Navigation

“Yeni Dünya Düzeni” ya da Yeni Emperyalist Paylaşım

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

1989’da Berlin Duvarı debdebeli gösterilerle yıkıldığında, burjuva yorumcular, dünyaya yeni bir barış çağının geleceğini vazettiler. Öyle ya, yeryüzündeki tüm kötülüklerin kaynağı “Şer İmparatorluğu” artık yıkılıyordu. Ancak o günden bugüne yaşananlar, bırakalım yeni bir barış çağının açılmasını, eskisi kadar bile bir istikrarın sağlanmadığını ortaya koydu. Gerçek, kapitalist despotluğun mutlak hakimiyetini ilân ettiği günümüz dünyasında, “barış çağının” da “şer imparatorluğu” gibi bir palavra olduğunun açığa çıkmasıyla birlikte, militarizmin ve çatışmaların tırmanması oldu. Bir çırpıda sayabileceğimiz Balkanlar, Kafkaslar, Orta Asya, Ortadoğu ve Afrika’nın birçok bölgesinde etnik, dinsel, mezhepsel, kabilesel ayrımcılık ve çatışmalar şaha kalktı. Halkları birbirine boğazlatmakla yetinmeyen emperyalist burjuvazi, beri yandan bu dönemde dünyanın geri ülkelerine yönelik kudurgan bir emperyalist saldırganlık dalgası da başlattı.

O günden bugüne gelene kadar 1990-91’de Irak’a, 1992-93’te Somali’ye, 1993’te Bosna’ya, 1994’te Haiti’ye ve 1999’da da Kosova’ya yönelik emperyalist saldırganlığa tanık olduk. Daha geçtiğimiz günlerde saldırıların hedefi olan Afganistan’dan sonra da bu kanlı serinin yeni bir ivme kazanacağına dair kuvvetli işaretler var. Her şey dünya tarihinde savaşlar ve devrimlerle karakterize olacak yeni bir dönemin başladığını haber veriyor. Hiç şüphe yok ki, dünya işçi sınıfı açısından bu yeni sürecin temelinde nelerin yattığını doğru anlamanın ve buna uygun sağlam perspektiflere sahip olmanın önemi daha da artmıştır.

Bu gelişmelerin altında yatan temel olgu, emperyalist güçler arasındaki rekabetin yeni bir kızışma evresine girmiş olmasıdır. Bu evrenin, önemli bir dönüm noktası oluşturan 1989-91’de Stalinist imparatorluğun çöküşüyle başladığını söyleyebiliriz. Bürokratik diktatörlüğün dağılarak çöküşü ve kapitalist dünya sistemine entegre oluşu, emperyalistlerin önüne yeni pazarlar ve nüfuz alanları açtığı gibi, aynı zamanda emperyalistler arasında ABD hegemonyasında kurulmuş olan zoraki birliğin en önemli gerekçesinin de ortadan kalktığı anlamına geliyordu. Bu durum uluslararası politikayı yeniden Birinci Dünya Savaşı öncesini karakterize eden o eski klasik çizgilerine, yani emperyalistler arası rekabet ve çıkar çatışmalarının yoğunlaştığı tabloya geri döndürmüştür. Emperyalistler, pazarlar ve nüfuz alanları için her düzeyde kıran kırana mücadele etmektedirler.

Öte yandan bugün kapitalist dünya sistemi aynı İkinci Dünya Savaşı öncesini andıran genel ve eş zamanlı bir iktisadi krizin işaretleriyle doludur. Akıl fikir sahibi burjuvaların 1929 depresyonunun bir daha yaşanma olasılığı üzerine bunca kalem oynatmaları boşuna değil. Emperyalist ülkelerin hemen tamamında faşist hareketlerin ve partilerin hortlayarak yükselişe geçmesi tesadüf değil. “Tarihin sonu” zırvasıyla vur patlasın çal oynasın cümbüş eden burjuvaların gülücükleri yüzlerinde asılı kaldı. Cenazesi törenle kaldırılan “Tarih”, kendisiyle beraber gömülmüş görünen tüm sorunlarla birlikte yeniden hortlamış görünüyor.

Genel bir tarihsel yakıştırma yapacak olursak, bugünün dünyasının arz ettiği manzaranın Birinci Dünya Savaşı öncesi koşullarla İkinci Dünya Savaşı öncesi koşulların patlayıcı bir karışımını sunduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak günümüz dünyasındaki siyasal gelişmeleri doğru okuyabilmek için bu karışımın nasıl ve hangi bileşenlerden oluştuğunu iyi anlamak gerekir. Bunun için de, konunun esas olarak yirminci yüzyılın tarihinde yatan temellerini kavramak zorunludur.

Eski düzen

Kapitalizmin tarihine baktığımızda büyük kapitalist güçler arasında görece barışçıl istikrar dönemlerinin ancak ve ancak, bu güçler arasında belirgin biçimde hegemonik bir güç varsa mümkün olabildiğini görürüz. Örneğin 1870 Fransa-Prusya savaşından 1914’te başlayan Birinci Dünya Savaşına kadar Avrupa’da yaşanan yaklaşık 45 yıllık göreli istikrar döneminde bu güç Britanya’ydı. O zaman Britanya “dünyanın atölyesiydi” ve “üzerinde güneş batmayan” bir dünya imparatorluğu kurmuştu.

Ancak Britanya’nın bu hegemonyası zaman içinde temelleri giderek zayıflayan bir hegemonyaydı. Gelişmiş kapitalist dünya içinde de hükmünü icra eden eşitsiz gelişme yasasına uygun olarak, Britanya’nın karşısına sınai temelleri ondan daha güçlü, yeni ve gürbüz emperyalist rakipler çıktı: ABD ve Almanya. Bu güçler içinde özellikle Almanya’nın, sahip olduğu büyük iktisadi gücün ölçeğine nazaran, esasen Britanya’nın sömürge imparatorluğunun oluşturduğu engel nedeniyle, dünya kaynakları üzerindeki kontrolü son derece sınırlı kalıyordu. Pastadan alınan payın gerçek iktisadi güçle orantılı olmamasından doğan bu çelişki, sonunda kaçınılmaz olarak dünya çapında bir yeniden paylaşım savaşına yol açtı. Kapitalizmde kural payın güçle orantılı olmasıdır. Eşitsiz gelişme yasasının sonucu olarak orantı bozulduğunda yeniden paylaşım gündeme gelir.

Birinci paylaşım savaşı tüm vahşetine ve yıkıcılığına rağmen uygun orantıların kurulmasını sağlamadı. Britanya savaştan galip çıkmasına rağmen gerçekte hegemonyasını kaybetti. Ancak henüz hiçbir güç ondan boşalan tahta oturabilmiş değildi. Savaşın başlıca sebebi olan Almanya’nın yakıcı çelişkisi, savaş bitiminde Britanya ve Fransa’nın Versailles anlaşmasında somutlanan hudutsuz açgözlülüğü nedeniyle daha da vahim hale getirilmişti. Öte yandan ABD de henüz boşluğu dolduramıyordu. Sorun çözülmemişti. Bu ağır yıkım koşulları altında birbiri ardına İtalya ve Almanya’da faşizm iktidara yükseldi. O dönemde Marksistlerin öngördükleri gibi yeni bir paylaşım savaşının tüm koşulları mevcuttu. Nitekim ikinci paylaşım savaşı 1939’da patlak verdi. 55 milyon insanın hayatına mal olan ve altı yıl süren bir kan banyosunun ardından kapitalist dünya sistemi bir dengeye kavuşabildi.

Bu kanlı boğazlaşmanın tartışmasız galibi ABD oldu. Galibiyle mağlûbuyla bir harabeye dönmüş olan Avrupa karşısında ABD gerçek bir zenginlik ve ihtişam abidesi olarak dikiliyordu. Kıtasal ölçekli güçlü ekonomisi ve savaşta el değmemiş olarak kalan sanayisiyle dünya ekonomisini ayağa kaldıracak olan yegâne güç ABD’ydi. ABD’nin ezici üstünlüğünü anlamak için birkaç çarpıcı veriye bakmak yeter. Savaşın sona erdiği 1945 yılında tüm dünya üretiminin yarısından fazlası (%57) ve toplam mamul mal ihracının da %22’si ABD tarafından gerçekleştiriliyordu. Eskiden Britanya’ya ait olan “dünyanın atölyesi” unvanı artık ABD’deydi. Bu temel veriyle uyum içinde olan başka veriler de vardı. Dünya altın rezervlerinin %80’den fazlası ABD’nin elindeydi. Bu doları “altın gibi” yapıyordu. Nitekim ABD bu gücünü kullanarak 1944’te imzalanan Bretton Woods anlaşmalarıyla tüm diğer ülke paralarının altın karşısında sabit bir orana, altının da belirli bir sabit miktarla dolara bağlanmasını sağladı ve böylece doları bir dünya parası haline getirdi. Savaşın bitimiyle başlayan dönemde ABD, güçlü ekonomisinin bir sonucu olarak büyük ticaret fazlaları vermeye başladı.

Bretton Woods sistemi 1930’ların korumacılığına bir tepki olarak, uluslararası ticareti kolaylaştırmak üzere tasarlanmış genel bir sabit kur sistemiydi. Böylece kurda fazla dalgalanmaya izin verilmeyecek, bu da genel anlamda ticareti daha az riskli hale getirecekti. Dünyadaki altının ve doların tamamına yakını ABD’de olduğu sürece bu Amerikan hegemonyasının kurumsallaştırılmasını temsil ediyordu. Sadece kur sistemi değil, bir bütün olarak dünya ekonomisinin çeşitli yönlerini düzenleme maksadıyla, bugün adını sıkça duyduğumuz IMF, Dünya Bankası ve daha sonra Dünya Ticaret Örgütüne (WTO) dönüşecek olan GATT gibi kuruluşlar da Bretton Woods görüşmelerinin bir ürünü olarak oluşturuldu.

Bu muazzam ekonomik üstünlüğüne dayanan ABD, kaçınılmaz olarak kapitalist dünyanın geri kalanı üzerinde siyasal ve askeri hegemonyasını da kurdu. Bu dönemde Avrupa “büyük ölçüde bir Amerikan protektorası” olarak değerlendiriliyordu. Avrupa devletleri adeta Amerika’nın vassal devletleri durumuna gelmişti. Terhisin çoktan başlamış olduğu 1949’da bile ABD’nin yeryüzünde toplam 56 ülkeye yayılmış 400 askeri üssü bulunuyordu. Bu ülkelerin sayısı 1966’ya gelindiğinde 66’ya çıkmıştı. Daha önemlisi ABD askeri hegemonyasını bir dizi ittifak anlaşmalarıyla somutluyordu. Bu ittifakların en büyük ve en önemlisi 1949’da kurulan NATO idi. NATO bilinçli olarak, sadece dış tehlikelere karşı değil iç tehlikelere karşı da örgütlenmişti. ABD dışişleri bakanı Dean Acheson’ın dediği üzere, “Yunanistan’da olduğu gibi dışarıdan esin ve yardım alan devrimci faaliyet bir silahlı saldırı olarak değerlendirilecek” idi. Öte yandan ABD, Kuzey Atlantik’i kapsayan NATO’nun yanı sıra, 1950’lerde Pasifik, Güney Asya ve Ortadoğu’yu kapsayan ANZUS, SEATO, CENTO gibi başka askeri paktlarla da gücünü diğer bölgelere empoze ediyordu.

Bu siyasal ve askeri hegemonyanın kurulmasında, çok önemli bir faktör de, ABD’nin yanı sıra SSCB’nin de bir süper güç kimliğiyle yükselmesi olmuştur. Ağır kayıplar vermiş olmasına rağmen savaştan dünya halkları gözünde büyük bir prestij kazanarak çıkan SSCB’nin nüfuz alanı hızla genişledi. Öncelikle Avrupa’nın doğu yarısı onun hakimiyetine girdi. Bu temelde Almanya ikiye bölündü. Öte yandan savaş sonrasında Avrupa’nın diğer bölümlerinde de (Fransa, İtalya, Yunanistan, Yugoslavya, Arnavutluk), Sovyet bürokrasisinin böyle bir şeyi hiç arzulamamasına ve bunu engellemek için her vasıtaya başvurmasına rağmen, resmi komünist hareketin yükselişi, emperyalist kamp üzerinde benzer bir etki yarattı. Dahası dünyanın geri bölgelerindeki halkların yeni ve muazzam bir itilim kazanan sömürgecilik karşıtı hareketinin SSCB’ye sempati duyması ve ona yaklaşma eğilimi bu etkiyi hepten güçlendirdi. Bu faktörlerin yanı sıra SSCB’nin, ABD’ye rakip olabilecek tek askeri gücü oluşturacak şekilde, nükleer silahlarla desteklenen güçlü bir askeri sanayi geliştirmesi de tabloyu tehditkâr biçimde tamamlıyordu. Her ne kadar onun bu nüfuzu ve askeri gücü ABD kadar güçlü bir ekonomik temele dayanmıyorsa da.

