Navigation

TC’nin Ortadoğu Politikaları

Yakın Geçmişten Bir Kesit

Emperyalistler arasındaki paylaşım kavgaları dünyayı yeniden şekillendiriyor. Artık sürdürülebilir olmaktan çıkan dünün statükosu, yerini istikrarsızlıkla karakterize olan yeni bir döneme bıraktı. Bu durum, ortaya çıkardığı “fırsat”larla Türk burjuvazisinin bir yandan iştahını kabartırken diğer yandan da özellikle Kürt Sorunu konusunda tarihsel korkularını depreştiriyor. Bir yandan elindekileri kaybetmemeye uğraşırken diğer yandan yeni atılımlar yapabilmek için fırsat kolluyor.

Emperyalist dünya sistemi eşitsizlik temelinde karşılıklı bağımlılık ilişkisi içerisinde bulunan devletlerin ilişkileri ile biçimleniyor. Emperyalist hiyerarşi içerisinde daha gerilerde yer alan Türkiye gibi kapitalist ülkelerin dış politikalarında büyük emperyalist güçler çok belirleyici oluyorlar. Bu durumun gereği olarak da TC’nin egemenleri, stratejilerini belli emperyalist güçlerin çıkarlarına genel hatlarıyla uyumlu hale getirerek kendilerini güvenceye almaya çalışıyorlar. Bunun son örneği de Lübnan’da yakın zamanda yaşananlar oldu.

Bilindiği gibi, İsrail’in, Hizbullah tarafından askerlerinin rehin alınmasını bahane ederek Lübnan’a saldırmasının ardından yaşanan gelişmelere, TC de Birleşmiş Milletler’in “barış” gücüne katkıda bulunacağını açıklayarak müdahil oldu. Burjuvazinin önemli bir kısmı “Türkiye’nin bölgenin en önemli ülkelerinden olması yüzünden bölgede aktif ve etkili bir politika izlemesinin bir zorunluluk olduğu” söylemiyle kararı destekledi. TC egemenlerinin emperyal emellerini ortaya koyan bu söylemin halk arasında da destek bulabilmesi için, “asker göndermenin, Türkiye’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısı olarak bölgeye karşı tarihi ve kültürel bir sorumluluğunun gereği olduğu, ayrıca bu tarihsel ve kültürel konum dolayısıyla da tüm tarafların Türkiye’nin asker göndermesini istediği” şeklinde yalanlara başvuruldu.

Emperyalizm döneminin başlangıcından bu yana emperyalist güçlerin paylaşım kavgalarının tümünde en öndeki meselelerden biri Ortadoğu toprakları olmuştur. TC devleti de çeşitli dönemlerde bu topraklarla ilgili meselelere taraf olmuştur. Ancak bölge devletlerinin ve halklarının, TC’ye karşı, hiç de burjuvazinin sözcülerinin ifade ettiği gibi sıcak bir yaklaşımları söz konusu olmamıştır. Aksine bölge insanları, büyüklük taslayan TC’yi genel olarak sömürgeci Osmanlı’nın devamı ve emperyalist Batı İttifakı’nın Ortadoğu’daki “temsilcisi” olarak algılamışlardır.

Özellikle 2. paylaşım savaşının ardından yaşanan soğuk savaşın şekillendiği dönemde Ortadoğu’da gelişen olaylar karşısında TC’nin aldığı tutumlar bu yargıların pekişmesinde belirleyici olmuştur. Filistin sorununda, Arap-İsrail savaşlarında, Cezayir’in bağımsızlık mücadelesinde izlenen politikalar bu tutumların çarpıcı örnekleridir.

ABD’nin hegemonyasını sağlamlaştırma mücadelesini sürdürdüğü günümüzde, TC’nin izlediği politikalar söz konusu olayların gerçekleştiği dönemle çeşitli paralellikler içermektedir. Bu yüzden de bu tarihsel kesitteki belli başlı olayları kısaca hatırlatmakta fayda var.

