Medeniyetler Çatışması mı, Emperyalist Saldırganlık mı?


Karikatür krizi ile birlikte, emperyalist güçlerin Sovyetler Birliği çöktüğünden beri sürmekte olan yeni düşman imal etme çabaları önemli bir dönüm noktasını geride bırakmış bulunuyor. Bu aynı zamanda üçüncü sınıf bir uydurmacadan ibaret olan "medeniyetler çatışması" tezine inandırıcılık kazandırma yolunda önemli bir mesafe katedildiği anlamına geliyor. Bir tarafta bunu imal eden emperyalist güç odakları, diğer tarafta bundan kendi çıkarları açısından medet uman İslamcı güçler, gerçek dünyadaki sorunların ve çatışmaların altında yatan sınıf çatışmalarını gizlemek için bu yeni sis bulutunu artan ölçüde kullanıyorlar.

Tarihsel olarak halihazırda açılmış olan yeni dönem bir emperyalist savaş sürecidir ve işçi sınıfının devrimci mücadelesiyle önü alınmadığı sürece önümüzdeki dönemde emperyalistler işçi sınıfını aldatmak için bu "medeniyetler" ve "kültürler" jargonunu savaş sürecinin ana ideolojik silahı olarak bir koçbaşı gibi kullanacaktır. Gerçekte çıkarları ortak, tek bir bütün olan dünya işçi sınıfının gövdesine bununla yeni yarıklar açılmaktadır. Emperyalistlerin kıyamet senaryolarıyla flört ettikleri bir dönemde bu, dünya işçi sınıfı için çok büyük bir tehlike oluşturmaktadır. Batı işçi sınıfı azgelişmiş ülkelerdeki sınıf kardeşlerine karşı düşmanlaştırılmakta ve buna mukabil azgelişmiş ülkelerdeki işçi sınıfı da Batılı sınıf kardeşlerine karşı kışkırtılmaktadır. Son olaylarla vahameti artan bu tehlikeye karşı azami bir uyanıklık gerekiyor. Buna karşı koymanın tek yolu ise proletarya enternasyonalizminin birleştirici bayrağına sıkı sıkıya sarılmak ve Komünist Manifesto'nun çağrısına uygun olarak dünyanın tüm işçilerinin bu bayrak altında toplanması için inatla uğraş vermekten geçiyor.

Patlama dinamikleri

Karikatür krizini birçok yönden ele almak mümkün. Ama öncelikle, dili yeryüzünde topu topu birkaç milyon insan tarafından konuşulan Danimarka gibi küçük ve uzak bir kuzey ülkesinde yayınlanan birkaç karikatürün böylesine büyük çaplı bir galeyana yol açabilmiş olmasının anlamına dikkat çekmek gerekiyor. Konunun salt bu yönü dünyanın nasıl patlamaya hazır gerilimlerle yüklü olduğunu, yani iktisadi, toplumsal, siyasi ve kültürel çelişkilerin nasıl keskinleşmekte ve derinleşmekte olduğunu göstermektedir. Müslüman ülkelerin ezilen emekçi kitleleri uzun yılların birikimi olan öfkelerini bu provokasyon üzerinden açığa vurmaktadırlar. Gerek Avrupa ülkelerinin sayısı kabarık göçmen işçi ve yoksulları olarak, gerekse de kendi ülkelerinde (Afganistan, Irak ve Filistin'de olduğu gibi) maruz kaldıkları emperyalist baskı ve aşağılama nedeniyle, bu kitleler emperyalist cadı kazanlarında kaynatılan İslam düşmanlığının (İslamofobi) etkilerine hayli zamandır maruz kalmaktaydılar. Özellikle 11 Eylül'den sonra dozu iyice artan bu İslam düşmanlığının körükleyicileri, Müslümanları cahil, geri, ilkel, barbar, gayri medeni, akıldışı, şiddet sapkını olarak resmetmekte ve bu kötülük timsali tipolojiyi Batılı kitlelerin zihnine nakşetmeye çalışmaktadırlar. Şimdiki krizle yaşanan da en dolaysız biçimde bu uğursuz oyunun oynanmasından başka bir şey değildir.

Kapitalizm tarihsel bir bunalım yaşamaktadır ve bu bunalım işçi sınıfına ve diğer ezilen emekçi sınıflara yönelik dünya ölçeğinde çok yönlü saldırılarla kendisini göstermektedir. Bu durum kaçınılmaz olarak işçi sınıfı ve emekçilerin huzursuzluğunu ve tepkisini uyarmaktadır. Bunun gayet iyi bilincinde olan egemenler tepkinin sorunların gerçek kaynağı olan kapitalizmi hedef almaması için, bu tepkileri yanlış kanallara yönlendirmeye çalışmakta ve göçmenleri, azgelişmiş ülkeleri, "terörizmi" vs. hedef göstermektedir. Yükselen işsizlik, yoksulluk ve hak gasplarıyla karşı karşıya kalan Batı işçi sınıfına, alttan alta bunların sorumlusunun kapitalizm değil de, düşük ücretlerle çalışan, devletin sosyal fonlarını emip kurutan göçmenler olduğunu; ve yine ucuz işgücü çalıştıran Çin gibi ülkeler olduğunu telkin etmektedirler.

