Navigation

2003 Dünya Sosyal Forumu:

Değişime Duyulan Açlık Lastik Duvara Çarptı

Porto Alegre’de (Brezilya) en son gerçekleştirilen üçüncü Dünya Sosyal Forumu (DSF) dünya durumunda büyük değişikliklerin olduğu bir sırada yapıldı. Bu durum, DSF’ye katılan muazzam ziyaretçi sayısında da kendisini gösterdi. Latin Amerika’da açıkça değişmekte olan havanın bir işareti olarak, katılım ilk defa 100 binden fazla oldu.

Irak’ta yaklaşan savaş, dünya ekonomisinin krizi ve sınıf mücadelesinin Avrupa’da ve özellikle Latin Amerika’da gelişmesi gibi konular, gündeme alınması ve Forumda enine boyuna tartışılması gereken konulardı.

Bazı entelektüellerin iddia ettiğinin aksine Chavez ve Lula’nın sıcak karşılanması hareketin “dejenerasyon”una dair bir işaret değildi. Tersine, yığınların kökten değişim için duydukları açlığın açık bir göstergesiydi.

Ne yazık ki DSF’nin organizatörleri, konuşulması gereken gerçek konuları ele almaktan daha çok, toplantının büyüklüğü ve medyada işgal ettiği yer bakımından, etkinliği Davos Ekonomik Forumuna bir rakip olarak çıkartma konusuyla ilgiliydiler. Burjuva basına bakacak olursak ortaya dünya burjuvazisi için zararsız bir etkinlik görünümü çıkıyor.

DSF gibi bir etkinliği örgütlemek çok büyük paralar gerektiriyor. Finansal destekçiler arasında, Brezilya devletine ait petrol şirketi Petrobras ve meşhur ABD’li otomotiv şirketine ait olan Ford Vakfı vardı. Bu sonuncunun kapitalist sisteme tehdit oluşturacak bir şeye veya birisine para vereceği gerçekten düşünülebilir mi?

Etkinliğe ön gelen haftalarda, küreselleşme karşıtı hareketin net bir stratejiye duyduğu ihtiyaç üzerine birçok söz edildi. Bugüne kadar basında veya internette sonuç niteliğinde hiçbir bildiri veya metin gözükmedi, ancak medya haberlerinden görüldüğü kadarıyla gerçekte çok az şey halledilmiş durumda.

Hareket bütün borçların iptal edilmesini mi talep etmeli, yoksa IMF’ye bunun tekrar görüşülmesi için çağrıda mı bulunmalı? İtalyan il Manifesto’ya (28 Ocak 2003) göre, öyle görünüyor ki, şimdi bir de herkes bu iki yoldan istediğini seçsin parlak fikri var.

Bu sözde “sosyal” ekonomi kapitalizmin bir parçası mı, yoksa ona bir alternatif mi? Genç bir temsilciye göre hareket azınlık ve çoğunluk kavramları üzerine kurulmadığı için iki yol da seçilebilir. Bu tamamen kısa ve orta vadedeki hedeflere göre değişir. (il Manifesto, 28 Ocak 2003)

Hangi yolun seçileceği konusunda karışıklık olduğu açık. Lula’nın davranışı çok iyi bir örnek. Kendisi hem DSF’ye, hem de ertesi gün Davos Forumuna katılma kararı aldı, bu da Porto Allegre’deki temsilciler arasında bazı tartışmalara yol açtı.

Mesele şu ki, ortadaki sorunlar soyut sorunlar değil, dünyanın her yanında milyonlarca işçi ve gencin hayatını ilgilendiriyor.

Venezuela’da olanlar çok açık bir örnek. Tam da bu ülkede kapitalistlerin çıkarları tehlikede olduğu için geçen Nisan ayında bir darbe düzenlediler. Chavez hükümeti tarafından tasarlanan kısmi reformlara karşı tepki gösteriyorlardı. Bu, sözde “sosyal” ekonominin kapitalizmle bağdaşmadığını gösteriyor. Diğer bir örnek ise Arjantin’dir. IMF dış borçlarını yeniden müzakere etmeyi reddettiği için, Arjantin, tarihindeki en derin krizin içine düşmüştür.