Tüm bu faktörler ABD’nin SSCB’ye karşı Soğuk Savaş olarak bilinen saldırısını başlatmasına yol açtı. 1949’da Çin gibi devasa bir ülkenin, proleter türde olmasa da bir devrimle dünya kapitalist sisteminin dışına çıkması, emperyalist hiyerarşinin patronu olan ABD’nin kaygılarını daha da arttırdı. Sonuç olarak 40 yıldan uzun bir süre boyunca uluslararası sistem bu Soğuk Savaş düzeni içinde oldu. ABD ve SSCB iki süper güç olarak bu düzenin tepesinde yer alıyordu. Dünya temelde iki ayrı düzeni temsil eden bu iki gücün nüfuz alanlarına bölünmüştü.

ABD açısından bu mücadelede hayati önemi en yüksek bölgeler, şüphesiz dünyanın gelişmiş kapitalist bölgeleri olan Avrupa ve Japonya idi. Bu bölgelerin öncelikli olarak ayağa kaldırılıp kapitalist istikrara kavuşturulması ve SSCB’ye karşı tahkim edilmesi gerekiyordu. Marshall Planı olarak anılan muazzam ekonomik kalkındırma programıyla Avrupa ayağa kaldırıldı. Bu bağlamda ABD Avrupa’nın birleşme yönündeki çabalarını da destekledi. Benzer bir kalkındırma kampanyası Japonya için de yürürlüğe kondu. Bunlar dünya ekonomisinin yeni bir yükseliş sürecine girmesine katkıda bulundu.

Bu yükseliş süreci ABD’nin hegemonyasının üzerinde oluştuğu arka planı oluşturması bakımından temel önemdedir. Bu yükseliş ve ardından gelen iniş süreciyle ABD’nin hegemonyasının seyri arasında köklü bir ilişki mevcuttur.

Kapitalist dünya ekonomisi savaş bitiminden 70’lerin ilk yarısına kadar sürecek olan ve tarihte eşi görülmemiş bir iktisadi patlamaya tanık olacaktı. Bu büyüme sürecinde genel olarak dünya hasılası üç kat, imalat sanayii çıktısı dört kat ve bu ürünlerin dünya ticareti de on kat artmıştı. “Altın Çağ” olarak da adlandırılan bu dönemde işsizlik her yerde azalmış, hatta kimi ülkeler neredeyse tam istihdam düzeyine ulaşmıştı. Öyle ki, bu durum kapitalizmin sırtının bir daha asla yere gelmeyeceğine dair hayalleri besledi. Neredeyse tüm burjuva ideologları kapitalizmin artık kendini reforme ettiğini ve krizlerden bağışık hale geldiğini iddia ettiler. Meselâ krizin hemen öngününde, 1972’deki Birleşmiş Milletler raporunda, “büyümenin aynı 60’lı yıllardaki gibi devam edeceğinden kuşku duyulamayacağı” ileri sürülüyor, OECD de aynı tahminleri tekrarlayarak yılda ortalama %5’lik büyüme öngörüyordu. Oysa yetmişlerin ortalarından sonra, yıllık ortalama %5 düzeylerinde olan gelişmiş ülkelerin büyümesi, %2,5 düzeylerine, yani yarıya indi.

Soğuk Savaş, aslında adından da anlaşıldığı gibi, bu süper güçler ve bunların etrafındaki bloklar açısından bir göreli barış ve istikrar sürecini ifade ediyordu. Taraflar arasında sıcak çatışmalar, birkaç istisnai durumda bunun eşiğine gelinmiş olsa da, söz konusu olmuyordu. Bu göreli barış ve istikrar dönemini mümkün kılan, her şeyden önce yukarıda andığımız dünya ekonomisinin, Doğu Bloku da dahil genel bir yükseliş sürecine girmiş olmasıydı. Bu genel anlamda işçi sınıfının yaşam standartlarında bir iyileşme getiriyor ve içerde bir “toplumsal barışı” mümkün kılıyordu. Başta SSCB olmak üzere Doğu Bloku ülkelerindeki işçilerin sahip oldukları kimi sosyal güvenceler ve genel anlamda bu Stalinist sistemin kapitalist sistem karşısında inandırıcı bir alternatif olarak boy göstermesi de emperyalist ülkelerde burjuvazinin işçi sınıfına bazı ödünler (“sosyal devlet”, “refah devleti” uygulamaları) vermesinde etmen oldu. Bu durum başka şeylerin yanı sıra, kaçınılmaz olarak iç siyasette “toplumsal barışın” her zaman baş aktörü olan sosyal-demokrasinin bir ikinci bahar yaşamasına yol açtı.

Kapitalist ülkelerdeki iç siyaset bakımından bir diğer temel husus da, bir rakip güç ve cazibe merkezi olarak SSCB’nin umacılaştırılmasıydı. SSCB gibi uzaya hamleler yapan dev bir nükleer güç bir umacı olarak gösterilmek için ideal ölçülere sahipti. Emperyalist burjuvazi bir yandan işçi sınıfına “refah devleti” adı altında birtakım ödünler verirken, diğer taraftan düzenin tüm pisliklerinin bir mazereti olarak bu SSCB’yi bizi “ham yapacak” gulyabani olarak gösteriyordu. Burjuva siyasetinin bu iki temel unsuru, böylelikle Soğuk Savaş döneminin “havuç ve sopasını” oluşturuyordu.

Beri yandan SSCB’nin bu umacılaştırılması salt iç siyasette işçi sınıfının yatıştırılmasına değil, aynı zamanda emperyalist kampın da ABD’nin askeri ve politik hegemonyası altında toplanmasına hizmet ediyordu. Dolayısıyla bu husus emperyalist dış siyaset açısından da büyük bir önem taşıyordu. Bu kampanyayla desteklenen ABD hegemonyası emperyalist kamp içindeki çelişkilerin geri plana itilmesi anlamına geliyordu. SSCB’nin karşı ağırlık olarak varlığı burada birleştirici bir çimento işlevi görüyordu.

Ancak buraya kadar bahsettiğimiz sıcak çatışmalardan muafiyet, esas olarak bu büyük güçlerin doğrudan kapışması bakımından söz konusuydu. Sıcak çatışma yok değildi. Bu tür çatışmalar blokların eteklerindeki azgelişmiş dünyada gerçekleşiyordu. Soğuk Savaş dönemi azgelişmiş ülkelerde sıcak çatışmaların hakim olduğu bir dönem oldu. Her şeyden önce bu dönemde sayısız sömürge ülke bağımsızlık savaşları vererek sömürge statüsünden kurtuldular. Bu muazzam anti-sömürgecilik dalgasının sonucunda 1944’te sadece 56 olan devlet sayısı bugün 200’ü çoktan geçmiş durumdadır.

Bu mücadeleler şüphesiz boşlukta cereyan etmediler. SSCB istese de istemese de bu mücadeleler için bir esin kaynağı ve zaman zaman da sponsor oldu. Gerek bağımsızlığını daha önce kazanmış ülkeler olsun gerek yeni kazananlar olsun, hemen tüm azgelişmiş ülkeler genel Soğuk Savaş dengelerinden istifade ederek emperyalizm karşısında göreli bir hareket serbestisi elde ettiler. Örneğin Bağlantısızlar Hareketi gibi oluşumlar bunun bir göstergesiydi.

Özetleyecek olursak Soğuk Savaş dönemi olarak anılan eski düzenin temeli iki direkten oluşuyordu: birincisi genel ekonomik yükseliş, ikincisi SSCB’nin varlığı. Başka bir benzetmeyle söyleyecek olursak bu, bir ucunda SSCB’nin diğer ucunda ABD’nin oturduğu ve genel iktisadi yükseliş konjonktürünün sağladığı destek noktası üzerinde yükselen bir tahterevalliydi. Küçük salınımlar olmakla beraber tahterevalli genel olarak denge durumunu muhafaza etti. Öte yandan gerek sınıflar arası güç dengeleri gerekse de azgelişmiş bağımlı ülkelerle gelişmişler arasındaki güç dengeleri, hep bu tahterevallinin kolları üzerinde değişik moment noktalarında diziliydiler. Destek noktası nispeten güçlü ve dengeyi sağlayan temel ağırlıklar da kabaca denk olduğu ölçüde bu genel bir istikrarın varlığı anlamına geliyordu. Ne var ki bunun sonsuza kadar sürmesi mümkün değildi. Birazdan göreceğimiz gibi önce bu tahterevallinin iktisadi destek noktası sarsıntı geçirmeye başladı ve belirli bir süre sonra da SSCB tahterevallinin ucundan düştü. Böylece “istikrar” tarihe karıştı, tahterevalli üzerinde dizilmiş tüm irili ufaklı güçler ve siyaset dengeleri uçuruma yuvarlanmaya başladılar.

Eski düzenin aşınması

Dünya ekonomisinin savaş sonrasından 70’lerin başına kadar süren uzun bir genişleme süreci yaşadığını ve bunun eski dünya düzeni için temel bir önemi olduğunu yukarıda belirttik. 1974-5’te bir petrol krizi biçiminde patlak veren dünya ekonomisindeki resesyon bu canlı yükseliş dönemine son verdi. Savaş sonrasındaki 30 yıl içinde yılda ortalama %5 dolaylarında büyüyen dünya ekonomisi o günden bugüne yılda ortalama %2,5 büyüme düzeylerine geriledi. Bu değişimin oldukça önemli sonuçları oldu. Bir süredir unutulmuş olan işsizlik tüm bildik sonuçlarıyla birlikte yeniden ortaya çıktı. Burjuvazi krizle birlikte artık katlanılması zor bir masraf haline gelen Keynesçi “refah devleti” uygulamalarına karşı yoğun bir kampanya başlattı. Bu kampanyayla burjuvazi, sol payandası sosyal-demokrasiyi kızağa çekmek için bastırıyor ve onu derin bir krize sürüklüyordu. Neo-liberal dalga olarak bilinen bu kampanya '80 dönemecinde politik meyvelerini verdi ve birkaç yıl arayla Amerika’da Reagan, İngiltere’de Thatcher, Almanya’da da Kohl bu çizginin temsilcileri olarak iktidara geldiler. Politik atmosferdeki bu sağa dönüş, işçi sınıfının kazanımlarına yönelik saldırılara yeni bir itilim verdi. Böylece eski düzenin temel unsurlarından biri olan içteki “toplumsal barışın” temeli ortadan kalkıyordu.

Öte yandan emperyalistler arası iktisadi güç dengeleri bakımından da önemli bir dönüm noktasından geçiliyordu. Dünya ekonomisi savaş sonrası dönemde bir bütün olarak büyük bir gelişme hızı sergilemekle beraber, eşitsiz gelişme yasası yürürlükteydi ve herkes aynı hızda gelişmiyordu. ABD’nin desteğiyle ayağa kalkan Almanya ve Japonya bu süreç içinde ABD’den çok daha hızlı ve dinamik bir biçimde gelişti. ABD’nin dünya üretimindeki payı sürekli olarak azaldı. %57 olan 1945’teki pay, daha 1950’de %40’a, bundan 30 yıl sonra Reagan yönetiminin başlarında ise %20’ye geriledi. Bunun anlamı ABD’nin payının nispeten kısa bir süre içinde neredeyse üç kat daralmasıydı. Aynı olgu ithalat ve ihracat dengesi açısından da görülmektedir. 1950’lerin başında ABD, ithalatının %34,2’si kadar dış ticaret fazlası verirken, ilk kez 1974/76’da bu oran eksi %6,3’e dönüştü ve her yıl artarak 1985/87 döneminde eksi %40,1 gibi muazzam bir rakama ulaştı; bu açık 1988/89’da ancak %28 düzeyine gerileyebildi. Buna mukabil aynı dönemde özellikle Almanya ve Japonya’nın üretim ve ticaretteki payları sürekli olarak arttı. Dolayısıyla diyalektiğin bir istihzası olarak, ABD’nin hegemonyasını sürdüğü dönem aynı zamanda bu hegemonyanın için için aşınma süreci oldu. Bu aşınma süreci 70’lerin ilk yarısında nitel sonucuna, yani ABD’nin mutlak ekonomik hegemonyasının sona ermesi sonucuna ulaştı. 1971’de başkan Nixon altın-dolar standardını kaldırdığını ilân etmek zorunda kaldı. Bretton Woods sisteminin böylelikle bizzat ABD tarafından tasfiye edilmesi, mutlak iktisadi hegemonyasının sonunun simgesel ilânıydı.