Bunun inandırıcılığını pekiştirmek için de sıradan halkta zaten pasif biçimde varolan bazı önyargılar tahrik edilerek kolay hedefler yaratılmaktadır. Bu uğurda akla gelebilecek insana özgü her türlü kötülük göçmenlere adeta doğuştan gelme özellikler olarak yakıştırılmakta ve bu kesimler şeytanlaştırılmaktadır. Zaten içinde bulundukları koyu sefalet nedeniyle suça eğilimli hale getirilen göçmenler, bir yandan sistematik polis tacizleriyle, faşist saldırılarla, yasal düzenlemelerle, ırkçı yayınlar ve filmlerle, gözle görülür-görülmez binbir türlü aşağılama biçimiyle kışkırtılmaktadır. Geçen ay Almanya'da ve Hollanda'da gündeme getirilen, okullarda ve kamuda kendi anadilini konuşma yasağı bu kışkırtmaların sadece son bir örneği. Bunlarla göçmenler daha fazla suça itilmekte ve toplumun lanetlisi konumuna sürüklenmektedirler. Bu ırkçı aşağılama ve nefretten en çok nasibini alanlar da özellikle Avrupa'da yoğun olarak bulunan yoksul Müslüman kitleler olmaktadır. Tam da bu nedenle geçtiğimiz aylarda Fransa'da ve kısmen diğer bazı Avrupa ülkelerinde patlak veren şiddetli göçmen işçi isyanının kitle tabanı da ağırlıkla Müslüman ülkelerden gelen emekçilerin çocuklarından oluşmaktaydı.

Ama sorun bu kitlelerin yalnızca göçmenler olarak maruz kaldıkları baskılar değildir. Bu kitleler yalnızca geldikleri anavatanlarında yer alan on milyonlarca yoksul emekçinin nispeten küçük bir uzantısı durumundadırlar. Ana gövdeyi oluşturan Ortadoğu'nun Müslüman halkları da Batı emperyalizminin ağır baskısı ve saldırılarına maruz kalmaktadır. Kapitalizmin tarihsel bunalımı her zaman olduğu gibi kendisini emperyalist rekabetin giderek artan ölçüde olağandışı yollarla, yani şiddetle yürütülmesi biçiminde göstermektedir ve günümüzde bundan en çok nasibini alanların Ortadoğu halkları olduğuna şüphe yoktur. Filistinler, Afganistanlar, Iraklar, Felluceler, Guantanamolar, Ebu Garipler hep Müslüman ülkelerdeki emekçilerin acı defterine yazılmaktadır. Ayrıca sırada hedef tahtasına konmuş ve üzerlerindeki baskı arttırılmakta olan Suriye ve İran bulunmaktadır. Tüm bu tabloya baktığımızda daha nice patlamalar için uygun zeminin hazır olduğu gün gibi açıktır.

Emperyalist provokasyon

İşte karikatür krizi böylesi bir arkaplan üzerinde patlak vermiştir. Gelişmeleri doğru anlamak isteyen herkes öncelikle bu bağlamı anlamalıdır. Tam da bu nedenle, aşağıda ayrıca değineceğimiz gibi, konu, özünde ne bir "ifade özgürlüğü" sorunudur, ne de "İslam ve laiklik" sorunu. Söz konusu olan, odağında Ortadoğu coğrafyasının yer aldığı emperyalist planlarla sıkı sıkıya bağlantılı gerici, emperyalist bir saldırıdır.

Benzer türde krizlerin çıkması için yeterli zemin fazlasıyla mevcut olmakla beraber, karikatür hadisesinin başlangıcı ve ilerleyişine dikkatlice bakıldığında, bunun hiç de basit bir düşüncesizlik eseri olmadığı, bilinçli bir provokasyon niteliği taşıdığı açıkça görülmektedir. Bu işi tezgâhlayanlar gayet bilinçli bir biçimde hareket ederek, "medeniyetler çatışması" safsatasını gerçek kılmayı hedeflemişlerdir. İsrail devletinin uyguladığı zulmün gemi azıya aldığı ve Irak'ta işgalin her gün onlarca insanın hunharca ölümüne yol açtığı, Guantanamoların, Gazzelerin, Ebu Gariplerin, Fellucelerin, uçan işkencehanelerin yaşandığı bir dünyada, böylesi bir girişimin özellikle Ortadoğu'da nelere yol açacağını bal gibi biliyorlardı. Hele hele Şeytan Ayetleri vakası ya da Hollandalı yönetmen Teo Van Gogh vakası gibi benzer olayların yol açtığı sonuçlar ortadayken.

