Navigation

Yaşananları Unutma: Saldırı Hepimize!

Sen yanmasan

Ben yanmasam

Biz yanmasak

Nasıl çıkar karanlıklar

Aydınlığa....

4 yıl önce, 19 Aralık 2000’de, gözlerimizin önünde bir katliam gerçekleşti. 20’ye yakın hapishaneye “demokratik hukuk devleti” bir saldırı başlattı. 30’a yakın kadın ve erkek siyasi tutsak, bomba ve kurşunlarla acımasızca öldürüldü.

19 Aralıktan bu yana süren ölüm Oruçlarında 119 siyasi direnişçi güneşe gömüldü. Katillere ise geçtiğimiz aylarda “devlet üstün hizmet madalyası” verildi. Köklü bir katliamcı geleneğe tam da böylesi yaraşırdı!

Geçmişin bize verdiği en önemli ders, yaşananları unutmamaktır. Yaşananlardan dersler çıkartmak, kendimizi eğitmek ve öğrenmektir. Bir daha aynı katliamları yaşamamak için birken yüz, bin, yetmez milyonlar olmaktır. Bizler birleşmek, dayanışmak, yardımlaşmak zorundayız. Bizler örgütlenmek, bilinçli, kararlı ve cesur bir mücadele vermek zorundayız. Zalimlerin en büyük korkusu bizlerin din, dil, ırk ayrımı yapmadan birleşmemizdir.

Sorumluluk bizlerin üzerinde. Katliamların unutulmasına engel olmadıkça, dersler çıkarmadıkça ve çevremize gerçek nedenleri anlatmadıkça hayatımızda hiçbir şey değişmeyecek, ta ki bir başka katliamda sıra hepimize gelinceye kadar.

Saldırı Hepimize!

Biraz daha derinlemesine bakacak olursak, 19 Aralıkta yaşananların gerçekte daha büyük bir resmin parçası olduğunu görürüz. Bir an geçmiş birkaç ayın gazete manşetlerine baktığımızda, dünyanın farklı ülkelerinde yaşananları incelediğimizde veya istatistiklere baktığımızda, gizlenemez gerçeklerle karşı karşıya kalıyoruz. İster kitlesel işten atılmalar olsun, ister budanan sosyal haklar olsun, ister çıkartılan terör yasaları olsun kapitalizm en temel haklarımızı bir bir yok etmekte. Daha birkaç hafta önce İnsan Hakları Günü kutlandı. UNESCO tarafından hazırlanan rapora göre dünyamızın 37 ülkesinde sıcak savaş var. Bu savaşlardan biri de Irak’ta bir yılı aşkın zamandır sürüyor. ABD sermaye devleti, geçtiğimiz ay Felluce kentine tekrar saldırdı. Bombalarla yerle bir edilen kentte, 5 bin sivil öldürüldü.

Dünyadaki her iki çocuktan biri yoksul. Doğan her çocuk sermaye devletlerine borçlu olarak doğmakta. Türkiye’de her 6 kişiden biri mahkûm olmuş. Her yıl 16 milyar birim cephane üretiliyor. Bu sayı dünya üzerindeki her kadın, erkek ve çocuğun payına yılda ikiden fazla mermi düşmesi demek. Dakikada bir kişi konvansiyonel silahlarla öldürülüyor. ülkelerin üçte biri, sağlık için harcadıklarından daha fazlasını ordu için harcıyorlar. Türkiye’de silahlanma son 8 yıl içinde %358 oranında artış göstermiş.

Mardin’de bir baba ve oğlu gün ortasında kurşunlandı. 12 yaşındaki çocuğun vücudundan 13 kurşun çıktı. Adeta her yaşa bir kurşun sıkılmıştı. Devletin valisi, kaymakamı, polisi hemen baba ve çocuğu “terörist” ilan etti. Hakkari’de bir çoban öldürüldü. Katil astsubay, “bir Hakkarili öldürmeden gitmem” demişti. çoban da “terörist” ilan edildi.

Bir sendika kapatılmaya çalışılıyor. Yüz binlerce üyesi olan Eğitim-Sen, en temel insan haklarından birini savunduğu için buna maruz kalıyor: Anadilde öğrenim hakkı! Sendikalarının kapatılmasına karşı eylem yapan eğitim işçileri gözaltına alınıyor, üzerlerine gaz bombaları ve köpeklerle saldırıya geçiliyor. Adıyaman’da Irak’a asker gönderme tezkeresine karşı yapılan eylem nedeniyle, bir sendikanın şube başkanına 1 yıl 6 ay hapis cezası veriliyor. 1 Aralık 2000 tarihinde yapılan 1 günlük iş bırakma eylemi nedeniyle 11 bin 374 işçi hakkında dava açılmış durumda.