Askeri planda ise, ABD emperyalizminin, Fransız emperyalizminin ardından Vietnam’da uğradığı hezimet çarpıcı bir göstergeydi. ABD Vietnam sürecinden büyük bir itibar kaybına uğrayarak çıktı. Amerikan halkında baş gösteren derin huzursuzluk ve protesto dalgası burjuvazi için ciddi bir sıkıntı kaynağı oldu. Amerikan ordusu o denli demoralize olmuştu ki, bir Amerikalı general, Amerikan askerlerinin haleti ruhiyesinin ancak devrim öncesi 1917 Petrograd’ındaki Rus askerlerinin durumuyla karşılaştırılabileceğini dile getirmişti. “Vietnam sendromu” dış askeri maceralar konusunda burjuvazi için sıkıntılı bir engel yarattı. Vietnam sendromunun önemli ölçüde aşınmış olduğu bugün bile ABD kara birlikleri kullanmaktan azami ölçüde kaçınmakta, pis işleri mümkün olduğunca başkalarına yaptırmaya çalışmaktadır. Öte yandan Vietnam’ın ardından 1970’lerde cereyan eden diğer bir dizi önemli askeri gelişme de, NATO dışında, ABD’nin patronluğunu yaptığı, yukarıda adını saydığımız tüm askeri paktların birbiri ardına dağılması oldu. Belki daha da önemli bir gelişme, ABD için hayati önem taşıyan Ortadoğu’da, onun en temel payandalarından birisi olan İran’ın bir devrimle elden çıkmasıydı. Sadık hizmetkâr Şah rejiminin yıkılması karşısında, hele hele Tahran’da Amerikan büyükelçiliği işgal edilip personel rehin alındığında ABD’nin içine düştüğü acz görüntüsü, bugünlerin esip savuran kabadayı görüntüsüne hiç benzemiyordu. ABD’nin aleyhine iki önemli gelişme daha oldu. Bunlardan birincisi Afganistan’da Stalinist subayların iktidarı ele geçirmeleri ve bir süre sonra da Sovyetlerin Afganistan’ı işgal etmesiydi. İkincisi ise, ABD’nin arka bahçesi Nikaragua’da Sandinistlerin iktidarı almalarıydı. Sonuç olarak tüm bu gelişmeler ABD’nin çok yönlü bir gerileme yaşadığını gözler önüne seriyordu.

Ancak yine de unutmamak gerekir ki, ABD’nin göreli hegemonya yitimi onun mevcutlar içinde en büyük güç olma konumunu değiştirmedi. Yetmişlerdeki bu dönüm noktasının tarihsel anlamı, esas olarak ABD’nin mutlak iktisadi hegemonyasının ve İkinci Dünya Savaşından beri süregelmekte olan genel iktisadi yükseliş (boom) sürecinin sona ermesidir. Bu henüz ABD’nin hegemonyasının en genel planda ortadan kalktığı anlamına gelmiyordu. Bu hegemonyanın diğer temel dayanağı olan SSCB’yle Soğuk Savaş hâlâ sürüyordu.

ABD’nin süreci tersine çevirme girişimleri

ABD hegemonyasındaki aşınmalar şüphesiz Amerikan burjuvazisi tarafından gönül hoşluğuyla sineye çekilecek değildi. ABD göreli gerilemesini telafi edebilmek için 80’lerde yoğun bir çabaya girişti. 1979-82’de patlak veren yeni iktisadi kriz de bunda etkiliydi. Carter yönetiminin son döneminde başlayan ve esasen Reagan döneminde istimine oturan yeni dönemin iktisadi açıdan en önemli gelişmesi, kimi yorumcular tarafından “askeri Keynesçilik” olarak da adlandırılan muazzam kamu askeri harcamaları oldu. Her ne kadar bu çabalar, hem devlet harcamalarında hem de ödemeler dengesinde olmak üzere ABD’nin meşhur “çifte açığını” doğurup, bu kısa dönem içinde ABD’yi dünyanın en borçlu ülkesi haline getirdiyse de, sonunda ABD’nin büyüme hızının bu yıllarda az farkla rakiplerinin önüne geçmesini sağladı.

Aslında burada bir parantez açarak geriye doğru şöyle hızlıca baktığımızda, ABD’nin bir kriz aşma yöntemi olarak askeri harcamalara yönelişinin ne kadar belirgin olduğunu görmemek elde değil. Aynı yöntem '90 dönemecindeki ekonomik krizin aşılması ve yakın zamana kadar süren son boom’un başlamasında etkili olan Körfez Savaşı kampanyasında da hayata geçirildiği gibi, son olarak şimdilerde içinde olduğumuz yeni ekonomik krizde yoğun bir şekilde kullanılmaktadır. Askeri harcamalar için Kongre daha şimdiden 50 milyar doları hükümete tahsis etmiş durumdadır.

Tekrar 80’lere dönelim. Amerikan burjuvazisi, hem bu “askeri Keynesçiliği” destekleyebilmek, hem de emperyalist rakipler nezdindeki ABD hegemonyasını yeniden kuvvetlendirebilmek için, bir süredir yumuşama (detant) eğilimine girmiş olan Soğuk Savaş gerginliklerini yeniden kızıştırma zorunluluğunu duydu. Böylece 1980-1988 arasında iki dönem hüküm süren Reagan yönetimi döneminde kimilerince “İkinci Soğuk Savaş” olarak adlandırılan azgın bir kampanya başlatıldı. Bu kampanya çerçevesinde SSCB Reagan tarafından “Şer İmparatorluğu” olarak adlandırılıp, tam bir ideolojik bombardımana tutuluyor ve ABD yeryüzündeki çatışmaları kızıştırmak, doğrudan müdahalelerde bulunmak için fırsat kollamaya başlıyordu. Yine aynı kampanya çerçevesinde, askeri gerilimin tırmandırılmasının en dehşetli simgesi olarak Yıldız Savaşları denen füze savunma sistemi projesi gündeme getiriliyordu.

Bu dönemde ABD; Nikaragua ve Angola gibi azgelişmiş ülkelerdeki Amerikan karşıtı sol iktidarlara karşı sağcı gerilla ordularını (Kontralar, UNITA) örgütlüyor, Afganistan üzerinden Yeşil Kuşak projesini başlatıyor, Irak’ı tam on yıl sürecek bir savaş boyunca tepeden tırnağa silahlandırarak İran’ın üzerine salıyor ve daha önemlisi Vietnam sendromunu aşma yönündeki çabalarına hız kazandırıyordu. 1982’de Lübnan’a asker çıkarılması, 1983’te Grenada’nın işgal edilmesi, 1986 ve 1988’de Libya’nın bombalanması, 1989’da Panama’nın işgali, bu dönemde Amerika’nın emperyalist saldırganlığında yeni bir tırmanışın başladığını gösteriyordu.

Eski düzenin sonu ya da “yeni dünya düzeni”

70’li yıllar, kapitalizmin ve büyük güçler arası ilişkilerin gelişimi bakımından, baştan sona eski düzenden yeni bir düzene geçişte önemli bir tarihsel kırılma noktasını, bir geçiş sürecini, temsil ediyordu. 70’lerin başını ve sonunu gören bir kişi, geniş kamu harcamalarıyla karakterize olan Keynesçi “Refah Devleti” kapitalizminin, hemen hemen tam istihdamın ve sabitlenmiş altın-dolar kurunu ifade eden Bretton Woods sisteminin berhava olup, bunun yerine neo-liberalizm olarak adlandırılan yeni bir yönelişin tüm dünyayı sarmaya başladığına, kronik işsizliğin yeniden hortlayışına, reel ücretler ve yaşam standartlarında gerilemelere ve Bretton Woods sisteminin lağvedilip bugün hepimizin bildiği dalgalı kur sistemine geçildiğine tanık oldu.

Ancak, tarihsel önemdeki bu dönüşümler eski dünya düzeninin çöküşünün bir yönünü temsil ediyordu. Bir süper güç olarak SSCB’nin varlığında ifadesini bulan politik ve askeri Soğuk Savaş dengesi henüz yerinde duruyordu. Ne var ki, ikinci bir on yılın ardından, '90 dönemecinde Stalinist Sovyet imparatorluğunun çökmesiyle birlikte, ikinci ve nihai kırılma yaşandı, böylece eski düzenin temelleri tümüyle yerle bir oldu. '90 dönemeci hem İkinci Dünya Savaşının 1945’teki bitiminden bu yana süregelen ve Soğuk Savaş dönemi olarak adlandırılan yaklaşık yarım asırlık bir tarihsel dönemin sonunu, hem de 1917’deki Ekim devrimiyle (ya da 1914’teki Birinci Dünya Savaşının başlangıcıyla) açılan daha geniş çerçeveli bir tarihsel dönemin sonunu temsil ediyordu.

Bu dönüm noktası genel anlamda dünya kapitalizminin lehine ve aleyhine sonuçlar doğurduğu gibi, özel anlamda emperyalist güçler arasındaki ilişkiler açısından ABD hegemonyasının lehine ve aleyhine sonuçlar da doğurmuştur. Burada ilk elde söylenmesi gereken, artık ABD’nin tek süper güç olarak kaldığı yolundaki yorumların aşırı ölçüde tek yanlı ve abartılı olduğudur.

Sovyetler Birliği çöktüğünde, sanılanın aksine emperyalistler külliyen sevinmediler. Şüphesiz onların çıkarına olan yönler vardı ve bunu yabana atmak mümkün değildir. Bunlara aşağıda değineceğiz. Ancak işin nahoş yönleri de vardı. Başta hiyerarşinin tepelerindeki emperyalist ülkeler olmak üzere tüm kapitalist ülkeler, öncelikle işçi sınıfının muhalefeti olmak üzere ülke içindeki her türlü politik ve toplumsal muhalefeti, SSCB umacısını bahane ederek kontrol ediyordu. Sovyetler Birliği’nin varlığı, iç politik dengelerin ayakta tutulmasında önemli bir etken olarak rol oynuyor, kapitalizmin pisliklerinin üzerini örtmek için eşi bulunmaz bir örtü işlevini görüyordu.

Ancak sevincini buruk yaşayanlar arasında biri vardı ki, onun burukluğu katmerliydi: ABD emperyalizmi. Zira ABD diğerlerinden farklı olarak kapitalist yarıkürenin efendisiydi ve Soğuk Savaş dengelerinin kremasını yiyen oydu. Düzen değişikliği gündeme geldiğinde, doğal olarak onun bu ayrıcalıklı rolü de tartışmalı hale gelecekti. Böylece iktisadi süreçlerle politik ve askeri süreçler arasında gelişme eşitsizliğinin işlemesiyle, ABD’nin daha önce yitmiş olan iktisadi hegemonyasından sonra şimdi askeri ve siyasal hegemonyasının en temel gerekçesi de ortadan kalkmış oluyordu. Bazı önde gelen burjuva stratejistler bu konudaki üzüntülerini dile getirmişlerdir. Bunlardan John Gaddis “Soğuk Savaşın iki-kutupluluğu barış davasına olağanüstü bir hizmette bulunmuştur” derken, Batı Soğuk Savaşı Yakında Neden Özleyecek gibi anlamlı bir başlığı olan yazısında John Mearsheimer, “yakında Soğuk Savaşın sona ermesinden pişmanlık duymamız olasıdır” demiştir.

Elbette buraya kadarı işin bir yönüdür. Madalyonun diğer yüzünde ise gerçekten de kapitalizmin bir zaferi söz konusudur. Elbette emperyalist beyin yıkama makinesi bu zaferin genel anlamda sosyalizm idealine ve Marksizme karşı bir zafer olduğunu propaganda etti. “Tarihin sonu” teranesi bunun görünümlerinden biriydi yalnızca. Oysa gerçek zaferin bununla bir ilgisi yoktur. Kapitalizmin zaferi Stalinist bürokratik despotizme karşı kazanılmış bir zaferdi. Bu zaferle, eskiden bürokratik despotik sömürünün pençesinde kıvranan kitleler şimdi kapitalist ahtapotun kollarına düşüyorlardı. Kapitalist sömürü ağına dahil edilecek yüz milyonlarla sayılan yeni kitleler (üstelik yetişmiş bir insan gücü), zengin yer altı ve yer üstü kaynaklarıyla uçsuz bucaksız yeni topraklar, yeni pazarlar, yeni nüfuz alanları vs. vs., kısaca yeni sömürü olanakları, elbette kapitalistlerin iştahla yalanmasına yol açacaktı.

Bu durum kaçınılmaz olarak emperyalistler arasındaki bastırılmış çelişkilerin önündeki baraj kapaklarının açılması anlamına geliyordu. Bu yeni bir emperyalist rekabet selinin dünyayı sarmasını getirdi. Almanya ve Japonya, Amerikan vesayetinden kurtulmanın gerçek koşullarının oluşmasını şüphesiz sevinçle karşıladı.

