çırpıda Marx tarafından kaldırılıp bir tarafa atılmadı. Marx, Rus kırsalında ortak toprak mülkiyetinin varlığını hâlâ koruduğu bir durumda, Avrupa’da bir sosyalist devrimin zaferi koşuluyla bunun mümkün olabileceğine değinmişti. Ancak zaman ilerleyip Rusya’da kapitalizm geliştikçe, Rus kırsalındaki ortaklaşa topraklar (mir toprakları) kapitalizm tarafından çözülmeye uğratıldı ve böylece bu olasılık gündemden düştü. Buna paralel olarak Rusya’da 1880’lerin sonlarından itibaren gelişmeye başlayan Marksist eğilim, popülist Narodnik görüşleri sıkı bir eleştiriye tâbi tutup, Rusya’da kapitalizmin gelişmekte olduğunu kanıtladı.

Artık tüm Rus Marksistleri arasında, yaklaşan Rus devriminin acil görevler bakımından bir burjuva demokratik devrim olduğu tartışmasız kabul ediliyordu. Rusya pre-kapitalist üretim ilişkilerini tasfiye edecek, Çarlığı yıkacak, demokratik hakları ve sekiz saatlik işgününü sağlayacak, ezilen uluslara kendi kaderini tayin hakkını verecek bir devrime gebeydi ve tarihsel olarak bakıldığında bu görevlerin tümü burjuva devrimler kapsamına giriyordu.

Gerek Bolşevikler gerek Menşevikler gerekse de bu konularda her ikisinden de ayrı düşünen Troçki olmak üzere, Rus Marksistlerini farklılaştıran sorun kesinlikle bu görevlerin tarihsel karakterinin ne olduğu noktasında değildi. Her üç yaklaşım da, devrimin çözmesi gereken görevlerin burjuva demokratik doğası konusunda tümüyle hemfikirdi. Aklı başında hiç kimse de bu görevlerin sosyalizmin görevleri olduğunu savunamazdı.

Sorun, bu devrimin hangi sınıfın önderliği altında, hangi sınıfın hegemonyasında gerçekleşeceği ve bu görevlerin ne tür bir siyasal iktidar aracılığıyla çözülebileceğindeydi. İşte Bolşevikler, Menşevikler ve Troçki etrafında şekillenen üç eğilim, bu temel soruya ve buna bağlı olan diğer sorunlara verilen farklı yanıtlar bağlamında somutlaştı. Lenin’in İki Taktik’i ve Troçki’nin Sonuçlar ve Olasılıklar’ı, tam da 1905 devrimi patlak verdikten sonra bu temel soruya yanıt verme çabasının ifadesiydi.

Bu tartışma içerisinde Menşevikler gerek teorik açılımlarıyla gerekse de politik tutumlarıyla tam bir oportünist çizgideydiler. Tüm bu tartışmalarda II. Enternasyonal önderliğinin hep Menşeviklerden yana olması hiç de rastlantı değildi. Menşevikler, işçi sınıfı örgütlülüğünün yetersizliği, sınıf çelişkilerinin yeteri kadar gelişmediği ve halk yığınlarının sosyalizme yabancı oldukları gibi argümanlardan hareketle, Rusya’da kapitalizmin gelişmesinin gerektiğini ve bunun için burjuva bir devrimin şart olduğunu ifade ediyorlardı. Ne var ki, hemen herkesin şöyle ya da böyle kabul edebileceği bu tezden yola çıksalar bile, burjuva devriminin ancak burjuvazi tarafından yapılabileceği şeklinde bir sonuca varmaktaydılar. Yani Menşevikler, devrimin temel görevlerinin burjuva demokratik doğasından hareketle, devrimin burjuvazinin önderliğinde, onun hegemonyası altında gerçekleşmesi ve onun iktidarıyla sonuçlanması gerektiği görüşünü savunmaktaydılar. Peki Rusya’da bu görevleri çözmeye aday bir devrimci burjuvazi var mıydı? Menşeviklere göre vardı. Burjuvazi henüz devrimci barutunu tüketmemişti. Ama yine de onu keskin proleter eylemlerle ürkütmemek gerekiyordu. Proletarya burjuvaziyi desteklemeli, yüreklendirmeli, arkadan iteklemeli, kurulacak burjuva demokratik cumhuriyette de iktidardan kesinlikle uzak durmalı ve bir aşırı muhalefet konumunda kalmalıydı. Proletarya, ancak çok uzun yıllara yayılan bir kapitalist gelişme sayesinde toplumun çoğunluğunu oluşturacak, kapitalizmin kendisine sunduğu tüm elverişli koşulları da kullanarak sosyalist görevleri gündeme getirebilecekti! Bundan tam on iki yıl sonra, Şubat 1917 devriminde takınacakları tutum da bu sınıf uzlaşmacı görüşün pratiğe geçirilmesinden başka bir şey olmayacaktı.