TC’nin 2. paylaşım savaşı sonrasındaki kesitte Ortadoğu politikası

2. emperyalist paylaşım savaşının bitimiyle birlikte emperyalistler arasındaki hegemonya mücadelesi de sonuca ulaşmış, ABD emperyalist hiyerarşinin tepesine tartışmasız biçimde yerleşmişti. Savaşın diğer galibi, kapitalist bir ekonomik formasyona sahip olmayan, despotik-bürokratik bir diktatörlüğün hâkim olduğu SSCB idi. Dünya üzerindeki egemenlik kavgası artık bu iki güç arasında gerçekleşecekti. Yeni bir dünya kuruluyordu ve herkes bu yeni dünyada yerini alıyordu. TC’nin egemen sınıfı da bu yeni biçimlenişte kapitalist Batı ittifakında yer almak için uğraştı ve tüm politik açılımlarını bu çerçevede gerçekleştirdi.

Bu süreçte Ortadoğu’da bağımsızlığını ilan eden yeni Arap devletleri vardı. Bunun yanı sıra akıbeti belli olmayan topraklar da söz konusuydu. Bunların başında da Filistin geliyordu. İngiltere egemenliğindeki bu topraklarda Araplar ve Yahudiler kendi egemenliklerini kurmaya çalışıyorlardı.

Birleşmiş Milletler’de çeşitli çözüm önerileri görüşülüyor, taraflar kendilerine destekler bulmaya çalışıyorlardı. TC bu süreçte “taksim” (bölüp paylaştırma) fikrine karşı çıkan Arap ülkeleri ile birlikte tavır aldı. Bölünmenin bölgede istikrarsızlık yaratacağı endişesi ile tek ve bağımsız bir Filistin Arap devletinin kurulmasını destekledi. Ancak ABD ve SSCB’nin 10 Kasım 1947’de Filistin’in taksim edilmesi yönündeki öneriyi desteklediklerini deklare etmeleri ve İngiltere’nin de bunun ardından kademeli olarak askerlerini Filistin’den çekmesi ve 14 Mayıs 1948’de manda yönetimini sona erdirdiğini açıklamasından sonra Birleşmiş Milletler genel kurulunda Filistin’in Araplarla Yahudiler arasında taksim edilmesine karar verildi.

İngiltere’nin manda yönetimini sona erdirdiğini duyurmasıyla eş zamanlı olarak Yahudi Ulusal Konseyi de bağımsız İsrail Devletinin kuruluşunu ilan etti. ABD ve SSCB İsrail’i derhal tanırken, Mısır, Suriye, Ürdün ve Irak orduları derhal İsrail topraklarına girdiler. Ancak askeri anlamda tam bir başarısızlığa uğradılar.

TC’nin NATO’da yer alma kaygılarını da güttüğü süreçte tutum değişikliklerinin ilk işaretleri gelmeye başladı. Savaş devam ederken BM genel kurulu ABD, Fransa ve Türkiye’den oluşan bir Filistin Uzlaştırma Komisyonunun kurulmasına karar verdi. Arap devletlerinin karşı çıktığı bu komisyona Türkiye’nin de katılımı, Arap devletleriyle TC arasında uzun yıllar sürecek diplomatik soğukluğun başlangıcını oluşturdu. TC’nin Filistin’in taksimine karşı çıkma noktasından, tarafları uzlaştırma yaklaşımına yönelmesi ciddi bir değişimi işaret ediyordu. Bu değişimi doğuran faktör ise ABD tarafından Truman Doktrinin ilan edilmesi ve Marshall yardımının yürürlülüğe sokulmasıydı.

İsrail’in bağımsızlığını ilan etmesinden hemen sonra TC ile İsrail arasında bir posta anlaşması imzalandı. Arap ülkelerinin protestoları karşılıksız kaldı. Ardından TC egemenlerinin gayrimüslim azınlık unsurlardan arınma düşüncesine de denk düşen bir şekilde, binlerce Türkiyeli Musevinin İsrail’e göç etmesinin önü açıldı.

Kuruluş çalışmaları devam eden NATO’ya üye olmak isteyen TC, dış politikasını muhtemel müttefikleri ile uyumlulaştırmaya çalışıyordu. ABD emperyalizmiyle yakın siyasi ve ekonomik ilişkiler kuran TC egemenleri, bu çerçevede İsrail ile ilişkileri geliştirmeyi bir gereklilik olarak görüyorlardı. TC, 28 Mart 1949’da İsrail’i resmen tanıyan ilk Müslüman ülke oldu.

