Navigation

Gün Ortasında Karanlık

Yabancılaşma ve Popüler Kültür

Akıl tutulması

Kapitalizm insanlığı derin bir bunalıma sürüklemiş durumda. İnsanlığın üzerine koyu bir sis çökmüş bulunuyor; gün ortasında karanlık yaşıyoruz. İnsan soyu yarattığı bunca maddi ve kültürel birikime rağmen, kapitalizm tarafından neredeyse önünü göremeyecek bir hale getirilmiş bulunuyor. Geleceğin nesilleri bugünü incelediklerinde muazzam çelişkilerle yüklü bir toplum görecekler karşılarında. Bugünkü maddi ve kültürel olanaklar sayesinde her alanda bilimsel gelişmeleri izleyip, müdahale ederek daha da geliştirebilecek, entelektüel, ruhsal ve fiziksel gelişmenin ve yetkinleşmenin ileri aşamalarına geçebilecek insan soyu, üzerine çöken karabasandan dolayı kıpırdayamıyor.

Kapitalizmin karabasanı insan bilinci üzerine oturduğundan dolayı toplum gerçekten de bir akıl tutulması yaşıyor. Bir tarafta teknoloji ve bilim, öte tarafta korkunç bir gericilik, yozlaşma, mezhepsel sapkınlıklar ve cahillik. Toplumsal ilerlemenin alabildiğine yavaşladığı bu gericilik döneminde insanlar, insanın doğa karşısındaki savaşımından doğan ve zihinsel tasarımının ürünü olan, kendi suretinden yarattığı tanrının esiri oluyorlar.

Marksizmin kurucularının ortaya koydukları gibi, bireylerin bilincini belirleyen onların üretim ve yaşam tarzıdır. Bugün yaşanan gericilik, yozlaşma, bencillik, yabancılaşma, en temel insani değerler de dahil birçok şeyin metalaşmasının sorumlusu kapitalist üretim tarzıdır. Tüm bunlar toplumsal yaşamda ifadesini popüler kültür olarak buluyor. Popüler kültür genişletilmiş meta ekonomisinin topluma dayattığı ve yarattığı yaşam biçiminin doğrudan bir ifadesidir.

Popüler kültür genelleşmiş meta kültürüdür 

Genelleşmiş meta ekonomisi demek olan kapitalizmde üretilen tüm ürünler genelde değişim amacıyla üretilirler. Üretimin amacı toplumun ihtiyaçlarını karşılamak değil, kâr elde etmektir. Daha fazla ürün üretmek ve bunları pazarlara sürerek, bu ürünlerde kristalleşmiş olan işçinin ödenmemiş emeğini realize etmek her kapitalistin gerçek hedefidir. Sanayi devrimiyle manifaktür üretim tarzının yerini makineli üretim almıştır. Fabrikaların çoğalması, yeni sanayi kollarının gelişmesiyle kentler devasa ölçüde büyümüş ve bununla da kalmayarak sanayi merkezlerini çevreleyen yeni kentler de kurulmuştur. Kırın çözülerek kentlere akmasıyla şehir nüfusu daha da büyümüş ve milyonlarca insanın yaşadığı şehirler, kapitalistler için muazzam bir tüketim pazarına dönüşmüştür. Makineli üretim ve şehrin toplumdaki egemenliği ile birlikte, eski kültürlerin yerini toplumun bu yeni yaşama biçiminin kültürü almıştır.

Her çağın verili üretim ve mülkiyet tarzı o çağın toplumsal ilişkilerini ve kültürünü belirler. Marx, bir buçuk asır önce “bireylerin yaşamlarını ortaya koyuş tarzı, onların ne olduklarını çok kesin olarak yansıtır” diyordu. Çünkü diyordu Marx, “onların ne oldukları, demek ki, onların üretimiyle, ne ürettiklerine uygun düştüğü kadar onu üretiş biçimlerine de uygun düşer. Demek ki, bireylerin ne oldukları, onların üretimlerinin maddi koşullarına bağlıdır.”[1] Zira üretim tarzı bireylerin veya toplumların eylem tarzlarını, buna binaen yaşam ve bilinçlerini belirler. Kültür, sanat, ideoloji de bu yaşama biçimlerini belirleyen üretim tarzının bir yansımasıdır.