Zaten bu işi tezgâhlayanların sicili çok şey anlatıyor. Bu işte başrolü oynayan kişinin (karikatürleri ilk yayınlayan Danimarka gazetesi Jyllands-Posten'in kültür editörü Flemming Rose) "medeniyetler çatışması" safsatasının işlenip pazarlanmasında etkin olan kirli Amerikan kuruluşlarıyla ilişkileri ortaya çıkmış bulunuyor. Bu zat karikatürleri bizzat Muhammed'in resmedilmesi konusundaki "otosansürü test etmek" için sipariş etmişti. Yani daha baştan provokasyon maksadı güdüldüğü gün gibi açık. O kadar ki, sipariş verilen çizerlerden birisi, gönderdiği karikatürün içinde, doğrudan gazeteyi hedef alan, "Jyllands-Posten'li gazeteciler gerici bir provokatörler çetesidir" sözlerine yer vererek bu maksadı teşhir etmişti.

Ayrıca söz konusu gazetenin, kökleri eskiye uzanan sağcı bir gazete olduğu, 30'larda Nazilerle flört ettiği ve genel olarak göçmen düşmanı ırkçı eğilimler taşıdığı iyi biliniyor. Kriz boyunca gazeteyi genel olarak arkalayan Danimarka hükümetinin siciline de dikkat çekmek gerekiyor. Bir kere hükümet sağcı bir hükümet ve Irak savaşı sürecinde Avrupa içindeki bölünmede Amerikan yanlısı tavır alarak emperyalist saldırı alanlarına asker gönderen hükümetlerden. Hükümetin yapısı ve dayandığı siyasi güçler açısından da çarpıcı yönler var. Hükümet aşırı sağcı Danimarka Halk Partisinin desteğine sahip ve bu parti Nazi unsurlarla bağlantılı bir parti. Bu özelliklere sahip hükümet, aynı zamanda şimdiye kadar izlediği ırk ayrımcı politikalar nedeniyle de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından birçok uyarı almış durumda.

Karikatürlerin yayınlanmasını izleyen sürecin gelişimi de başka kanıtlar sunuyor. Patlak veren tartışmanın Danimarka'daki havasının 1930'ların Almanya'sını andırmakta olduğu ve Müslümanların "iç düşman", "beşinci kol" ve "zararlı tohumlar" olarak anıldığı gözlemciler tarafından aktarılıyor. Aynı tartışmada başbakanın partisinin "göçmenlerin %82'si suç işliyor" gibi sloganlar eşliğinde kampanyalar yürüttüğü ve ikinci ve üçüncü kuşak göçmenlere iki kez suç işleme hakkı verilerek üçüncüde ülkeden atılmaları gibi taleplerin dile getirildiği de biliniyor.

Diğer taraftan hem gazete hem de hükümet, önce Danimarka'daki Müslüman göçmen örgütlerinin, ardından Müslüman devletlerin elçiliklerinin girişimlerine ve sonraki daha birçok girişime rağmen ısrarla özür dilemeyi reddederek, olaylar vahim boyutlar alana kadar (yani maksada ulaşılana kadar) bilinçli biçimde gerilimi tırmandırma stratejisi izlemiştir. Aynı provokatif tutum genel anlamda Avrupa'nın geri kalanı için de söz konusudur. Karikatürlerin Avrupa çapında aynı gün (1 Şubat) içinde yayınlanması, bir İtalyan bakanın karikatür baskılı tişört giyeceğini sansasyonel biçimde açıklaması ve ardından bunu gerçekleştirmesi gibi olgular bu provokasyon tablosunu bütünüyle desteklemektedir. Mayıs ayında İngiltere'de yapılacak belediye seçimlerine girecek olan İngiliz faşist partisi BNP daha şimdiden bu seçimlerin "İslam konusunda bir referandum" haline getirilmesi gerektiğini propaganda etmeye başlamış durumda.

İfade özgürlüğü?

Bu provokasyonu gerçekleştirenlerin, ona sahip çıkanların ya da mazur göstermeye çalışanların başından beri kullandığı başlıca gerekçe "ifade özgürlüğü" gerekçesiydi. Efendim, Müslümanlar da eleştiriye biraz tahammül göstersinlermiş, ne yani dinle ilgili espri yapılamayacak mıymış, vs.... Çizgiyi daha baştan net çekmek gerekiyor. Bu olayın ifade özgürlüğü tartışması kanalına dökülmesi açıkça bir saptırmacadır. Konuyu buraya çekenler eğer bilinçli bir saptırmaca içinde değillerse, gaflet içindedirler. Yukarıda da belirttiğimiz gibi söz konusu olan emperyalist, ırkçı, gerici bir provokasyondur.