Yeni rekabet tepişmesinin ilk evresinde, somut hamle ve kazanımlar açısından baktığımızda, en atak davrananın ve mevcut halde en büyük başarıyı sağlamış olanın Almanya olduğunu tespit etmek gerekiyor. Amerika’nın kovboy çizmeleriyle dünya üzerinde dolaşıp sağa sola yıldırımlar yağdırmasına aldanıp bu gerçeği ıskalamamak gerekir. Serinkanlılıkla baktığımızda şunları görmemek mümkün değildir: Daha ilk ağızda Doğu Almanya’yı mideye indirerek Avrupa’nın göbeğinde yaklaşık 80 milyon nüfuslu dev bir ülke haline gelen Almanya, muazzam ekonomik gücüyle kısa sürede eski Sovyet nüfuz bölgesi olan Doğu Avrupa’yı etki dairesine aldı. Önceleri Yugoslavya’nın birliğinden yana olan genel emperyalist mutabakatı alenen bozarak, Hırvatistan ve Slovenya’yı bağımsızlık ilân etmeleri konusunda kışkırtıp, Yugoslavya’nın bölünme sürecini başlattı. Bugün Doğu Avrupa’nın aşağı yukarı tamamı ve Balkanların da önemli bir bölümü Almanya’nın arka bahçesi durumuna gelmiş durumdadır. Almanya bu ülkeleri AB’ye alarak hem bu ülkeler üzerindeki hakimiyetine çok daha kesin bir biçim vermeyi istemekte, hem de onları AB içindeki daha dev boyutlu hakimiyet mücadelesinde elini güçlendirecek destek kuvvetleri olarak kullanmayı arzulamaktadır. Fransa ve İngiltere’nin AB’nin bu yönde genişleme stratejisine ayak sürümelerinin nedeni budur. Öte yandan Almanya yüzyıllar üzerinden değişmeyen ezeli “Doğu’ya Bastır” (Drang nach Osten) stratejisi uyarınca çok daha büyük hedeflere de oynamaktadır: Rusya ve Orta Asya. Bütün Balkanlar, Türkiye ve Kafkaslar bu vizyona dahildir.

Ama elbette Almanya’ya ilişkin bu “başarı” öyküsü de yanıltıcı olmamalı. Gerçekte dünya bütününde SSCB’nin dağılmasının yarattığı boşluktan doğan müstakbel nüfuz alanları için kapışma ne sona ermiştir ne de Almanya’nın bu ilk kombine hamleleri sorunsuz, çelişkisiz olmuştur. Esasen giderek azgınlaşan bir paylaşım mücadelesi yürümektedir ve zaten günümüzün dünya konjonktürünün temel belirleyenlerinden birisi budur. Bu durum dünyanın birçok bölgesinde ya yeni çatışma dinamikleri yaratmakta ya da mevcut sorunları yeni katsayılarla çarpmaktadır.

Yine madalyonun bu yüzünde ABD açısından da doğan yeni fırsatlar bulunmaktadır. ABD yeni doğan konjonktürde kendisini avantajlı duruma getiren askeri ve politik üstünlüğünü kullanmakta tereddüt etmedi. Bunu bir güç gösterisiyle ortaya koymak için hiçbir fırsatı kaçırmadı. 1991’de Irak’a saldırdığı Körfez Savaşı bunu vahşice ortaya koyan bir güç gösterisiydi. Bu savaş yeni döneme özgü emperyalist müdahaleler serisinin başlangıcını oluşturan önemli bir dönüm noktasıdır. Bu savaşı yalnızca ABD’nin Ortadoğu’da kendi lehine bir istikrar oluşturma ya da oraya yeni bir şekil verme, veya Irak’a haddini bildirme olarak değerlendirmek yetersiz kalmaya mahkûm bir açıklama olur. ABD kendi saldırı bahanesini oluşturmak için Saddam’ın Kuveyt’i işgal etmesine yeşil ışık yakarak onu göstere göstere tuzağa düşürmüştür. Aksi takdirde Saddam’ın böyle bir maceraya gireceğini düşünmek onun hakkında burjuva medyanın yarattığı yarı-deli imajına kanmak olur. ABD hem Saddam’ın bu niyetlerinden haberdardı, hem de bunu önlemek için gerekli araçlara sahipti. Sorun ABD’nin esas olarak diğer emperyalist rakiplerine gözdağı vermek için fırsat kollamasıydı. ABD birliklerinin Körfez’e henüz yığınak yapmayı sürdürdüğü günlerde, başkan George Bush 11 Eylül 1990 tarihinde (ilginç bir tesadüf!) Kongrede yaptığı konuşmada, doğan krizin “vahim olmakla birlikte Yeni Dünya Düzenine (...) doğru ilerlemek için ender bir fırsat da sunduğunu” dile getiriyordu.

Bush bununla, açılan yeni tarihsel dönemin anlamını dile getiriyordu: “eski düzen sona ermiş ve dünya tarihinde yeni bir dönem açılmıştır; bu yeni dönemde yeni bir düzene ihtiyacımız var.” Gerçekten de dünya siyasetinin ana çizgilerini kırk yıldan uzun bir süre belirlemiş olan eski düzen, yani Soğuk Savaş dönemi sona ermiş ve belirsizliklerle dolu yeni bir dönem açılmıştı. Körfez Savaşı bu yeni dönemin neye benzeyeceği konusunda tüm dünyaya gönderilen bir mesajdı. Amerikan emperyalizmi masaya yumruğunu indirerek bu yeni düzenin patronunun kim olduğu konusunda “şüpheye” tahammülü olmadığını gösteriyordu.

Ne var ki bu yumruğun rakipler nezdinde yeterli ölçüde ikna edici olduğunu söylemek zordur. ABD’nin rakiplerini esas duruşta tutmak için benzeri güç gösterilerine giderek daha fazla ihtiyaç duyması bunun en güçlü delilidir. Gücün kendince bir “ikna” tarzı olduğuna şüphe yok. Ama bunun sınırları olduğuna da şüphe yok.

Nitekim yeni sürecin Avrupa’nın uzun süreden beri ağır aksak işlemekte olan birleşme eğilimine yeni bir itilim kazandırdığı aşikârdır. Mevcut konjonktürde, gerçek anlamda birleşmiş bir Avrupa’nın ABD’nin hiç de işine gelmeyeceği açıktır. Zaten Avrupa’nın birleşmesi yönündeki dinamiğin gerçek dürtüsü, kıtasal ölçekte bir güç olan ABD’yle aşık atabilmektir. Bu birleşme sürecinin nereye kadar gidebileceği ayrı bir tartışma konusudur. Ancak şimdiye kadar katedilen mesafenin tahminleri aştığı da bir gerçektir. Her şeyden önce Almanya Doğu Almanya’yı yutmuş, Doğu Avrupa’yı da adeta kendi vassal devletlerinden oluşan bir arka bahçe durumuna getirmiştir. Ve daha önce tanklarla gerçekleştiremediği Avrupa’nın Alman emperyalizmi hegemonyasında birleştirilmesini şimdi “uygar” ekonomik vasıtalarla gerçekleştirme yönünde kuvvetli adımlar atmaktadır. Birleştirici dinamiğin ardındaki en büyük güç Alman kapitalizmidir. Bu dinamik temelinde ABD ve Japonya’ya karşı bir “Avrupa kalesinin” inşası eşyanın tabiatı gereğidir.

Elbette bu basitçe bir “ülkenin” isteği değil, bugünkü gırtlak gırtlağa rekabet koşullarında Avrupa tekellerinin zorunlu isteğidir. Bu tekeller ABD ve Japon tekellerine karşı 370 milyonluk dev bir nüfusu temsil eden dünyanın en büyük pazarının rakipsiz efendisi olmak istiyorlar. Bu bölgede sermaye ve meta dolaşımının önündeki tüm engelleri kaldırıp, her türlü çıkıntıyı düzlemek istiyorlar. Bu dürtü Avrupa’yı ekonomik olarak birleştirme yolundaki çabaları günümüzde tek bir para biriminin uygulamaya sokulmasına kadar getirmiş durumdadır. Bunun çeşitli çelişkiler nedeniyle tutup tutmayacağı ayrı bir sorundur.

Aynı şekilde ABD ve Japonya da kendi çevrelerinde korunaklı serbest ticaret bölgeleri inşa etmeye çalışıyorlar. ABD öncülüğünde kurulan ve Kanada ve Meksika’yı içeren serbest ticaret anlaşması NAFTA ile Japonya’nın doğu ve güneydoğu Asya’da oluşturmaya çalıştığı birlik aynı eğilimin ifadeleridir. Bu eğilim bugün dünya konjonktürünü belirleyen temel eğilimlerden biridir. Dünya bu üç büyük emperyalist gücün ekseninde, birbirine rakip, yeni öbekleşmelere ve bu temelde yeni kutuplaşmalara tanık olmaktadır.

Genel anlamda ticaret bloklarının oluşması eğilimi dünya pazarını büyük paftalara ayırmakta ve bu, kaçınılmaz olarak bunlar arasında gümrük duvarlarının yükselmesi, ticaret savaşları ve korumacılık uygulamalarının gelişmesi ihtimalini gündeme getirmektedir. Şu anda Amerika tek başına dünya ithalatının yüzde yirmiye yakın bir bölümünü çekmektedir. Daha önce değindiğimiz gibi ABD’nin dış ticaret açığı devasa boyutlara ulaşmaktadır. Şu anda bu açık yarım trilyon dolar düzeyindedir. Bu durum ABD’yi bazı korumacı önlemler alma yönünde zorlamaktadır. Zaten ABD halihazırda sayısız meta için bu tür koruyucu gümrükler, kotalar uygulamakta ve bu nedenle başta Avrupalı emperyalistler, Japonya ve Çin olmak üzere diğerlerinin protestolarına hedef olmaktadır. Öte yandan ABD de Avrupa ve Japonya’yı birçok konuda korumacılıkla suçlamakta ve onların çeşitli bahanelerle uyguladıkları yasakları kaldırarak daha çok Amerikan malı ithal etmeleri yönünde baskı yapmaktadır. Tüm serbest ticaret söylemine rağmen, Dünya Ticaret Örgütü toplantılarının giderek daha çetin geçmesi ve hatta sonuçsuz kapanmasının ardında yatan olgu, giderek sertleşen bu kapışmalardır. Yaklaşık son on yıldır dünya ekonomisinin bir boom içinde olmasına rağmen durumun böyle olması, bir kriz döneminde işlerin daha da karışabileceği ihtimalini akla getiriyor. Bu tür eğilimler 1930’ları andırıyor. O dönemde de benzer eğilimler tırmanışa geçmiş ve 1929’da patlak veren çöküşün genel bir dünya depresyonuna dönüşmesinde önemli rol oynamıştı. Sürecin sonunun vardığı yer ise bilindiği gibi emperyalist dünya savaşı oldu.

Nitekim bugünün dünyasında militarizmin de her anlamda tırmanıyor oluşu tabloya mükemmelen uymaktadır. Emperyalistlerin Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra vaat ettikleri “barış çağının” gerçek anlamı, silahlı çatışmaların her yerde tırmanması, silahlanma harcamalarının dev boyutlarda devam etmesi, yeni ve dev silah projelerinin ortalığı sarması, yeni orduların kurulması, emperyalistlerin doğrudan müdahalelerinin hız kazanması, silahsızlanma anlaşmalarının yırtılıp atılmasıdır. Kibar salonlardaki ve gazete sayfalarındaki sözlerin aksine, emperyalistlerin hiç de barışçıl bir dünyaya hazırlanmadıkları gün gibi ortada. Onlar tüm bu gelişmeleri dünyaya “insani misyon”, “barış gücü”, “ahlâki dış siyaset” vb. birtakım ideolojik kılıflarla sunuyorlar. Gerçekte bu emperyalist kan emicilerinin barışla, insani misyonla zerrece alâkaları yoktur. Onlar için önemli olan yalnız ve yalnızca soğuk çıkarlardır. Lenin, savaşın “korkunç” olduğunu söyleyen birine, “evet, korkunç kârlı” demişti. Kapitalizmin barbarlık kaydı kendisinden önceki barbarlık biçimlerini fersah fersah geride bırakmıştır. Bugün gezegenimizi bir şeftali gibi yaracak kadar korkunç yıkım araçları, insanlığın başının üzerinde Damokles kılıcı misali sallanmaktadır. Bunun için sadece ve sadece birkaç düğmeye basmanın yeterli oluşu bile kapitalizmin nasıl, Lenin’in dediği gibi “sonu gelmez bir dehşet” olduğunu gözler önüne serer.

Bu eğilimlerin doğal bir parçası olarak dünya genelinde silahlanma harcamaları kısa bir duraklama evresinin ardından şimdi yeniden yükselme eğilimindedir. SIPRI verilerine göre 1998 yılında 90’ların minimum düzeyine gerileyen silahlanma harcamaları, bu yıldan itibaren yıllık %3 düzeylerinde artmaya başlamıştır. 2000 yılı verilerine göre kişi başına silahlanma harcaması 130 dolardır ve bu dünya gayri safi hasılasının yüzde 2,5’ini oluşturmaktadır. Bir başka veri ise son dönemde dünya silahlanma harcamalarının bir trilyon doları geçmiş durumda olduğunu ortaya koyuyor. Bu son veriye göre kişi başına silahlanma harcaması yaklaşık 166 dolar ve dünya hasılası içindeki oran da %3,1 olmaktadır. Aynı veri seti Amerika’da kişi başına yıllık silahlanma harcamasının 804 dolar, Fransa’da 642 dolar, Britanya’da 484 dolar, Almanya’da 355 dolar olduğunu ortaya koyuyor. Bu veriler burjuvazinin tepeden tırnağa silahlandığını ve bunu daha da ilerletme eğiliminde olduğunu gösteriyor. Elbette burjuvazi hoşluk olsun diye silahlanmıyor. Kendisini hem içerde hem dışarıda ufukta görünen yeni çatışmalara hazırlıyor.