İngilizcede “halka dair” anlamına gelen “popüler” sözcüğü genelde “çoğunluğun veya halkın beğendiği” manasını içerir. Yani güncel karşılığı ve gerçek anlamı “yaygın” olandır. Kapitalizm öncesi toplumlarda hiçbir kültür yaygınlık kazanarak bir dünya kültürüne dönüşemedi. Fakat dönüşemezdi de; bütün ulusları birbirine bağlayan, onları kendi yalıtık, kapalı ekonomik ve toplumsal yaşamlarından kopartarak ortak bir üretim tarzının, dolayısıyla da yaşama biçiminin parçası yapan kapitalizmin bir dünya ekonomisi yaratmış olmasıdır. Böylelikle kapitalist üretim tarzı kendi kültürünü yaratırken, bir taraftan da burjuvazi, tüm eski ve yerel kültürleri kendi örsünde döverek, onları sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden üretmiştir. Ne var ki kapitalizmin bir üretim tarzı olarak yaşlanıp bunamasına ve emperyalizm çağında artık her alanda yozlaşma yaratmasına bağlı olarak bugünkü popüler kültür de tamamen bu durumu yansıtmaktadır. Örneğin, futbol gibi bir oyununmetalaştırılarak yaygınlaştırılması ancak kapitalizmle mümkün olabilmiştir.

İşgücünün meta olduğu böylesi bir üretim tarzı, toplumsal ilişkiler de dahil olmak üzere toplumdaki maddi veya maddi olmayan her şeyi sermayenin çıkarları açısından değerlendirir. Kitleler maddi ve sosyal ihtiyaçlarını karşılamaya giriştiklerinde bunu, bu alanlardaki metaları satın alarak yaparlar. Yiyecekten giyeceğe, eğlenceden entelektüel ihtiyaçların karşılanmasına değin hemen her alanda ilgili metalarla ilişki içine girerler. Giyim, konut gibi maddi geçim araçlarını doğrudan pazardan satın alan kitleler, müzik, eğlence, tiyatro-sinema, resim entelektüel bilgi gibi sosyal ihtiyaçlarını da, yine pazardan meta formunda satın alarak giderirler.

Meta ekonomisinin egemen olmasıyla ticaretin sınırları hayal edilemeyecek ölçüde genişlemiştir. Üretici güçlerin gelişmesi sonucunda ürünler bollaşmakla kalmamış, fiyatlar düştüğü için kitlesel tüketim de olanaklı hale gelmiştir. Bununla birlikte ürünlerin içeriği değişmiş ve piyasaya maddi ve sosyal ihtiyaçları karşılayacak yeni ürünler çıkmıştır. Örneğin otomobil sadece kendinden ibaret bir tüketim nesnesi değildir; otomobilin bileşimini oluşturan maddelerin üretimi kısa zamanda devasa sektörler yaratmıştır. Petrol üretimi ve petrole sahip olma savaşı bunun en çarpıcı örneğidir. Otomobilin bulunması şehir kültüründe büyük değişiklikleri de beraberinde getirmiştir; tüm şehirlerin mimarisi asfalt yolların yapımı başa alınarak değiştirilmiştir. Otomobil denen aygıt, zamanla, bir meta olarak kapitalist toplumda öylesine fetişleştirilmiştir ki, tüm toplumun ve hatta şehir planlamasının üzerine çıkarak yeni bir yaşam tarzı yaratmıştır. İnsanların saatlerce arabalarının içinde kalarak trafikte beklemeleri ve trafiğin hayatımızın ürkütücü bir parçası olması, oluşan bu yaşam tarzının ne menem bir tarz olduğunu göstermektedir.

Ürünlerin çeşitlenmesi ve bollaşmasıyla kitlelerdeki tüketim kalıpları keskin bir değişime uğrar; kitleler o güne kadarki tüm alışkanlıklarını (otomobil örneğinde olduğu gibi) bir kenara atmak zorunda kalırlar. Meta kültürünün popüler kültür olarak tezahür ettiği diğer bir alan ise televizyondur. Televizyonun icadıyla kitlelerin yaşama biçiminde çok büyük değişiklikler meydana gelmiştir. Bu görüntülü “sihirli” aygıt, insanların kendi aralarındaki iletişim bağlarını çözmüş ve herkesi kendisine bağlamıştır. İnsanların birbirleriyle iletişiminin yerini TV ile iletişim almıştır. TV’ler öylesine bir egemenlik kurmuştur ki toplumda, hemen herkes böyle bir aygıta/metaya sahip olmadan yapamaz hale gelmiştir. TV’ler toplumsal hayatın ayrılmaz bir parçası haline gelirken, burjuvazi her eve doğrudan ulaşmanın yolunu döşemiştir. Böylece burjuvazi insanları TV’lerinin başında edilgen bir şekilde yakalayarak onları bilinç ve ideolojik olarak fethetmekle kalmamış, reklâm filmlerini kullanarak tüketimin sınırlarını genişletmeyi de başarmıştır.