Siyasal ve toplumsal yaşamdaki temel işlevi gerçekleri gizlemek, çarpıtmak, bozmak, kitleleri düzenin çıkarları doğrultusunda manipüle etmek olan burjuva medyanın, ifade özgürlüğü konusunda vaaz vermesi doğrusu rezil bir ikiyüzlülükten başka bir şey değildir. Bütün burjuva medyanın tarihi bir bakıma bu ikiyüzlülüğün tarihidir ve bunu kanıtlamak için uzun boylu kalem oynatmaya gerek bile yoktur. Ancak en azından bu olayla doğrudan ilintili birkaç olguya işaret etmek gerekiyor. Örneğin söz konusu gazetenin daha bundan birkaç yıl önce İsa ile ilgili bazı karikatürleri "okurları rencide edebileceği" gerekçesiyle yayınlamadığı biliniyor. Herhalde hiçbir kanıt bundan daha çarpıcı olamazdı. Medeniyetler çatışmasının haçlılarının, umacılaştırmak istedikleri İslama karşı özellikle tarafgir davrandıkları aşikâr. Ayrıca örneğin Batı medyasının genel olarak antisemitist yayınlar konusunda otosansür uygularken, iş Müslümanlara yönelik ırkçı hakaretlere geldiğinde ifade özgürlüğünden dem vurmasına kim inanır? Özgür medya koca bir yalandır. Gerçekte medyanın yaptığı tam da 1945 öncesi dönemde Yahudiler için yaptıklarının bir benzeridir.

"Özgürlükçü" medya için geçerli olan, yasalar ve politik özgürlükler düzleminde haydi haydi geçerlidir. "Özgürlükçü" Batı ülkelerinde her geçen gün yeni bir baskıcı yasal düzenleme yapılıyor, özgürlükler kısıtlanıyor. ABD'de "Yurtseverlik Yasası" (sol adına Türk yurtseverliğine soyunanların kulağı çınlasın!), en son geçtiğimiz günlerde İngiltere'de çıkarılan ve "şiddeti övmeyi" cezalandıran gerici yasa gibi sayısız örnek bu gerici gidişin yalnızca sıradan örnekleri. Hal böyleyken Danimarka başbakanının ve diğer AB sözcülerinin karikatür krizi dolayısıyla özgürlükçü değerler ve kültürlerinden söz etmeleri bir başka ikiyüzlülük değildir de nedir?

Diğer taraftan, ironik biçimde, ifade özgürlüğünden dem vuranların, sözüm ona hassasiyetleri giderme adına tam da özgürlükleri kısıtlayıcı birtakım yeni gerici yasalar çıkarması tehlikesi bulunuyor. Karikatürlere tepki gösterenlerin bir bölümü "inanca hakareti" yasaklayan yasal düzenlemeler talep ediyorlar. Ne yazık ki bunlar arasında bazı Avrupalı sosyalist çevreler de bulunuyor. Genel olarak kazanılmış özgürlüklerin budanmakta olduğu bir dönemde bu tür yasaklar talep etmek iki kere yanlıştır. Karikatürlerin İslam düşmanı ve ırkçı olduğu doğru olmakla beraber, çare devlet yasağı talep etmek değildir. Biz çok iyi biliriz ki bu tür yasaklar asıl olarak işçi hareketine, sosyalistlere, devrimcilere karşı kullanılmışlardır ve kullanılacaklardır.

Ancak böylesi yasaklara karşı olmak hiç de halkın dini duygularına bu türden açık hakaret ve provokasyon içeren yayınların yapılmasını savunmak anlamına gelmez. Aksine Marksistler bu tür provokasyonlara açıkça karşı çıkarlar. Ama diğer taraftan Marksistler din ve onunla bağlantılı çeşitli konuların bilimsel temelde eleştirisinin bu kapsama sokulmasına da şiddetle karşı dururlar. Özellikle dinci gericilerin açık hakaret ve provokasyonu bahane ederek genelde din eleştirisini yasaklama gayretlerine asla prim verilemez. Öte yandan karikatür olayında olduğu gibi, ırkçı ve gerici yayınların engellenmesi konusunda devrimci işçi hareketinin tarihi zengin örnekler sunmaktadır. Rus Devrimi döneminde matbaa işçilerinin gerici örgütlerin yayınlarını basmayı reddetmeleri gibi örneklerin yanı sıra, 1984 yılında İngiltere'deki büyük madenciler grevi sırasında matbaa işçileri, ön sayfada greve açıkça saldırı niteliğindeki bir başyazının yer aldığı gerici The Sun gazetesini bu ön sayfası bomboş olmak üzere basmışlardı. Eğer sınıf güçleri bu denli gerilememiş olsaydı, Jyllands-Posten ve diğer Avrupa gazetelerinin matbaalarında devrimci, mücadeleci işçi ve örgütler etkin olsalardı bu tarihsel örneklerin gösterdiğini yapabilirlerdi.

Gerici kısır döngü

Bu gerici emperyalist saldırı, tam da maksadına uygun olarak karşısında bir başka gericiliği yaratmakta ve beslemektedir. Radikal İslamcılar ve Ortadoğu'daki gerici rejimler ezilen ve sömürülen halk kitlelerinin tepkisini kanalize ederek güç kazanmakta ve çatışmanın bir din/kültür/medeniyet çatışması olarak sunulan yanlış resmine kendi cephelerinden inandırıcılık sağlamaktadırlar. Böylece birbirini besleyen gericiliklerden oluşan bir gericilik kısır döngüsü oluşmaktadır. Bir tarafta emperyalizm, ırkçılık ve İslamofobi, diğer tarafta radikal İslamcılar.