Öte yandan, özellikle ABD, tam bir ikiyüzlülükle başkalarına atıp tutarken, biyolojik ve kimyasal silah cephaneliğini muhafaza etmekte ve bu konudaki uluslararası anlaşmalara imza koymaya yanaşmamaktadır. Ayrıca aynı ABD hem bir yandan daha önce imza koyduğu antibalistik füze anlaşmasını artık tanımayacağını küstahça ilân edebilmekte, hem de diğer yandan nükleer deneme yasağını delmeye hazırlanmaktadır.

ABD’nin son dönemde yeniden ısıtılan Yıldız Savaşları projesi, silahlanmanın boyutlarının bilimkurguya özgü dehşet tahayyülleri sınırına yaklaştığını göstermektedir. Amerikan emperyalizmi bu gibi projelerle, henüz tartışmasız olan askeri güç ve teknoloji alanındaki üstünlüğünü, diğer alanlarda yitirmiş olduğu hegemonyayı yeniden tesis etmekte bir avantaj olarak kullanmaktadır. ABD’nin diğerlerini hep küçük düşürecek ve oflaya puflaya onun peşine düşmelerine yol açacak biçimde ikide bir BM ve NATO şemsiyesi altında yeni emperyalist saldırı kampanyaları tertiplemesinin en temel nedenlerinden biri budur. Eski ABD başkanı Reagan’ın 6 Aralık 1992’de Oxford Üniversitesinde yaptığı bir konuşmada söylediği şu sözler ilginçtir: “İroniktir ki, komünist tiranlığın sonu Batının yüceltici, ortak amacının çoğunu elinden almıştır... Eğer komünizmin çöküşünün bize sunduğu umudu gerçekleştireceksek, dünyanın demokrasileri uluslararası ilişkilerde daha sıkı insancıl standartları dayatmak zorundadır. Önerdiğim şey, askeri gücün demir yumruğuyla desteklenen insancıl bir kadife eldivendir.”

Körfez Savaşıyla açılan bu yeni müdahaleler dizisi daha sonra Somali, Bosna, Kosova ve nihayet Afganistan’a uzandı. Önümüzdeki günlerde Irak’ın yeniden benzer bir saldırıya uğraması neredeyse kaçınılmaz gibi görünüyor. İştahı kapanmayan emperyalist canavar bu arada son günlerde yaptığı açıklamalarla bir “şer mihverinden” söz ederek, ufka İran ve Kuzey Kore’yi de yerleştirmeyi ihmal etmiyor. Her şey fazlasıyla, 80’lerin başında Reagan’ın Sovyetler’e karşı başlattığı “Şer İmparatorluğu” kampanyasına ve 90-91’deki Irak düşmanı kampanyaya benziyor. Kapitalizmin, hegemonya krizleriyle de örtüşen iktisadi krizleri nüksettikçe militarist kampanya hız kazanıyor. Üstelik bu yeni zorbalık dalgasına uluslararası bir meşruiyet kazandırmak için yasal kılıf da hazırlanıyor. 1999’da NATO zirvesinde, ta 1648 Westfalya antlaşmasından beri tam üç buçuk asırdır uluslararası ilişkilerde norm olan “içişlerine karışmama” ilkesinin tarihe gömülmesi bunun en önemli adımlarından birini oluşturuyor.

Emperyalistler arası çelişkilerin açığa çıkışıyla ilgili olarak bir önemli husus da, ABD’nin, emperyalist ittifakı kendi hegemonyası altında tutma çabaları açısından kilit bir önemi olan NATO’nun durumudur. 6 Temmuz 1990’da Londra’da toplanan NATO zirvesinde SSCB’nin artık düşman olmadığı ilân edildi. Bu aslında NATO’nun varlık sebebinin (raison d’être) ortadan kalkması anlamına geliyordu. Nitekim NATO’nun artık anlamını yitirdiğine ilişkin tezler birdenbire ortalığı sardı. Elbette bu tezi ortaya atanlar esasen Avrupa burjuvazisinin meramını dillendiriyorlardı. NATO, yukarıda açıkladığımız gibi ikinci paylaşım savaşının sonundaki dengelere göre kurulmuş bir örgüttü ve görünüşte eşit ülkeler arasında bir ittifak olmasına rağmen, gerçekte ABD hegemonyasını cisimleştiren bir kurumdu. Dengelerin oluştuğu zeminin değişmiş olması, kaçınılmaz olarak sıranın NATO konusuna gelmesi sonucunu doğuracaktı. Bu durum ABD’nin NATO’yu ayakta tutmak için yoğun çaba harcamasına yol açtı. Bu çabanın en önemli yönü, kuşkusuz, her şey bir yana ona yeni bir varlık sebebi kazandırmaktı. İdeolojik gerekçelendirme için yeni tehdit ve düşmanlar uyduruldu: uluslararası terörizm, İslamcı terörizm, uyuşturucu kaçakçılığı vb. vb. Dönemin NATO genel sekreteri Willy Claes özellikle İslamcı köktendinciliği vurgulayarak NATO’yu bu tehdit üzerine gerekçelendirmeye çalıştı. Ne var ki bu yeni umacı adaylarının cüssesinin Sovyetler Birliği’nin yerini doldurmaya yetmeyeceği aşikâr olduğundan, bunun kamuoyu nezdinde inandırıcılığı pek zayıf oldu. O günden bu yana ABD yeni düşman yaratma ve bunlara inandırıcılık kazandırma konusunda zorlu bir çaba içine girdi. Birdenbire terörist devletler ya da “haydut devletler” listeleri oluşturulmaya, bu devletlerin sahip olduğu “korkunç” silahlar hakkında efsaneler yazılmaya, bu devletlerin işlediği insanlık dışı suçlardan söz edilmeye başlandı.

Keza emperyalist metropollerde İslamcı terörizme mal edilen veya zaten daha önce (ya da halen) CIA denetimindeki bu güçlere sipariş edilen gösterişli terör eylemleri peyda oldu: 1993’te CIA ajanı olduğu iyi bilinen “kör imam” lakaplı bir yobaz tarafından örgütlendiği söylenen Dünya Ticaret Merkezinin bombalanması; ardından 1995’te, yine İslamcı terörizme mal edilen, ama sonra tuhaf bir yargı skandalları dizisinin ardından faşist bir meczupmuş gibi sunulan eski bir askerin gerçekleştirdiği “ortaya çıkarılan” Oklahoma hükümet binasının havaya uçurulması; ve nihayet 2001’deki 11 Eylül saldırıları.

Ancak askeri müdahaleler dizisi boyunca ABD’nin ezici askeri güç gösterisine maruz kalan Avrupa emperyalizmi, özelikle son Kosova savaşında içine düştüğü rahatsız edici acz görüntüsünün ardından bir bağımsız Avrupa ordusu oluşturma çabasına hız vermekten geri durmadı. ABD Avrupa’nın bu çabasına tam olarak engel olamayacağını bildiğinden, onu elden geldiğince kendi kontrol alanı içinde tutmaya gayret etmektedir. Avrupa’nın kuracağı yeni ordunun NATO şemsiyesinin dışına çıkmamasına uğraşmaktadır. Öte yandan bu işin kendisine elden geldiğince ucuza patlamasına çalışan Avrupa da, mevcut NATO imkânlarından yararlanmak için şimdilik buna rıza göstermektedir. ABD Avrupa’nın bu perspektifin dışına çıkmasına yol açacak çıkıntıları ortadan kaldırmada üstüne düşeni yapmaktadır. Örneğin, kendine özgü sebepleri nedeniyle NATO üzerinden Avrupa ordusuna taş koymaya çalışan sadık müttefiki Türkiye’nin (üstelik son dönemde kendisi için stratejik önemi daha da artmış olmasına rağmen) kolunu bükmekte tereddüt etmemiştir.

Almanya ve Japonya’da parlamentoların sancılı oturumlardan sonra 1945’ten bu yana ilk kez yurtdışına asker gönderme kararları almaları, bu uğurda anayasalarındaki engelleri ortadan kaldırmaları, militarist gelişmelerin belki de en manidar olanlarıydı. Almanya Kosova Savaşıyla birlikte 1945’ten bu yana ilk kez Avrupa’da başka bir ülkenin topraklarındaki askeri harekâta katıldı. Her ne kadar bu katılım mütevazı ölçülerde olduysa da bunun sembolik anlamı büyüktür.

Emperyalistler arası çelişkilerin geçirdiği bu evrimin yanı sıra, '90 dönemeciyle birlikte, 70’li yıllardaki ilk kırılmadan sonra başlamış olan ve yukarıda kısaca değindiğimiz neo-liberal etiketli gericilik dalgası şaha kalktı. İşçi sınıfının birçok kazanımı, Sovyet tehdidinin de ortadan kalkmasıyla birlikte, yeni bir şevkle budanmaya başlandı. Özelleştirmeler, iflâs ve tasfiyeler, şirket küçülmeleri ve birleşmeleriyle dayatılan işsizlik genel olarak katlanarak artışını sürdürdü. İşi olanlar için de çalışma saatleri arttı, çalışma koşulları ağırlaştı, sosyal güvencelerden yoksun part-time çalışma, esnek çalışma, taşeronlaşma gibi uygulamalar hızla yaygınlaştı, sosyal hak ve güvenceler (işsizlik, emeklilik, sağlık sigortası, göçmen işçilerin durumu vb.) hepsi giderek gerilemeye başladı. Aynı olgu kaçınılmaz olarak sendikal kazanımlarda da görüldü. Sendikalaşma oranları sistematik olarak düştü, sendikaların sağa kayışları hız kazandı ve buna paralel olarak güç ve etkinlikleri zayıfladı.

Bununla yakından ilişkili olarak, politik yelpazenin ağırlık merkezi bir bütün olarak sağa kaydı. Zaten uzun süredir düzenin kâhyalığını yapmakta olan sosyal demokrasi, bu dalgayla birlikte, yirminci yüzyıl içinde, biri Birinci Dünya Savaşı dönemecinde, diğeri İkinci Dünya Savaşı dönemecinde olmak üzere geçirdiği iki metamorfoza ilâveten, bir üçüncüsünü daha geçirerek iyice sağa kaydı. İngiltere’de İşçi Partisinin başına Blair’in geçmesiyle en belirgin ifadesini bulan bu eğilim (Blairizm olarak da adlandırılmaktadır) giderek diğer Avrupa ülkelerine de yayılmaya başladı. Çöküşün bir nebze daha ağır etkilemesi dışında Avrupa’daki Stalinist Komünist partiler için de durum aşağı yukarı aynı oldu. Onlar yalnızca sosyal demokrasiyi bir adım arkadan takip ediyorlardı. Kaldı ki bu partiler zaten daha 70’lerde Avrupa komünizmi olarak bilinen çizgiyi benimseyerek bu yola oldukça erken bir dönemde girmişlerdi. Sağa kayış sadece bunlarla sınırlı kalmadı. 60’ların sonu ve 70’lerde sahneye çıkan sözde radikal sol “yeni hareketler”, feminizm, çevreci hareket vb., bunların hepsi gerçek yüzlerini kısa sürede ortaya çıkararak gerici koroda yerlerini aldılar. Önüm arkam sağım solum, artık herkes liberaldi.

Gerek maddi plandaki, gerekse de siyasal yelpazedeki bu değişimin iki önemli sonucu daha oldu. Birincisi, kitlelerde genel bir demoralizasyon ve ümitsizlik duygusunun yaygınlık kazanmasının bir ifadesi olarak depolitizasyon, ikincisi, hem bununla hem de özellikle kronik işsizlikle sıkı sıkıya bağlantılı olarak faşizmin yükselişi. Bugün faşist partiler çeşitli Avrupa ülkelerinde %20’leri geçen oy oranlarına ulaşmış, hatta Avusturya’da iktidara kadar yükselmiş durumdadırlar. Seçim başarıları işin sadece bir yüzüdür. Göçmenlere ve aşağı görülen ırk ve uluslara mensup insanlara yönelik saldırılar, ayrımcı uygulamalar genel olarak artmaktadır. Tablonun bu unsuru da İkinci Dünya Savaşı öncesi konjonktürü çağrıştırmaktadır.

Tabloyu bütünleyen bir başka husus da, emperyalist burjuvazinin fırsattan istifade, burjuva demokrasisinin sınırlarını giderek daraltmaya başlamasıdır. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından nasıl dünyaya yeni bir barış, refah ve huzur dolu günler geleceği palavrası pompalandıysa, aynı şekilde özgürlüklerin de genişleyeceği, demokrasi ve insan haklarının daha da gelişeceği palavrası da dolaşıma sokuldu. Oysa, zaman zaman ikincil ve makyaj kabilinden kimi değişikliklerle göz boyanırken, insanlığın yüzlerce yıllık acılı mücadelelerinin meyvesi olmuş temel özgürlükler sessizce ve birer birer budanmaya, Orwell’in Büyük Biraderini aratmayacak polis devleti uygulamaları despotça hayata geçirilmeye başlandı. Büyük kentlerin önemli ölçüde sistematik kamera takibine alınması, sistematik fişleme, sansür, göçmenler üzerinde artan yasal, idari ve polisiye baskılar, toplantı ve gösteri hakkına yönelik kısıtlamalar, grev ve sendikal haklara yönelik yasal ve fiili kısıtlamalar, işkence ve polis zorbalığında sistematik artış vb., bu gerici baskıcı eğilimin yansımaları olarak yaygınlaşıyor.