Lenin ise, Rus burjuvazisinde bu görevleri çözecek kararlılığı ve cesareti görmüyordu. Lenin’e göre Rus burjuvazisi gericileşmişti ve devrimin görevlerini sonuna dek götürmekten kesinlikle acizdi. Rus devriminin en temel sorunu toprak sorunuydu. Ve bu tarım devrimi burjuva bir karakterde olsa bile, Rus burjuvazisi ile zengin toprak sahipleri arasındaki sayısız bağdan ötürü, liberal burjuvazi büyük toprak sahiplerinin mülksüzleştirilmesine karşı düşmanca bir tutum benimsiyordu. Böylece de devrime sırtını dönerek monarşiyle anayasal bir uzlaşma arıyordu. Buradan yola çıkan Lenin, devrimin önderliğinin burjuvaziye bırakılmasının, onu ölüme terk etmek anlamına geleceğini açıkladı. Proletarya ile burjuvazinin ittifakı anlayışına dayanan Menşevik çizgiyi kıyasıya eleştirerek, proletarya ile köylülüğün devrimci ittifakının gerektiğini savundu. Rus devriminin burjuva demokratik çerçevesini atlayamayız diyordu Lenin, ama böylesi bir ittifakla bu devrimin sonuna kadar götürülebileceğini ve bu çerçevenin “muazzam derecede genişletilebileceğini” de ekliyordu. Lenin’e göre köylülük burjuvaziden daha devrimci bir sınıftı:

Sınıf olarak burjuvazinin doğal ve kaçınılmaz biçimde liberal-monarşist partinin kanatları altına sığınmaya çalışmasının, kütle olarak köylülüğün ise devrimci ve cumhuriyetçi bir partinin önderliği altına girmek istemesinin nedeni budur. Burjuvazinin demokratik devrimi sonuna kadar götürecek durumda olmamasının, köylülüğün ise devrimi sonuna kadar götürebilecek oluşunun nedeni budur; ve ona bu hususta tüm gücümüzle yardım etmek zorundayız.[1] (abç)

Devrimin sınıfsal ittifakları konusunda kendi özgün görüşünü getiren Lenin, böylece Menşeviklerden kesin olarak farklı bir çizgi geliştiriyordu. Lenin’in işçi-köylü ittifakı anlayışı, hem bu ittifakı anlatan bir slogan olarak hem de bir devrimci iktidar biçimi olarak, “proletarya ile köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğü” formülünde somutlanıyordu. İşçi-köylü ittifakını vurgulaması bakımından büyük önem taşıyan bu formül, iktidar sorunu konusundaysa tam bir netliğe sahip değildi. Burjuva demokratik görevleri çözüme bağlayacak bir devrim, proletarya ile köylülüğe dayanacaktı, iktidar bir çeşit işçi-köylü hükümeti olacaktı. Ancak bu hükümette hegemonya hangi sınıfın elinde bulunacaktı? Süreç içinde değişikliğe uğramış olsa da, 1905 devrim sürecinde Lenin’in bu konudaki açılımları yeterince sağlam ve berrak değildi. Örneğin 1907’de RSDİP içindeki tarım programı tartışmaları boyunca, Lenin ısrarla, Rus devriminin toplumsal yapı bağlamında burjuva toplumsal temellerin dışına çıkılmasına izin vermediğini dile getirmiştir.

“Burjuva devleti”nden kurtulamayız. Sadece küçük burjuva filistenler böyle yapmayı hayal edebilirler. Devrimimiz bir burjuva devrimidir; çünkü özellikle sürmekte olan mücadele sosyalizm ile kapitalizm arasında değil fakat kapitalizmin iki biçimi arasındadır. … Proleter-köylü cumhuriyeti de bir burjuva demokrasisidir. Devrimimizde, burjuvazinin şu ya da bu kesimini, şu veya bu biçimde eski düzene karşı desteklemeden bir adım atamayız, bugüne kadar atmadık da.[2] (abç)