İstanbul’un birçok yoksul mahallesinde evler bir bir yıkılıyor. Kışın ortasında insanlar sokağa atılıyor, başınızın çaresine bakın deniliyor.

Bu ülkede bu ve benzeri onlarca olay yaşandı, yaşanıyor. Tüm yaşananlara karşın “demokratik hukuk devleti”nin sahipleri hep aynı açıklamalarda bulundular. Cumhurbaşkanları “asmayalım da besleyelim mi?” diyordu. Başbakanları “devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir” diyordu. Polisleri meydanlara çıkıp, “kahrolsun insan hakları” diye bağırıyordu.

Yaşadığımız ülkede son 5 yılda değişen çok şey yok. Milyonlarcamız için hayat daha katlanılamaz hale geldi. Her yanı işsizlik, hayat pahalılığı, yoksulluk, kriz ve katliamlar sarıp sarmaladı. Kısacası burjuva devletinin, burjuva demokrasisinin özü tekrar tekrar açığa çıktı: İnsanları tecrit etmek, tek tipleştirmek, boyun eğdirmek ve karşı çıkanları acımazsızca katletmek.

19 Aralık benzeri katliamlara sadece Türkiye’deki devrimciler maruz kalmıyorlar. Iraklı, Afganlı, Kürt, Afrikalı, Avrupalı, Amerikalı dünyanın her ülkesindeki onurlu işçiler, emekçilerdir hedef. Dünyanın içinde bulunduğu kan deryasına iyi bakın; bir parça kan benden, senden, ondan, kısacası hepimizden akmakta kapitalist sistemin kursağına.

Devrimci İrade Teslim Alınamaz!

Ortaçağ karanlığında tutuklular yargılanmadan hapishanelere atılıyorlardı. Tutuklulara insanlık dışı işkenceler yapılıyordu. Kimilerinin bedeni parça parça ediliyor, kimileri yırtıcı hayvanların önüne atılıyor, kimileri kaynar sularda kaynatılıyordu. Ortaçağ dünyası çağdaş bilimin öncülerinden olan Bruno’yu da bilimsel fikirlerinden dolayı diri diri yakmıştı.

Yeni çağda, modern burjuva hukuk devletlerinde de değişen çok fazla bir şey yok. Burjuvazinin tehdit olarak gördüğü her durumda, tutuklular göstermelik mahkemelerde yargılanıyor, tek kişilik tabutluklara konuluyor, karşı çıkanlar işkenceden, tecavüzden geçiriliyor, modern silahlarla kurşunlanıyor, diri diri yakılıyor ve yakınlarıyla dahi görüştürülmeden bitkisel bir hayata mahkûm ediliyor.

Hapishaneler toplumun aynasıdır. Baskıcı, zorba devletler hep hapishaneleriyle, kanunlarıyla övünürler. Onlar toplumun yaşadığı her yere karakollar, hapishaneler kurarlar. Okulları, fabrikaları, meydanları ise hapishane mantığıyla yönetirler. Daha ilkokuldayken tek tip kıyafet giyeriz, fabrikalarda sağa sola bakmamıza, konuşmamıza izin vermezler, meydanlara çıkıp yan yana gelmemize izin vermezler, düşünmek dahi suçlu ilan edilmenize yeter kanıttır.....

12 Eylül askeri faşist diktatörlüğü döneminde gerçekleştirilen işkence ve katliamları unutmayalım. Burjuvazinin parlamenter demokrasiye geçtik diye böbürlendiği 90lardaki faili meçhulleri, uzayıp giden kayıplar listesini unutmayalım. 1990 yılında Eskişehir Tabutluğu açılmak istendi. 1995 yılında Buca hapishanesine saldırı düzenlediler. 1996 yılında ümraniye ve Diyarbakır hapishanelerine saldırı düzenledirler. 1999 yılında Ankara’da, Ulucanlar hapishanesine saldırdılar. 10 devrimci tutsak katledildi. Ancak 2000 yılında faşist generallerin dahi başaramadığı bir kararlılıkla, Türkiye’deki 20’nin üzerinde hapishaneye topyekün saldırı başlattılar.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra hükümetler, generaller, partiler, başbakanlar bir bir değişti, ama değişmeyen tek şey vardı: Devletin ulu çıkarları için daha fazla zam, kâr, sömürü, kan, kurşun ve zorba kanunlar.