Nitekim radikal İslamcılar ve Ortadoğu'daki gerici rejimler karikatürlerin yayınlanmasını takip eden süreçte kendi rollerini oynadılar. Nasıl ki Batılı egemenler Batı işçi sınıfını kendi arkalarına yedeklemeye uğraşmaktaysalar, aynı şekilde Müslüman ülkelerin gerici egemen sınıfları da işçi sınıfını ve yoksul emekçi kitleleri kendi arkalarına yedeklemek istemektedirler. Dünya işçilerini ve emekçilerini bölerek birbirlerine karşı kışkırtmak her iki cenahın da ortak hedefidir.

Karikatürler Danimarka'da yayınlandıktan sonra bunları İslam ülkelerine taşıyan İslamcılar, bunların etkisini arttırmak için karikatürlere orijinal karikatürler içinde yer almayan, ama öyle sunulan yeni karikatürler ilave ederek bunu yaptılar ve aynı zamanda halkı galeyana getirmek için de ellerinden geleni artlarına koymadılar. Diğer taraftan gerici Suriye rejimi de, Suriye ve Lübnan'da Danimarka elçiliklerinin yakılıp yıkılmasına yol açan gösterileri el altından örgütledi. Benzer bir tutumu İran gerici rejimi de gösterdi. İranlı gericiler sözümona misilleme adına Yahudi soykırımını hafife alacak bir karikatür yarışması açtılar. Daha birçok irili ufaklı örneğin verilebileceği bu tablo nasıl bir gericilik sarmalının oluşmakta olduğunu çarpıcı biçimde göstermektedir.

Radikal İslamcıların tutumunun kendi gerici dünya görüşleriyle tümüyle uyumlu olduğuna özellikle dikkat çekmek gerekiyor. Bunlar "medeniyetler çatışması" safsatasının sonuçlarından şikayetçi olsalar da, ilkesel olarak bu tezle hemfikirdirler. Huntington'un söz konusu makalesi ve kitabını, ve ayrıca bu tezlerin tarihsel öncülü olan Nazilerin fikir babalarından Oswald Spengler'in ilgili çalışmasını da Türkiye'de ilk olarak İslamcı kesimlerin yayınlamış olması bunun anlamlı bir göstergesidir. Batılı gericiler "bizler ayrı dünyaların insanıyız ve üstün olan biziz" derken, İslamcı gericiler aynı görüşü, sadece ayna yansımasını alarak savunmaktadırlar. Nitekim karikatür krizi nedeniyle İstanbul'da miting düzenleyen Saadet Partisi bile burada Batı karşıtı bir söylem tutturdu ve Türkiye'nin AB sevdasından vazgeçip İslam dünyasının başına geçerek yeni bir dünyanın kuruluşuna öncülük etmesi gerektiği düşüncesini propaganda etti.

"Medeniyetler Çatışması"

Sovyetler Birliği çöktüğünde emperyalist egemenlerin sevinç çığlıkları pek uzun ömürlü olmamıştı. Kendi halklarının gözünü korkutarak kapitalizmin hastalıklarını gizleyebilmelerine olanak sağlayan o dağ gibi düşman yıkılıp gitmişti. Yeni düşmanlar, günah keçileri ve şamar oğlanları bulmak gerekiyordu. Düzen ideologları kısa bir bocalama yaşamakla beraber pek de vakit kaybetmeden kendilerine benzer işlevi görecek yeni bir düşman ve buna uygun bir ideoloji arayışına giriştiler ve yeni adaylar kısa süre içinde imal edildi. 1991'deki Birinci Körfez Savaşında Irak güçlerinin uğradığı hızlı ve mutlak yenilgi üzerine, düşman sıkıntısı yaşayan ABD emperyalizminin meramını o zamanın genelkurmay başkanı Colin Powell çarpıcı sözlerle dile getirmişti: "Bunu iyice düşünün. İblislerim bitiyor. Kötü adamlarım bitiyor."

Amerikan "derin" devlet aygıtıyla irtibatlı çoğu akademisyen kılıklı ideologlar eliyle, "terörizm", "terörist devletler", "haydut devletler" gibi hayaletler icat edildi. Bu tür ülkeler, onların "çılgın" liderleri ve onların beslediği teröristler, "Batılı değerler ve yaşam tarzı" için bir tehdit oluşturuyordu. Nitekim Bush da 11 Eylül sonrası yaptığı konuşmalarda sıkça bu noktaya vurgu yaparak, "yaşam tarzımıza yönelik tehditlere karşı savaşacağız" demişti. Aynı sözler Londra bombalamalarının ardından da Blair tarafından sıkça tekrarlandı.