Popüler kültür üretiminin yapıldığı alanlara bakıldığında bu alanlarda devasa endüstrileşmenin olduğu görülür; futbol ve basketbol muazzam bir sermaye yatırım alanına dönüşerek dev bir sanayi sektörü yaratmıştır; keza reklâm sektörü de başlıca kâr getiren dev bir sektördür artık. Televizyonculuk, sinema, tiyatro, müzik, borsayla iç içe geçerek sermaye için kârlı bir sektöre dönüşmüş, bu alanda tekelleşme üst boyutlara sıçramıştır. Müzik sanayiinin kolları her yere uzanabilmektedir. Sonuç olarak, kapitalist üretim tarzının her şeyi metaya dönüştürmesi zemini üzerinde gelişen popüler kültür, sanat, sosyal ilişkiler, ideoloji, burjuvazinin egemenliğinde şekillenmiştir, şekillenmektedir.

Meta fetişizmi ve toplumsal yabancılaşma 

Marx, Kapital’de meta fetişizmine değinir. Kapitalist toplumda metaların amuda kalktığını söyleyen Marx, “İnsanın, çalışmayla, doğanın sağladığı maddelerin biçimini, kendisine yararlı olacak şekilde değiştirdiği gün gibi açıktır. Sözgelişi ağacın biçimi, masa yapılarak değiştirilir. Ama gene de masa, o alelâde günlük şey olmaya, ağaç olmaya devam eder. Ne var ki, meta olarak öne çıkar çıkmaz tamamen başka bir şey olur. Yalnız ayakları üzerinde yerde durmakla kalmaz, tüm öteki metalarla ilişki içerisinde amuda kalkar ve o tahta beyninden, ‘masa yürütmek’ten çok daha çarpıcı, parlak fikirler saçar” der.[2] Gerçekten de kapitalist toplumda metalar öylesine bir fetişleştirmeye tâbi tutulurlar ki, insanların ihtiyaçlarını karşılayacak nesneler olmaktan çıkarak kendinde bir amaca dönüşürler. Bir kişilik kazanan metalar, insanların arasında adeta bir hayalet olarak dolaşırlar.

Meta tüketiminin kışkırtılması bir taraftan sermayeye yeni yatırım alanları sunarken, diğer taraftan bu kışkırtma işinin kendisi devasa endüstriye dönüşür. Örneğin reklâm sektörünün amacı meta tüketimini kışkırtmak, kitleleri tüketime zorlamak ve sermayenin kâr alanını genişletmeye dönüktür. Lâkin reklâm sektörü sadece bununla sınırlı kalmaz; kısa zaman içinde dev bir sektöre dönüşür; tüketimi kışkırtmak üzere kurulan bir sektörün kendisi aynı zamanda başka amaçlara da hizmet eder.

Burjuva toplumunda insan, kapitalistlerin ihtiyaç diye dayattığı tüketim kalıplarının sarmalına çekilmek istenir. Böylece tüketim ve tatminsizlik birbirini tetikleyen, karşılıklı üreten iki yabancılaşma unsuru gibi olur. Bu sarmal, insanı bönleştirip ufkunu daraltmakla kalmaz, sürekli bir koşuşturma içinde insanın ayaklarını yerden keserek kapitalizmin vahşiliğine teslim eder. Uyuşturucu, seks, teknolojik eğlenceler toplumsal yabancılaşmanın ve bönleşmenin tezahürleridir. Roma’da gladyatörlerin birbirleriyle dehşetengiz dövüşünü, yenilenin ölüme mahkûm edilmesini, seyircilerin “öldür” “öldür” çığlıkları tamamlardı. Dövüşü izleyenler ölüm sahnelerinden korkunç bir haz alıyor, tatmin oluyorlardı. Bu, insan bilincinin ne denli çarpıldığını, yabancılaşmanın ne boyutlara vardığını gösterir Durum bugün de farklı değildir. Esasında kapitalizm kocaman bir gladyatörler arenasıdır.