90’lı yıllarda başa gelen hükümetlerin her biri baskıcı uygulamalara kendilerince yeni boyutlar eklediler. Bu hükümetler 1784 sayılı kölelik yasasını, esnek çalışmayı, özelleştirmeleri, sendikasızlaştırmayı, mezarda emeklilik yasasını, grev yasaklarını bir bir hayata geçirdiler, Kürt halkına yönelik uluslararası komploları, baskı ve yok sayma politikalarını devam ettirdiler. Karşı koyan sendikacılar, grevciler, yazarlar, aydınlar, sanatçılar, siyasiler gözaltına alınıyor, işkenceden geçiriliyor, kaybediliyor, öldürülüyordu. Gazi ve Sivas’ta Alevi katliamları gerçekleştiriliyordu.

Nihayet 1999 yılında, iktidardaki DSP-MHP-ANAP koalisyonu döneminde gerçekleştirilen 19 Aralık katliamı da bu baskıcı sistemin zorunlu bir sonucu idi. Devlet koğuş sistemini ortadan kaldırmak, devrimci muhalefeti yok etmek ve adeta bir korku cumhuriyeti kurmak amacıyla ‘80 darbesinden bu yana yarım bıraktığı sorunu çözmek için harekete geçti.

öncelikle toplumsal desteği kazanmak istiyorlardı. F tiplerini hayata geçirmek için Avrupa demokrasilerini örnek veriyorlar, medyayı kullanıyorlar, hapishanelerde provokasyonlara girişiyorlardı. Toplumun önüne çıktıkları her anda birer iyilik meleği tavrı takınıyorlardı. “Bu bir hayata dönüş operasyonu olacak”, “kimsenin burnu dahi kanamayacak”, “teröristleri kendi terörizmlerinden kurtaracağız”, “devlet hapishanelere giremiyor”, “sayım alamıyor”, “hapishaneleri 5 yıldızlı otellere çevirmişler”, “devleti aciz düşürmüşler”, “hapishaneleri eğitim kamplarına çevirmişler”, “bomba dahil her çeşit silahı kullanıyorlar”, vb. vb.

Tek amaçları vardı; bizleri kontrol altında tutmak. Yalanlarını gerçek diye kabul ettirmek. Devrimci tutsaklara karşı duyarsızlaştırmak, insanları, olanları umursamadan kendi hallerine şükretmekle yetinir kılmak.

‘80 darbesinden sonra toplumsal muhalefetten, mücadeleci sendikalar ve politik mevzilerden arta kalan ne varsa yok edilmek istendi. Katlede katlede bitiremedikleri devrimci tutsakları bir kez daha yok etmek istediler.

F tipi tabutluklar insanlık dışı bir cezalandırmaydı. F tipine karşı devrimci tutsaklar Açlık Grevi başlattılar. Hükümet geri adım atmıyordu. Açlık grevleri ölüm oruçlarına dönüşüyordu. Hükümet “yemek yiyorlar”, “vitamin hapı içiyorlar”, “örgüt baskısıyla yapıyorlar” diye toplumu kandırıyordu. Devrimci tutsaklar ölüm orucuna yattılar. Zalimlerden daha cesur, yaşamı uğruna ölecek kadar seven, onurlu, boyun eğmeyecek kadar dimdiktiler. 20 Ekimden beri ölüm orucundaydılar ve 61. günden itibaren katliamcı devlet saldırıya başladı.

Devlet başta devrimci hareket olmak üzere tüm topluma bir ders vermek istiyordu. Direnenler, karşı koyanlar, boyun eğmeyenler göz kırpmadan öldürülmeliydi. 19 Aralık 2000 tarihinde aynı anda sabahın köründe 20’nin üzerinde hapishaneye saldırı başladı. çatılardan, pencerelerden bombalar atılıyor, silah sesleri kesilmiyor, yangın çıkartılıyor, 4 gün boyunca sıkıyönetim ilan edilmişçesine toplum susturuluyordu. 4. günün sonunda 30’un üzerinde devrimci tutsak katledilmişti.

4 yıl sonra bugün, iktidardaki AKP hükümeti de yeni saldırı yasaları hazırlamaktan geri durmuyor. Yeni Ceza İnfaz Yasası ile tek tip elbise, zorunlu çalışma ve daha nice yasayı uygulamaya sokmak istiyor. Burjuva iktidarların yaptıklarının ve yapacaklarının hiçbir sınırı yok.

4 yıl sonra 119 devrimci tutsak öldü. Binlercesi sakat kaldı. Ancak ölüm oruçları hâlâ sürmekte. Hâlâ ölümler yaşanmakta.