Öte yandan neo-liberal etiketli gericilik dalgasının dünyanın geri kalanı üzerindeki etkileri daha da vahim oldu. Doğu Avrupa ve eski Sovyet cumhuriyetlerinde Stalinist diktatörlülüğün yıkılışının ardından buralara bir aç kurt gibi dalan kapitalist barbarlık, çürümüş bürokrasiyle el ele verip, bu ülkelerdeki çalışan yığınları inanılmaz bir yıkıma sürükledi. İşsizlik, yoksulluk, sefalet, açlık, tüm bildik acı toplumsal sonuçlarıyla birlikte (yüksek öğrenim görmüş, hatta birkaç diplomalı, son derece kalifiye kadın işçilerin Türkiye gibi bir ülkeye gelip hizmetçilik, fahişelik yapmak zorunda kaldıklarını hatırlamak yıkımın boyutları hakkında bir fikir verir) bu ülkeleri kasıp kavurdu.

Yine bu yeni dönemde, azgelişmiş ülkelerde yaşayan milyarlarca insan, yukarıda gelişmiş kapitalist ülkeler için anlatılan toplumsal sonuçları daha şiddetli katsayılarla yaşamaya başladılar. Açlık, sefalet, işsizlik, mahrumiyet, hızla büyüyen eşitsizlik vs. yanı sıra, bu ülkeler önceki dönemde istifade ettikleri dengelerin bozulması nedeniyle emperyalistler karşısında iktisadi ve politik olarak göreli bağımsız hareket etme kapasitelerini geçmişe nazaran yitirdiler. Dünya ekonomisine daha derin bir entegrasyonun kaçınılmaz olması nedeniyle bu ülkelerin uluslararası sermayeye bağımlılıkları daha da arttı. Bir yandan borçların giderek artması, iç pazar üzerindeki denetimlerin giderek kalkması, gümrükler, sermaye kontrolleri vb. tüm korumacı uygulamaların yavaş yavaş terk edilmesi, IMF ve Dünya Bankası’nın giderek bu ülkeleri daha doğrudan kontrol eder hale gelmesi, emperyalistlerin ıslığıyla eskiden olmadığı kadar hızlı ve muntazam hizaya geçilmesi vb. hep bu olgunun görünümleridir. Aynı şekilde bağlantısızlar hareketinin de esamisi kalmadı, vs. vs. Elbette bunları, solun büyük bölümünün yaptığı gibi “bağımsızlığımız elden gidiyor” diye dövünmek ve devamla buna karşı bir milliyetçi, üçüncü dünyacı, küçük-burjuva perspektifin bahanesini döşemek için değil, olguyu tespit için söylüyoruz. Sol, özellikle Stalinist sol, bu ezeli burjuva tuzağına, bile isteye basmaktan hiç bıkmadı. Oysa işçi sınıfının gerçek çözümü, üretici güçlerin dünya çapındaki gelişimi sayesinde her geçen gün daha da kokuşan bir kabuk haline gelen ulus-devleti kurtarma gayretkeşliğine kapılıp milliyetçilik taslamak değil, bir parçası olduğu dünya işçi sınıfıyla birlikte kapitalizmi dünya çapında yerle bir etmektir.

Devletler için söz konusu olan, elbette, üç aşağı beş yukarı benzer bir politik yoldan ilerleyen, ancak henüz iktidar olamamış hareketler için de söz konusuydu. Bir anlamda eski dünya konjonktürüne özgü bir alet kutusuyla yola çıkan ulusal kurtuluş hareketleri, konjonktür değişimiyle birlikte bu avadanlığı adım adım terk etmek zorunda kalmıştır. Küçük-burjuva milliyetçiliğinin tabiatını anlamayıp ona boyundan büyük misyonlar yükleyenler elbette bu değişim karşısında çok dövünüp sızlandılar. Oysa ulusal kurtuluş hareketleri, kendi tabiatlarına çok uygun bir şekilde dönemin koşullarına uyarlanıyorlardı. Bu tüm dünyada yaşandı. FKÖ’den tutun ANC’ye (Afrika Ulusal Kongresi) kadar, hatta IRA’dan tutun Latin Amerika’daki gerilla hareketlerine kadar hemen tüm akımlar kaçınılmaz olan bu ehlileşme ve liberal terbiye tornasına girdiler.

'90 dönemeciyle gelen yeni gerici dalga, özellikle azgelişmiş dünyada başka musibetler biçimine de büründü. Tüm politik dengelerin sarsılmış olması, eski politik kanalların anlamlarını yitirmesi, derinleşen sefaletin beslediği koyu yabancılaşma, emperyalistlerin de çomaklamasıyla, kısa sürede şovenizmin, mikro-milliyetçiliğin, etnik, kabilesel, dinsel, mezhepsel çatışma ve boğazlaşmaların başta Balkanlar, Ortadoğu, Kafkaslar, Orta Asya ve Afrika olmak üzere dünyanın büyük bölümünde tırmanmasını getirdi. Sadece Ruanda’da sömürgeciliğin mirası olan husumetlerin kızıştırılması sonucu yaşanan kabileler boğazlaşmasının 2 milyon insanın hayatına mal olduğunu hatırlamak, bu eğilimin boyutları hakkında bir fikir vermeye yeter.

Özellikle eski sömürgelerde ulusal kurtuluş hareketlerine önderlik etmiş sol eğilimli ya da görünümlü burjuva ve küçük-burjuva akımların kaçınılmaz biçimde yozlaşarak iflâs etmeleri, çok geniş bir coğrafyada İslamcı köktendinciliğin doğan boşluktan beslenmesini sağladı. Elbette bu akım sadece nesnel zeminin elverişliliği sayesinde palazlanmadı. Emperyalist patron ABD, komünizme karşı mücadele uğruna bu akımı uzun yıllar boyunca besleyip örgütlemiş ve bugünkü etine buduna kavuşması için onu her bakımdan donatmıştı. Kısa sürede gelişip serpilen bu gerici akım yakın zamana kadar Türkiye dahil birçok ülkede en güçlü politik akım durumuna geldi. İran ve Afganistan gibi ülkelerde iktidara gelmeyi başaran ve uluslararası ölçüde yaygınlaşan bu akım, emperyalist sömürü ve aşağılamanın dünya halklarında yarattığı öfkenin bulduğu bir çıkış kanalı oldu. Başka alternatiflerin sahneden silindiği koşullarda, Batı karşıtı demagojik bir anti-emperyalist söylem geliştiren ve geleneksel dayanışmacı değerlere sarılmayı öğütleyen (ve bunu belli ölçülerde örgütleyen) mesajlar şüphesiz bunda etkili oldu.

Mevcut Durum: Sonuçlar ve Olasılıklar

Bugünün dünyasını belirleyen tüm temel olgu ve eğilimleri tek bir özet ifadede toplamak mümkündür: tüm dünyayı saran çok boyutlu ve derin bir kriz. Bu krizin en belirleyici iki öğesi, kapitalist dünya ekonomisinin krizi ve emperyalist hiyerarşide buna eşlik eden hegemonya krizidir.

Yukarıda değindiğimiz gibi kapitalist dünya ekonomisinin İkinci Dünya Savaşı sonrası içine girdiği uzun yükseliş dönemi 70’lerin ilk yarısında sona ermişti. Ancak kapitalizmin Marx tarafından çözümlenmiş olan çevrimsel ekonomik krizleri ne bu uzun yükseliş döneminde yürürlükten kalkmıştı ne de sonra. 6 ilâ 10 yıl arasında değişen periyotlarla bu çevrimsel krizler yaşandı. Ne var ki, uzun yükseliş dönemi içinde bu çevrimsel krizler daha hafif geçerken, sonrasında giderek daha ağır ve sancılı geçmeye başladı. Bu çevrimlerin sonuncusu 90’lar boyunca yaşandı. Bu yıllar içinde dünya ekonomisi çevrimsel bir boom içindeydi. Ancak öyle görünüyor ki, bu kez çevriminin sonunu belirleyen kriz, 1929 depresyonundan beri görülmemiş ölçüde derin, yaygın ve eşzamanlı olmaya aday. Aklı başında birçok burjuva stratejist bile bunu itiraf ediyor. Tüm göstergeler dünya kapitalizminin bu krizden, önceki çevrimlerindeki kadar kolay kurtulamayacağını gösteriyor. Krizin derinliği ve farklılığı, en son örnekleri Türkiye ve Arjantin’de ortaya çıkan sayısız öncü sarsıntılarla hissediliyor.

Sınıflar arasındaki çelişkilerin tüm dünyada giderek keskinleştiği ve sınıf mücadelelerinin yükselişe geçtiği gün gibi aşikâr. Arjantin’de birkaç hafta içinde beş başkan birden harcayan kitlelerin ayaklanması bunun yalnızca en son örneği. Arjantin’e gelmeden önce, 1997’de Arnavutluk’ta iktidarı ele almaya varan halk ayaklanmasına, 1998’de Endonezya’da dalga dalga gelerek Suharto’yu götüren halk ayaklanmalarına, 2000 ve 2001’de Ekvator’da kitlelerin birkaç gün süreyle özörgütlenmelerle iktidarı bile ele geçirmelerine yol açan ayaklanmalara tanık olduk. Bunlar yalnızca en uç noktalar. Daha küçük çaplı sayısız patlamalar dağın geri kalanını oluşturuyor. Azgelişmiş kapitalist ülkelerde durum buyken gelişmiş kapitalist ülkelerde de 1999’da Seattle ile başlayan ve tüm dünyada geniş yankılar uyandıran anti-kapitalist içerikli eylemler, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde önümüzde yepyeni bir dönemin açıldığını gösteriyor. Bu eylemler dizisinin son önemli halkasını oluşturan Cenova gösterilerinde, “Batılı, çağdaş, uygar, demokratik” burjuva devletin işi can almaya kadar vardırması, Batıda da düzen güçlerinin gelişmelerden ne ölçüde kaygılandığını ortaya koyan bir dönüm noktasını işaretliyor. Tüm olgular devrimci dinamiklerin dünya ölçeğinde yeni bir yükseliş eğilimine girdiğini ve çöküş sonrası hakim olan karanlık atmosferin dağılmaya başladığını gösteriyor. Ama aynı zamanda “demokratik” Batı da dahil, genel olarak burjuva düzen cephesinde otoriter eğilimlerin su yüzüne çıktığını da gösteriyor. Aslında son birkaç yıldır NATO stratejilerinde yer almaya başlayan “asimetrik savaş” vb. şifreli kavramların altında yatan gerçek, NATO’nun, bu yeni tarihsel çerçeveye uygun olarak, yeniden bir uluslararası karşı-devrim, bir iç savaş örgütü olarak örgütlenme çabasıdır.

Krizin bununla örtüşen diğer temel boyutu, yazı boyunca kaba hatlarını çizmeye çalıştığımız hegemonya krizidir. Bir zamanlar Britanya’nın ve ABD’nin olduğu gibi, her yönüyle hegemonik bir emperyalist güç şu anda mevcut değildir. Emperyalist hiyerarşi sarsılmış durumdadır. Güç dengeleri gerçek oranları yansıtmamakta ve bu orantısızlık, krizin de şiddetlendirmesiyle emperyalistler arası çelişkileri İkinci Dünya Savaşının bitiminden bu yana görülmemiş ölçüde kızıştırmaktadır. Dünyanın yeniden paylaşımı şiddetle kendisini dayatmaktadır.

Bu kapışmada üç ana güç ABD, Almanya ve Japonya’dır. Bunlar özellikle ekonomik olarak en güçlülerdir ve her biri kendi çevresinde ekonomik bloklar oluşturmaya çalışmaktadır. ABD, kendi çevresine Kanada ve Meksika’yı alarak NAFTA’yı oluşturmuştur. Almanya çok daha derin kapsamlı bir birlik olarak Avrupa Birliğini ABD gibi federal devlet haline getirmeye çalışıyor. Japonya da genel olarak doğu ve Güney doğu Asya’da Filipinler, Tayvan, Güney Kore, Singapur, Endonezya, Malezya vb. ülkeleri etrafında toplayarak bir ekonomik birlik yaratmaya uğraşıyor. Japonya gerek bölgesini etrafına çekmede gerekse de ekonomik gücünü politik ve askeri alana tahvil etmede henüz diğerlerinden geridedir. Bu nedenle ekonomik konular dışında kapışmanın ana aktörleri ABD ve Almanya’dır. Ancak Almanya da henüz ekonomik gücüne denk bir politik ve askeri güce kavuşmuş değildir.