Gelelim Troçki’ye. Troçki de kapitalizmin gelişmesinin proletaryanın çıkarına olduğunu kabul ediyordu. Yine tıpkı Lenin gibi, Rus burjuvazisinin devrimci bir rol oynayamayacağını belirtiyordu. Ama o, Lenin’in yukarda saydığı görevleri çözmek üzere ayağa kalkan proletaryanın, kendini asla özü tarım devrimi olan bir burjuva devrimiyle sınırlayamayacağını, bu noktada durmasının olanaksız olduğunu, devrimi sosyalist devrime doğru götürmekten başka bir çıkış yolunun bulunamayacağını söylüyordu. Ona göre burjuva demokratik görevler proletaryanın yalnızca geçerken çözeceği görevlerdi.

Her şeyden önce şunu belirtelim ki, 1905 döneminde Troçki ile Lenin’in yaklaşımları arasında yöntemsel denilebilecek bir farklılık mevcuttu. Rusya’da kapitalizmin geriliği nedeniyle proletaryanın henüz iktidarı alabilecek kadar olgunlaşmadığını düşünüyordu Lenin. Oysa Troçki, proletaryanın olgunlaşıp olgunlaşmadığı sorununun yalnızca ekonomik düzeyde yanıtlanabilecek bir sorun olmadığını belirtmekle işe başlıyordu. Bir başka deyişle, dönemin hemen hemen tüm Marksistlerinin etkisinde kaldığı II. Enternasyonal’in “ekonomik determinizm”ini sorguluyordu.

Proletarya, kapitalizmin büyümesiyle birlikte büyür ve güçlenir. Bu anlamda, kapitalizmin gelişmesi, proletaryanın da diktatörlüğe doğru gelişmesi demektir. Ne var ki, iktidarın işçi sınıfının eline geçeceği gün ve saat, doğrudan doğruya üretici güçlerin düzeyine değil, ama sınıf mücadelesi içindeki ilişkilere, uluslararası duruma ve nihayet bir takım öznel etkenlere (gelenekler, işçilerin inisiyatifi ve savaşa hazır olma durumları) bağlıdır.

İşçilerin ileri bir ülkeden önce, ekonomik olarak geri bir ülkede iktidara gelmeleri mümkündür. ... Proletaryanın diktatörlüğünün teknik gelişmeye ve ülkenin kaynaklarına şu veya bu şekilde otomatik olarak bağlı olduğunu düşünmek, saçmalığa varıncaya kadar basitleştirilmiş “ekonomik” maddeciliğin önyargılarından biridir. Bu bakış açısının Marksizmle bir ilişkisi yoktur.

Bize göre Rus devrimi öyle koşullar yaratacaktır ki, liberal burjuva politikacıları hükümet etme yeteneklerini sonuna kadar ortaya koyma fırsatı bulmadan önce, iktidar işçilerin eline geçebilecektir – ve devrimin zaferi isteniyorsa, mutlaka geçmelidir.[3] (abç)

Peki proletaryanın iktidarı eline almasından sonra kurulacak olan hükümet, “saf” bir proleter hükümet mi olacaktı? Troçki’ye yönelik eleştirilerden biri de onun “saf” bir proleter devrim beklentisi içinde olduğu, dolayısıyla köylülüğün devrimde oynayabileceği rolü küçümsediğiydi. Bakalım öyle mi:

Devrimin kesin bir zafere ulaşması halinde, iktidar, mücadelede önderlik yapan sınıfın eline, başka bir deyişle proletaryanın eline geçecektir. Şunu hemen belirtelim ki, bu, proleter olmayan toplumsal grupların devrimci temsilcilerinin hükümete katılmalarını asla engellemez. Bunlar hükümete girebilirler ve girmelidirler de: doğru ve sağlıklı politika, kent küçük-burjuvazisinin, aydınların ve köylülüğün nüfuzlu önderlerini iktidara çağırmaya itecektir proletaryayı. Bütün sorun şudur: hükümetin politikasının içeriğini kim belirleyecektir; kim hükümetin içinde sağlam bir çoğunluk oluşturacaktır?