TC’nin Ortadoğu’da ABD çizgisine denk düşen politik tutumlar alması Filistin sorunuyla sınırlı kalmadı. Emperyalist güçlerin güvenlik planlarının gereği olarak oluşturulan askeri paktların da öncülüğünü üstlendi. Bağdat Paktının (Türkiye, Irak, İran, Pakistan ve İngiltere arasında 1955’te kuruldu) kurulmasında önemli sorumluluklar aldı.

TC, ABD hegemonyasındaki Batı ittifakının gözü kapalı müttefiki olarak davranırken, Nasır’ın iktidara geldiği Mısır da SSCB şemsiyesi altında bu güçlere karşı mücadele ediyordu. Soğuk Savaş koşullarının belirlediği atmosferde, 1956’dan başlayarak Ortadoğu birbiri ardına yaşanan bunalımlara sahne oldu.

26 Temmuz 1956’da Mısır Süveyş Kanalını millileştirdiğini açıkladı. BM’de süren konferanslarla ABD ve özellikle İngiltere ve Fransa, Süveyş Kanalının uluslararası bir kuruluşça yönetilmesi dayatmalarında bulundular. Türkiye konferans boyunca İngiltere’yle birlikte davrandı. Ancak BM güvenlik konseyi aracılığıyla istedikleri çözüme ulaşamayacaklarını gören İngiltere ve Fransa başka yollar aramaya başladılar. ABD’nin bölge devletlerini SSCB’ye yaklaştıracak askeri müdahalelere karşı olması yüzünden, bu iki ülke doğrudan müdahaleyi göze alamayarak İsrail ile anlaştılar. İsrail Mısır’a saldıracak, çatışmaya son vermek üzere de İngiliz ve Fransız güçleri Kanala müdahale edeceklerdi.

29 Ekim 1956’da İsrail’in Mısır’a saldırmasıyla savaş başladı. Ardından İngiltere ve Fransa’nın verdiği ültimatomu kabul etmeyen Mısır bu güçlerin de saldırısına uğradı. ABD ve SSCB’nin karşı çıkmasıyla İngiltere ve Fransa geri adım atmaya zorlandılar. Türkiye savaş sırasında ikiyüzlü bir tutum sergileyerek İngiltere ve Fransa’nın tutumlarını uluslararası hukukun ihlali saymakla birlikte, olayların sorumlusu olarak Mısır’ı gösterdi ve Nasır’ı suçladı. TC gerek kendi kamuoyunun gerekse de Arap ülkelerinin tepkisini yumuşatmak için 26 Kasımda İsrail büyükelçisini geri çekti. Fakat iki ülke arasında diplomatik ilişki kesilmemiş, maslahatgüzarlık düzeyine indirilmişti. Zaten İsrail’den geri çekilen büyükelçi, İsrail dışişleri bakanlığına yaptığı açıklamada, bu kararın İsrail’e karşı yöneltilmemiş olduğunu, Bağdat Paktını güçlendirmek amacıyla alındığını bildiriyordu.

Süveyş savaşının ardından İngiltere ve Fransa’nın bölgede etkisini iyiden iyiye yitirmesiyle birlikte ABD ve SSCB ağırlıklarını artırmaya başladı. ABD Bağdat Paktının askeri komitesine resmen katılırken SSCB de başta Mısır ve Suriye olmak üzere Arap Devletleriyle ilişkilerini geliştirmeye başladı. Bu süreçte mevcut rejimi devirmeye çalıştıkları gerekçesiyle 3 ABD’li diplomat Suriye’den sınır dışı edilince ipler iyice gerildi. TC Suriye sınırına asker yığmaya girişti.

1958’de Irak’ta Kral Faysal’a karşı bir darbe gerçekleşmişti. TC askeri müdahalede bulunmak istedi ancak ABD izin vermedi. Irak Bağdat Paktından zamanla çekildi. Bağdat Paktının adı CENTO (Merkezi Anlaşma Teşkilatı) oldu.