Bu emperyalist odaklardan oluşan üçgenin yanı sıra oyun sahasında yer alan iki büyük oyuncu daha bulunmaktadır: Rusya ve Çin. Bunların her ikisi de kendine özgü orantısızlıklar barındıran güçler olarak farklı bir kategori oluşturmaktadır. Büyük bir süper gücün asıl mirasçısı olan Rusya, çöküşten sonra yaşadığı derin kaos ve dağınıklığın ardından son yıllarda belirli ölçüde toparlanmış durumdadır. Şüphesiz Rusya’daki muazzam patlayıcı çelişkiler olduğu yerde durmaktadır. Ancak Stalinist bürokrasinin burjuvalaşma süreci kaotik bir evreden geçerek nihayetine varmış ve bürokrasi yeni sınıfsal temellerde iktidarını göreli bir istikrara kavuşturmuş görünmektedir. Ne var ki, bu oyunda, eski SSCB’nin olduğu gibi Rusya’nın da (ve şüphesiz ondan daha fazla) durumunu belirleyen önemli bir faktör gerçek ekonomik gücünün ötesinde bir askeri gücünün olmasıdır. Öte yandan kaynaklarının büyüklüğü, yetişmiş insan gücü, uçsuz bucaksız coğrafyası, jeopolitiği ve büyük güç oyunu oynamaya idmanlı kadroları ve gelenekleri onu önemli kılan faktörlerdir.

Çin ise bazı bakımlardan Rusya’ya benzemekle birlikte, kimi önemli farlılıklar taşımaktadır. Her şeyden önce Çin bürokrasisi, Rus bürokrasisinden farklı olarak kapitalistleşme sürecini devletin demir elinin kontrolünde yürütmekte ve sürecin doğurduğu her türlü toplumsal tepkiyi ve merkezkaç eğilimi acımasızca ezmektedir. Rusya’ya göre çok daha büyük bir ekonomik güç olan Çin, son yıllarda yüzde 10’lar düzeyinde gerçekleşen muazzam bir büyümeyle dikkat çekmektedir. 1,3 milyarlık nüfusu ve yine uçsuz bucaksız coğrafyasıyla Çin, kapitalistlerin ağzının suyunu akıtmaktadır. Beri yandan, Rusya kadar olmasa da önemli bir askeri güç olarak göz korkutmaktadır.

Ancak Çin, muazzam bir büyüme hızı ve büyük bir süratle ilerleyen kapitalist dönüşümle birlikte inanılmaz çelişkileri bağrında taşıyan bir yapıyı günden güne olgunlaştırmaktadır. Demir yumruğun bu dönüşüm sürecini “kazasız belâsız” tamamına erdireceğini düşünmek zordur. Çin er geç büyük patlamalara tanık olacaktır. Tienanmen bunun sadece erken bir işaretiydi. Dizginsiz bir kapitalist sömürüye ve baskıya maruz kalan bu insan ummanı, bağrında muazzam patlayıcı dinamikleri biriktirmektedir. Şu anda dünyanın en büyük işçi sınıfı bu ülkededir. En az 200 milyonluk bir aktif işçi ordusu ve bir iş bulma umuduyla şehirlere sel gibi akan on milyonların katkıda bulunduğu 150 milyonluk da bir işsiz ordusu bulunmaktadır. Her şeye karşın son yıllarda Çin’de büyük grev ve gösteriler olmuş, kırda ciddi huzursuzluklar yaşanmış ve çeşitli azınlıklarda da (Tibetliler, Uygurlar, Moğollar vb.) kaynaşma başlamıştır. Yine de büyüme hızının yüksek oranları esaslı patlamaları ertelemede kilit bir önem taşıyor. Ancak bu hızda büyüme daha ne kadar sürdürülebilir? Hele hele fazlasıyla bağımlı olduğu dünya ekonomisinin büyük bir krize girdiği şu koşullarda.

Yine de Çin, dünya burjuvazisini hem korkutan hem imrendiren büyük bir güçtür. Burjuva stratejistler Çin’i geleceğin süper gücü olarak görüyorlar. ABD, Kongredeki büyük muhalefete rağmen Çin’in Dünya Ticaret Örgütüne girmesini onaylamak zorunda kaldı ve geçen aylarda Katar’da yapılan son DTÖ toplantısında Çin’in üyeliği onaylandı. Özellikle ABD Çin’in denetim dışına çıkmamasına azami dikkat sarf ediyor. Bu hususta zaman zaman kışkırtıcı hareketler yapmaktan da geri durmuyor. Yugoslavya’daki Çin büyükelçiliğinin bombalanması her ne kadar bir hata eseri olarak sunulduysa da, bunun fazlasıyla anlamlı bir “hata” olduğu açıktır. Nitekim bir süre sonra Çin, kendi kıyılarının yakınında faaliyet gösteren bir Amerikan casus uçağını vurup zorla indirerek hem uçağı hem personeli rehin almış ve takip eden diplomatik sürtüşmede Amerika’yı dize getirmiştir. Kabadayı Amerika’nın tüm bastırmasına rağmen çok yüksek düzey teknoloji içerdiği anlaşılan uçağı teslim etmemiş ve tüm süreç boyunca Amerika’yı dünya önünde küçük düşürmüştür. Bu olay genel olarak Avrasya ve Pasifik üzerindeki hakimiyet mücadelesinin bir yansımasıdır. Çin son dönemde Rusya’yla yakınlaşarak bazı eski Sovyet cumhuriyetlerinin de içine katıldığı Şanghay İşbirliği Teşkilatı’na dahil olmuştur. Başta Hindistan ve İran olmak üzere bölgenin diğer önemli ülkelerinin de bu eksene yaklaşma eğiliminde olduklarına ilişkin yaygın bir kanı var. Bunun özellikle Amerika’yı çok rahatsız eden bir oluşum olduğu açıktır. Zaten Amerika’nın Afganistan’a yönelik son saldırısında bu oluşumlara karşı tavır koyma ve mevzi tutma dürtüsünün de bir rol oynadığına şüphe yok. Rusya ve Çin, görünürde karşı çıkmayıp hayırhah bir tutum takınmakla beraber, gerçekte bu saldırının boşa çıkması ya da kendi işlerine geldiği ölçü ve biçimlerde yürümesi için çaba göstermişlerdir. Örneğin Kuzey İttifakı güçlerinin Amerika’nın ültimatomuna rağmen Kabil’e girmesi bu güçleri destekleyen Rusya’nın hamlesiydi. Zaten ABD’nin böyle tuhaf bir uyarı yapmasının sebebi de bu gerçeğin bilincinde olmasıydı. Öte yandan Çin askeri gücünü arttırmak için silahlanma harcamalarını her yıl yaklaşık yüzde on düzeylerinde arttırmakta, hatta bunu neredeyse yüzde yirmilere çıkarmaktadır. Özellikle Pasifik’teki güç dengeleri açısından kilit bir önemi olan donanmasını geliştirmek için yoğun bir uğraş içinde. Henüz deniz gücü açısından ABD’nin yanında bir cüce olarak kalsa da, son gelişmeler ABD’de ciddi bir huzursuzluk kaynağıdır. Zaten son casus uçağı krizi, ABD’nin Çin denizaltılarındaki son gelişmeleri takip etme çabasından kaynaklanmıştı.

Rusya ve Çin’i de denkleme ekledikten sonra geriye bölgesel çaplı güçler kalıyor. Denklemin ikinci mertebe terimlerini oluşturan bu güçlere örnek olarak Hindistan, İran, Türkiye, Brezilya, Avustralya gibi ülkeler gösterilebilir. Bu güçler kendi özgül durumlarına bağlı olarak değişik derecelerle göreli bir bağımsız hareket yeteneğine sahip olsalar da, temelde büyük güçlerin bölgesel işlerinin taşeronları durumundadırlar. Eninde sonunda hareket serbestisi güçle orantılıdır. Ne var ki büyük emperyalist güçler bu tür bölgesel güçler olmaksızın iş göremeyeceğinden, bunlara her zaman ihtiyaç duyulur.

İşte günümüz dünyası bu karmaşık denklem uyarınca büyük güçler arasında bir iskambil destesi gibi karılmaktadır. Kapışmanın temel biçimi nüfuz alanları elde etme mücadelesidir. Dünyanın her bölgesi bu kapışmanın güncel konusu durumundadır. ABD hegemonyasındaki Latin Amerika ve daha sorunlu olmakla birlikte büyük ölçüde Almanya hegemonyasındaki Avrupa gibi, güçlerden biri tarafından nispeten “garantiye alınmış” bölgeleri bir an için dışarıda tutacak olursak, kapışmanın sıcak bölgeleri olarak Ortadoğu ve Kuzey Afrika, Hazar havzası ve Orta Asya, Kafkaslar, Balkanlar, Güney ve Güneydoğu Asya öne çıkmaktadır.

En sorunlu ve çatışmalı bölge hiç kuşkusuz dünya petrol rezervlerinin %66’sının üzerinde oturan Ortadoğu’dur. Filistin sorununun son dönemde tüm bölgeyi sarma ihtimali giderek artan bir yangına dönüşmesi, Kürt sorununun tüm çözümsüzlüğüyle olduğu yerde duruyor olması, Irak’ın yeniden namlunun ucuna konması, Suudi Arabistan dahil tüm Arap rejimlerinin istikrarsızlaşması, İran’da rejimin içine girdiği sancılı dönüşüm süreci vb., bölgeyi tam bir saatli bomba haline getiren unsurların yalnızca bazılarıdır. Haritaya bakıldığında hemen dikkat çeken cetvelle çizilmiş sınırlar, emperyalistler tarafından yapay biçimde birçok devlete bölünmüş Arap halkının trajedisini gözler önüne sermektedir. Yine emperyalistler tarafından bölgenin ta kalbine bir hançer gibi sokulmuş olan İsrail bu durumun taçlandırılmasını ifade ediyor. Ulusların canlı bedenlerine uymayan sınırlar ve kışkırtılmış husumetler bölgeyi her daim bir barut fıçısı olarak tutmaktadır. Bu da diğer bölgelerde olduğu gibi, ama şüphesiz en çok bu bölgede, kapitalizmin nasıl bir çıkmaz olduğunu ve tek kalıcı çıkış yolunun işçi sınıfı enternasyonalizminin yolunu gösterdiği bir sosyalist Ortadoğu federasyonu olduğunu gösteriyor.

Son derece karışık bir halklar mozaiği olan Balkanlar ise emperyalist güçlerin tarihsel oyun sahasıdır. Şüphesiz bölgenin temel ve can alıcı sorunu Yugoslavya sorunudur. İkinci Dünya Savaşında Alman faşizmine karşı verilen ortak savaşın sonucunda, Tito önderliğinde birleşen Hırvatlar, Sırplar, Slovenler, Boşnaklar, Arnavutlar, Makedonlar tarafından kurulan Yugoslavya, çöküşten sonra Alman emperyalizminin entrikalarıyla başlatılan süreç içinde paramparça edilmiştir. Aslında Temmuz 1991’e kadar tüm emperyalist güçler Yugoslavya’nın birliği konusunda mutabıktılar. Ancak bu tarihte Almanya’nın bağımsız bir dünya gücü olarak kendi otoritesini tesis etmek amacıyla yön değiştirip, Hırvatistan ve Slovenya’nın koparılmasına oynaması bu kanlı parçalanma sürecini başlatmıştır. Amerika’nın AB’ye yönelik Hırvatistan ve Slovenya’nın bağımsızlığının tanınmaması ve Yugoslavya’nın birliğinin korunması yönündeki baskısına rağmen, tüm ağırlığıyla abanan Almanya, bu oldu bittisini AB’ye de kabul ettirmeyi başarmıştır. Sürecin bundan sonrası, temelde ABD’nin Almanya’nın etkisini sınırlama ve kendi inisiyatifini kaybetmeme çabasıdır. ABD’nin ilk tepkisi birdenbire Sırp düşmanı bir kampanya başlatarak, Bosna’nın bağımsızlığını tanımak ve buraya yoğun bir askeri müdahalede bulunmak oldu. Sonuç Yugoslavya’nın bildiğimiz hale getirilmesiydi. Bir süre için durulmuş görünen sorun, önce Kosova’nın, ardından geçtiğimiz yıl Makedonya’nın karıştırılmasıyla yeniden alevlendirildi. Bunlar, dengelerin ne kadar kırılgan olduğunu ve kapitalist temelde halkların kardeşliğinin sağlanmasının imkânsızlığını gösterdiği gibi, bu sorunun ancak Balkan işçi sınıfının enternasyonalist siyasetinin ürünü olacak bir Balkan sosyalist federasyonuyla çözülebileceğini de göstermektedir.