... Böyle bir hükümet, proletarya ve köylülüğün diktatörlüğü olarak, proletarya, köylülük ve aydınların diktatörlüğü olarak, hatta işçi sınıfı ve küçük-burjuvazinin koalisyon hükümeti olarak tanımlanabilir elbet; yine de şu soru önümüze çıkmaktadır: hükümet içinde ve dolayısıyla ülke içinde hegemonya kimde olacaktır?[4] (abç)

Gerek Lenin’in gerekse Troçki’nin ele aldığı sorun, iktidar ve proletaryanın bu iktidar içindeki konumlanışı sorunudur. Troçki bununla bağlantılı olarak sorunu çok doğru bir biçimde bir hegemonya sorunu olarak koymaktadır. Hükümette şu ya da bu kesimlerin temsilcilerinin bulunması hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Bu anlamda hiçbir devrim “saf” bir sınıfsal devrim değildir. Önemli olan hegemonyanın hangi sınıfın elinde olduğudur.

Lenin’in tasarladığı demokratik devrimde, her ne kadar öncülük proletaryaya verilmişse de, proletaryayla köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğü formülasyonu son derece bulanıktır. Hegemonya sorunu çözümlenmemiştir ve proletaryayla köylülük arasında “kesin bir irade birliği”[5] oluşacağına dair önsel bir inanç vardır. Peki köylülüğün ve genel olarak küçük-burjuvazinin, proletaryadan ve burjuvaziden bağımsız bir iradesi, onlardan bağımsız olarak izleyebileceği bir politik çizgi, bu çizginin somutlaşmış ifadesi olarak ideolojik açıdan bağımsız bir devrimci partisi var mıydı? Tüm bu açılardan bağımsız bir rol oynayabilir miydi? İşte sorun gelip burada düğümlenmektedir.

Troçki köylülüğün devrimi sonuna kadar götürme yeteneğinde olan bir sınıf olmadığını, ya burjuvazinin ya da proletaryanın arkasına takılmak dışında üçüncü bir yol izleyemeyeceğini savunuyordu:

Yukarıda söylenenlerden, bir “proletarya ve köylü diktatörlüğünü” nasıl gördüğümüz oldukça açık olmalıdır. Sorun, buna ilke olarak karşı olmamız, böyle bir politik işbirliği biçimini “arzu etmemiz ya da etmememiz” değildir. Biz sadece bunun gerçekleşmesinin mümkün olmadığını düşünüyoruz, hiç değilse, doğrudan ve dolaysız anlamıyla.

Gerçekten de, böyle bir koalisyon, ya mevcut burjuva partilerinden birinin köylülük üzerinde nüfuz kurduğunu, ya da köylülüğün kendi bağımsız ve güçlü partisini yarattığını varsayar, oysa göstermeye çalıştık ki, bunların ikisi de mümkün değildir.[6]

Burjuvazinin köylülük üzerinde hegemonya kurabilmesinin, onun demokratik görevleri çözecek cesaret ve kararlılığa sahip olmasına bağlı olduğu açıktır. Yine açıktır ki, Lenin de burjuvazide bu cesaret ve kararlılığı görmediği için, burjuva demokratik devrimin görevlerinin proletarya ve köylülüğün iktidarınca çözüleceğini öngörmektedir. Dolayısıyla yukardaki alıntıda değinilen birinci olasılık gerçekten de mevcut duruma hiç uymamaktadır.

İkinci olasılığa gelelim, yani köylülüğün bağımsız bir parti yaratıp yaratamayacağına. Buna, bırakalım, yıllar sonra 27 Mart 1921’de Nakliyat İşçileri Tüm-Rusya Birlik Kongresi konuşmasında söyledikleriyle Lenin yanıt versin:

Siyasi ruh hali bakımından değerlendirildiğinde onun [köylülüğün] nasıl bir güç olduğunu biliyorsunuz. O yalpalayan bir güçtür. ... Bu güç proletaryanın önderliğiyle burjuvazinin önderliği arasında yalpalıyordu. Dev çoğunluğa sahip olan bu gücün kendi önderliği neden yoktu? Bu kitlenin ekonomik yaşam ilişkileri, kendilerinin birleşemediği, biraraya gelemediği türden olduğu için. Tüm ülkelerde halkı yüzyıllardır aptallaştırmış olan ve bizde Sosyal-Devrimcilerle Menşevikler tarafından yüzlerce hafta uygulanan ... “genel oy hakkı” üzerine, Kurucu Meclis ve benzeri “demokrasi” üzerine boş sözlerin kendisini etkilemesine izin vermeyen herkes için bu açıktır. Kendi deneyimlerimizden biliyoruz –ve bunun onayını, en son çağı, diyelim ki, tüm dünyada son yüzelli yılı alacak olursak, tüm devrimlerin gelişiminde görüyoruz– ki, sonuç her zaman ve her yerde aynıdır: ... Ya proletaryanın önderliği altında, ya kapitalistlerin önderliği altında– orta bir yol yok.[7]

Lenin 1921’de, yani Ekim Devriminden dört yıl sonra, köylülük hakkında bunları söylemektedir. Peki 1917’de neler olmuş, tarih 1905’te ortaya atılan sorulara nasıl yanıt vermiştir? Bakalım.