1958’de sadece Irak’ta değil tüm Ortadoğu’da Nasır etkisi ile milliyetçi hareketler gelişmekteydi. Irak’taki darbe üzerine endişelenen Lübnan hükümeti ABD’den yardım istedi. ABD 15 Temmuzda Beyrut kıyılarına deniz piyadelerini çıkardı. TC ABD’nin yaptığı çıkarmadan memnuniyet duyduğunu belirttiği gibi İncirlik üssünün kullanılmasına da izin verdi. Hatta dışişleri bakanı Zorlu, Türk hava kuvvetlerini hazır kılmak suretiyle ABD’nin bu hareketini destekleyebileceğini bildirdi. Ardından Ürdün kralı da benzer taleplerde bulununca İngiltere de Ürdün’e çıkarma yaptı. TC bu olayda da İngiltere’nin yanında yer aldı.

Bir başka benzer tavır da Cezayir sorununda ortaya kondu. TC, 1954’te başlayan Cezayir’in Fransa’ya karşı yürüttüğü bağımsızlık savaşı sırasında da takındığı tutumlarla yine emperyalist devletlerin tarafındaydı. Türkiye 1955’te Asya-Afrika ülkelerinin isteğine rağmen Cezayir sorununun BM Genel Kurulu gündemine alınmaması yönünde oy kullanacak, 1957 ve 1958’de Cezayir konusunda yapılan “self determinasyon” (kendi kaderini tayin hakkı) önerisi karşısında ise çekimser kalacaktı.

TC burjuvazisi emperyalist kavgada saf tutuyor

Bu tarihsel kesitte hayata geçen politikaların anlattığı gerçek, TC burjuvazisinin kendi çıkarlarını hayata geçirebilmek için emperyalist güçlerin genel planlarına uyumlu davrandığıdır. Bugün de bu durumun özü değişmemiştir. SSCB yıkılmış ancak kapitalizmin genel ekonomik krizinin derinleştiği koşullarda emperyalistler arası paylaşım kavgası kızışmıştır. TC de bu paylaşım kavgasında tarafını netleştirmeye ve bu doğrultuda üzerine düşenleri yerine getirmeye uğraşmaktadır. Lübnan’a asker gönderme ve daha sonra buna benzer konularda ortaya konulacak tavırlar, emperyalistler arasındaki paylaşım kavgasında payına düşeni artırma kaygısının ifadesidir.

Egemen sınıfın sözcüleri bu kanlı hesaplaşmalarda işçi sınıfının çocuklarının kanı pahasına da olsa TC’nin müdahil olmasının gerekliliğini, “burnumuzun dibindeki Lübnan’a asker göndermekten çekinirsek, Kuzey Irak’taki millî menfaatlerimize aykırı faaliyetlere ve gelişmelere nasıl mâni olabiliriz sözleri ile ifade etmekteler. Burjuvazi yumuşak karnı olan Kürt Sorununda elini kuvvetli tutmak için de bugün Lübnan’a asker gönderme kararı almıştır.

Velhasıl Lübnan’a asker göndermenin barışçı hiçbir yönü olmadığı gibi Ortadoğu halklarının TC’yi orada görmek istedikleri de kuyruklu bir yalandan ibarettir. Medya bu konuda tam bir dezenformasyon kampanyası yürütmüştür. Yakın geçmişin anıları Ortadoğu halklarının hafızalarında henüz capcanlıdır.

Emperyalist kapitalizm dünyada hüküm sürdükçe ne emperyalist büyük güçlerin ne de onların taşeronluğuna soyunarak bölgesel bir güç olmaya çalışan Türkiye gibi ülkelerin, dünyanın hiçbir bölgesine ister askeri birliklerle ister sivil yardım ekipleriyle olsun gerçekten barışçıl ve insani kaygılarla gitmesi söz konusu olmamıştır ve olmayacaktır da. Şurası çok açıktır ki, kapitalist bir dünyada barış bir devrim sorunudur ve dünyaya kalıcı bir barış ancak proleter devrimle gelecektir.