Küreselleşme karşıtı hareketin liderlerinin fikirlerini daha önce birçok kez inceledik ve defalarca reform ve devrim arasında bir orta, “üçüncü” veya “yeni” yolun mümkün olmadığını söyledik. Geçtiğimiz yıl boyunca gelişen olaylar bunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtladı. Bu sözde “yeni” fikirler daha çekici veya moda olabilirler, ancak sormamız gereken soru: “İş görüyorlar mı, görmüyorlar mı?”

Genel kafa karışıklığı bu son Forum sırasında daha da arttı. DSF’nin ana salonu olan Gigantinho’daki büyük tartışmalardan birinde, “biz iktidar için savaşmıyoruz, bizim istediğimiz mutluluk” gibi inanılmaz bir fikir tekrarlandı.

Tabii ki işçi sınıfının sırf iktidar için iktidara geçmesi gerektiği gibi bir öneri getirmiyoruz. İşçiler iktidarı ele geçirmelidir, çünkü ancak bu yolla kendi yaşam koşullarını değiştirecek mekanizmaları gerçekten kontrol edebilirler. 

Brazilya’nın Rio Grande do Sul eyaleti (başkenti Porto Allegre) hükümetinin yaşadığı deneyim bu bakımdan çok yararlıdır. Burası “küreselleşme karşıtı” teorisyenlerin temel dogmalarından biri olan sözde “katılımcı bütçe”nin uygulandığı yerdir. Kitlelere eyalet bütçesinin %10’unun nasıl kullanılacağına dair danışma niteliğinde oy hakkı verildi. Ancak bu, federal hükümetin ve eyalet hükümetlerinin sağlık hizmetlerinde ve eğitimde yaptığı kesintileri, işten çıkarmaları engellemedi. Bütün bunların sonucunda PT, son seçimlerde Rio Grande do Sul’daki kontrolünü yitirdi! Gerçek ekonomik güç burjuvazinin elinde kaldı ve yerel PT liderleri patronların diktası önünde diz çökmek zorunda kaldılar.

Lula şimdi aynı zorlukla ülke idaresi boyutunda karşı karşıya. İtalyan Rifondazione Comunista’nın lideri Bertinotti “dünya çapında bir Lula” yaratmalıyız fikrini ileri sürdü. Doğal olarak PT’nin zaferini olumlu karşılıyoruz. Brezilya devrimi için önemli bir adım. Ancak Lula’nın önündeki zorluklar çok büyük.

Geçen yılın sonlarındaki seçimlerin hemen ardından işaret ettiğimiz gibi:

Verdiği tüm sözlere rağmen, yeni başkanın, "borcu istikrara kavuşturmak" için alınması gereken sert kararları alamayabileceğinden, yani kendisine oy verenlerin ücretlerine ve yaşam standartlarına saldıramayabileceğinden korkuyorlar. Böylece onun seçilmesine, paralarını çok daha süratle ülke dışına çıkararak tepki verecekler. Sonuç bir sermaye grevi olacak, bu da ekonomiye iyice zarar verecek, işsizlik ve fakirliğin artmasına yol açacak. Evin gerçek sahibinin kim olduğunu hatırlatacak nazik bir uyarı olarak, kapitalistlerin ve bankacıların Brezilya’nın yeni başkanına hazırladıkları küçük hediye budur.