1917: Tarih Yanıt Veriyor

1905 tartışmalarından on iki yıl sonra, Rusya tarihin en önemli olaylarından birine sahne oluyordu. 22-26 Şubat 1917’de Petrograd’da devasa grevler ve gösteriler düzenlenmiş ve 27 Şubatta Çarlık devrilmişti. Bir yanda Duma diğer yanda ise Petrograd İşçi Temsilcileri Sovyeti oluşturulmuştu:

Devrimimizin bir iktidar ikiliği yaratmış bulunmak gibi büyük bir özgünlüğü var. Önemi her şeyden önce kavranması gereken bir olgu bu: onu anlamadan ileri gitmek olanaksız. ...

İktidar ikiliği neye dayanıyor? Geçici hükümetin, burjuvazi hükümetinin yanında, henüz güçsüz, tohum durumunda, ama gene de gerçek, söz götürmez ve büyüyen bir varlığı olan bir başka hükümetin: işçi ve asker vekilleri sovyetlerinin kurulmuş bulunmasına.

Bu ikinci hükümetin sınıf bileşeni nedir? Proletarya ile (asker üniforması altındaki) köylülük. Siyasal niteliği nedir? Devrimci bir diktatörlük, yani merkezi bir devlet iktidarı tarafından yayınlanan bir yasaya değil, ama doğrudan doğruya devrimci bir zorlamaya, halk yığınlarının aşağıdan gelen dolaysız girişkenliğine dayanan bir iktidar. Bu iktidar, alışılmış tipteki parlamenter burjuva demokratik bir cumhuriyette genellikle varolan ve ileri Avrupa ve Amerika ülkelerinde şimdiye değin üstün gelen iktidardan bambaşkadır. İşin özü burada olmakla birlikte, çoğu kez unutulan, yeterince düşünülmeyen bir şeydir bu. Bu iktidar, 1871 Paris Komünü ile aynı tipte bir iktidardır ...[8]

Yıllardır tartışılan konular, 1917 Şubatında Çarlığın devrilmesinden sonra, bu kez devrimin tam göbeğinde şiddetlenerek yeniden gündeme gelmişti. Lenin’in Nisan Tezleri bu tartışmanın ürünüydü. Taraflar ise Bolşevik Partinin en önde gelenleriydi: bir tarafta Lenin ve karşısında onun “eski Bolşevikler” dediği Zinovyev, Kamanev ve diğerleri. Yıllardır süren tartışma artık yaşamsal bir öneme sahipti. Çünkü buradaki tavır, proletaryanın geleceğini belirleyecekti. Proletarya iktidarı ele almalı mıydı, almamalı mıydı? İşte sorun buydu.

 “Eski Bolşevikler”in savunduğu, tipik bir İki Taktik formülüydü: “proletaryanın ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğü”. Lenin bunu “yeni ve canlı gerçeğin özgünlüğünü incelemek yerine, ezberlenmiş bir formülü ahmakça yinelemek”[9] olarak değerlendirmekte ve Paris Komünü tipinde bir iktidar önermekteydi. Bu iktidar sovyetlerin iktidarı olacaktı.

Nisan Tezleri partiyi bölünme aşamasına getirmiş ve Lenin “eski Bolşevikler” tarafından şiddetle eleştirilmişti. Ne var ki Lenin’in otoritesi, partinin büyük bir hata yapmasının önünü almış ve Ekim 1917’ye gelindiğinde doğru bir tutum alabilmesini sağlamıştı.

Rusya’da Şubatta ortaya çıkan durum, Rus Marksistlerinin en azından büyük bir bölümünün o ana kadar ortaya attıkları formüllerden çok farklı bir tablo sergiliyordu. Çarlık devrilmişti, ancak bu burjuva yöntemlerle değil tümüyle Lenin’in 1905 için söylediği proleter devrim yöntemleriyle, yani kitle grevleri yöntemiyle yapılmıştı. Böylece devrim yalnızca başlamıştı, bitmiş değil. Burjuvazinin başında bulunduğu geçici hükümet burjuva demokratik sorunları çözmeye muktedir değildi, bu nedenle iktidar olamamaktaydı. Proletarya ise buna muktedirdi ama iktidarı almak için gerekli bilinç düzeyine henüz sahip değildi. Ve bu süreç ta Ekime kadar devam eden bir süreç olacaktı. Ekimde ise devrim proletaryanın iktidarı ele geçirmesiyle birlikte proletarya diktatörlüğüyle sonuçlanacaktı.