Katliamların Sorumlusu Kapitalizmdir

Peki, açlığın, savaşların, işsizliğin, krizlerin ve hapishanelerin olmadığı, dolayısıyla 19 Aralık gibi katliamların olmayacağı bir dünya mümkün değil mi?

üretici güçlerin ulaştığı düzey, çoktan beridir bir işçi iktidarının olması koşuluyla, milyonlarca insanın yiyecek, içecek, giyecek, barınak vs. ihtiyaçlarının karşılanabileceğine işaret ediyor. Bilimde, teknikte, üretimde, ulaşımda mucizevi ilerlemeler kaydedildi. Yerin yedi kat dibi, göğün yedi kat üstü fethedildi. Tek sorun üretim araçlarının sahipliğinin, teknolojinin yönetiminin ve siyasal iktidarın hangi sınıfın ellerinde olduğundadır.

Varlık içinde yokluk çekmemize, evsiz, işsiz, eğitimsiz yaşamamıza neden olan nedir? Türküyle, Kürdüyle, Arabıyla, Amerikalısıyla, İsraillisiyle birlikte yaşamamıza engel olan kimdir? Alevisiyle, Sünnisiyle, Hıristiyanıyla, Yahudisiyle birlikte yaşamamıza engel olan kimdir? Barış içinde, eşit, özgür, sınıfsız bir dünyada yaşamamıza engel olan nedir?

Bu suçlunun, bu düzenin adını koymazsak hiçbir ilerleme sağlayamayız.

Küçük bir azınlığın refah içinde olduğu, büyük bir çoğunluğunsa mutsuz olduğu bu katliamcı sistemin adı, kapitalist sömürü düzenidir. O nedenle yaşadıklarımız münferit olaylar değildir, herhangi bir ülkeye has uygulamalar değildir, bir partinin aşırılıkları değildir, menfaatçi bakanların hataları değildir, çıkarcı idarecilerin yönetimi değildir. Hayır! Bu bir sistem sorunudur. Kapitalizmin egemen olduğu dünyamızın her yerinde, aynı çark bizleri öğütmek için döner.

19 Aralıkta katledilenler mutlu, barış dolu bir dünyanın mümkün olduğuna inanarak öldüler. 19 Aralıkta ölenler sömürü düzeninin son bulması için öldüler.

19 Aralıkta ölenler tarihte nice kez insanlığın bu ideali başarmak için savaştığını biliyorlardı. 1789 yılında Fransız yoksulları, işçi ve emekçileri Bastil zindanını yerle bir ettiler. Liderlerini zindandan çıkarttılar. Böylece devrimi başlatacak kıvılcımı çakmış oldular. Rus işçi ve köylüleri çarlık zindanlarını yerle bir ederek önderlerini kurtarmış, yeni bir dünyanın ilk adımlarının atıldığı Ekim Devrimini başlatmışlardı. Türkiye işçi sınıfı 12 Mart darbesinin uygulamaya sokmak istediği DGM’leri grevlerle, eylemlerle karşı koyarak geri püskürtmüştü.

Ne oldu da katliama karşı işçiler, öğrenciler, aydınlar genel olarak etkisiz kaldılar?

Türkiye kapitalizmi, 12 Eylül faşist darbesiyle, yaşadığı devrimci bunalımdan sıyrıldı. İşçi sınıfı ağır bir yenilgi aldı. Politik mevzileri ve ekonomik mücadele örgütleriyle beraber bilinci ve kendine olan güveni de yok edildi. Her fabrika, her mahalle, her okul ve her cadde birer kışlaya, hapishaneye dönüştürüldü. Günümüze dek burjuva diktatörlüğü bu güvenle toplumu barbarca yönetti.

‘80 faşist darbesinin ardından hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Ne gençlik, ne sendikalar ne de devrimci örgütlenmeler...

İşçi ve öğrenci gençlik egemen sınıfın kitlesel uyuşturucu araçlarına sistemli şekilde maruz kaldı. Futbol, medya, eğitim ve içi boş eğlence araçları gün gün kullanıldı. Toplumsal idealler, insani değerler ve özgür bir dünya için mücadele etmek, olanaksız, aptalca bir fikir olarak gösterildi, böyle algılatılmaya çalışıldı. Bu dönemde işçi kuşakları sınıf mücadelesini tanıyamadan büyüdü. Sayılı örnek (Netaş, Bahar Eylemleri, KESK’in sendikalaşma mücadelesi) bir yana koyulursa grev, sendikalaşma, ekonomik kazanım, kültür ve sanat alanında bir ilerleme, bir kazanım elde edilemedi. Gençliğin bilinci egemen burjuva sınıfının uyuşturucu bilinciyle doldu.