Popüler kültür aracılığıyla burjuvazi ideolojisini yeniden üretir 

Burjuvazi günlük hayatın her alanını yeniden ve yeniden örgütler. Kültürel, ideolojik ve baskı (devlet) aygıtlarını elinde bulunduran burjuvazi, kitleleri kontrol ederek yönlendirir. Marx’ın dediği üzere “Egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda, egemen düşüncelerdir de, başka bir deyişle, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, egemen manevi güçtür de. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda, entelektüel üretimin araçlarını da emrinde bulundurur, bunlar o kadar birbirlerinin içine girmişlerdir ki, kendilerine entelektüel üretim araçları verilemeyenlerin düşünceleri de aynı zamanda bu egemen sınıfa bağımlıdır. Egemen düşünceler, egemen maddi ilişkilerin fikirsel ifadesinden başka bir şey değildirler…”[3]

Burjuvazi emekçi yığınları bilinç olarak fethetmeyi ve örgütlenmenin nesnel zeminlerinin oluşmasını yok ederek sınıf mücadelesinin yollarını tıkamayı amaçlar. İletişim aygıtlarını ve kültürel aygıtları –televizyonlar, radyolar, gazeteler, sinema ve tiyatro– elinde bulunduran burjuvazi, bu sayede günlük hayatı da örgütler. Burjuva ideolojisi kitlelerin bilincinde çeşitli vesilelerle yeniden ve yeniden üretilir. Burjuvazi tüm bu süreçlerde işçi-emekçi yığınlara “kapitalizmin ölümsüzlüğünü” ve “ebediliğini” kanıtlamaya çalışır.

Kapitalist toplumda günlük hayatın her alanına metalar damgasını basar; gözümüzü çevirdiğimiz her köşe de çeşitli metaların kışkırtıcı reklâmlarıyla karşılaşırız. İzlediğimiz bir çok filmin içeriği burjuva ideolojisiyle doldurulmuştur. Meta/markaları üreten şirketler bu filmlerde yer alabilmek amacıyla milyonlarca dolar akıtırlar sinema endüstrisine. Zira herhangi bir konuyu anlatan film yıldızlarının giydikleri elbiselerden yiyeceklerine ve kullandıkları otomobil markasına değin her şey önceden tasarlanmış olarak seyirciye ulaştırılır. Filmi izleyen bir izleyici film aracılığıyla her gün hayatına girmeye çalışan meta/markalarla yeniden karşı karşıya gelir. Böylelikle kültürel aygıtları kullanan burjuvazi kitleleri bir taraftan metalar aracılığıyla sararken, öte taraftan da filmin konusu aracılığıyla izleyiciyi ideolojik olarak fetheder. 

Burjuvazi bu amaç için çeşitli yollara baş vurmaktan geri durmaz. Mitolojileri, masalları, destanları günlük hayatla iç içe geçirerek kullanan egemen sınıf, böylelikle sömürü sistemini kitlelerin bilincinde meşrulaştırmış olur. Örneğin, bu noktada sinema endüstrisi burjuva ideolojisinin üretimi için çok büyük bir rol oynar. Sinema öylesine bir araca dönüşmüştür ki, tarih yeniden yazılabilir, kitlelerin bilincindeki simge ve semboller baş aşağı çevrilebilir.

Örneğin Amerikan sinema endüstrisi bu uğurda bir hayli ilerlemiş bulunuyor. Son senelerde yapılan filmler aracılığıyla ABD emperyalizmin açtığı tüm savaşlar haklı ve meşru gösterilmeye çalışılıyor. Troya, Büyük İskender, Yüzüklerin Efendisi gibi gişe rekorları kıran filmler adeta ABD’nin gerçek hayatta yaptıklarının bir kopyası. Gerçekler tarihsel bağlamından kopartılıp bugünkü emperyalist savaşla bağı kurularak ve emperyalist savaşı meşrulaştıracak öğelerle donatılarak çarpıtılıyor. Diğer taraftan ise filmlerde sürekli savaş sahneleri öne çıkartılıyor, kan gövdeyi götürüyor; böylelikle savaş, korkunç ölçüde yıkıcı ve yok edici bir gerçek olarak değil, alışıldık bir oyun gibi sunularak kanıksatılıyor ve toplum hissizleştirilmeye çalışılıyor. Aynı filmlerin içine dini simgeler, İncil’den alıntıları içeren imgeler de yedirilmekten geri durulmuyor. Vietnam’da yıllarca işlediği katliamları emekçi yığınların bilincinde meşrulaştırmak amacıyla “Rambo” sembolünü kullanan ABD emperyalizmi, sinema sektörünü devreye sokarak tarihi yeniden yazmaya kalkmıştır.