Böylece Troçki’nin 1906’da söyledikleri, 1917’de sürekli devrimin pratiği olarak hayata geçecekti:

İşçilerin ileri bir ülkeden önce, ekonomik olarak geri bir ülkede iktidara gelmeleri mümkündür. ... Proletaryanın diktatörlüğünün teknik gelişmeye ve ülkenin kaynaklarına şu veya bu şekilde otomatik olarak bağlı olduğunu düşünmek, saçmalığa varıncaya kadar basitleştirilmiş “ekonomik” maddeciliğin önyargılarından biridir. Bu bakış açısının Marksizmle bir ilişkisi yoktur.

Bize göre Rus devrimi öyle koşullar yaratacaktır ki, liberal burjuva politikacıları hükümet etme yeteneklerini sonuna kadar ortaya koyma fırsatı bulmadan önce, iktidar işçilerin eline geçebilecektir – ve devrimin zaferi isteniyorsa, mutlaka geçmelidir.

Stalinist Anlayış Şubat’ın Neresinde?

Devrimin aşamaları tartışmasına son derece önemli bir açılım getirmesine rağmen, Türk solunda Nisan Tezleri’nin İki Taktik kadar prim yapmadığı bilinen bir gerçektir. Nitekim bu tartışmalardaki argümanların yeterince değerlendirilmemesi ve Lenin’in söylediklerinin doğru kavranmaması, tüm Stalinistleri “ezberlenmiş formülleri ahmakça yinelemeye” sürüklemektedir.

Stalinistler, burjuva demokratik görevler çözülmeden duruyorsa, burjuvazinin işbirlikçi olmayan “ilerici” kesiminin de dahil olacağı demokratik bir devrimin bu sorunları çözmesini ve ardından “kesintisiz” bir şekilde (ama yine de belirsiz bir tarihe ertelenmek üzere!) sosyalist devrime geçilmesini savunmaya devam ediyorlar. Bir zamanlar burjuva demokratik görevlerin ağırlığını toprak sorununun, yani feodalizmin tasfiyesinin oluşturduğunu savunurken, bugün kapitalizmin gelişmesiyle birlikte bu sorun giderek ağırlığını kaybettiğinden, ağırlığı “demokrasi” ve “bağımsızlık” sorununa indirgemiş bulunuyorlar. Bu yüzden de Stalinist literatürde, kapitalizmin sınırlarını asla aşmayan “anti-emperyalist demokratik devrim” çeşitlemelerinden geçilmiyor.

Stalinistlere göre Rusya’da 1917 Şubat devrimi feodal soyluluğun devrilmesi ve burjuvazinin doğrudan iktidar dümenine geçmesidir. Onlar, ileri sürdükleri iktidar aşamalarının “tamamlanması” kaygısıyla, Şubat devriminin ortaya çıkardığı ve Lenin’in bas bas bağırarak anlatmaya çalıştığı ikili iktidar olgusunu görmezden geliyorlar. Peki burjuvazi Şubat devriminin ardından iktidar dümenini ele geçirebilmiş midir gerçekten? Şüphesiz hayır. Çünkü burjuvazi ne kadar iktidar dümeninin başındaysa, işçiler de kurdukları sovyetler aracılığıyla o kadar dümenin başındaydılar ve bu nedenle bir ikili iktidar, dolayısıyla da iktidarsızlık ve denge durumu söz konusuydu. Bütün bir Şubat ve Ekim arası, daha önce de belirttiğimiz gibi, burjuvaziyle işçi sınıfı arasındaki iktidar mücadelesi, devrilen Çarlıktan boşalan iktidarı kimin ele geçireceği mücadelesidir.