Her şeye karşın, kuşbakışı bakıldığında, tüm bu kapışma sürecinin şu an için en güçlü oyuncusunun hâlâ ABD emperyalizmi olduğunu görmek gerekiyor. Ancak gücü eskisi gibi hegemonya oluşturmaya yetecek ölçüde değildir. Aslında ABD’nin başını çektiği son dönemin emperyalist saldırganlığı, gösterilmek istenenin aksine, onun güçlülüğünü değil zayıflığını göstermektedir. Zira bu, ABD’nin başka araçlarla işini göremediğinin itirafıdır. Birçok olgu bunu doğrulamaktadır. ABD’nin giderek BM prosedürlerinden kendini özgürleştirmesi, hatta NATO’yu bile hiçe sayan adımlar atmaya başlaması hep bunun göstergeleridir. Ne var ki ABD’nin yerini alacak bir güç de henüz ortaya çıkmış değildir. İçine girdiğimiz yeni dönem, bu bakımdan, başka şeylerin yanı sıra, kapitalizmin eşitsiz gelişme yasasının nasıl yürürlükte olduğunu bir kez daha göstermektedir. İkinci Dünya Savaşından sonra kapitalist dünyanın tartışmasız en büyük ve en gelişmiş gücü olan ABD, uzunca bir süredir emperyalist rakipleri karşısında göreli olarak zayıflamakta, güç yitirmekteydi. Tarihte birçok kez görüldüğü gibi dünyaya egemen olan en büyük güç, bir zamanlar kendisini bu konuma getiren eşitsiz gelişme yasasının bu kez aleyhine işlemesiyle, ayaklarının altındaki toprağın kaydığına tanık oluyor. Nasıl Britanya Napolyon savaşlarından Birinci Dünya Savaşına kadar dünyanın hegemon gücü idiyse ve savaştan sonra bunu yitirdiyse, aynı şekilde ABD de, bir geçiş döneminin ardından İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünyanın hegemon gücü olarak yükseldi ve bir süre sonra düşüş eğilimine girdi. Ancak “yeni dünya düzeni” hâlâ oluşmamıştır.

İşte 11 Eylül saldırıları, bu yolda büyük bir mertebe sıçraması ve kesin bir dönüm noktası olmuştur. Burjuva yorumcular bu hususta yalan söylemiyorlar. Aslında “yeni dünya düzeni” baba Bush tarafından ilân edilirken, bir on yıl sonra “teröre karşı uzun savaşın” yavru Bush tarafından ilân edilmesi bile, o günlerle bugünler arasındaki sürekliliğin simgesel bir ifadesidir. Bu saldırılar solun geniş kesimlerinin şevkle ilân ettiğinin aksine Amerikan kapitalizminin aleyhine değil tamamen onun lehine saldırılardır. Solun küçük-burjuva anti-emperyalizm anlayışı ve sığlığı bunu görmesine engel oluyor. Amerikan burjuvazisi uçak iriliğindeki 11 Eylül taşıyla en az beş kuş vurmuştur. Birincisi, içine girilmiş olan büyük ekonomik krizden çıkış için bir manivela olarak kullanmak üzere muazzam askeri harcamaların önünü açmıştır. İkincisi, emperyalist rakipleri karşısında halen en büyük üstünlüğü olan, ve fakat kabadayıca kullanımı konusunda meşruiyeti her gün sıkıntıya giren askeri gücünü, hegemonya mücadelesinde aktif olarak kullanmak için mükemmel bir bahane kazanmıştır. Üçüncüsü, hem genel olarak kendi şemsiyesi altında esas duruşta tutmaya çalıştığı emperyalist ittifakı, hem de askeri anlamda bunu kurumlaştıran NATO’yu ayakta tutmak için kilit bir önemi olan umacıyı sağlamıştır. Böylece İslamcı terörizm diye bir düşman icat etme konusundaki inandırıcılık krizini aşmada hatırı sayılır bir ideolojik argüman kazanmıştır. Gezegen üzerindeki kapitalist gericiliğin baş temsilcilerinden biri olan Henry Kissinger’in bu saldırıların ardından yazdığı şu satırlar bunu gayet açık vurgulamaktadır: “Batı ittifakı içinde de, «Soğuk Savaş» sonrası hâlâ ortak bir amaç olup olmadığı yönünde süren tartışmalara da son nokta konmuştur.” (16 Eylül 2001). Dördüncüsü, askeri müdahaleler konusunda kamuoyunu ikna etmekte ve giderek önem kazanan bir engeli, Vietnam sendromunu aşmada elini güçlendirmiştir. Beşincisi, başta işçi sınıfı olmak üzere tüm emekçi kesimlerin, dozu giderek daha katlanılmaz hale gelen azgın kapitalist sömürü ve baskı karşısında kaçınılmaz olarak yükselme eğilimine giren tepkisini bastırmak için polis devletini daha da tahkim edecek yeni yasal düzenlemeleri derhal hayata geçirmeye başlamıştır.

Şüphesiz bu saldırılar ABD’ye bir tür ilk hamle üstünlüğü vermektedir. Ancak bu onun arzu ettiği amaçlara muhakkak ulaşabileceği anlamına gelmemektedir. ABD’nin girişimleri onun hiç de hesap etmediği dinamikleri tetikleyebilir ve hatta tam tersi sonuçlar doğurabilir. Ortadoğu şimdi tam bir kaynayan buhar kazanı durumundadır. Hindistan ve Pakistan yeniden savaşmanın eşiğine gelmiştir. Irak’a müdahale hevesi diğer emperyalist güçlerden tepki alıyor. Fransa, Almanya, Japonya, Rusya, Çin ve hatta ABD’nin finosu Britanya her geçen gün emperyalist konsensüsün sallantıda olduğunu gösteren tutumlar sergiliyorlar. Sadece büyük güçler değil, ABD’nin desteğini almak için büyük çaba harcadığı bölge ülkeleri dahi, ayaklarının altındaki saatli bombanın tik taklarını duyarak, alışılmadık ölçüde ayak diriyorlar. Öte yandan Kafkaslarda ABD etkisi zayıflamış, buna mukabil Rusya’nın etkisi artmıştır. Rusya’nın genel bir toparlanma sürecine girdiğini daha önce belirtmiştik. Bölgedeki ABD planlarına hemen hemen her cephede darbe indiren bu toparlanmanın çeşitli unsurlarını sıralamak mümkün. ABD’nin ilân ettiği “teröre karşı savaştan” ziyadesiyle yararlanan Rusya, Çeçenistan’daki kendi “İslamcı teröristlerine” karşı kampanyasını başlatmaktan ve böylelikle ABD’nin bölgedeki en canlı kaşıma noktasında kendisini tahkim etmekten geri durmadı. Aynı şekilde bölgede ABD ve Türkiye’yle flört eden Gürcistan’a da abanarak kampanyasına hız verdi. Aynı istimle devam eden Rusya, bölgede kendisine karşı ABD ve Türkiye’ye yakın durmaya eğilimli Azerbaycan’ı da, imzaladığı son stratejik anlaşmalarla tekrar etki dairesine almada güçlü bir adım daha attı. 11 Eylülün hemen öncesinde de bölgede aynı yönde önemli gelişmeler oldu. Rusya Hazar petrolünün paylaşımı konusunda İran, Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan’la arasında varolan ve ABD’nin de istifade ettiği uzun süreli ihtilâfı, bu ülkelerle masaya oturup imzaladığı yeni anlaşmayla çözüm yoluna koydu. Daha da dikkat çekici olanı, bölge üzerine oynanan oyunlarda en önemli gündem maddelerinden biri olan petrol ve doğal gaz boru hatları konusunda da, Rusya beklenmedik bir şekilde ilk büyük raundu kazanarak büyük bir avantaj elde etti. İran’la nükleer teknoloji boyutlarını da içeren yakınlaşmayı buna ekleyelim. Benzer gelişmeler Çin için de söz konusudur. Meselâ Çin de 11 Eylülden istifade ederek, kendisi için önemli bir rahatsızlık kaynağı olan ve ABD’nin el altından kaşıdığı Uygur ve Tibet’teki baskısını arttırdı.

Arjantin’deki son halk ayaklanmasının da gösterdiği gibi, ABD’nin arka bahçesi durumundaki Latin Amerika’da da işler ABD’nin istediği gibi gitmemektedir. Rio Grande’den Tierra del Fuego’ya kadar Latin Amerika bir bütün olarak çalkantılara gebedir. Bunun bilincinde olan ABD emperyalizmi, başta Kolombiya olmak üzere bölgedeki gerici rejimleri askeri ve polisiye olarak tahkim etmek için oluk oluk para akıtmaktadır.

Diğer taraftan Avrupa, son para birliği adımıyla da görüldüğü gibi birleşme yönündeki çabalarına hız kazandırmış durumdadır. Avrupa ordusu konusunda Türkiye engeli aşılmıştır. Genişleme ve entegrasyon süreci tüm çelişkilerine rağmen ilerlemektedir. Birleşme eğiliminin hangi noktaya kadar gidebileceği ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte, bunun pürüzsüz bir şekilde işleyen bir eğilim olmadığını, aksine çelişkili ve gelgitli bir eğilim olduğunu akılda tutmak gerekir. Burada temel sorun Almanya’nın hegemonyası sorunudur. Başta Fransa ve İngiltere bu hegemonyaya ayak diremektedirler. Shröder’in, “İnsanların neden Almanya’ya karşı olduğunu bilmiyorum. O da diğerleri gibi bir ülke” şeklindeki sözlerine, uluslararası burjuvazinin önemli yayın organlarından biri olan The Economist dergisinin verdiği yanıt anlamlıdır: “Evet bay Shröder, Almanya diğer herhangi bir ülkeden daha iyi ya da kötü değil. Sadece fazla büyük ve Avrupa’nın göbeğinde.” Bu temel çelişkinin çeşitli görünümlerini oluşturan veya buna eklemlenen daha birçok çelişki mevcuttur. Federal Avrupa mı, gevşek Avrupa mı tartışması, para birliğinin tutup tutmayacağı sorunu, İngiltere’nin bir ayağı içerde bir ayağı dışarıda çelişkili konumu, genişleme politikası anlaşmazlıkları, “iki vitesli Avrupa” tartışması, egemenlik haklarının ve yetkilerinin üst organlara devri ve paylaşımı, oylama ve karar süreçleri anlaşmazlıkları, ortak bir dış politika oluşturma sorunları vb. Sonuç olarak AB’nin geleceği belirsiz olsa da, şimdiye kadar birleşme dinamiğinin hatırı sayılır bir yol katettiğini ve bu dinamiğin eskiye göre daha belirgin hale geldiğini görmek gerekir. Diğer taraftan çelişkiler ne olursa olsun sürecin büsbütün tersine dönmesi ihtimalinin zayıf olduğunu da belirtmeliyiz. Görünen, Avrupa çapında bir proleter devrim olmadıkça, sürecin bu çelişkili karakterini devam ettireceği ve bu çelişkiler nedeniyle, birleşmenin, sözgelimi Almanya’nın istediği tarzda ABD gibi federal bir devletin oluşturulması düzeyine varmasının son derece zor olduğudur. Büyük çalkantıların söz konusu olduğu yeni bir döneme girmiş bulunuyoruz. Böyle bir dönemeç noktasında bundan ötesini söylemenin kahinlik taslamak olacağının bilincinde olmamız gerekir. Önemli olan temel eğilimleri ve sınırlamaları bilebilmektir.

Toparlayacak olursak, dünya çapında patlayıcı çelişkilerle yüklü, büyük toplumsal ve uluslararası çalkantılar, savaşlar, iç savaşlar ve devrimlerle karakterize olacak yeni bir döneme girmiş bulunuyoruz. Bunun bütün işaretleri mevcut. Üstelik burjuvazi de bunun farkında. O nedenle tüm hazırlıklarını yapıyor. Dünya bir bütün olarak, bir savaş öncesini andıran sinyaller vermektedir. Kapitalizmin barbar doğasını bilen Marksistler için bu anlaşılması hiç de zor olmayan bir şeydir. Tarihte bütün büyük sorunlar, Hegel’in dediği gibi, savaşla çözülmüştür. Bütün egemen sınıflar temel çıkarları hayati bir tehditle karşı karşıya kaldığında kâğıt üzerindeki anlaşmalara, müzakerelere değil savaşa başvurmuşlardır. Kimileri buna ağlayıp sızlanacak olsa da, bu gerçeğin ta kendisidir. Kimse emperyalist propagandanın masallarına kanmamalıdır. Savaş genel olarak devletlerarası çelişkilerin en yüksek gerilim noktasına çıkmasıdır. Ama bu da çoğu durumda iç sınıfsal çelişkilerin bir dışavurumudur. Ayrıca savaşın kendisi de dönüp bu sınıfsal çelişkileri en yüksek noktaya çıkarır. Savaşlar ve devrimler her zaman iç içe olmuşlardır. Bunun en görkemli örneği Ekim Devrimidir. Bilinçli işçiler Ekim Devrimi deneyiminden çıkan altın dersleri iyi sindirmelidirler, zira bu dersler hâlâ yolumuza ışık tutan en paha biçilmez hazineyi oluşturuyorlar. Açılmış olan yeni dönem böylelikle bir yandan yeni trajedileri haber verirken, bir yandan da yeryüzündeki devrim dinamiklerinin yükselişi için muazzam olanaklar sunmaktadır. Burjuvazinin son dönemde sık sık Marx’ın hayaletinden söz etmeye başlaması hayra alâmettir. Hayaleti onların gerçek karabasanına çevirmek uluslararası işçi sınıfının tarihsel ödevidir. Ancak bunu isteyen bunun aracını da istemek zorundadır. Dünya işçi sınıfının yol göstericisi olacak bir devrimci Enternasyonal olmadan tüm olanaklar yeniden berhava olabilir. Şiarımızı unutmayalım: Enternasyonalle kurtulur insanlık!