İşçi sınıfının kitlesel mücadele örgütleri olan sendikalar da ‘80 öncesinin atmosferini soluyamadılar. Sendikal örgütlenmenin önüne devasa yasal engeller dikildi. Sendikalı işçiler eğitim çalışmaları, grev, miting ve benzeri mücadelelerden uzak tutuldu. Sendikaların tepesine yerleşen bürokratlar, sendikaları devlet güdümüne sokmak, işçi sınıfını kontrol altında tutan aygıtlara dönüştürmek için ellerinden geleni yaptılar, yapıyorlar. DİSK dahi yeniden kurulduğunda Türk-İş’ten pek farkı kalmadığını ispatladı.

Devrimci parti ve örgütler kuşkusuz en ağır darbelere maruz kaldılar. 12 Eylül faşist diktatörlüğü ve 90’lı yıllarda çöken SSCB ile beraber, devrimci parti ve örgütlenmeler tabanlarını kaybettiler, ardından hızla erimeye başladılar. İşçi sınıfının, burjuva ideolojisine ve siyasetine adeta tamamen boyun eğdiği gericilik, bunalım ve yenilgi yılları bugüne değin katlanarak geldi. Devrimci hareket yegâne devrimci sınıftan tecrit edilmiş durumdaydı. Bir yandan ‘80 askeri darbesi ve çöken Kâbe (SSCB), diğer yandan devrimci hareketin taşıdığı ideolojik zaaflar. İşçi sınıfı temelli bir devrimci hareketin en temel özellikleri olması gereken, enternasyonalist örgüt, devrimci Marksizmi rehber edinme ve işçi sınıfını örgütlemek gibi ilkeler esas alınmıyordu. İşçi sınıfından, yok olduğu, aristokratlaştığı, dağınık, milliyetçi, dinci olduğu, Türkiye’nin sömürge bir ülke olduğu gibi bahanelerle uzak duruldu. Sendikal örgütlenme mücadelesi, sendikaların gericiliği gerekçesiyle reddedildi. İşçilerle devrimciler arasındaki her köprü dinamitlendi. Devrimci teori rehber edinilmedi. İşçi sınıfı hareketinin Marx, Engels, Lenin gibi gerçek devrimci öğretmenleri değil, onu devrimci yolundan uzaklaştıranlar, başka sınıfların oyuncağı haline getirenler rehber alındı. Devrimci hareket ve işçi sınıfı ayrı ayrı kanallardan ilerliyordu. Devrimci harekete, sınıftan kopukluk ve küçük-burjuva bir anlayış damgasını basmıştı. Ve bunun doğal bir sonucu olarak, devrimcilere yönelik infazlar, baskı ve katliamlar yaşandığında artık işçi sınıfından hiçbir destek gelmiyordu.

Dünyanın her ülkesinde işçi sınıfı ve devrimcilere yönelik burjuva devlet terörünün arttığı bir dönemdeyiz. Kendimizi savunmak ve kapitalizme karşı başarılı bir saldırı hattı örmek için işçi sınıfının saflarında örgütlenmek zorundayız. Devrimci işçilerin devrimci Marksist teorinin yok edilemez ışığına ihtiyacı var. Devrimci işçilerin devrimci bilincin somutlaştığı örgütlenmelere ihtiyacı var. Devrimci teori, devrimci örgütlenme olmadan devrimci pratik de yaşam bulmayacak. Devrimci parti ve dünya işçileri kapitalizme karşı örgütlendiğinde yeryüzü tarihte ilk kez yoksullar, ezilenler, aç ve işsizler için bir cennet haline gelecek.

Varsın kapitalistler binlerce hapishane inşa etsin, kanunlar çıkartsın ve katliamlar düzenlesin. Yarın ayaklanacak milyonlarca işçiyi koyacak hapishane bulabilecekler mi? Barikatlardan faşist namluların üzerine yürüyen kararlı milyonlarca işçiyi gördüklerinde ne kadar kurşun sıkabilecekler? Yarın cephede işçi-askerler komutanlarının, genarallerinin emirlerine karşı geldiklerinde ve namluyu size çevirdiğinde ne yapacaksınız? Yarın anayasanız, mahkemeleriniz, parlamentonuz ve bakanlarınızın etrafı sarıldığında nereye kaçıp kurtulacaksınız.

Bütün ülkelerin İşçileri Birleşin!