Kapitalizm son bulmadan insanlık kurtulamaz

Gezegenimiz üzerinde insanlığın geliştirdiği üretici güçler sayesinde müreffeh, barış içinde yaşayan, doğanın kör güçlerine karşı üstün gelmiş, hastalıkları yenmiş, doğayla uyumlu yepyeni bir toplum kurmanın tüm olanakları mevcut. Ancak ne mümkün! Böylesi bir toplumun nesnel olanakları yeterince gelişmesine karşın insanlık, esiri olduğu kapitalist üretim tarzı tarafından âdeta her geçen gün daha fazla çürümeye terk ediliyor.

Kapitalizm her alanda epey zamandır bir krizin içine yuvarlanmış durumda. Üretici güçlerin sınırsız gelişimi engelleniyor; bilimsel gelişmeler insanlığın yararına değil, örneğin, savaş gibi yıkıcı bir gücün hizmetine koşuluyor. Kapitalist üretimin devamını sağlamak ve sermaye sınıfının kârını artırmak amacıyla üretim sürecinde ve enerji üretiminde kullanılan zehirli kimyasal maddeler hızla doğanın kirlenmesine neden oluyor, doğa iklimsel değişime uğruyor. Ve tüm bu yaşananlar düzenin sahipleri tarafından kayıtsızlıkla izleniyor. Dünya toplumu göz göre göre yıkıma sürükleniyor.

Ekonomik durgunluk ve buhran sonucunda işsizlik artıyor, açlık ve sefalet büyüyor. Milyonlarca insan sağlıksız konutlarda, milyonlarcası ya evsiz ya da açıkta, sokakta yaşıyor. Üretim bolluğuna rağmen sırf fiyatlar düşmesin ve kapitalistlerin kâr oranları azalmasın diye ya ürünler tahrip ediliyor, ya çürümeye bırakılıyor veya üretici güçlerin tüm potansiyelleri kullanılmıyor. Diğer bir yandan ise tüketim sonuna kadar kışkırtılıyor, insanlar sınırsız bir tüketime teşvik ediliyor; var olan insan ilişkileri de dahil olmak üzere her şey alınıp satılacak, tüketilecek şekilde metalaştırılıyor. Açlık ve sefaletin kucağına atılmış kitleler, burjuvazinin şişirdiği tüketim duvarını aşamayarak varlık ile yokluk arasında derin bir çelişki yaşıyorlar.

İnsanı insan olmaktan çıkaran, bir meta haline getiren, ona her türlü yoz kültürü dayatarak gelişim sınırlarına ket vuran kapitalist sistem ortadan kaldırılmadıkça, insanlığın kurtuluşunun da mümkün olmayacağı çok açıktır.


[1] Marx-Engels, “Alman İdeolojisi”, Seçme Yapıtlar, c.1, Sol Yay., s. 20  

[2] Marx’ın Kapitali, Tarih Bilinci Yay., Ekim 2004, s. 71. (1848-49 devriminin yenilgisinden sonra Avrupa’da karanlık bir siyasal gericilik dönemi başladı. O sırada Avrupa’nın aristokrat ve burjuva çevrelerini ruh çağırma ve masa yürütme heyecanı sarmışken, Çin’de özellikle köylüler arasında, tarihe Taiping devrimi olarak geçen büyük anti-feodal özgürlük hareketi yayılıyordu. Marx Çin’deki devrim ile Avrupa’daki ruh çağırma tutkusu arasındaki farklılığı anımsatan bir benzetmeye başvuruyor. Tüm dünya durur gibi görünürken bir tek Çin ve masalar hareketlidir.)

[3] Marx-Engels, “Alman İdeolojisi”, s. 55

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no.4, Temmuz 2005