Ortada tamamlanmış bir aşama yoktur, aksine başlayan bir devrimdir söz konusu olan. Lenin hiçbir zaman devrimin burjuva karakteri sorununu, burjuvazinin iktidar dümenine geçmesi şeklinde ele almamıştır. Dahası Lenin İki Taktik’te bile, burjuvazinin iktidarı almak yönünde devrimci bir çabası olmadığını söylemiştir. Şubat devrimi, bıraktık burjuvazinin iktidara yerleşmesini, Lenin’in kullanmayı çok sevdiği deyişle bir “anayasal düşük” bile değildi. Ortada aylar boyunca ne bir anayasa ne de bu anayasayı oluşturacak bir Kurucu Meclis vardı. Burjuva devrimin tamamlanması kapsamında, tarımda feodal ilişkilerin tümüyle tasfiye edilmesi, ezilen uluslara kendi kaderini tayin hakkının tanınıp ulusal sorunun çözülmesi, demokratik bir cumhuriyetin inşası ve sekiz saatlik işgününün sağlanması; tüm bu görevler, ne zaman yerine getirilmiştir? Şubat’ta mı, Ekim’de mi?

Ekim Devriminin dördüncü yıldönümünde yaptığı konuşmasında Lenin, burjuvazinin dünyanın hiçbir yerinde çözememiş olduğu burjuva demokratik görevleri Ekim Devriminin çok kısa bir sürede çözdüğünü belirtiyor ve konuşmasını şöyle sürdürüyordu:

... Burjuva demokratik devrimin sorunlarını; ilerlerken, geçerken, bizim esas ve gerçek, bizim proleter-devrimci, sosyalist çalışmamızın “yan ürünü” olarak çözdük. Reformlar ... devrimci sınıf mücadelesinin yan ürünüdür. Burjuva demokratik dönüşümler ... proleter, yani sosyalist devrimin yan ürünüdür.... Birincisi ikincisine doğru büyür. İkincisi geçerken birincisinin sorunlarını çözer.[10]

Lenin’in sözleri hiçbir karışıklığa meydan vermeyecek kadar açıktır. Lenin burada, burjuva demokratik görevlerin ancak proletarya iktidara geldikten sonra çözülebildiğini, yani proleter devrimin geçerken burjuva demokratik devrimin sorunlarını da çözdüğünü, dolayısıyla bunların içiçe geçtiğini belirtir. Lenin’in burada ifade ettiği gerçeklikle, Troçki’nin Sonuçlar ve Olasılıklar’daki formülasyonu arasında hiçbir fark yoktur.

Proleter Devrim Dünya Devrimidir

Stalinist aşamalı devrim anlayışı, “tek ülkede sosyalizm” teorisiyle çok yakından ilişkilidir. “Tek ülkede sosyalizm” teorisi, özünde uluslararası nitelik taşıyan proleter devrimi, kapitalist dünyayla pekâlâ uzun süre uyum içinde yaşayabilecek, kendi kendine yeterli bir ekonomik sistem hedefi güden, ulusal sınırlar içinde kalmış, yalıtık bir devrim olarak tasarlamaktadır. Benzer şekilde, aşamalı devrim anlayışı da, ülkeleri, dünyadan yalıtık, sorunlarını kendi iç dinamikleriyle çözümleyecek, dış etkenlerden tümüyle bağımsız olarak ele almaktadır. Üretici güçlerin çeşitli gelişim aşamalarını kategorileştirip, bunlara uygun devrim aşamaları ve bu devrim aşamalarına denk düşen farklı sınıfsal iktidarlar tanımlamaktadır. Dolayısıyla bu anlayışa sahip olanlar, komünistlerin önüne kendi ülkelerinin sınırlarını aşmayan, dar ve gerçekçi olmayan hedefler koymaktadırlar. Bunun işçi sınıfı üzerinde yarattığı tahribatın ne kadar trajik olduğunu ise yaşanan deneyimler bizzat göstermiştir.

Marksist proleter devrim anlayışının olmazsa olmaz ayağını oluşturan enternasyonalizmin bir dayanışma hareketine indirgenmesinin, bir örgütlenme anlayışı olmaktan çıkarılmasının yanı sıra, proleter devrim bir ulusal kurtuluş savaşı derekesine düşürülmüştür. Bu anlayışın baş sorumlusu kuşkusuz Stalinizmdir. Statükocu, milliyetçi bir sınıfın, bürokrasinin ideolojisi olan Stalinizm, kendi çıkarlarını korumak adına kapitalizmle barış içinde bir arada yaşama politikasıyla, proleter devrimlerin önüne set çekmiştir. Proleter devrimlerin yerini, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyet bürokrasisinin hegemonya alanında kalan ülkelere kendi bürokratik sisteminin ihracı almıştır.