Doğal olarak bu tehditlere ilişkin tedbirler de gündeme getiriliyordu. "Tarihin Sonu" safsatasıyla meşhur olan Fukuyama'nın, aynı zamanda, ehil olmayan ülke ve güçlere karşı "kuvvet uygulama yeteneğinde olan" yeni bir "uygar milletler topluluğu" önerdiği daha az bilinir. Yani İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin dengelerini yansıtan Birleşmiş Milletler'in bile, yeni açılan dönemde ABD emperyalizminin çıkarları için ayakbağı olabileceği düşüncesi daha o zamandan işlenmeye başlamıştı.

Yeni dönemin ideolojik iklimini oluşturmak için yapılan bu girişimlerin, yukarıda belirttiğimiz genel niteliğinin (içteki hastalıkları gizleyebilecek bir düşman bulma) yanı sıra, onunla bağlantılı değişik hedef ve motifleri de bulunuyordu. Bir yandan karanlık devlet aygıtıyla iç içe geçmiş muazzam silah kompleksinin çıkarlarını sürdürme söz konusuyken, bir yandan da Sovyetler Birliği'nin varlığıyla belirlenen önceki dönemin koşullarında Batılı emperyalist güçlere karşı göreli bir manevra alanı kazanmış olan ve bu sayede bu güçlere zaman zaman kafa tutarak kimi durumlarda onların çıkarlarını zedelemiş olan azgelişmiş ülkelere haddini bildirme söz konusuydu.

Elbette dünya petrol rezervlerinin üçte ikisinin bulunduğu Ortadoğu temel bir hedefti. Bu bölgede başta İran olmak üzere birçok devlet eski dünya konjonktürünün bir kalıntısı olarak ABD emperyalizminin çıkarlarına ters bir konumdaydılar ve başkalarına yâr olmadan yeniden yapılandırılarak ABD nüfuz alanına sokulmaları gerekiyordu. Bu coğrafyanın esas olarak İslam coğrafyası olması da, ihtiyaç duyulan ideolojik umacı için en güçlü adayın İslamcılık olarak sivrilmesinde rol oynadı.

Diğer taraftan ABD emperyalizmi için yeni dönemin en önemli önceliklerinden birisi bu dönemde eskinin SSCB'si gibi ABD'ye kafa tutacak yeni büyük güçlerin çıkmasını her ne pahasına olursa olsun engellemekti. Avrupa'nın birleşerek yeni bir güç olmasının ve ABD ile karşıtlaşmasının engellenmesi bunun bir somut hedefi iken, ufukta görünen Çin'in ve yeniden ayağa kalkması muhtemel Rusya'nın kuşatılması da diğer temel hedeflerdi.

İlk kez 1993 yılında Amerikan Dışişleri Bakanlığının danışmanı Samuel Huntington tarafından ortaya atılan "Medeniyetler Çatışması" safsatası, tüm bu gerici argümanların sentezlendiği genel bir ideolojik çerçeve olarak ortaya çıktı. ABD emperyalizminin yeni dönemdeki tüm temel ideolojik/politik ihtiyaçlarına cevap veren bu safsataya göre, artık temel çatışma kaynağı ideolojik ya da ekonomik değil "kültürel" olacak ve asıl çatışmalar da "kültürel varlıklar" olarak tanımlanan farklı uygarlıklar arasında olacaktı. Dünya, "birbirlerinden tarih, dil, kültür, gelenek, ve en önemlisi din, tarafından" ayrılan 7-8 kültür/uygarlığa bölünmekteydi, çatışma ve ittifaklar bu çizgiler etrafında gelişecekti. Bu uygarlıklar Batı, Konfüçyüs, Japon, İslam, Hindu, Slav-Ortodoks, Latin Amerika ve "muhtemelen" Afrika uygarlıklarıydı. Ancak, "Dünya politikasının gelecekteki ana ekseni (...) 'Batı ve diğerleri' arasındaki çatışma ve Batılı olmayan uygarlıkların Batı gücüne ve değerlerine verdiği karşılıklar olacak gibi görünmekte"ydi. Fakat bu "gerisi" içinde bazıları öne çıkmaktadır: "Kültürleri ve güçlerinden dolayı Batıya dahil olmak istemeyen veya olamayan ülkeler, kendi ekonomik, askeri ve politik güçlerini geliştirerek Batı ile yarışmaktadırlar. Bunu kendi iç gelişimlerine ağırlık vererek ve diğer Batılı olmayan ülkelerle işbirliği yaparak gerçekleştirmektedirler. Bu işbirliğinin en dikkat çeken biçimi Batının çıkarlarına, değerlerine ve gücüne meydan okumak üzere ortaya çıkan Konfüçyüs-İslam bağlantısıdır." Yani esas düşmanlar İslam ve Çin olarak tarif edilmektedir.