Burjuvazinin istediği, Lula’nın zenginlerin çıkarlarına uygun politikalar izlemesi, Cardoso’nun tamamlanmamış "piyasa reformları" paketini devam ettirmesi, emekli maaşlarını azaltması, devlet şirketlerini özelleştirmesi ve işten atmaları kolaylaştırmasıdır. Yani istedikleri, hiçbir değişikliğin olmamasıdır. Ama milyonlarca Brezilyalı kesin olarak köklü bir değişim için oy verdiler. Başkan kendisini iki değirmen taşı arasında acımasızca öğütülmüş halde bulacak.

İncil derki: "iki efendiye birden hizmet edemezsin: hem Tanrı’ya hem Mammon’a hizmet edemezsin." Aynı şey PT için de geçerli. Lula seçmenlerin ezici çoğunluğunun oylarıyla seçildi. Hangisi daha önemli? 50 Milyon Brezilyalının özlemleri mi, yoksa bir avuç varlıklı parazitin çıkarları mı? (Alan Woods, Brezilya seçimleri – Latin Amerika devriminde yeni bir aşama)

Bu net fikirler yerine, Bertinotti son sloganıyla sadece daha fazla karışıklık yaratıyor. Sadece Latin Amerika’da değil tüm dünyada iktidara gelmiş işçi partilerine ihtiyacımız var. Ancak sol hükümetlerin kurulması, sürecin sonunu değil yalnızca başlangıcını temsil ediyor.

Bu partilerin benimsedikleri program ve işçi sınıfının bu partilerde oynayacağı rol çok önemli. Program kapitalistlerin ve toprak sahiplerinin mülksüzleştirilmelerini ve büyük şirketlerin işçilerin kontrolü altında kamulaştırılmasını içeren devrimci bir program olmalı. Ve hareket, işçi sınıfının devrimci süreçte temel bir rol oynamak zorunda olduğunu görmelidir, aksi taktirde toplumun gerçek bir sosyalist dönüşümü olanaksızdır.

İşçiler bir kurtarıcı bekleyemezler, ismi Lula veya Chavez olsa bile. Yeni toplumun yönetiminde “danışma” seviyesinde değil, belirleyici bir rol oynamaları gerekir. Tüm Latin Amerika’da gelişen kitlesel hareketlerin zaferini sağlayacak tek yol budur.

Şu anda tüm dünyada işçilerin ve gençliğin yüz yüze olduğu diğer bir kilit sorun ise Irak’ta yaklaşan savaştır. Sosyal Forum bu çatışmanın duldurulması için bir çağrı yayınladı. Doğal olarak hepimiz bu savaşın durdurulması gerektiğine katılıyoruz, ancak bu nasıl sağlanacak? Bunu cidden, “uluslararası anlaşmazlıklara politik ve demokratik bir çözüm bulunabileceğine güvenen herkese” (Avrupa Sosyal Forumu Çağrısı) çağrıda bulunarak yapabilir miyiz?

Bunlar tamamen hüsnü kuruntudur ve Washington’un “demokratik” bir çözümle hiçbir ilgisinin olmadığını göz ardı etmektedir. Alelacele savaşa koşmaları bu yüzden. Bu tür fikirler, savaş karşıtı hareketin kuvvetlerini, Batılı hükümetlere “baskı uygulama” şeklinde bir kampanyayla sınırlı dar bir kanala sokma riskini taşıyor. Asıl gereken bu güçleri tekmil bir sınıf savaşına kanalize etmektir. Kitlesel eylemler, genel grevler ve Arap kitlelere kendi tiranlarına karşı ayaklanma çağrıları savaşı durdurmanın tek gerçek yoludur.

2003 Porto Allegre DSF’si gibi olaylara bakan aktivistler gereken tüm sonuçları çıkarmalıdırlar. Yarım tedbirler bu gibi durumlarda faydasızdır. Gerekli olan, dünya çapında işçi sınıfının ve gençliğin en iyi güçlerini gerçek bir sosyalist program etrafında bir araya getirmektir. Bu şimdi her zamankinden daha acil bir görev haline gelmektedir.


[Bu yazının İngilizce metni www.marxist.com adresinde yer almaktadır.]