Marksizm, proleter devrimi uluslararası bir devrim olarak ele alır; milliyetçi değil enternasyonalist bir anlayışa sahiptir. Bu anlayış bilimsel temellere dayanır, kapitalizmin bir dünya sistemi oluşundan, sermayenin uluslararası karakterinden hareket eder. Sermayenin emperyalizmin tam gelişmesiyle birlikte önündeki engelleri yıkıp geçmesi, bütün ülkeleri tek bir sistemin organik parçaları haline getirmesi, yalnızca sermayenin değil işçi sınıfının da dünya çapında bir sınıf olmasının önündeki engelleri söküp atmıştır.

Uluslararası bir sınıf olan proletaryanın onu devrime götürecek, ona önderlik edecek partisi de uluslararası olmak zorundadır ve Marksizmin öncülerinin temelini attığı bu örgütlenme anlayışı Enternasyonal’de somutlanır. III. Enternasyonal’in emperyalist ülkelerle yapılan pazarlıklara kurban edilerek Stalin tarafından tasfiye edilmesinin üzerinden bugün elli dokuz yıl geçmiştir. Troçki tarafından kurulan IV. Enternasyonal’inse daha baştan çok cılız doğması, proletaryanın yarım asırdır enternasyonal düzeyde örgütsüz kalmasına, ele geçen devrimci fırsatların değerlendirilememesine, belki de her şeyden önce onun politik hafızasının neredeyse silinmesine yol açmıştır. Enternasyonal’de somutlanan enternasyonalizm anlayışı, yerini ulusal partilerde somutlanan milliyetçi anlayışlara bırakmıştır.

Rusya’daki proleter devrimi asla dünya devriminden kopuk düşünmeyen Lenin, Rus devrimini uluslararası devrimin ateşleyicisi olarak ele almıştır. Onun ve diğer Bolşeviklerin kafasında hiçbir zaman yalıtık kalmış bir Rus devrimi fikri oluşmamıştır ve proleter devrimin başarıya ulaşması için uluslararası alana yayılması gerektiği düşüncesi her zaman korunmuştur. Ancak “tek ülkede sosyalizm” teorisiyle birlikte Stalinizm, proleter devrimin ulusal bir devrim, proletarya diktatörlüğünün de bir ulus-devlet olduğu şeklindeki anti-Marksist görüşü dünya sol hareketine yaymıştır. Böylece başta Lenin olmak üzere, tüm devrimci Marksistlerce yıllarca mücadelesi verilen enternasyonal mücadele anlayışı bir çırpıda ayaklar altına alınmıştır.

Bugün komünistlerin önündeki en büyük görev, proletaryanın uluslararası örgütlenmesini gerçekleştirecek, onu devrim silahıyla yeniden donatacak bir dünya partisinin, Enternasyonalin yaratılmasıdır. Bu görev başarılmadığı taktirde, proletarya, ekonomik alandan politik alana kadar her alanda tam bir uluslararası örgütlülüğe sahip burjuvazi tarafından her durumda ezilecek, nice devrimci fırsat kaçırılacak, değil politik olarak, ekonomik olarak da hiçbir kalıcı kazanım elde edemeyecektir. Komünistler, bu görevin ertelenmesinin, gölgelenmesinin, proletaryaya yapılacak en büyük ihanet olduğu bilinciyle hareket etmelidirler. Yoksa proletaryanın kaybedeceği şey çok büyük olacaktır: koca bir dünya.



[1] Lenin, “İki Taktik”, Seçme Eserler, c.3, İnter Yay., Ağustos 1994, s.104-105

[2] Lenin, “Rus Devriminde Sosyal Demokrasinin Tarım Programı” (Aralık 1907), Collected Works, Progress Publishers, Vol.15, s.175

[3] Troçki, Sonuçlar ve Olasılıklar, Kardelen Yay., Mart 1990, s.48

[4] Troçki, age, s.55 ve 56

[5] Lenin, “İki Taktik”, Seçme Eserler, c.3, s.96,

[6] Troçki, Sonuçlar ve Olasılıklar, s.60

[7] Lenin, Seçme Eserler, c. 9, İnter Yay., Mayıs 1997, s.162

[8] Lenin, “Bugünkü Devrimde Proletaryanın Görevleri”, Nisan Tezleri, Sol Yay., Ağustos 1989, s.16-17

[9] Lenin, “Taktik Üzerine Mektuplar”, age, s. 24

[10] Lenin, “Ekim Devriminin Dördüncü Yıldönümü Üzerine”, Seçme Eserler, c.6, İnter Yay., Kasım 1995, s.519