Peki Batı bunlara karşı ne yapmalıdır? Huntington'a göre, "kendi uygarlığı içinde, özellikle Avrupa ve Kuzey Amerika bileşenleri arasında, işbirliğini ve birliği daha fazla teşvik etmek; kültürleri Batıya yakın olan Doğu Avrupa ve Latin Amerika'yı Batı toplumları içine dahil etmek; Rusya ve Japonya ile işbirliği ilişkilerini teşvik etmek ve bunları sürdürmek; uygarlıklar arası yerel çatışmaların bunlar arasında büyük ölçekli çatışmalara doğru tırmanmasını engellemek; Konfüçyüsçü ve İslami devletlerin askeri güçlerinin büyümesini sınırlamak; doğu ve güneydoğu Asya'da Batının askeri kapasitesinin azaltılmasını yavaşlatmak ve askeri üstünlüğünü muhafaza etmek; Konfüçyüsçü ve İslami devletler arasındaki farklılık ve çatışmaları istismar etmek; diğer uygarlıkların içinde Batı değerlerine ve çıkarlarına yakın duran grupları desteklemek; Batı çıkarlarını ve değerlerini yansıtan ve meşrulaştıran uluslararası kuruluşları güçlendirmek ve Batılı olmayan devletlerin bu kuruluşlarda yer almasını teşvik etmek açıkça Batının çıkarınadır."

Emperyalistlerin bugün gütmekte oldukları siyasetin hemen tüm unsurları burada gayet açık olarak görülüyor. Bunun en son önemli göstergesi de geçtiğimiz günlerde ABD'de duyurulan yeni uzun dönemli strateji belgesiydi. Burada Çin en büyük ve tehlikeli rakip ve "terörizm" adı altında kodlanan İslamcılık da en büyük tehdit olarak yeniden tarif ediliyor.

Görüldüğü gibi bu yeni emperyalist safsata, toplumsal ve siyasal hayatın temel çizgilerini belirleyen ve temelde maddi çıkarlar üzerinden işleyen sınıf mücadeleleri gerçeğini gizleyerek dünya işçi sınıfını "medeniyet" ya da "kültür" denilen sahte çizgiler üzerinden bölerek birbirine düşmanlaştırmakta ve kendi arkasına yedeklemeyi hedeflemekte; emperyalist güçler arasındaki dünyanın yeniden paylaşımı mücadelesini, bu temelde nüfuz alanları mücadelesini saklamakta, emperyalist saldırganlığı medeniyet çatışması kılığına bürüyerek aklamaktadır.

Gerçekte insanlık tarihinin gelişimine ve bu temelde medeniyet kavramına bilimsel ölçülerle bakıldığında kapitalizmin yeryüzü üzerinde tam hakimiyetini ilan ettiği döneme kadar yalnızca iki farklı ana uygarlık çizgisi hüküm sürmüş, ama kapitalizmin hakimiyetiyle birlikte dünya giderek artan ölçüde tek bir uygarlık çizgisi üzerinde ilerlemiştir. Kabaca toprakta özel mülkiyete dayalı Batı uygarlık çizgisi (Batı tipi sınıflı toplum) ve kolektif devlet mülkiyetine dayalı Doğu uygarlık çizgisi (Doğu tipi sınıflı toplum) diyebileceğimiz bu iki çizgi içinde yer alan toplumlar da birbirleriyle birçok bakımdan etkileşmişler ve bu durum egemen sınıfların çıkarlarına dokunmadığı sürece hiç de sorun oluşturmamıştır. Bu iki çizginin somut olarak yan yana yaşadığı kapitalizm öncesi dönemdeki savaşlar da, hiç de özel olarak bu iki uygarlık çizgisinin farklılığından değil egemen sınıfların çıkar çatışmasından kaynaklanıyordu. Hatta aynı nedenle, çoğunlukla aynı uygarlık dairesinin içindeki sayısız toplum ve kavim arasında çatışmalar söz konusuydu. Kısacası tüm tarihe olduğu gibi bu tür çatışmalara "medeniyetler farklılığı" değil maddi çıkarlar dünyasının somut çelişkileri hakimdi. Bugünün dünyası ise az önce belirttiğimiz gibi tek bir kapitalist uygarlığın egemenliği altındadır. Elbette uzak geçmişin farklı tarihsel gelenek ve unsurları bugün de önemli farklılıklar olarak değişik toplumların yaşantısında son derece farklı görünümler ortaya çıkarmaktadır. Ancak dünya ölçeğindeki temel iktisadi, sosyal ve politik süreçler asla bu tür farklılıklarla tayin edilmezler. Tayin edici etmen, üretici güçlerin gelişimi ve bu temel üzerinde sınıflar arası ve nihayetinde onun bir türevi olan devletler arası ilişkiler alanıdır.

Bu gerici safsata, içeriğinin doğası gereği Batı dışındaki toplumları küstahça küçümseyen ırkçı bir nitelik taşır. Bugün Müslümanların şeytanlaştırılması üzerinden bu çok açıkça görülmektedir, ama gelecekte bununla sınırlı kalınacağının da bir garantisi yoktur. Yarın pekâlâ Çinlilerin ve öbür gün başkalarının benzer şekilde şeytanlaştırılmasına tanık olabiliriz. Esasen Batı emperyalizmi bu konuda zaten sabıkalıdır. Üstelik sanıldığı gibi bu sadece Alman Nazizmiyle sınırlı değildir. Genel olarak Batı emperyalizmi sömürge halklar konusunda ve hatta Japonlar konusunda benzer şekilde davranmıştır.

Diğer taraftan bu ırkçılık, Batıda yaşayan çok geniş bir Müslüman kitle olması dolayısıyla ırkçı nefretin üzerine dolaysızca akabileceği bir hedefe de sahiptir. Geçmişin antisemitizminin yerini şimdi İslamofobi almaktadır. Batılı egemenler bir kez daha bu tür kışkırtmalarla Batı işçi sınıfını zehirlemeye çalışmaktadırlar. Bu safsatanın hiç de yeni bir icat olmayıp, iki savaş arası dönemde Nazilerin fikir babalarından biri olan Oswald Spengler'in karanlık düşüncelerinin yeniden canlandırılmasından başka bir şey olmaması tam da bu nedenle şaşırtıcı değildir. Spengler o zaman için Avrupa'nın tüm dünyaya ve kültürlere üstünlüğünü ve egemenliğini savunuyor ve en azından başlangıçta Nazilerin de bunun bir gerçekleştiricisi olacağını umuyordu. Huntington ise bu rolü ABD emperyalizmine vermektedir.

Çare: sınıf mücadelesi ve proletarya enternasyonalizmi

Gerici "medeniyetler çatışması" safsatasının geniş halk kitleleri nezdinde kabul görmesi büyük bir tehlikedir ve emperyalistlerin (ve onların ekmeğine yağ süren radikal İslamcıların) yapmak istedikleri budur. En başta da işaret ettiğimiz gibi bununla insanlık "medeniyet" denilen çizgiler üzerinden bölünerek birbirine düşürülmeye ve yeni kan banyolarına sürüklenmeye çalışılmaktadır. Bu emperyalist bir kapandır. Binbir türlü provokasyon ve komployla gerçeklik kazandırılmaya çalışılan bu safsataya karşı dünya işçi sınıfının proletarya enternasyonalizmi bayrağını öne çıkarması yegâne çıkış yoludur.

Bugün kapitalizm kendi doğasının eseri olarak bir kez daha büyük bir bunalım yaşamaktadır ve bu bunalımın bedelini bir kez daha insanlığa ödetmek istemektedir. Kapitalizmin yeni bir yükselişi ancak, geçmişte olduğu gibi yeni kan banyoları üzerinden olabilir. Buna engel olabilecek tek güç ise işçi sınıfıdır. Ama bir şartla: proletarya enternasyonalizmine sarılarak tüm dünyada kapitalistlere karşı sınıf mücadelesini yükseltirse! Bilimdışı, keyfi tanımlarla oluşturulan ve gerçek kılınmaya çalışılan sahte "medeniyet" teranesi, bunun önüne dikilen yeni bir engeldir ve bununla mücadele edilmesi gerekmektedir.

Bunun getirdiği tehlikeler geçmişte yaşananların yalnızca yeni bir kılık altında zuhur etmesidir. "Medeniyet" ya da "kültür" lafzı altında, bildik ırkçılık ve emperyalist şovenizm belâsı hortlatılmaktadır. Batıda işçi hareketi ve sosyalist hareket şayet "terörizm", "şiddet" gibi sahte öcülere aldanıp, kapitalizmin bütünsel saldırısının yalnızca kendilerini doğrudan etkileyen yönlerine odaklanırlarsa, geçmiştekinden daha katmerli acıların yaşanması kaçınılmaz olur. Paris'teki göçmen işçi isyanı karşısında Fransız sosyalistlerinin tavrı bu konuda ciddi bir uyarıdır. Bu kapsamda Batı solunun basmaması gereken bir tuzak da, özellikle Müslüman ülkelerden gelen göçmenleri düşmanlaştırmaya dönük girişimlerin sinsi bir ayağını oluşturan laiklik ya da kadın sorunu gibi konulardır. Fransız sosyalistleri başörtüsünün yasaklanması gibi konularda genel olarak ne yazık ki bu tuzağa basmışlardır.

Diğer taraftan yine genel olarak söylemek gerekirse, dinin gerici etkilerine karşı mücadelenin yolu ezilen kitlelerin inançlarına hakaret etmek ya da bu inançları alay konusu haline getirmek değildir. Zira Marx'ın dediği gibi din "kalpsiz dünyanın kalbi, ruhsuz şartların ruhudur". O nedenle asıl sorun, dini bu insanlar için bir sığınak haline getiren sömürü ve baskıya karşı mücadele etmektir.

(Kaynak: Marksist Tutum dergisi, no:12, Mart 2006)